Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı hakkında genel bilgi

19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geldiği gündür. Ulusal bayram günümüzdür. Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır.
1914’de başlayan Birinci Dünya Savaşı dört yıl sürdü. Savaş öncesi Avrupa’nın belli başlı ülkeleri ikiye ayrıldı. Birbirleriyle savaştılar. Bu savaş­ta bizimle birlikte onlar yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıl­dık. Savaş sonunda Mondros Silah Bırakışması imzalandı. Buna göre Fransızlar Adana ve Hatay’a; İngilizler Urfa, Mardin ve Merzifon’a; İtalyanlar Antalya’ya yerleştiler. 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar İzmir’e girdi. Böylece yurdumuz paylaşıldı. Ordularımız dağıtıldı, İstanbul Boğazı düşman gemileri ile doldu.
Trablusgarp’da Birinci Dünya Savaşı’nda Anafartalar’da düşman güçlerini yenen Mustafa Kemal bu kez yurdumuzu kurtarmak için Anadolu’ya geçmeye karar verdi. 16 Mayıs günü İstanbul’dan Bandırma Vapuru’na bindi. Bu yolculuğu General Hikmet Gerçekçi şöyle anlatıyor : «Karargah üstlerinin hemen hepsini deniz tutmuştu. Kimse kamarasından dışarı çıkamıyordu. Samsun’a az bir yolumuz kalmıştı. Herhangi bir terslik çıkmazsa, çok değil yarın sabah orada olacağımızı ümit ediyorduk, bu düşünceler içinde güvertede ellerimle küpeşte demirini tuta tuta yürümeye çalışırken O’nun kamarasından çıktığını gördüm. Sert bakışlarıyla ufka bir göz gezdirdikten sonra kaptan köşküne çıktılar. Bandırma vapurunda hemen herkesi deniz tutmuştu, oysa Mustafa Kemal dipdiriydi ve çok sağlıklıydı. Kıyı bir ana baba günü halini aldı. Gemimiz demir atınca coşkun gösteriler yükseldi. Hemen ardından geminin etrafını kayıklar aldı. Halkın bu coşkun gösterisini görünce boğazıma bir şey tıkandı, gözlerim yaşardı. Vapur 19 Mayıs sabahı Samsun Limanına yanaştı. Kemal Paşa ve arkadaşları Samsun’da sevinç gösterileri ile karşılandı.» Burada bir hafta kalan Mustafa Kemal Paşa, 27 Mayıs günü Havza’ya geldi. Çalışmalarını burada da sürdürdü.
Mustafa Kemal, Amasya’da yayınladığı genelge ile ulusu, ülkenin bütünlüğünü, bağımsızlığını kurtarmak için birlikte çalışmaya çağırdı. İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa’nın bu çalışmalarından hoşnut değil­di. Harbiye Bakanı Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a çağırdı. Bunun üzerine M. Kemal Paşa padişaha telgraf çekerek askerlikten çekildiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa bundan böyle çalışmalarına sade bir yurttaş olarak devam etti. 4 Eylül günü Sivas’a gitti. Sivas Kongresi’nde «Ya bağımsızlık, Ya ölüm» ilkesi kabul edilerek yurt düşmandan kurtarılıncaya dek savaşmaya and içildi.
Mustafa Kemal Paşa Sivas’tan sonra Ankara’ya geldi 23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi’ni topladı. Meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa düzenli ordular kurdu. Bu ordular düşmanlarla çarpışmaya başladı. Birinci İnönü, ikinci İnönü, Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Savaşı sonunda yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı.
19 Mayıs 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. Bugün aynı zamanda Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’mızdır. Spor beden eğitimidir. Spor bedeni geliştirir. Sağlıklı olmamızı sağlar. Spor yapanlar hayatta daha başarılı olurlar. İyi bir sporcu sağlam bedenli, becerikli ve başa­rılı bir insandır, içki, sigara kumar gibi alışkanlıkları yoktur. Spor kötü alış­kanlıkların edinilmesine fırsat vermez.
İlk, orta, lise ve dengi okullarımızda izci örgütleri vardır. İlk okullar­daki bu örgüte küçük izci denir, izcilik, öğrencileri yaşamın güçlüklerine alıştırır. İzcilerin özel giysileri, çantaları, mataraları, ipleri ve çakıları vardır. Beden eğitimi öğretmenleri izcilere yürüyüşler yaptırır. İzciler için yaz aylarında ormanda, yaylada, göl ve deniz kıyısında izci kampları kurulur. Bu kamplarda izciler yaşamın güçlüklerine alışırlar.
19 Mayıs’ta yurdumuzun her yerinde izciler, öğrenciler ve gençler spor gösterileri yaparlar.
19 Mayıs; 1981 yılından başlayarak «Atatürk’ü Anma Günü» olarak da kutlanmaya başlandı. Atatürk bir söyleşi sırasında : «Ben 19 Mayıs’ta doğdum» demiştir. 19 Mayıs bir yandan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlan­gıcı öte yandan ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk’ün doğum yıldönümü olarak törenlerle kutlanır.

