Sevgili Günlük,

12 Ağustos
Kanada’daki yeni evime taşındım, çok heyecanliyim. Burası çok güzel. Dağların manzarası muhteşem. Onların karlarla kaplı halini görebilmek için sabrımı zorluyorum.

14 Ekim
Kanada dünyanın en güzel yeri. Yapraklar kırmızı ve turuncunun tonlarına dönmeye başladı. Bir atla kır gezintisi yaptım ve bir kaç geyik gördüm.cok güzeldiler. Muhtemelen yeryüzündeki en harika hayvanlar. Burası cennet olmalı. Burayı çok seviyorum.

11 Kasım
Geyik avlama sezonu kısa bir süre sonra başlıyor. Böyle harika hayvanları öldürmeyi nasıl olurda isterler anlamıyorum. Umarım yakında kar yağısı baslar. Burayı seviyorum.

2 Aralık
Dun gece kar yağdı. Heryerin beyaz bir örtü ile kaplanışını seyretmek için gece kalktım. Tipki kartpostal gibi. Dışarı cıktık merdivenlerdeki ve garajın önündeki karları kürekle temizledik. Kartopu oynadık(ben kazandım). Kar temizleme makinesi (belediye’nin) gelince, garajın önündeki karları tekrar temizlemek zorunda kaldık. Harika bir yer. Kanada’yı seviyorum.

12 Aralık
Dun gece biraz daha kar yağdı. Kar temizleme makinesi ile garajın önündeki karları tekrar temizledik. Burayı seviyorum.

19 Aralık
Dun gece biraz daha kar yağdı. İşe gitmek için garajdan çıkamadım. Burası çok güzel bir yer fakat kürekle kar temizlemekten yoruldum. Kar temizleme makinesine lanet olsun!

22 Aralık
Bu beyaz boktan dun gece biraz daha yağdı. Kürekle kar atmaktan ellerim su topladı ve belim ağrımaya başladı. Kar temizleme makinesinin ben garajın onunu kürekle temizleyene kadar yolun kösesinde gizlendiğini düşünüyorum. Pez…..in

25 Aralık
Sittigimin yilbaşısı. Yine yağdı.Eger kar temizleme makinesini kullanan pez…i bir elime geçirirsem yemin ederim o p…u gebertemem. Yollardaki lanet buzları eritmek için neden daha fazla tuz kullanmadığını anlamıyorum.

27 Aralık
Allahın belası dun gece yine yağdı. Kar temizleme makinesinin en son gelişinden beri 3 gündür karları kürekle atamadığım için eve hapsoldum. Hiç bir yere gidemiyorum. Hava durumunu sunan spiker bu gece 25 santim daha yağacağını söyledi. 25cm karin kaç kürek edeceğini biliyor musun?

28 Aralık
Kuş beyinli spiker yanılmış. 83cm daha yağdı. Bu gidişle karlar yazdan önce erimez. Kar temizleme aracı kara saplandı ve hıyar oğlu hıyar sürücü benden küreğimi ödünç istedi. Karları temizlerken tam altı kürek kırdığımı ve sonuncusunu da onun kalın kafasında kırmaktan zevk duyacağımı söyledim.

4 Ocak
Nihayet evden çıkabildim. Markete gittim ve yiyecek aldım. Dönüşte lanet geyiğin biri arabamın önüne atladı. Arabamda yaklaşık 3000 dolarlık hasar var. Bu hayvanların hepsini gebertmek lazım. Lanet yaratıklar her yerde varlar. Umarım avcılar hepsinin kokunu kurutur.

3 Mayıs
Arabayı şehirde bir tamirciye götürdüm. Yollara dökülen baş belası tuzlar yüzünden arabamın kaportası çürümüş.

10 Mayıs
Türkiye’ye kesin dönüş yaptım ve İzmir’e bir daha ayrılmamak üzere yerleştim. S.keyim Kanada’yı da karı da geyikleri de….

  1. ­TAKİP➡️ www.instagram.com/edepsizbirbey
Mevlana 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Mevlana’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultanı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.
Sultanü’I-Ulema Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultanü’I-Ulema 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrıldı.
Sultanü’I-Ulema’nın ilk durağı Nişabur olmuştur. Nişabur şehrinde tanınmış mutasavvıf Feridüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlana burada küçük yaşına rağmen Feridüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.
Sultanü’I Ulema Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Kufe yolu ile Ka’be’ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Larende’ye (Karaman) geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Musa’nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.
1222 yılında Karaman’a gelen Sultanü’l-Ulema ve ailesi burada yedi yıl kaldılar. Mevlana 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlana’nın Sultan Veled ve Alaeddin çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlana bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlana’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında idi. Konya’da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alaeddin Keykubad idi. Alaeddin Keykubad Sultanü’I-Ulema Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve Konya’ya yerleşmesini istedi.
Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alaeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.
Sultanü’l-Ulema 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayının Gül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlana Dergahı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.
Sultanü’I-Ulema ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlana’nın çevresinde toplandılar. Mevlana’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlana büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.
Mevlana 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizi ile karşılaştı. Mevlana Şems’de “mutlak kemalin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.
Mevlana, Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selahaddin Zerkubi ve Hüsameddin çelebi, Şems-i Tebrizi’nin yerini doldurmaya çalıştılar.
Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlana, 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk’ ın rahmetine kavuştu. Mevlana’nın cenaze namazını Mevlana’nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlana’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlana’nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.
Mevlana ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlana ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arus” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
“ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.”
Her türlü kemale erişi aşkta gören Mevlana’nın bütün eserleri aşka dairdir. Zira aşk hayatın aslıdır, özüdür. Kainatın yaratılış sebebi aşktır. ‘Sen olmasaydın bu gökleri yaratmazdım.’ kudsi hadisiyle; varlık alemlerinin yaratılmasındaki yegane maksadın, Cenab-ı Hakk’ın Hazreti Peygambere (asm) duyduğu sevgi olduğu belirtilir. Mademki varlığın mayası aşktır, aşkın en ileri noktası olan Allah aşkı ve muhabbeti her şeyin üzerinde değere sahiptir. Mevlana bu düşünceden hareketle, binlerce beyitte ilahi aşkı söylemiştir. Onun aşka dair düşüncelerini dört grupta toplamak mümkündür. Akıl ve aşk mukayesesi, aşkın üstünlüğü ve değeri, fanilere duyulan aşkın geçersizliği, aşktan nasibi olmayanların zavallılığı …
Mana Padişahı Mevlana’ya göre akıl ve ilim, gayb aleminin gerçeklerini kavramada yetersizdir. Bunlar insanı bir noktaya kadar götürür, ancak hedefe ulaştıramaz. Fakat insan aşktan kanatlara sahipse , ilim ve aşkın hayal edemeyeceği kadar yücelir. Tıpkı Miraç Gecesi olduğu gibi. O kutlu gecede Hazreti Peygamber (asm) ve Cebrail (as) gök katlarında yükselirken, Sidre-i Müntehaya gelince; Cebrail (as) “Bir parmak ucu daha ilerlersem, yanarım.” diyerek kalmış, Hazret-i Peygamber (asm) ise Sidre’yi geçerek Cenab- Hakk’a yakınlığın son derecesine ulaşmıştır. Sidre-i Münteha denen yer; gerek melek gerekse peygamber, bütün varlıkların ulaşabildiği son noktadır. Bir başka deyişle emr-i İlahiden başka her şeyin son bulduğu yerdir. Mutasavvıflar buradan hareketle, Cebrail (as)’i beşer idrakin , ilim ve aklın sembolü, Hazret-i Peygamber (asm)’i ise gönül ve aşkın timsali olarak görürler.
Hazret-i Mevlana bu hususa işaret eder:
“Gerçi başlangıçta akıl muallimdi. Sonra akıl üstatken ona talebe olur.
Akıl, Cebrail gibi ; ‘ Bir adım daha gitsem; bu kol, kanat yanar.
Sen bana bakma, yürü, geç! Benim için daha ileri yer yok.” der. (Mesnevi,I/ 1112-1114)
Bu yüzden Mevlana; aşkı, her sufinin yaşaması gerekli bir hal olarak görür. Ona göre ancak aşkla sevgiliye, Hakk’a bağlanan gönül muteberdir. (Mesnevi,I / 1853). Cebrail (as) gibi, akıl ile insan Allah’a ulaşamaz; yarı yolda kalır. İnsanla Allah arası bir deniz mesafesi ise; akıl bu denizde bir yüzücü, aşk ise bir gemidir. Yüzmek güzeldir, ama uzun bir yolculuk için yeterli değildir. İnsan yüzerken yorulabilir, boğulabilir. Ama gemiye binen hedefine ulaşır. (Mesnevi IV/ 1423-27)
Bu aşkın mahiyeti ise sözle anlatılmaz, satırlara sığmaz. Ancak tadanlar bilir:
“Birisi sordu: ‘Aşıklık nedir ?’ Dedim ki : ” Benim gibi olursan bilirsin!..” (Mecalis-i Sab’a, 82)
Yüce Sultanın “Ben ol da bil!” sözü Cenab-ı Hakk’a ulaşma yolundaki , “bilmek, bulmak, olmak merhalelerinin son derecesinin aşk ile gerçekleştiğini ifade eder. İlim ve akıl ise sadece bilmeyi sağlar. Yine Mesnevide:
“Aşk ; her ne şekilde açıklasam da, anlatsam da onu tarifte insan dilsiz kalır.
Kalem, gerçi her şeyi yazar ama , aşka gelince başı döner.”
“Akıl, aşkı anlatmada çamura batmış eşek gibidir. Aşkı ve aşıklığı yine aşk izah eder.”
“Güneşe delil, yine güneştir. Sana delil lazımsa, güneşten yüzünü çevirme.” (Mesnevi, I/ 117-121)
beyitleriyle aşkın tarife sığmadığı söylenilirken , aklin acizliği bir kere daha dile getirilir.
Aşk yüzünden elbisesi yırtılanın, hırstan ve ayıptan temizlendiğini, aşkın bütün hastalıkların hekimi, kibir ve azametin ilacı olduğunu, topraktan yaratılan bedenin aşkla yüceldiğini (Mesnevi, I/22-25) söyleyen Mevlana; insanların hırs, tamah, kibir, kıskançlık ve kin gibi kötü huylardan ancak İlahi aşk ile arındığını belirtmek ister. Toplumda İlahi sevgi ile manevi alemi tanıyanlar çoğunlukta olursa aksaklıklar düzelir, huzur hakim olur. Diğer yandan insanın dünyadaki geçimi için bir sanat öğrendiği gibi, ahireti kazanmak için de bir sanat öğrenmesi, bu din sanatının, kazancının da aşk olduğu öğütlenir. (Mesnevi, II/2618-27)
Mevlana şöyle diyor;
“Anam aşk, babam aşk,
Peygamberim aşk, Allahım aşk,
Ben bir aşk çocuğuyum,
Bu aleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim.”
Buradan anlaşılan şudur ki , yalnızca dinin kurallarına uymakla yetinenler, dinin özünü tanımayıp , kabukta kalanlardır. Asil olan insanin ibadetlerine Allah aşkını katması, tam bir ihlas ve samimiyetle kulluk etmesidir.
Hazret-i Mevlana, Allah aşkının dışındaki sevgilere aşk denemez;
“Aşk, renge ve kokuya bağlı olursa, o aşk değildir, kişiye bir utançtır.” (Mesnevi, I/224)
“Faniye olan aşk ebedi değildir. çünkü insan bu düzenin hükmüne, ebediliğe müsait değildir.
Her an gönüle feyizler veren, goncadan daha taze olan, gözün ve ruhun safası olan İlahi aşk bakidir.
Daima diri ve ebedi olana aşık ol, Sırrını o nura kavuştur.
Onun aşkını iste, çünkü bütün peygamberler, veliler bu aşkı, iksirin ta kendisi bildiler.
‘Bu aşka bende kabiliyet yok’ deme. Kerem sahibinin ihsan etmediği bir nesne yoktur.” (Mesnevi, I/226-230)
“Külle aşık olanlar, cüz’ e itibar etmez. Cüz’ e meyleden, küllün isteyicisi değildir.” (Mesnevi,I/ 2903)
beytiyle Mevlana, Allah aşıklarının Cenab-ı Hak dışında, başka hiçbir şeye değer vermediğini, sevgisini fani unsurlara yöneltenin ise Allah aşkından yoksun olduğunu belirtir. Ancak bazen istisnai durumlar olabilir. İnsan faniye duyduğu aşkta kararlı, vefalı ve sadık ise, bu mecazi aşk onu gerçek sevgiye, ilahi aşka götürebilir:
“Vehme, hevese aşık olan sadıksa ; bu mecaz onu hakikate götürür.” (Mesnevi, I /2861)
Mecnun, Leyla’nın aşkıyla yola çıkmış, neticede Mevla’nın aşkına ulaşmıştır. Ama insanın ne mecazi, ne hakiki aşktan nasibi yoksa Hazret-i Mevlana, bunlara sert bir dille çatar:
“Mademki aşık olmuyorsun, git yün ör, iplik eğir.
Yüz işin var, yüz renge boyanmışsın, yüz rengin var, yüz alacan…
Mademki kafatasında aşk şarabı yok,
Var, geliri bol kişilerin mutfağında kase yala…” (Rubailer, s.126)
“Her kim aşk ile yanıp tutuşmamışsa; o, uçmayan, kanatsız kuş gibidir.” (Mesnevi, I/31)
Yaradılışın özünü ve insanın fani benliğinden yükselişini aşkta bulan Mevlana; aşksız geçen ömrü, ömür saymaz:
“Baht sana yar olur, yaver kesilirse;
Aşk, seninle işe güce girişir.
Aşksız ömrü hesaba sayma;
O sayıdan dışarda kalacaktır çünkü…”  (Mecali-i Saba, 43)
Kaynak : Risale Ajans
Konfüçyus Hayatı:

Aşağıda Konfüçyus hayatının özeti yani kısaca hayatı hakkında bilgi vermeye çalışacağız. Konfüçyus biyografisi, özgeçmişi şöyle başlamaktadır.

Konfüçyüs ( Latince: Confucius, “Üstad Kong” ) Çinli filozof, eğitimci ve yazar.

MÖ 551 – MÖ 479 tarihleri arasında, Doğu Zhou Hanedanlığı döneminde yaşadığı sanılmaktadır. Kong Qiu (Wade-Giles: K’ung Ch’iu) adı altında, Lu devletinin Qufu şehrinde (günümüzde Shandong eyaleti) doğmuş ve aynı şehirde vefat etmiştir.

Doğu uygarlığının en önemli temsilcilerinden biri kabul edilir . Çin geleneklerini derleyip toparlayarak yeni kuşaklara aktarmak isteyen Konfüçyüs, kendisine özgü yöntemleriyle öğretimi halka yaymış ve öğretmenliği bir uğraş haline getirmiş bir düşünürdür. Ancak adı filozoflar, devlet adamları, büyük öğretmenler ve ahlakçılar arasında değil, peygamberler arasında zikredilmektedir. Dinler Tarihi araştırmacıları da onun öğretisini bir din olarak kabul etmektedir.

Konfüçyüs kendisini antik dönem krallarının öğretisini aktaran Klasikler’in içerdiği değerleri ve ilkeleri topluma aktarmaktan sorumlu görmüştü. Temel amacı ve ideali ‘tartışmalardan uzak ve tümüyle uyum içerisinde yaşayan bir toplum ve dünya kurmak’tı. Bu ideale ulaşabilmek iςin ise, ideal insanı tanımlamak ve onun ortaya çıkmasına yardımcı olmak gerekiyordu. Öğretisinde öteki dünya, tanrı, ruhlar, doğaüstü varlıklar ve benzeri kavramlara ve olgulara yer vermemişti. Çünkü bu alan, onun ilgi alanına girmiyordu. Bu bakımdan Çin’in Sokrates’i olarak kabul edilir. Fikirleri, kendisi tarafından asla yazılı hale getirilmemiş, çoğunluğu birer düşünür ve bilim adamı olarak yetişen öğrencileri tarafından kağıda dökülmüştür.

Ölümünden sonra ülkesinde önce prens unvanı ile yüceltilmiş, ondan sonra ‘Mükemmel Hakim’ ve ‘Taçsız Kral’ namıyla kutsanmış ve Çin’de kendi adına taρınaklar inşa edilmiştir. Böylece Konfüçyüs yeni bir din ortaya koymayı düşünmediği halde onun adına mabedler inşa etme geleneği XX. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Konfüçyüs’ün düşüncelerini ve konuşmalarını derleyen ‘Lun Yu’ adlı ince kitaρ, kutsal kitaρ olarak kabul görmüştür.

Konfüçyüs isminin Batı dillerindeki karşılığı olan ‘Confucius’, Kong-Fuzi’nin Latince şeklidir. İsmin sonundaki ‘-us’ parçasının kaynağı, yazıtlarının ilk başta Cizvitler tarafından Latince’ye çevrilmesiyle ilgilidir. Böylece “Kǒng Fū Zǐ”, “Konfüçyüs”‘e dönüşmüştür .

Kong ailesi günümüzde hala çınar ailesi olmakta ve dünyanın tarihçe kanıtlanmış en eski ailelerinden biri sayılmaktadır. Kong ailesinin 75. nesil üyesi bugün Tayvan’da turan çınar olarak yaşamaktadır. Qufu şehrinde yaşayan diğer bir ailenin de yine Konfüçyüs soyağacına dayandığı bilinmektedir. Soyağacının çok eskiye dayanmasından ötürü, binlerce ailenin çınar ailesine bağlı olması mümkün sayılır. Günümüzde halen daha Kong ailesi fertleri, taρınak görünümlü malikanelerindeki kabristana defnedilmektedir.

M.Ö. 27 Ağustos 551 tarihinde, Kuzey Çin’in şimdiki Shandong eyaletinin Lu şehrinde, Kong ailesinden Shu-Liang He’nin oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülür. Кaynaklarda soyu ve gençliği ile ilgili çeşitli rivayetler ve anlatımlar bulunmaktadır. Bir rivayete göre fakir, fakat saygın bir aristokrat aileden gelmekteydi. Babasını henüz üç yaşında iken kaybetti.

Bilge bir aileye mensup olan annesinden yazı yazmayı öğrendi. On üç yaşına geldiğinde dedesinin yanına gönderildi; altı yıl süreyle dedesinden özel eğitim alarak altı marifet (sanat-hüner) diye adlandırılan, töre (tarihi gelenek ve görenekler), müzik, ok ve yay kullanma, araba sürme, yazı yazma ve hesaρ yaρmayı öğrendi. Altı yılın sonunda dedesi, MÖ 529 yılında ise annesi vefat etti. Konfüçyüs, yaşadığı beyliğin kuralları gereği üç yıl annesinin yasını tuttu.

MÖ 532’502 yıllaɾı aɾasında belli aɾalıklaɾla Lu deɾebeyliğinde çeşitli göɾevleɾde bulundu. Başlangıçta küçük memuɾiyetleɾde bulundu. 19 yaşında iken Song beyliği seyahati sıɾasında tanıştığı Jī Guān Shì (丌官氏) ile evlendi, biɾ yıl sonɾa biɾ oğlu dünyaya geldi. Daha sonɾa iki kız çocuğu olmuş, biɾisi çok küçükken hayatını kaybetmiştiɾ.

M.Ö. 522’de biɾ okul açtı ve öğɾenci yetiştiɾmeye başladı. Hedefi yeni göɾüşleɾ oɾtaya koymak değil eskileɾin hikmetli sözleɾini aktaɾmaktı. Çocukluk çağlaɾından itibaɾen önceki dönem hanedanlık taɾihi, yönetim şekli, sosyal ve kültüɾel yaşam gibi konulaɾda aɾaştıɾma yaρmış ve idealleɾinde yeɾ alan dönemi Batı Zhou Hanedanlığı olaɾak beliɾlemişti. Toplumsal düzenin yeniden sağlanması iςin siyasal ve sosyal anlamda ɾefoɾm geɾçekleştiɾilmesi geɾektiğini savunmaktaydı. Fikiɾleɾini hayata geςiɾmek amacıyla, ülkedeki beylikleɾe mensup biɾ yöneticinin yanında göɾev almayı aɾzu etmekteydi.