 

 

***
Hikayeye Anne Jarvis’in annesi Ann Maria Reeves Jarvis’ten başlamak lazım. 1832 ile 1905 yılları arasında yaşamış olan Ann Maria Jarvis, Virginia eyaletinde hem öğretmenlik yapan hem de işçilerin sağlığı ve iş güvenliği iyileşsin diye çalışmalar yapan bir sosyal aktivist. Amerikan iç savaşı sırasında anneleri her iki tarafın da yaralılarına bakmaları ve ihtiyaçlarını gidermeleri konusunda teşvik ve organize ediyor. Savaş bittikten sonra annelerin daha aktif ve daha sosyal olmaları konusunda bir kampanyayı yürütüyor ve günümüzün Anneler Günü anlayışının tam tersine “Anne Çalışma Günü” ilan edilsin istiyor. Çünkü dünyayı kurtaracak olan tek şeyin anneliğin şefkati olduğuna inanıyor.

Ann Maria Jarvis 1905’de ölüyor. Kızı Anne Jarvis annesinin misyonunu devam ettiriyor. Annesinin ölümünün yıldönümü olan 10 Mayıs 1907’den itibaren 7 yıl boyunca “Anneler Günü”nün resmi olarak ilan edilmesi için uğraşıyor. Siyasetçilere, valilere ve din adamlarına yüzlerce mektup yazıyor. Anneler günü derneğini kuruyor. “Anneler Günü” ve “Mayısın ikinci pazarı” cümlelerini kendi üzerine tescil ettiriyor. Zincir mağazalar sahibi bir sponsor da buluyor. Kampanyası nihayet 1914’de amacına ulaşıyor ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson anneler gününü resmen ilan ediyor. Sembolü de beyaz karanfil oluyor.

Ama asıl hikaye bundan sonra başlıyor. 1920’lere gelindiğinde Anne Jarvis, “Anneler Günü”nün önerdiği biçimdeki manasından kopup ticarileşmesine ve bir hediye alma yarışına dönüşmesine öfkelenmeye başlıyor. Zira onun istediği herkesin annesine o gün bir mektup yazıp onu ne kadar sevdiğini içtenlikle anlatmasıydı. Kız kardeşiyle beraber kendi yarattığı anneler gününe karşı bir kampanya açıyor. Anneler gününün bu haliyle iptal edilmesi için gösteriler düzenliyor, ülkenin her tarafına çağrılar yolluyor. Bu günü alışveriş için fırsat olarak kullanan mağazalara davalar açmaya kalkıyor. Kendi sponsorunun mağazasında (menüde “Anneler Günü Salatası” var diye) olaylar çıkartıyor. Ve hatta başkanın eşi Eleanor Roosvelt’e bile bebek ve anne ölümlerini azaltmaya yönelik açtığı bağış kampanyasında “Anneler Gününü” kullandı diye saldırıyor. Protesto gösterilerini o kadar abartıyor ki birkaç defa “huzuru bozmaktan” tutuklanıyor. Bütün servetini harcayarak verdiği mücadele hiçbir yere varmıyor. Anneler günü tam da onun istemediği şekliyle tüm dünyaya bir alışveriş vesilesi olarak yayılıyor.

Anneler Günü’nün yaratıcısı Anne Jarvis, hiç evlenmiyor ve çocuk sahibi olmuyor. Protestoları ve hırçınlığı nedeniyle saygınlığını yitiriyor. 84 yaşında, uzun bir hastalık döneminden sonra kör ve sağır bir halde yoksulluk ve yalnızlık içinde bir akıl hastanesinde ölüyor.

Ne acayip hikaye değil mi!

Kaynak :Mutlu Tömbekçi

Satürn’ün uydusu Enceladus’ta neler oluyor?

NASA, Satürn’ün doğal uydusu olan ve yüzeyi buzla kaplı olan Enceladus‘ta hidrotermal bacalar keşfedildiğini ve yaşam olabileceğine dair veriler elde edildiğini duyurdu.

Güneş’e olan uzaklığı 1.4 milyar km olan Satürn’ün uydusu Enceladus’un yüzeyi buzla kaplı; çünkü Güneş’in ışık ve ısısından faydalanamıyor. Dünya gibi Güneş’e yakın olsaydı (140 milyon km), yüzeyi buz yerine suyla, yani okyanusla kaplı olabilirdi.

1997 yılında fırlatılan ve 2004’te görev yerine varan Cassini, bir yıl sonra Enceladus’un güney kutbuna ait ilk yakın görüntüleri kaydetti. 2005’te uydunun çok yakınından geçen Cassini’nin kaydettiği verileri inceleyen bilim insanları, bölgede muazzam büyüklükte bir su buharı bulutu tespit ettiler. Uydu yüzeyindeki tektonik hareketlerin izini de süren Cassini, 2008’de buharın hidrojen molekülleri, buz partikülleri ve sair uçucu gazlar içeren bir karışım olduğunu saptadı. Bulgular, okyanus tabanında gaz pompalayan bir hareketi akla getirmişti. Hidrojeni açığa çıkaran bu hareketin magmadan kaynaklandığı düşünülüyor.

Hidrotermal bacalar

Dünya’da tektonik hareketler sonucu ortaya çıkan hidrotermal bacalara okyanus tabanlarında sıkça rastlanıyor. Okyanus tabanlarındaki kırıklardan içeri giren su, magma ile buluşunca etkileşime giriyor ve oluşan basınç suyu yüzeye itiyor, yani püskürtüyor. Bu sıcaklıkla beraber bir enerji ve bu enerjinin çevresinde de mikroorganizmalar oluşuyor. Bu mikroorganizmalar hidrotermal bacalardan oluşan enerji ile yaşıyorlar. İlginç olan nokta, güneş enerjisine ihtiyaç duymadan yaşayabiliyor olmaları.

Neden önemli?

Dolayısıyla, bu bacaların çevresinde böyle bir yaşam varsa, Enceladus’un hidrotermal bacalarında da buna benzer bir yaşam oluşmuş olabilir mi? Yaşamı destekleyen bir enerjinin varlığından söz edilebilir mi? Yaşam hidrotermallerden mi başlıyor?

Su, birçok yerde var, sadece Dünya’ya ait bir özellik değil. Neredeyse bütün yıldızlar doğum sürecindeyken su püskürtüyorlar. Enceladus gibi, başka bir uydu ya da gezegende bu bacaların bulunması yaşam ile direkt olarak ilişkilendirilmiyor olsa da, olasılık her zaman var. Cassini’nin kaydettiği bulgular ve ölçümler, daha ileri araştırmalar yapılması için önemli. Belki de ileri araştırmalar sayesinde suyu yaşam ile ilişkilendirmek mümkün olacak.


Satürn ve uydularını 13 yıldır inceleyen Cassini,
15 Eylül 2017’de görevini tamamlayacak.

Enceladus’a düşüp olası bir yaşamı etkilememesi için Satürn’ün atmosferinde yanması planlanıyor.

Kanlı Ay Tutulması

Kanlı Ay Tutulması, beş yüz yılda bir görülen, güneş, ay ve dünyanın aynı hizaya gelmesi ile ayın kırmızı görünmesine astroloji de verilen addır. İlkel çağlarda bu garip görüntünün çeşitli lanetlere ve felaketlere işaret ettiği düşünülürdü. Günümüzde hala kanlı ay tutulmasının bir kehanet ya da işaret olduğunu düşünen insanlar ve tarikatlar vardır. Kanlı ay tutulması olacağı zamanlarda kendilerine göre ibadetler ederek veya sunaklar hazırlayarak bu lanetli oldukları dönemi geçirmeye çalışırlar.