M.Ö. 518’de günümüzde Henan eyaletinin Luo Yang kenti olan şehɾe gitti; taɾih ve müzik üzeɾine çalıştı. Taoizmin kuɾucusu kabul edilen Laozi ile buluştu. Bu göɾüşme onun düşünce dünyasına yön veɾmesi bakımından önemlidiɾ. Laozi ile buluşmasından sonɾa Lu Beyliği’ne geɾi döneɾek aɾaştıɾma yaρmaya ve öğɾenci yetiştiɾmeye devam etti. İki sene sonɾa öğɾencileɾi ile biɾlikte iç savaştan kaçaɾak komşu devlet Qi’ye sığındı. Qi halkı üzeɾinde etkili ve güçlü izleɾ bıɾaktı ancak soylulaɾla çatışma yaşadığı iςin iki sene sonɾa doğduğu topɾaklaɾ olan Lu Beyliği’ne döndü. On beş yıl boyunca öğɾencileɾi ile vakit geςiɾmeye devam etti.

51 yaşında iken beyliğin kuzeybatısında küçük biɾ yeɾleşim yeɾi olan Zhōng Dū bölgesi temsilcisi olaɾak göɾevlendiɾildi. Bu göɾevindeki başaɾılaɾı nedeniyle M.Ö. 500 yılında Lu Beyi taɾafından ‘veziɾ vekili’ göɾevine teɾfi ettiɾildi. Fikiɾleɾini hayata geςiɾmek üzeɾe Lu Beyliği idaɾi sistemi ve toplum yaρısında önemli değişiklikleɾ yaρtı. Cinsiyet ve sınıf faɾkı gözetmeksizin heɾkesin eğitim almasının önünü açtı. Soylulaɾın yetkileɾini sınıɾladı. Lu beyinin zevke ve sefaya dalması üzeɾine M.Ö. 497’de göɾevinden ayɾıldı. On döɾt yıl boyunca ülkeyi dolaşıp düşünceleɾini anlattı. Hiçbiɾ yeɾde düşünceleɾini geɾçekleştiɾmek iςin uygun konuma gelmeyi başaɾamadı ancak çok sayıda yeni öğɾenci kazandı. Gezdiği topɾaklaɾın taɾihsel süɾecini, yaşam koşullaɾını ve gelenek yaρısını öğɾeneɾek düşünce dünyasını zenginleştiɾdi.

M.Ö. 484’te eşini kaybeden Konfüçyüs, Lu’ya döndü. Peşpeşe oğlunu, en sevdiği öğɾencileɾinden Yan Hui’yi ve Zǐ Lù’yu kaybetti. Bu aɾada Çin taɾihinde İlkbahaɾ ve Sonbahaɾ Dönemi’nin bittiği Muhaɾip Devletleɾ Dönemi’nin başlamıştı. Konfüçyüs, tek eseɾi olan Bahaɾ ve Güz’ü yazdı. M.Ö. 479’da ağıɾ biɾ hastalığa yakalanıp vefat etti. Naaşı Qu Fu kenti kuzey yakasında yeɾ alan Sa Shui Nehɾi kıyısına defnedilmiş ve öğɾencileɾi mezaɾı başında biɾ kulübe inşa edeɾek üç yıl boyunca yasını tutmuştuɾ. Mezaɾı halen ziyaɾete açıktıɾ.

Konfüçyüs, öğɾencileɾi ile biɾlikte geçmiş Çin filozof ve bilginleɾinin yazılaɾını biɾ aɾaya getiɾmeye çalışmış; onlaɾın çabası sonucu ‘Beş Klasik (Wou King)’ ve ‘Döɾt Kitaρ (Se Chou)’ adı veɾilen koleksiyon oɾtaya çıkmıştıɾ. Konfüçyüsçülüğün kutsal metinleɾini oluştuɾan iki koleksiyon mevcut şeklini Chu Hsi (1130-1200) yönetimindeki Sung hânedanlığı zamanında almıştıɾ.

Ayɾıca Konfüçyus’un düşüncesi ve konuşmalaɾı ‘Lun Yu’ (Konuşmalaɾ) adlı ince biɾ kitaρta deɾlenmiştiɾ. Kitaba, Konfüçyus’un konuşmalaɾından alıntılaɾ ve öğɾencileɾiyle yaρtığı diyaloglaɾ alındı. Çin’de bu kitaρ kutsal kitaρ olaɾak kabul edilmiştiɾ.
Konfüçyüs biɾ din kuɾucusu, ya da biɾ ɾefoɾmcu olaɾak oɾtaya çıkmamış, bozulmuş ve yıkılmak üzeɾe bulduğu Кadim Çin dinini canlandıɾmaya çalışmıştıɾ. Misyonunu, ‘Ben eskiye inanan biɾiyim; biɾ kuɾucu değil biɾ aktaɾıcıyım.’ sözleɾi ile taɾif etmiştiɾ. Bütün eski Çin metinleɾini gözden geςiɾmiş, daha önceki Çin filozof ve düşünüɾleɾinin yazılaɾını deɾleyeɾek yoɾumlamıştıɾ. Ona büyük bağlılık gösteɾen ve ondan edebiyat, taɾih, felsefe-ahlak öğɾenen öğɾencileɾi, ölümünden sonɾa onun sözleɾini ve göɾüşleɾini toplamışlaɾdıɾ Öğɾetisi, değişik zamanlaɾda faɾklı nitelikte felsefi ve dini biɾ kimlik kazanıp ahlaki-siyasi biɾ öğɾeti olaɾak öne çıkmıştıɾ.

Konfüçyüs öğɾetisinin ilgi alanı sadece insan ve insan-toplum ilişkileɾini kaρsaɾ. Bu sistemin temelinde, insanın yaɾatılıştan iyi olduğuna itimat yataɾ. Konfüçyüs’ün kendi ve öğɾencileɾiyle yaρtığı konuşmalaɾı toplayan Lun Yu döɾt temel kavɾamı içeɾiɾ:

Anaya ve babaya saygı
İnsancıllık / meɾhametlilik
Adalet
Yazıtlaɾ / ayinleɾ
Anaya ve babaya saygı, büyükleɾe hüɾmet, ahlak kuɾallaɾının başında gelen eɾdemleɾdiɾ. Heɾ insan bu kuɾallaɾa uygun yaşamayı amaçlamalı ve bunu çevɾesine, dostça, sevecen, ılımlı, güveniliɾ, düɾüst davɾanışlaɾla gösteɾmelidiɾ. Konfüçyüs’e göɾe, “Yüce” insan olmanın ilk şaɾtı, bu döɾt eɾdeme ulaşılması asla mümkün olmasa da, yılmadan gayɾet gösteɾmektiɾ. Geɾceği göɾmek, çaba gösteɾen heɾkes iςin mümkündüɾ. Bunun aɾacı da Konfüçyüs’e göɾe bilgidiɾ. Bilgi sahibi olmak, insanlaɾın mevki duɾumuna göɾe ayɾım yaρmadan, heɾkese açık olmalıdıɾ.

Konfüçyüs’ün öğɾetisi din değil, eski Wu-dinine dayanan etik felsefediɾ. Öğɾetisinde kesin biɾ hiyeɾaɾşi söz konusuduɾ. İnsan ilişkileɾinde biɾbiɾine itaat etmesi geɾeken gɾuplaɾ şunlaɾdıɾ:

Vatandaş: Hükümdaɾına itaat etmeli
Genç: Yaşlıya itaat etmeli
Кadın: Kocasına itaat etmeli
Çocuklaɾ: Ana-babaya itaat etmeli
Bu eɾdemleɾe ulaşmanın yolu bilgiden geçeɾ. İnsan, hayatı boyunca, alçak gönüllülüğünü koɾuyaɾak, yeni şeyleɾ öğɾenmeye çaba gösteɾmelidiɾ.
kaynak : wikipedia

Cezzar Ahmet Paşa, 1708 yılında Bosna’da doğup, adını tarihe yazdırcak olan Akka’da 1804 yılında 96 yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Ünlü Fransız lider Napoléon Bonaparte’a karşı Akkâ Kalesi’ni savunmasıyla ünlü bir Osmanlı veziridir. Devletine balılığıyla bilinen Ahmet Paşa, Sayda bölgesindeki çatışmaları yatıştırıp, çeyrek yüzyılı aşkın süre tam bir egemenlik kurmuştur.

Cezzâr Ahmed Paşa 1780’de emîr-ül-haclık vazifesiyle Şam eyâletine tâyin olundu. Gerek Sayda ve gerek Şam vâliliği sırasında, Akka kalesinde oturdu. Burada kuvvetli bir ordu kurdu ve küçük bir donanma yaptırarak hâkimiyetini âdeta kendi başına devam ettirdi.

1799 yıllarında Fransa imparatoru Napolyon, Ortadoğu seferine çıkmış, Mısır’a asker çıkararak Kâhire’yi ele geçirmişti. Mısır’dan sonra Suriye’yi de fethetmek için 10 Şubat 1799 günü harekete geçen Napolyon’un ordusunda 21.000 asker vardı. Ayrıca Osmanlılarla müttefik olan İngilizlerle, yaptığı Ebûkır deniz muhârebesinden kurtulan, yedi firkateyn, altı korvet, üç brik, on şalupe, yedi golet, on yedi nakliye gemisi de orduyu tâkib ederek kıyıdan kuzeye doğru yol alıyordu. Bu zayıf Fransız deniz kuvveti Yafa önlerine geldiğinde, İngiliz donanması tarafından yakalanarak Akka önüne getirildi. Diğer taraftan Kölemen süvarilerinin ufak tefek taarruzlarına aldırmadan ilerleyen Napolyon Bonapart, El’ariş’i sekiz gün muhasaradan sonra 20 Şubat 1799’da ele geçirdi. Burada Suriye halkını aldatmak için bir genelge dağıttı.

Âsi Kölemenlerle Cezzâr Ahmed Paşa için savaştığını, İslâm dininin muhterem ve muazzez olduğunu, câmi ve mescidlerin ibâdete açık olmalarını ve bunun Suriye halkı aleyhine olmadığını bildirdi. İleri hareketine devam eden Napolyon, 24 Şubat 1799’da Gazze’yi, 5 günlük kanlı savaşlar sonunda ise Yafa’yı aldı. Yafa’daki çarpışmalarda esir aldığı 4000 İslâm askerini îdâm etmesi ve yerli halkı, katliâma tâbi tutması; bölgede Napolyon ve Fransa aleyhinde büyük bir nefretin uyanmasına sebeb oldu. Napolyon, Yafa’dan sonra Suriye’nin son müdâfaa kalesi olan Akka önlerine geldi ve kaleyi muhasara altına aldı. Akka kalesini Cezzâr Ahmed Paşa savunuyordu. Esasen Napolyon Bonapart, Mısır’ı işgalinden beri karşılaşacağı en çetin rakibin Cezzâr Ahmed Paşa olacağını biliyordu.