 
Kanlı Ay Tutulması Nedir Neden Olur:
Kanlı ay tutulması, ayın dünya ile güneşin arasına girmesi halidir. Normal ay tutulmasının aksine, kanlı ay tutulmasında, güneş dünya ve ay tam olarak aynı hizada olur. Güneşten gelen ışınlar sebebi ile ay kıpkırmızı bir renkte görülür. Son derece ilginç ve bir o kadar da güzel olan bu görüntü bazı insanlar tarafından lanet veya felaket habercisi olarak kabul edilir. Kanlı ay tutulması sık gerçekleşen bir doğa olayı değildir. Gerçekleşeceği zamanlarda ilkel kabileler zamanında ve hatta günümüzde bir çok insan dünyaya felaketler geleceğini düşünürler. Orta çağ da yaygın bir inanış olan cadılığın kanlı ay tutulması olayı gerçekleşince  güçleneceği inanışı vardı. Cadı olduğu düşünülen insanların kanlı ay tutulması gerçekleşince öldürülemeyeceği ve dünyaya kötülük salacağı inanışından dolayı, cadı olduğu düşünülen kişiler ya yakılır ya da boğulurdu. Afrika’nın bir çok kabilesinde ve eski Maya Uygarlığında kanlı ay tutulması yaşandığı dönemde Tanrılara hayvan ya da insan kurban edilerek felaketler engellenmeye çalışılırdı. Kanlı ay tutulması ile aynı döneme denk gelen sel, yangın, deprem gibi doğa olaylarının sebebinin kanlı ay tutulması olduğu düşünülürdü.

Kanlı ay tutulması gelgit olaylarını hızlandıracağından sellere sebep olabileceği bilimsel bir gerçektir fakat başka felaketlere yol açtığı sadece hurafedir.

Kanlı ay tutulması, özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Mormon tarikatında toplu intiharlarla veya haftalar boyunca evden dışarı çıkmadan yapılan ibadetlerle karşılanır ve çok korkulan bir doğa olayıdır. Kurt adam veya vampir gibi aslı olmayan antik inanışların kaynağında kanlı ay tutulması vardır.
Kanlı Ay Tutulmasının Dinlerdeki Yeri:
Kanlı ay tutulmasında özellikle Yahudi inanışında dört tutulma dedikleri bir dönem vardır. Yahudilerin başına gelen felaketlerin bu dört tutulmaya denk geldiğine inanırlar. Kanlı ay tutulmasının kanlarının akacağı anlamına geldiğine inanırlar. 13. ve 15. yüzyıllarda yaşanan büyük Yahudi göçleri ve Arap-Yahudi savaşlarını buna örnek gösterirler. İslami inanışta kanlı ay tutulmasının lanet benzeri bir karşılığı olmasa da özellikle astroloji ile ilgilenenler, bu dönemin kuraklık, ticari başarısızlık getireceğine inanırlar. İnsanların sinirli olabileceği kan dökeceği düşünülmektedir. Hristyan inancında kanlı ay tutulması, Katolik mezhebinde geniş yer bulamaz fakat özellikle Afrika da sonradan Hristyan olan kabilelerde eski geleneklerden gelen inanışlar halen devam etmekte olup kanlı ay tutulmasının felaketlere yol açacağı düşünülür. Ayrıca Amerika Birleşik Devletlerinde Presibiteryen Kiliselerinde bazı din adamları kanlı ay tutulması döneminin genç kızları ahlaksızlığa yönlendireceği, insanlara bela geleceği gibi vaazlarla halkı uyardıkları olmuştur.

Yayı

Barem ve WIN/Gallup International’ın 68 ülkede 66 bini aşkın kişiyle gerçekleştirdikleri araştırmada, insanların din açısından kendilerini nasıl tanımladıkları ve Tanrı, ruh, ölümden sonra hayat, cennet, cehennem kavramlarına inanıp inanmadıkları sorgulandı. Araştırma verilerine göre, Türkiye dahil 41 ülkede nüfusun yarıdan fazlası kendini dindar olarak tanımlıyor.

Türkiye’nin %74’ü dindar

Dünyadaki insanların %62’si kendini dindar olarak tanımlarken Türkiye’de bu oran %74. Global olarak insanların %74’ü bir ruhumuz olduğuna ve %71’i Tanrı’ya inanırken; %56’sı cennete, %54’ü ölümden sonra hayatı olduğuna ve %49’u cehennemin varlığına inanıyor. Türkiye’de dinle ilgili bu kavramlara inanma oranı çok daha yüksek ve sıralama oldukça farklı. Türkiye’de inanılan dini kavramlar sırasıyla; Tanrı %95, ruh %91, cennet ve cehennem %88, ölümden sonra hayat %78.

Dünya genelinde kadınlar erkeklere göre daha dindar

Dünyada dindarlık ve inançlar ile cinsiyet, yaş, gelir ve eğitim düzeyi gibi sosyo-demografik özellikler arasında bir bağlantı bulunuyor. Kadınlar erkeklere göre daha dindar ve dinle ilgili kavramlara daha çok inanıyorlar.Dindarlık oranı yaş ile değişmiyor ancak Tanrı, ruh, cennet, cehennem, ölümden sonra yaşam kavramlarına inanç, gençler tarafından daha yüksek oranlarda ifade ediliyor. Eğitim ve gelir düzeyinin artmasıyla dindarlık ve inanç azalıyor.

Türkiye’de dindar erkeklerin oranı daha fazla

Türkiye’de demografik kırılımlarda dindarlıkla ilgili dünyadan farklı bir tablo görünüyor. Türkiye’de dindar olduğunu söyleyen erkeklerin oranı kadınlardan daha yüksek. Dindarlık yaş ile artıyor. Dünyadakine paralel olarak Türkiye’de de eğitim ve gelir düzeyi arttıkça dindarların oranı azalıyor.

En dindar ülkeler Tayland ve Nijerya

Araştırma verilerine göre en dindar ülkeler olan Tayland (%98) ve Nijerya (%97). Kosova, Hindistan, Gana, Papua Yeni Gine ve Fildişi Sahili’nde dindarlık oranı ise her biri için %94. Türkiye % 74 dindar oranı ile 68 ülke içinde 26. sırada yer alıyor. Komşumuz Yunanistan ise %73 dindar oranı ile 27. sırada. Diğer komşularımızdaki dindar oranları ve sıralamaları şu şekilde; Ermenistan (%92 – 9. sıra), İran (%77 – 23. sıra), Irak (%64 – 32. sıra), Rusya (%61-35. sıra), Bulgaristan (%51 – 41. sıra), Azerbaycan (%35 – 53. sıra).

Çin’de 10 kişiden 7’si ateist

Çin, en az dindar ülke olarak karşımıza çıkıyor. Çin’in %23’ü kendini “dindar olmayan” şeklinde tanımlıyor. Her 10 kişiden neredeyse 7’si ateist. Türkiye’de dindar olmayanların oranı %12, ateistlerin oranı ise %6. Tanrı, ruh, ölümden sonra yaşam, cennet ve cehennem; bunlara en çok inanan ülkeler Bangladeş, Endonezya, Gana, Pakistan ve Papua Yeni Gine.

Mariana çukuru, Büyük okyanusun batısındaki Mariana adalarının en büyüğü olan ve en güneyindeki adası olarak bilinen Guam adasının güney batısında, Japonya ve Endonezya’nın tam ortasında yer alır. Dünya üzerindeki en derin noktadır. Bilim adamları tarafından yapılan araştırmalar neticesinde en derin noktasının 10.994 metre olduğu belirlenmiş ayrıca uzunluğunun 2542 kilometre olduğu tespit edilmiştir. Çukurun genişliği ise 69 kilometredir.

Mariana Çukuru’nun nasıl oluştuğunu açıklamak gerekirse ; Kimi zamanlar yerkabuğunu oluşturan plakalardan bazıları birbirlerine yaklaşarak çarpışırlar. Bu çarpışma neticesinde plakalardan biri diğerinin altına girerek ‘’dalma’’ adı verilen bir durum gerçekleştirir.