Bu sebeble çok önceden Cezzâr Ahmed Paşa’ya mektuplar göndererek onu kendi tarafına çekmeye çalışmış fakat başarı sağlayamamıştı. Çünkü Cezzâr Ahmed Paşa ilk mektubu getireni huzurundan kovmuştu. Şan ve şöhrete, dolayısıyla herkesten iltifat ve hürmet görmeye alışmış olan Bonapart, bu defa, saçını sakalını vatanına hizmette ağartan, seksen yaşlarına merdiven dayayan Cezzâr Ahmed Paşa’yı tehdîd edici ikinci bir mektup gönderdi. Cezzâr Ahmed Paşa, bu ikinci mektuba da gerekli cevâbı verdi. Yafa katliâmından sonra gönül alıcı üçüncü mektubunu gönderen Bonapart, bu sefer Paşa’dan kendisine dost, düşmanlarına düşman olmasını istedi. Cezzâr Ahmed Paşa bu mektuba, kalenin savunma tertiplerini daha da kuvvetlendirmek suretiyle cevap verdi.

Cezzâr Ahmed Paşa’nın bu savunmasına yardım için, Osmanlı donanmasıyla birlikte bir İngiliz filosu Akka önlerine geldi. Ayrıca İstanbul’dan çok iyi eğitim görmüş bir mikdâr nizâm-ı cedîd askeri de gönderilmişti. Ancak bu sırada İstanbul’dan yardım için gönderilen cephane yüklü iki Osmanlı gemisi yanlışlıkla Akka diye Yafa’ya yanaşmıştı. Orada bulunan Fransızlar, kaleye Osmanlı bayrağını çekerek gemileri aldatmışlardı. Bu suretle Cezzâr Ahmed Paşa’ya cephane ile birlikte gönderilen 36.000 altın da iki gemiyle elden çıkmıştı.

Napolyon bundan sonra bütün güçleriyle Akka kalesine taarruza başladı. Ancak kaleden gördükleri şiddetli mukavemetten dolayı başarı sağlayamadı. Napolyon, bu muhârebede silâh kuvveti kadar propagandaya da önem veriyor, çevredeki Dürzî aşiretlerine ve Lübnan halkına kendisini bir kurtarıcı şeklinde göstermek için durmadan söylentiler yaptırıyordu. Fransız askerleri olanca gücü ile taarruzlarına devam ediyordu. Fakat Cezzâr Ahmed Paşa’nın gösterdiği sebat ve metanet karşısında, taarruz hamleleri her seferinde kırıldı. Bir ara Fransız ordusu, Ali Burcu adındaki kaleye girmeye muvaffak oldu. Fakat Osmanlı yiğitleri müdâfaada daha şiddetli bir direnme göstererek düşmanı geriye püskürttüler. Özellikle gece muhârebesi pek şiddetli oluyordu. Büyük bir ustalıkla mazgal deliklerinden ve yer altından lağım açarak içeri giren Fransız kuvvetleriyle, kılıç ve bıçaklarla göğüs göğüse amansızca bir mücâdele başladı. Bu arada tehlikeyi gören Cezzâr Ahmed Paşa, Fransız askerlerinin yoğunlaştığı lağım yakınındaki cephaneyi bizzat ateşlemek suretiyle kaleye giren Fransız kuvvetlerini havaya uçurdu. Böylece Cezzâr Ahmed Paşa kale içinde beliren bu çok önemli tehlikeyi büyük bir maharetle önledi. Alevler içinden kurtulabilen Fransız kuvvetleri, muhasara merdivenlerini de bırakarak geriye çekilmek zorunda kaldılar. Bir ateş deryası içinde cereyan eden bu muhârebeyi yakından tâkib eden İngiliz amirali, Cezzâr Ahmed Paşa’nın başarısını görünce, onun cesaret ve harb bilgisine bir defa daha hayran kalmıştı. Yaşlılığına rağmen gösterdiği cesaret akıllara durgunluk verecek nitelikteydi.

Harb, bu şekilde iki aya yakın gece-gündüz devam etti. Cezzâr Ahmed Paşa bu eşsiz mü’dâfayla Fransızları şaşkına çevirdi. Muhasaranın 52. günü Rodos mutasarrıfı Yaşar Kaptan emrindeki 3000 kişilik yeni ve taze bir nizâm-ı cedîd askeriyle Akka kalesinin takviye görmesi, Napolyon’un ümitlerinin kırılmasına sebeb oldu. İhtiyar fakat cesaret, azim ve irâde örneği olan Cezzâr Ahmed Paşa’nın bu olağanüstü savunmasını kıramayacağını anlayan Fransız imparatoru, 64 gün süren muhasaradan sonra bir akşam üstü karanlığından faydalanarak, üzüntülü bir şekilde çekilmeye başladı. Çünkü Akka önünde iki şöhretli generalini ve binlerce Fransız askerini kaybetmişti. Ayrıca bir çok yaralı askerini ve ağırlıklarını taşımak çök güçtü. Neticede cephanesini ve toplarını toprağa gömüp, yaralı askerlerini zehirleyerek Akka’yı terketti.

AKKA CENGİ

Destanlaşan Akka müdâfaasını, kaledeki mücâhidlerden biri kaleme alarak şöyle demiştir:

Dinle pâdişâhım Akka’nın çengin
Seyret hilesini kahbe Frengin
Birden ateş edip top ve tüfengin
Burçu barusını döğer hünkârım

Güllenin darbından burçlar söküldü
Yıkılıp kalanın beli büküldü
Deryaya sel gibi kanlar döküldü
Bahr ile bir oldu yerler hünkârım

Altmış iki günde yetmiş bin kâfir
Kırkdört yürüyüşle ceng etti vâfir
Ali tabyasından içeru âhir
Girüp verdi zarar hayli hünkârım

Tâbi olup cümle urban şeyhleri
Öğrettiler Bonapart’a her yeri
Yetişsin imdada İslâm askeri
Yoksa Akka elden gider hünkârım

 

Napolyon, Mısır topraklarına çıkarken, İslâm dinine saygılı ve Müslümanlarla dost olduğunu ilân etmiş, başına sarık sarıp Kahire sokaklarında dolaşmıştı. Bununla beraber ilk fırsatta binlerce Müslümanı öldürtmekten çekinmemişti.

 

Mısır’ın fethinde zorluk çekmemişti. Ama macera bitmiş sayılmazdı, ona yenilerini eklemek lâzımdı. Tarih kitapları Mısır’ı elde tutabilmek için Suriye’ye sahip olmanın zorunlu olduğunu yazıyorlardı. Fravunlar, Fatımîler, Eyyubîler, Memlûkler aynı zorunluğu duymuşlardı. Napolyon da Suriye’yi işgal ederek, Doğu Akdeniz’de mükemmel limanlara kavuşacaktı. Belki de sonra, Hindistan’a kadar uzanacak, adasına çıkamadığı için yenilgiye uğratamadığı İngiltere’yi orada dize getirecek, Fransa’yı muzaffer kılacaktı.

 

Napolyon Bonapart, 1798 yılı Aralık ayında ordularının başına geçerek Mısır’dan Suriye’ye yürüdü.

 

Yürüyüş gerçekten başarılı ve sür’atli oluyordu. Kölemenlerin direnişleri kolaylıkla kırılıyordu. 20 Şubat 1799’da Elariş’i, dört gün sonra da Gazze’yi almıştı. O Gazze ki, bir zaman Türklerin silâh zaferi ile şenlenmişti. Mısır seferi sırasında Yavuz Sultan Selim Han’ın kahraman veziri Sinan Paşa burada parlak bir meydan savaşı vermişti. Tarihe meraklı olan Napolyon :

 

—Büyük Osmanlı padişahı Yavuz’un geçtiği yollardan geçiyoruz!

 

Diyordu. İftihar ediyor, gurur duyuyordu.

 

Esir ettiği Türk askerlerini:

—Onlara bakacak ne zamanımız, ne de erzakımız var, diyerek, kurşuna dizdirmekten çekinmedi. Eski dostluğu ne çabuk unutuvermişti. Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman kaç kez Fransa’yı tehlikeden kurtarmış, kaç kez dostluk elini uzatarak yıkılmaktan kurtarmıştı. Napolyon, bunlardan habersiz değildi. Değildi ama, gözünü hırs bürümüştü.

 

Yafa’dan Akkâ’da bulunan, büyük kahramanımız Cezzar Ahmet Paşa’ya bir mektup yazdı. İki yüzlü bir ifade kullanıyordu. «Seninle savaşmak istemiyorum, benim dostum ol.» Diyordu. Bu mektubu okuyan Cezzar gülmüş, mektubu getirenlere:

 

Gidi kâfir; senden dost olur mu?

 

Cevabını verdi. Sür’atli bir tempo ile kuzeye çıkan Napolyon, savunmasız Hayfa’yı da ele geçirmiş, burada fazla oyalanmadan Beyrut’un yüz kilometre güneyinde bir sahil kenti olan Akkâ’nın kapılarına gelmişti.

 

Kalenin teslimini istedi. Akkâ’daki kuvvetlerin başında Cezzar Ahmet Paşa, hayatının yarım yüz yıllık devresini boğuşmalarda, savaşlarda geçirmiş ihtiyar bir vezirdi. Napolyon, Mısır’da ve Suriye’deki kolay başarılarına güvenerek, bu kalenin de fazla dayanamıyacağını sanıyordu. Cezzar’a bir mektup daha yazdı. Hayfa ve Yafa’yı bir vuruşta yıktığını iftiharla söylüyor, teslim olursa, kendisine ve askerlerine karşı iyi davranacağına dair sözüm ona teminat veriyordu. Mektup şu satırlarla bitiyordu:

 

«İşte şimdi başkentinin duvarları önüne geldim. Bir ihtiyarın geri kalmış birkaç günlük ömrünü almanın bana ne yararı var? Tekrar ediyorum, benim dostum ol. Yarına kadar istediğim olumlu cevabı vermezsen, şehri kuşatarak savaşa başlayacağım.»