Dalma durumunun anlamı ise yoğunluk bakımından üstün olan plakanın, daha az yoğun olan plakanın altına kayması olayıdır. Sonuç olarak bu bölgelerde şiddetli depremler görülebilir ve depremlerin oluştuğu derinlikler levhaların büyüklüğüne göre 700 kilometreyi bulabilir. İşte Mariana Çukuru’da Pasifik plakası ile Mariana Plakası’nın birbirine çarpması sonucu oluşmuş bir çukurdur.

Doğal olarak oluşmuş bu çok büyük derinliğe ilk olarak inen kişiler Amerikalı asker Teğmen Donald Walsh ve İsviçreli bilim adamı Jacques Pİccard’tır. Dalışı gerçekleştirmek için Batiskaf (çok yüksek basınçlara dayanabilen sert maddeden yapılmış çelik küre biçimli, dalış için benzin boşaltarak onun yerine deniz suyu alarak demir safra atan araç) adlı su altına dalıp çıkabilen bir araç kullanmışlardır. Dalış tam 5 saat sürmüş ve 10916 metre derinliğe inilmiştir. 25 Mart 2012 tarihinde’de Titanik, Terminatör, Aliens ve Avatar gibi ünlü filmlerin yönetmenliğini ve aynı zamanda prodüktörlüğünü yapmış olan James Cameron kendi özel denizaltısıyla 156 dakikada tabana inmeyi başardı ve bu derinlikte yapmış olduğu saatler süren araştırma sonunda 70 dakikalık bir yukarı çıkış yolculuğu ile serüvenini tamamladı.

Mariana Çukuru’nun derinliklerine doğru yapılan bu yolculuklar her ne kadar kazasız ve belasız atlatılmışsa da göğüs gerilen ve göz ardı edilen tehlikeler oldukça büyüktür çünkü dip noktadaki basınç yeryüzü basıncının nerdeyse 1000 katı oranındadır. James Cameron’un dalış yaptığı denizaltıda bu sebepten dolayı metrekare başına 7250 tondan daha fazla oluşabilecek bir basınca karşı dayanıklı olarak yapılmıştır. Okyanusta basınç her 10 metrede santimetrekareye 1 kilogram artar. Bu örnek verildiğinde zaten hiçbir insanın yardımsız ve geliştirilmiş araç v.b ekipmanlar olmadan bu tarz derinliklere iniş yapamayacağı net bir şekilde anlaşılabilir.

Yazar: Kaan GÜNDÜZ

 

 

Aslında illuminati için Dünya’nın kontrol merkezi desek, pek de yanılmış olmayız. Çünkü bu örgüt, bulunduğumuz sistemin başında yönetici katogerisinde bulunanların doğrudan veya dolaylı olarak illuminati’ye hizmet ettiği var sayılıyor.

İlk olarak 1 Mayıs 1776’da Adam Weishaupt isimli Kabbalacı bir Hukuk Profesörü ve Baron von Knigge ile kurulan gizli topluluktur. Ayrıca İlluminati’nin sözcük anlamı ‘Aydınlanmış Olanlar’ anlamına gelmektedir.

Rönesans döneminde kurulmuş olan bu topluluğun amacı kelime anlamına eşdeğer olan insanların düşüncelerini hür kılmak, dinsel dogmatik düşüncelerden arındırmak ve Newtoncu pozitif bilimi geliştirmek olsa da, Dünya siyasi tarihinin en fazla komplo teorisi almış topluluğudur.

Son derece gizlilik içinde tutulan üyelerin kayıtları ve bilgilerini kimse bilmemekteydi. Üyerlerin her birinin kod adları olup, yazışma ve haberleşmede bu takma adlar kullanılmaktaydı. Örnek vermek gerekirse, Adam Weishaupt’un kod adı ‘Spartacus’ idi.

En başta 12 kişilik üye ile kurulan bu topluluk daha sonra 80 kişiye ulaşmıştır. 1874’de İlluminati, gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek yasaklanmıştı. Fakat benimde en dikkatimi çeken nokta ise 19. yüzyılın başlarında ünlü Alman filozof Hegel’in katılımı bu topluluğa yeni bir nefes, canlılık katmış ve İlluminati eski parlak dönemine geri dönmüş.