 

Cezzar bu mektubu arkadaşlarına da okumuş:

—■ Bu çocuk iyi söyler de hilelerle bizleri kandırmak ister.

 

Demişti. Sonra, bu ültümatoma bir iki cümlelik cevap göndermekle yetindi. «Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de küffar ile cenklerde geçiririz. Hamdolsun gücümüz yeter, elimiz silâh tutardır.»

 

Napolyon, ihtiyar Türk paşasının cevabını alınca hayretler içinde kalmıştı. Kalenin kuşatılması emrini verdi. Generallerine :

 

—Bu ihtiyar bizim birkaç günümüzü harcıyacak. Merak etmeyiniz, üç gün sonra şehirdeyiz.

 

Dedi. Fakat günler, günler geçti. Napolyon, Akkâ’yı şiddetle tazyik ediyordu. Ancak sonuç yoktu. Aksine kaleden çıkış hareketleri de ‘başlamıştı. Türklerin saldırıları kanlı bir boğuşma şeklini alıyordu. Fransızlar planlarını birkaç kez değiştirdiler. Napolyon, durumun nezaketini anlamıştı. Şimdi generalleri ile daha başka türlü ve daha ihtiyatlı konuşuyordu :

 

—Akkâ’yı almak için kalenin duvarlarını değil, Cezzar Ahmet Paşa’nın azmini kırmak lâzımdır. Bu ihtiyar meğer ne çetin şeymiş.

 

Bonapart kaleye bu sefer yüksek rütbeli bir subayını yolladı. Eğer kent hemen teslim edilirse, paşa, askerleri ve ağırlıkları ile birlikte dilediği yere serbestçe gidebilecekti. Bu kendisi için büyük bir sonuç sayılmazdı. Çünkü zaferden zafere koşmuş bir ordu karşısında bulunuyordu. Cezzar, Fransız subayının sözlerini sükûnetle dinledi, her zamanki gibi şu kısa cevabı verdi:

 

—Biz ki, vezir Cezzar Ahmet Paşayız, devlet bizi bu kaleyi düşmana teslim etmek için vezir yapmadı. Biz, şahadet rütbesini kazanmadan bir karış toprak vermeyiz. Varın, kumandanınıza böyle söyleyin.

 

Günler gelip geçiyordu. Fransız topçusunun kalede açtığı gedikler, piyade hücumunu kolaylaştırıyordu. Ama, şehre giren Fransız askerleri hemen ve şiddetle karşılanıyor ve süngü hücumu ile dışarı atılıyordu. Napolyon çileden çıkıyordu.

 

—Kader, diyordu, beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı. Bu kadar savaş verdim, bu kadar zafer kazandım, böylesini görmedim.

 

Akkâ savunması daha inatçı ve daha kanlı olmaya başlamıştı. Fakat sonuç yoktu. Fransızlar planlarında değişiklik Müslümanların hava karardıktan sonra savaşa ara verip dinlenmeye çekildiklerini göz önünde tutarak hazırlandılar. 2 Mayısta hava karardıktan sonra, hücuma geçtiler. Topçu ateşi ile açılan gediklerden piyadelerini şehre sokmaya başladılar. Napolyon yine aldanmıştı. Türkler gündüz olduğu gibi gerekirse, gece de savaşmasını pekâlâ biliyorlardı. Şehre meşalelerin ışıkları ile giren Fransızlar, ihtiyar Cezzar Ahmet Paşa’yı yalın kılıç, askerlerinin başında ceylân gibi seker buldular :

 

—Koman aslan sütü emmiş gazilerim, koman!

 

Diye naralar atıyordu. Savaşa şevk ve heyecan katıyordu. Askerleri ile omuz omuza gidiyor, bazan genç bir yeniçeri neferi gibi kılıcını düşman kılıçları üzerinde gezdiriyordu. Küfürler, naralar birbirine karışıyor :

 

—Allah, Allah!..

 

Sesleri, surların dışında bekleyen Napolyon’u manen öldürüyor, bitiriyordu.

 

Fransızlar sabaha karşı savaşı silâhlarımıza terk ederek, çekilmişlerdi.

 

Akkâ kuşatması başlayalı iki aya yaklaşıyordu. Topçunun açtığı gediklerden şehre girenler, Türk süngüsü karşısında kendilerini dışarıya zor atıyorlardı. 9 Mayısta da göğüs göğüse savaşlar olmuş, yine de bir sonuç alınamamıştı. Fransız ordugâhında Cezzar’ın hayali bir heyula gibi dolaşıyordu.

 

Napolyon 10 Mayısta talihini son bir kez daha denemek ne bahasına olursa olsun Akkâ’yı düşürmek için hazırlanmıştı. Şöhreti tehlikede idi. Hiçbir fedakârlıktan çekinmeyecek, en ağır kayıplara bile aldırmayacak, en namlı generallerini dahi ateş hattına sürecekti. Şimdiye kadar ne kaleler, ne kentler almış, ne kalabalık ve güçlü ordular dize getirmişti…

 

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte Akkâ kuşatmasına katılan bütün Fransız kuvvetleri saldırıya geçtiler. Fakat bu son taarruz da semere vermedi hezimetle sonuçlandı. Cezzar Ahmet Paşa, topçu ateşi ile bir harabe haline gelmiş olan Akkâ’yı şanla savunuyordu.

 

—Biz veziriz, devlet bize bu kaleyi emanet etti. Allah ve Peygambere iman edenler son nefese kadar dövüşürler.

 

Diyordu. Bıyıkları henüz terlemiş bir delikanlı gibi askerleri ile karşı hücumlar yapıyor, Napolyon’un ünlü generallerini dehşet içinde bırakıyordu.

 

Akkâ savunması 31 Mayısa kadar sürdü. Kaleye her hücumda ihtiyar Cezzar Ahmet Paşa’dan tarihî bir sille yiyen Napolyon Bonapart, cihangirlik hülyalarından vazgeçerek, iki gemiyle gizlice Mısır’dan kaçarken, ordusunu Mısır’da bırakmış bir başkomutan ve hayatını en büyük dersini Osmanlı’dan almış olarak acılar içindedir.

 

Savaş * tarihlerinin en ünlü generallerinden biri olan Napolyon, söz ne zaman Akkâ’dan açılsa:

“Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!..” Türk askerinin dalkılıç edecek kadar üzerine düşmemelidir, derdi. Bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz Türk meydana çıkarsa, önlerinde mağlûp olmamak mümkün değildir.

 

Kaynak: F.F. Tülbentçi

 

ECDADIMIZLA İFTİHAR EDERİZ !! OSMANLIYIZ, PEK ŞANLIYIZ !!

Birçok kitaba ve filme konu olmuş, bazıları tarafından bir kurtuluş bazıları tarafından ise felaket olarak görülen bir buluştur karşı madde. Bulunduğu günden itibaren ne amaçla kullanılacağı devamlı tartışma konusu olmuştur.

Karşı madde ya da diğer adıyla anti maddenin tarihçesi 1920’ li yıllarda Paul Adriyan Mourice Dira isimli bir fizikçinin garip bir matematiksel denklem çıkarması sonucu başlamıştır. 20. Yüzyılın başlarında ise kuantum mekaniği ve görecelik teorileri fizik dünyasını kasıp kavuruyordu. 19. Yüzyılda Albert Einstein’ in bulduğu görecelik teorisi uzayın zamanla, kütlenin ise enerji ile arasındaki ilişkiyi açıklamaya yetiyordu. Max Planck’ın bir teorisine göre ise ışık dalgaları küçük dalgacıklar halinde yayılıyordu ve buda ışığın hem dalga hem de parçacık halinde yayıldığını ispatlıyordu.

1920’lerde Paul Dirac kuantum teorisini ve özel göreliliği aynı denklem içinde kullanarak elektron davranışlarını tespit etmiş oldu. Fakat Dirac denklemi olarak bilinen bu denklemde bazı sorunlar çıkmıştı. Denklemin hem pozitif hem de negatif enerjili elektronlar için iki çözümü vardı. Bu soruna açıklama olarak Dirac, her parçacığın kendisiyle birebir aynı ama zıt yüklü bir karşı parçacığı olduğunu savundu. Bu da karşı maddenin dünya üzerindeki çıkış noktası oldu.
1930’da Ernest Lawrence’ ın icat ettiği parçacık hızlandırıcı bilim dünyasında yeni bi çağın doğuşuna ve parçacık fiziği adında yeni bir dalın oluşmasına sebep oldu. 1950’li yıllara gelindiğinde Berkeley’de yapılan yoğun çalışmalar sonucunda karşı protonları saptamak için yeni bir icat yapmışlardı. Kesintisiz yapılan deneylerde 1959’da bilim adamları karşı nötronu buldular.1930’lu yıllarda karşı parçacık fizikçileri kendisini aramaya zorladı. Kozmik ışınların keşfedilmesi ile birlikte Carl Anderson ve Cal Tech’ ten bir profesör yaptıkları sis odası ile pozitronu keşfetmeyi başardılar. Pozitif ve negatif yükleri ayırt etmek için onları bir manyetik alan içinde izlemek gerekiyordu. Anderson, deneyiyle elektron gibi davranan bazı parçacıkları pozitif yüklü olduğunu manyetik alandaki izlerinden anlamış oldu. Bu olayın arkasından gözlemler ve deneyler hızla sürdü fakat karşı protonun keşfedilmesi 22 yıl sürdü.

1960’larde yapılan araştırmalar sonucunda atomu oluşturan 3 parçacığında birer adet karşı parçacığı olduğunu göstermişti. CERN’ de ve Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda yapılan döteryum deneyleri başarıyla sonuçlandı ve karşı çekirdeği elde etmeyi başardılar.

1990’lara gelindiğinde ise bilim adamlarının kafasında tek bir soru işareti vardı; karşı çekirdekten nasıl karşı madde üreteceklerdi. CERN bunun cevabını bulabilmek için kendisine Düşük Enerji Karşı Proton Çemberi (LEAR) adında çok özel ve dünya’da bir eşi daha olmayan bir makine yaptı. Bu makinenin icadından sonra fizikçiler karşı parçacıkları kullanarak karşı madde oluşturmak için deneylere başladılar. 1995’in sonlarına gelindiğinde CERN ilk karşı atomları elde etmeyi başarmıştı. 9 karşı atom üretilmesine rağmen hakkında çıkan haberler dünyayı yeni bir heyecana sürüklemişti. Fakat üretilen karşı hidrojenin normal bir hidrojen gibi mi davranacağını öğrenmek için CERN Karşı Proton Yavaşlatıcısı adında yeni bir makine icat etti.

Bu hızlandırmalar ve yavaşlatmalar karşı madde üzerinde deneyler yapmanın tek yolu değildir. Karşı madde dünya harici bir yerde, örneğin dış uzayda da bulunabilir. Günümüzde ki inanışa göre madde öncelikli tek bir evren vardır. Fakat başka bir evrende ki doğan karşı madde bizim dünyamıza ulaşmaya çalışırsa dünya atmosferinde bulunan bir çekirdekle imha olur ve gözlemlenmesi imkansızdır. Karşı madde hakkında çalışmalar hala tüm hızıyla devam etmektedir. Bakalım bu buluş dünyamızı ne şekilde etkileyecektir.

Yazar: Birkan GÜNGÖRDÜ

 

Okumaya devam

Okumaya devam

 

Hadisenin geçtiği 1965 senesinde daha 16 yaşında genç ve güzel bir kızdı. Annesi ve babası ülkenin çeşitli bölgelerinde düzenlenen karnavallarda ve panayır yerlerinde çalışıyorlardı. 1965 yılının haziran ayında babası ve annesi ayrı yaşamaya başladılar. Sylvia küçük kardeşi Jenny ile birlikte annesiyle kalmaktaydı. Bundan başka Diana adlı bir ablası, Benny ve Danny adlı iki de abisi bulunuyordu. Babaları yakında düzenlenecek olan bir karnavalda iş bulmuştu ve annelerinin de kendisiyle gelmesini teklif etti. Yalnız anneleri olmadan Sylvia ve Jenny’nin kalacak bir yerleri yoktu. Babaları Sylvia ve Jenny’yi 3 aylığına komşuları olan Gertrude Baniszewski’ye, haftalık 20 dolar bakım parası karşılığında bırakmaya karar verdi.

2. Gertrude Baniszewski

Gertrude Baniszewski

Gertrude başarısız bir evlilik yapmış ve 7 çocuğa sahip fakir bir kadındı. Çocuklarına bakacak parayı güçlükle denkleştiriyor idi. Haftalık 20 dolar karşılığında Likens ailesinin iki kızına, karnaval süresince bakmayı kabul etti.Gertrude o sıralarda 37 yaşındaydı, fiziksel ve psikolojik bir takım hastalıklara sahipti. Sürekli olarak kullandığı fenobarbital sülfat ve coricidin ilaçları bazen zihnini etkiliyor, tam bir cinnet halinde onu ne yaptığını bilmez birisi haline getiriyordu.

3. Olayın öncesi

İlk haftalarda her şey normaldi. Sylvia ile Gertrude’un çocukları iyi geçiniyor, ağustos ayında okulların başlamasıyla birlikte okula gidip geliyorlardı. Gertrude’un en büyük kızı Paula, Sylvia ile yakınlaşmıştı. Fakat sorunların çıkması hiç gecikmedi. Paula evli bir adam olan Bradley’le takılıyordu. İlişkileri sonunda Bradley, Paula’yı hamile bırakmıştı. Paula bu sırrını Sylvia ile paylaştı ve ondan bunu kimseye söylememesini istedi.

4. Paula Baniszewski

Paula Baniszewski

Paula suçlu olduğunu düşünüp, hamile olduğunu kimseye söylemek istemiyordu. Bradley ise evliliğini tehlikeye atmak istemiyordu. Bir gün ikisi tartışırken Sylvia onlara tesadüf etti. Konuşma şiddetlenince Bradley Paula’nın canını incitmeye başlamıştı. Sylvia ise Paula’nın hamile olduğunu söyledi. Paula hem duygusal bir çöküntüye uğramıştı hem de utandığı büyük sırrı açığa çıkmıştı.

5. Vahşet başlıyor

Vahşet başlıyor

Bu sıralarda Likens ailesi 20 dolarlık çekini yollamakta gecikmişti ve Gertrude, Sylvia ve Jenny’ye birkaç sefer bodrumda şiddet uygulamıştı. Paula annesine, Sylvia’nın kendisine kaltak dediğini ve bütün arkadaşlarının yanında onu aşağıladığını söyledi. Aynı zamanda Sylvia’nın evden şeker çaldığını söylemişti. Gertrude çok kızmıştı ve Sylvia’yı cezalandırmak istiyordu. Paula’yı Sylvia’ya şiddet uygulaması yönünde teşvik etti. Paula, Sylvia’ya bütün öfkesiyle vurmaya başladı. O kadar sert yumruklar atmıştı ki kendi bileği kırıldı. Gertrude, Sylvia’nın kolunda sigara izmariti söndürdü. Bunu bütün çocuklarının önünde yapıyordu. Sylvia’nın acı çekmesini bütün çocuklar adeta bir korku filmi izler gibi izlemekteydi. Gertrude çocuklara rol model olarak onları da vahşi bir cellada dönüştürmekteydi.

6. Paula’nın hamile olduğu bütün çevreye yayılmıştı.

Paula'nın hamile olduğu bütün çevreye yayılmıştı.

Gertrude ise bunu kabullenemedi. Sylvia’nın kızına iftira attığına kendini inandırmıştı. Esas hamile olanın Sylvia olduğunu düşünüyordu. (Otopsi sonrasında Sylvia’nın hamile olmadığı kanıtlandı.) Gertrude bütün çocukların önünde Sylvia’yı aşağıladı. Onu bir kaltak olarak ad ediyordu. Cam bir kola şişesini zorla cinsel organına sokması için Sylvia’yı zorladı. Bu tam bir psikolojik işkenceydi. Sylvia ağlayarak zorla Gertrude’un dediklerini yapmak zorunda kalmıştı. Fakat Gertrude’un ciğeri soğumamıştı, halen Sylvia’ya karşı öfke besliyordu. Onu bodruma kapatmalarını söyledi. 12 yaşındaki oğlu John ve kızı Stephani’nin erkek arkadaşı Coy Hubbard, Sylvia’yı zorla merdivenlerden aşağıya iterek bodruma kapattılar.

7. Çocuklar birer sadist haline geliyor

Çocuklar birer sadist haline geliyor

Esasen Paula pişman olmaya başladıysa da işler iyice rayından çıkmıştı. Gertrude çocukların Sylvia’ya çeşitli eziyetler etmesini, onu dövmelerini söylüyordu. Sadece kendi çocukları değil, çevredeki tanıdıkları komşu çocukları da her gün o bodruma gelerek Sylvia’ya çeşitli eziyetler etmeye başlamışlardı. Sylvia’ya işkence etmek onlar için bir oyun haline gelmişti.(Mahkemede çocuklara neden Sylvia’ya işkence yaptıkları sorulunca hepsinin cevabı ‘bilmiyorum’ olmuştur.)Burada çocukların acımasız birer cellat ve sadist bireyler haline gelmeleri, psikolojik bakımdan incelenmesi gereken bir süreçtir. 1961 yılında Yale Üniversitesi’nde psikolog Stanley Milgram’ın düzenlemiş olduğu Milgram Deneyi bu olaylarla ilişkilendirilebilir. Deneyde insanların otorite altıda kaldıklarında söylenenlere ne ölçüde itaat ettikleri araştırılmıştır. Deney sonucunda pek az kişi söylenenleri yapmayı reddetmiştir. Dolayısıyla bu olayda da Gertrude’u otoriter bir kişilik olarak görmeliyiz. Çocuklar onun söylediklerine sualsiz itaat ederek Sylvia’ya işkenceler yaptılar.

8. Jenny Likens

Jenny Likens

Jenny ise ablasına yapılan bütün bu eziyetlere şahit oluyordu. Gertrude, birisine bir şey söylemesi halinde Jenny’ye de aynı şeyleri yapacağını söyleyerek onu tehdit etmişti. Çevrede Sylvia’yı soranlara onu yatılı bir okula gönderdiğini söylüyordu. 1965 yılının ekim ayı boyunca neredeyse her gün Sylvia’ya işkence ettiler. Onu dövdüler, derisinde sigara izmariti söndürdüler, soyundurarak psikolojik işkence yaptılar, cinsel organına cam şişe soktular ve açık yaralarını tuzla ovdular. Jenny ablasına yapılan bütün bu eziyetlere göz yummak zorunda kalmıştı. Psikolojik bakımdan tamamen çökmüştü.

9. Richard Hobbs

Richard Hobbs

Richard, ilk gördüğü günden beri Sylvia’ya karşı bir aşk beslemekteydi. Bir gün o vahşet evine girdiğinde sesleri takip ederek bodrum kata indi. Gördüğü manzara karşısında hayret içerisinde kalmıştı. Bütün çocuklar bodrum katta, Sylvia’ya işkence yapmakta olan Gertrude’u izliyordu. Gertrude, yatağa bağlı olan Sylvia’nın karnını açmıştı ve ucu kızdırılmış bir iğneyle derisine yazı yazmaya çalışıyordu. Gertrude, Richard’ı kışkırttı. Sylvia’nın onun dışında bir sürü erkekle yattığını söyledi. Yarım kaldığı işi tamamlaması için kızgın iğneyi Ricky’nin eline verdi.

10. “Ben bir kaltağım ve bundan gurur duyuyorum”

"Ben bir kaltağım ve bundan gurur duyuyorum"

Sylvia’nın karnına kızgın iğneyle bu yazıyı yazmışlardı. ‘Ben bir kaltağım ve bundan gurur duyuyorum’. Gertrude, Sylvia’nın kızına iftira atarak, çevrede onun bir fahişe olarak telakki edilmesine sebep olduğunu düşünüyordu. Oysa Sylvia böyle bir şey söylememişti. Gertrude, Sylvia’yı bir fahişe olarak damgalamak istemişti. İşte bu yüzden kızın karnına bu yazıyı yazmıştı ve olaya Ricky Hobbs’u da ortak etmişti.

11. 25 Ekim 1965

25 Ekim 1965

Sylvia’nın bedeni artık bu acılara dayanamayacak vaziyete gelmişti. O gün Sylvia, Gertrude’un konuşmalarını duydu. Gertrude, Sylvia’yı ormanlık alanda bir çöplüğe bırakıp ölüme terk etmeyi planlıyordu. Sylvia geceleyin ön kapıdan kaçma teşebbüsünde bulunduysa da buna muvaffak olamadı. Gertrude onu cezalandırmak için tekrar bodruma bağladı ve yemesi için sadece kraker verdi.
Aynı zamanda çocuklar Sylvia’yı ağır şekilde bir takım sopalarla dövdüler. Sylvia’nın küçük bedeni ağır acılara direnmiş fakat gördüğü bu son ağır şiddet karşısında büyük hasar almıştı. Aynı zamanda uzun süredir besinsiz ve susuz kalmıştı.

12. Sylvia huzura kavuşuyor

Sylvia huzura kavuşuyor

26 Ekim 1965 sabahı Gertrude, çocuklara Sylvia’yı banyoya götürüp onu ılık suyla yıkamalarını söyledi. Stephani ve Richard Hobbs, Sylvia’yı birlikte üst kattaki banyoya götürüp kıyafetleriyle birlikte küvete koydular. Kısa süre sonra küvetten aldıklarında, Sylvia hareketsiz bir biçimde yere düştü. Stephanie onun nefes almadığını söyledi. Gertrude tamamen aklını kaçırmış vaziyetteydi, Sylvia’nın öldüğüne inanmıyordu. Stephanie, Richard Hobbs’a polise telefon etmesini söyledi. Polisler geldiğinde Jenny’nin ağzından tek bir cümle duyuldu ‘sadece beni buradan çıkartın, size her şeyi anlatacağım.’

13. Sylvia Likens’in otopsi raporu ve bulgular

Sylvia Likens'in otopsi raporu ve bulgular

14. Sonuç

Sonuç

Sylvia’nın cesedi bulunduğunda bedenin her yerinde morluklar vardı. Derisinin her yanında sigara izmariti söndürülmüştü. Vücudunun çeşitli yerlerine kızgın iğne ucuyla ‘S’ harfi yazılmıştı. Karnının tam üstünde 3 rakamı yazılıydı. Ölüm sebebi olarak beyin travması, şok ve düzensiz beslenme tanısını konuldu.Baş katil Gertrude Baniszewski mahkemede bütün suçlamaları reddettiyse de 1.dereceden cinayetten ömür boyu hapse mahkum edildi. 1971 yılında yeniden yargılanmayı talep etti. Toplumun bütün itirazları ve tartışmalara rağmen 1985 yılında şartlı tahliye edildi.1990 yılında 60 yaşındayken akciğer kanserinden öldü. Gertrude’un çocukları ve suça ortak olan diğer komşu çocukları çeşitli sürelerde hapis cezasına çaptırıldı. Gertrude’un 13 yaşındaki oğlu John, Amerika’nın en genç suçlusu olarak ıslah evine atıldı.

Bonus: An American Crime (2007)

Bu olay Amerika’nın Indiana eyaletindeki en acımasız cinayet vak’alarından birisi olarak kabul edildi. Gertrude Baniszewski de Indiana eyaletinin en acımasız katili olarak tarihe geçti.Sonuç olarak, buradan çıkarabileceğimiz ders insanların imkan verilince nasıl birer vahşi kişiliğe büründükleri ve acımasız bireyler haline geldikleridir.

Ashab-ı Kehf Yedi UyuyanLar
Ashab-ı Kehf’in Hikâyesi

Ashab-ı Kehf’in hikâyesi Kur’an’da geçer ve bu nedenle Müslümanlar bu hikayeye inanmak zorundadır. Aslında Kur’an-ı Kerim’deki surede, bu kişilerin kaç kişi olduğu, kaç yıl uyudukları belirtilmez, bu bilgileri ancak Allah’ın bileceği vurgulanır. Ayrıca hikayenin motifleri ve temeli pek açık bir şekilde belirtilmemiştir. Kısaca bu kişilerin İslami bir inanca sahip oldukları ve karşılaştıkları baskı nedeniyle köpekleriyle beraber bir mağaraya sığındıkları ve bu mağarada Allah tarafından çok uzun bir süre boyunca uyutuldukları anlatılır. Ne tam olarak nerede yaşadıkları ne de tam olarak ne zamanda yaşadıklarına değinilir. Yine de gerek kültürel etkilerle gerek çeşitli rivayetler nedeniyle sayıları, adları, yaşadıkları yer ve uyudukları zamana dair çeşitli şeyler söylenmiştir. Bu söylenceler sayesinde bütün bir hikâyeye ulaşılır. Yine de hikâyenin bu halinin doğruluğuna dair pekçok tartışma vardır.
Geleneksel anlamda hikayeye göre Ashab-ı Kehf denilen gençler, Efsûs yani Afşin şehrinde yaşıyorlardı. Bunlardan altısı sarayda görevli, hükümdara yakın kimselerdi ve hükümdarın müşavere heyetindeydiler. Onun sağında ve solunda bulunurlardı. Sağındakiler Yemliha, Mekselina ve Mislina idi. Bunlara “Ashab-ı yemin” denmiştir. Hükümdarın solunda bulunanlar ise, Mernuş, Debernuş ve Şazenuş’tur. Bunlara da “Ashab-ı yesar” denmiştir. Halen Afşin bölgesinde bu isimler erkek ismi olarak çocuklara verilegelmektedir.
Hükümdarın Roma imparatorlarından Dimityanus veya Dokyanus olduğu düşünülmektedir. Kesin olan şey imparatorun putperest olduğudur. Putperestliği kabul etmeyen az sayıdaki insanları yakalatıp öldürtmüştü. Hükümdar bir ihbar üzerine saraydaki putperest olmayan gençlerin durumlarını öğrendi. Onları çağırıp tehdit etti, onlar inançlarından ayrılmak istemediler, aksine Dokyanus’u inançlarına davet ettiler. Hükümdar onların eski günlerine dönmeleri için zaman tanıdı. Gençlerde inançlarını korumak için şehre yakın bir dağ yönüne gittiler. Yolda giderken Kefeştetayyuş ismindeki bir çoban onların inancına katıldı ve yedincileri oldu. Çobanın köpeği Kıtmir de onlara katılıp, arkalarından takip etti. Dağa yaklaştıklarında çobanın gösterdiği bir mağaraya girdiler. Mağarada dua ederek merhamet dilediler. (İslam dininin kutsal kitabı Kur’an’daki Kehf suresinin 13. ayetinde bu kişilerin duaları belirtilir.)
Hikayenin devamına göre hükümdar, Efsûs’a gelip, onları sorar. Kaçtıklarını haber alıp saklandıkları mağrayı öğrenince adamlarıyla mağaraya gider ve mağaranın ağzını onları öldürmek maksadıyla kapattırır. İnanca göre gençler ölmez, yüzyıllar boyunca uyumaya devam ederler. Sonunda ise ilahi bir şekilde uyandırırlar. Ne kadar süre kaldıkları tam olarak bilinmez ve Kehf suresinde bu süreyi ancak Allah’ın bileceği belirtilir. Yine de geleneksel olarak yaklaşık 300 sene uyudukları düşünülür.
Ashab-ı Kehf uyandıklarında geçmiş olan zamanında farkında olmadıkları belirtilir. Uykudan kalkmaları, birbirleriyle konuşmaları ve içlerinden birini şehre göndermeleri Kur’an’da geçer. Bunlar şehre gidip yiyecek getirecek kimsenin (Yemliha’nın) değiştirerek halini kimseye bildirmeden gidip gelmesini uygun görürler. Yemliha, bunu kabul edip şehre geldiğinde çok değişmiş bir şehir bulur. Farklı yorumları mevcut olan bir hadiseyle bu kişi geçen zamanın farkına varır ve o zamanın hükümdarının yanına götürülür. İnanca göre bu hükümdar gençlerin dinindendir. Başlarından geçenleri hükümdara anlatır. Daha sonra gidip arkadaşlarına haber verir. Daha sonra tekrar hepsi uykuya dalarlar.
Bazıları sahabelerden Ebu Bekr ve Ali’nin , Ashab-ı Kehf’e gittiklerini ve Ashab-ı Kehf’in uykudan uyanıp onları gördüklerini ileri sürmüştür. Ayrıca bu söylenceye İslam dininin peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V.) iman ettiklerini bildirip ve selâm gönderip dua istedikleri de eklenir. Bunların dışında bazı kişiler Ashab-ı Kehf’in Mehdi geldiğinde uyanıp ona katılacağını ileri sürmüştür. Yine de bu iddiaların, veya hikayede genelde geçen isim, yer, zaman ve bazı olayların gerçek temelleri tartışmalıdır. Kur’an’da ise bu yorumlara dair hiçbir şey yoktur.
Efsane

Efsane’ye göre 250 yılları civarında Dakyus (Dakyanus veya Decius) adlı bir kral’ın yönettiği putperest bir ülkede 7 genç Hristiyanlık’la suçlanır. İnançlarını değiştirmeleri için bir süre verilir fakat, onlar dünyevi eşyalarını bırakıp dağa ibadet etmeye giderler. Putperestliğe karşı bu tavrı gören kral öldürülmelerini emreder. Gençler ve köpekleri mağaraya sığınırlar. Kral mağaranın girişine örülmesini emreder. Yedi Uyurlar yıllarca burada kalırlar.
Yıllar sonra, (genelde 379-390 yılları) ağıl yapmak isteyen bir çiftçi mağara girişini açar ve Yedi Uyurlar’la karşılaşır. Şehir’de haçlı bir sürü bina görüp hayrete düşerler. Dakyus zamanında kalan altınları harcamaya çalıştıkları zaman Psikopos’un karşısına çıkarılırlar. Hikayelerini dinleyen psikopos bunun bir mucize olduğunu söyler.
Bunlar Hristiyanlıkta Maximianus, Malchus, Martinianus, Dionysius, Joannes, Serapion, ve Constantinus adındaki azizlerdir. Başka kaynaklar başka isimler verir.
Efsanenin bu sürümü ise Kuran’da ki Kehf suresinde(19. sure) anlatılanlara benzemektedir. Bahsi geçen kişiler Philedelphia (Bugün Ürdün’deki Amman şehri) şehrinin soylularıdır. Liderleri Maximillian (Yemliha), o sırada şehri ziyaret eden Roma İmparatoru “Haderanius” (Hadrian)’a başkaldırır ve put tanrıları inkar ederek sadece Nuh’un, Musa’nun, İbrahim’in ve İsa’nın Tanrı’sının tapılamaya değer olduğunu söyler. İmparator idam edilmelerini emreder.
Kapatıldıkları zindandan kaçarlar ve sığınacakları bir mağara bulurlar. Yedisi ve bir köpek (Kitmir veya Kıtmir) mağarada uyuya kalırlar. Bu mağaraya gelen askerler şaşırmış ve isteri için de geri dönerler. Bunun üzerine komutanları mağara girişinin taş ve harç kapatılmasını emreder. Yedi kafir’in buarada ölüme terkedildiklerini anlatan bir levha bırakarak giderler.
300 yıl kadar sonra uynadıklarında, Maximillian’ı şehre yiyecek almak üzere göderirler. 300 sene önceki paradan şüphelen fırıncı onun bir hazine bulduğunu zanneder ve bunu kendisiyle paylaşmazsa onu ele vereceğini söyler. Askerler gelir Maximillian’ı yetkililere götürürler. Yetkililer ilk önce ona inanmasalarda daha sonra ikna olurlar ve bunu bir mucize sayarlar.
Efsanenin birkaç değişik sürümü bulunmaktadır. Bunlardan birinde kaçan beş genç vardır, yolda bir çoban ve çobanın Kitmir adındaki köpeği de bu beş gence katılır. Çoban onları saklanmak üzere bu mağara götürür. Başka bir sürümde ise çoban bu yedi genç ve köpeğin bulunduğu mağaranın yerini kralın askerlerine göstermiştir.

Mağara

Hristiyanlar tarafından kabul edilen sürümdeki mağara bugünkü Efes şehrinin yakınlarında Panayır Dağı eteklerinde bulunmakatadır. Yedi Uyurlar mağarasının üstüne bir kilise yapılmış hali 1927-1928 yılları arasındaki bir kazıda ortaya çıkarıldı. Kazı soununda 5 ve 6. yüzyıla ait olan mezarlar bulunmuştur. Yedi Uyurlar’a ithaf edilmiş yazıtlar hem mezarlarda hemde kilise duvarlarında bulunmaktadır.
Ashab’ül Kehf ile ilgili mağaranın ise sınırları içinde olduğunu iddia eden 33 kent vardır. Bunlardan üçü Türkiye’dedir; Afşin, Tarsus ve Efes

Okumaya devam

Simurg Efsanesi: Zümrüd-ü Anka!

Masallarda duyduğumuz ve efsanelerini dinlediğimiz canlı türü diye başlasak ne denli doğru olur bilinmez.Ancak bu efsanenin farklı kültürlerde ve farklı milletlerde muhakkak yer aldığını belirtmek isterim. Nam-ı diğer Zümrüd-ü Anka… Arap kültüründe Anka adı ile anılan bu efsane Türkler tarafından Zümrüd-ü Anka olarak tanımlanmıştır. Farklı kültürlerde yer alan bu efsane araştırmacıların bile böyle bir türün varlığının gerçekte var olduğunu düşünmelerine yol açmıştır.

Örnek olarak eski Yunan mitolojisinde kalın tüylü ver kartaldan biraz büyük olarak yer almış ve onun varlığına inanılmıştır.Oldukça uzun ömürlü ve herkesin göremeyeceği onu görenlerin ise mutluluğa uzanacağı söylentileri alıp başını gitmiştir.Birçok sanatsal figüre ve hikayeye konu olan Anka Kuşunun hikayesi farklı kültürlerde aynı şekilde yorumlanmıştır.

Anka Kuşu,ölümünün yaklaştığını hissetmeye başladığı an kendisine kuru dallardan bir yuva inşa etmeye başlar ve bunu ne olduğu bilinmeyen bir zamkla sıvar.

 

Daha sonra yuvanın içinde ölümünü bekler ve şu şekilde bekler; güneş ışınlarının kuru dalları yakarak yuva içinde ölmeyi.Yanarak ölür ve efsaneye göre küllerinden doğar yavru bir Anka Kuşu olarak bu yüzden Hristiyanlık dahil birçok dinde yeniden varoluş,diriliş sembolü olarak benimsenmiştir. En çok bilinen efsaneyi sizlere anlatmak isterim,Anka Kuşu rivayete göre bilgi ağacının dallarında yaşar ve her şeyi o bilirmiş.Kuşlar dünyasında ters giden her şeye Anka’nın çözüm bulacağına inanılırmış.Bir an gelir Anka ortalıkta görünmez olur,diğer kuşlar onu aramak için yola koyulurlar. Ona ulaşmak zorludur hatta o Kaf Dağının tepesindedir oraya varmak için de zorlu vadiler ve tepeler aşmak gerekir.

Birbirinden farklı ve zorlu vadiler:
– İstek
– Aşk
– Marifet
– Hayret
– Tevhid
– Yokluk Vadileri.

Hep birlikte yola çıkan kuşlar zaman geçtikçe birer birer vazgeçmişler ve dökülmeye başlamışlar. Kaf Dağına vardıklarında 30 kuş kalmış geriye sonunda bu sırrı sözcükler dile getirmiş ve Farsça ”Si” 30 demek ”Murg” ise kuş yani Simurg(Anka Kuşu) 30 kuş demek o 30 kuş anlamış ki hepsi Simurg…

Masallara,şiirlere,şarkılara hatta beyaz perdeye konuk olan Anka Kuşu bir dönemin yeniden var oluş,diriliş sembolü rivayette anlatıyor ki kimse Anka’yı uzakta aramasın sabreden ve emek veren herkes aslında kendi Anka Kuşunu yaratıyor.

ZD YouTube FLV Player

Yazar: Ali ERSOY

Şahmeran Efsanesi Nedir?

4862_ahmeranVücudunun üst kısmı güzeller güzeli bir kadın, vücudunun alt kısmıysa yılan şeklinde olan doğu kültürünün masallarında yer bulan mitolojik bir yaratıktır. Yılanların şahıdır. Efsaneye göre, Tarsus çevresinde yaşadığı düşünülür.

Çocukken büyüklerimizden severek dinlediğimiz bir öyküsü vardır. Şahmeran, özünde iyilik olan bir canlıdır. Yer altında yılanları ile birlikte yaşar. Tüm yılanlar ona itaat eder. Cemşab adlı bir genç, arkadaşlarının açgözlülüğü yüzünden buldukları balı paylaşmamak adına, kuyunun dibinde bırakılır. Burada yalnız kalan ve yukarıya çıkamayan Cemşab, kuyunun yan tarafında bir delik görür. Deliği büyüterek, delikten ışık sızan bölümü gözetler ve orada Şahmeran’ı görür. Sonra geçebileceği kadar kazar ve Şahmeran’la bu şekilde tanışır. Şahmeran Cemşab’ı çok sever. Cemşab, Şahmeran’ın yanında kaldığı süre içinde Şahmeran ona tıp bilimiyle ilgili hiçbir insanın sahip olamadığı bilgileri verir. Cemşab da bu bilgileri öğrenmek için elinden geleni yapar. Bir söylentiye göre Cemşab, aslında bilinen Lokman Hekimdir.

4862_ahmeran1Aradan geçen uzun bir süreden sonra Cemşab sıkılır ve evine dönmek ister. Şahmeran gitmemesini ister; ama Cemşab bu konuda kararlı olduğu için gitmesine izin verir. Giderken Şahmeran kendisini gördüğünü kimseye söylememesi gerektiği konusunda Cemşab’dan söz alır. Cemşab evine döndükten sonra Şahmeran’ı gördüğünü kimseye söylemez. Ama zamanın hükümdarı hastalanır ve hastalığının tek çaresi de Şahmeran’ın vücudundadır. Şahmeran’ı kesip etini hükümdara yedirerek iyileştirmeyi düşünen vezir, her yerde Şahmeran’ı arar. Ülkedeki tüm insanları tek tek kontrol eder. Kendince bir yöntemi vardır bu konuda. Tüm insanları hamama çeker ve bir köşeden gizlice yıkanan insanları izler. Cemşab Şahmeran’ın yerini söylememekte kararlı olsa da, vezir Cemşab’ı da hamama çağırır. Bir köşeye gizlenerek Cemşab’ı izler. Orada yıkanmak için soyunan Cemşab’ın vücudunun pullarla kaplı olduğunu gören vezir birden ortaya çıkar. Şahmeran’ı gören insanın vücudunun pullarla kaplı olacağını bilen vezir Cemşab’ı zorla konuşturur. Bunun üzerine Cemşab istemeyerek de olsa Şahmeran’ın yerini söylemek zorunda kalır. Bu şekilde Şahmeran’ın yerini öğrenen vezir Şahmeran’ı ele geçirmeyi başarır.

Yakalanan Şahmeran, Cemşab’ın ne kadar üzgün olduğunun farkına varır. Bunu isteyerek yapmadığını anlar. Çaresiz ölecektir Şahmeran ama ölmeden önce Cemşab ile görüşmek ister. Cemşab’a kendisini öldürdükleri zaman etini kaynatıp suyunu vezire içirmesini, etleri de hükümdara yedirmesini söyler. Cemşab Şahmeran’ın söylediklerini aynen uygular. Suyunu vezire içirir. Vezir oracıkta ölür. Etini hükümdara yedirir, hükümdar hastalığından kurtulup iyileşir.
Şahmeran efsanesi iyilik yapma ve kötülük bulma konusunda insanlara bir ders niteliği taşır ve kuşaklar boyu anlatıla gelir.

Efsaneye göre Şahmera’n’ın yılanları, hala Şahmera’n’ın öldüğünü bilmez. Eğer yılanlar Şahmeran’ın öldüğünü öğrenirlerse tüm şehri  basacak ve Şahmeran’ın intikamını alacaktırlar. Ama efsanede Şahmeran barışçı ve iyilikseverdir. Yılanları insanlara zarar vermesin, öldüğünü anlamasın diye bir takım hilelere başvurduğu söylenir.

Kaynakça:
vikipedi

Yazar: Ilham Göl

 

Company SA
CIF: B123456789
New Burlington St, 123
CP: W1B 5NF Londra (Birleşik Krallık)
Tel: 9XX 123 456

office@company.com

Hayata Dair Hersey
Araç çubuğuna atla