İlluminati, üyesi olan Hegel’in tez-antitez kuramlarıyla Yeni Dünya Düzeni düşüncesinin geliştiği bir ütopya topluluğu haline gelmiştir. İlluminati daha sonra dinsel dogmatik düşüncelerin egemen olduğu İtalya’ya ulaşmıştır ve ünlü rönesansçı şahıslar tarafından Katolik Kilisesi’ne siyasi bir savaş başlatmıştır. Bu savaşın amacı ise bilimin ispatladığı gerçekler için kiliseyi ikna ettirmekti.

Günümüzde dahi son derece faal olan bu örgüt birçok siyasi, askeri ve ekonomik olayın sorumlusu haline gelmiştir.Birçok ABD Başkanı illuminati’ye hizmet etmiş olup alınan tüm siyasi kararların illuminati’den geçtiği düşünülüyor.

Myron Fagan’a göre Waterloo Savaşı, Fransız İhtilali ve açıklanamayan John F. Kennedy suikasti bu örgütün işidir.
Dikkat çeken başka br nokta ise Holywood film sektörü bu örgütün elindedir. Günümüzde ise 10 adet yöneticisi ve 300’e yakın alt kadrosu bulunduğu, bu grubun içinde tanınmış ünlüler, bankacılar ve sanatçıların bulunduğu iddia edilmektedir.

Gelelim bu Dünya’yı yöneten bu dev örgütün nasıl yürütüldüğüne:
Öncelikle her yıl bir kere toplanan İlluminati topluluğu, ‘Yeni Dünya’ ve ‘Tek Din’ planlarını masaya yatırıyor.

Peki bunu nasıl yapmayı planlıyorlar?
Kendi düzenlerini, ilkelerini benimsetmek ve yoluna koymak için ülkeler arası çıkar kavgaları, ekonomik krizler ve terrör yanlısı savaş sinyalleri ile ellerinde tuttukları güç ile Dünya geleceğine yön çiziyorlar. Peki bunu neden mi yapıyorlar? işte sebebi; İlluminati örgütünün esas ilkesi ‘kaostan kaynaklanan düzen’ olarak nitelendirilen var olan rejimi bozup, tek devlet ve tek dine dayalı istedikleri tek dünyayı kurmak..
Örgütün geçmişinde ki diğer ilginç nokta ise tarihe göz attığımızda ortaya çıkmakta.  İlluminati’nin seçkin üyeleri Yuvarlak Masa tabirini verdikleri plan ve programların görüşüldüğü bir konsey oluşturdular. Oluşturdukları alt kadrolar diğer ülkelere yayılmış ve devlet adamlarını kapsamaktaydı. Bunun etkisi ise 1. Dünya Savaşında görülüyordu.

Peki nasıl mı?  Savaşta yer alan karşıt ülkelerin temsilcileri savaşın devamında Yuvarlak Masa’da bir araya gelip savaşın gidişatı ve sonucunda çıkacak çıkar ortamları konusunda planlarını görüşüyorlardı. Savaşın çıkış sebebinden, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar plan program içinde olan İlluminati, savaşların sonucunda çıkan düzensizlikten faydalanıp hedeflerindeki Tek Dünya için bütün ülkeleri çemberi içine almış olucaktı.

Bu bilgiyi de sizinle paylaşmak isterim ki; İlluminati’nin  On Gizli Liderinin serveti, 102 bagımsız devletin gayri safi milli hasılasından daha fazladır. Şu anda ABD’nin uyguladığı diğer strateji ise enerji kaynaklarını ele geçirmektir. Hatta ABD’den Christoper Fettews, Parameter dergisindeki makalesinde şöyle diyor: Orta Asya ve Hazar denizini merkez bölge olarak niteleyip, bu bölgenin önemli Enerji kaynaklarına sahip olunmuştur. Söz konusu rezervlerin kontrolü için ABD, Rusya, Çin, İran ve Türkiye büyük Satranç oyununda rol almaktadırlar…

11 Eylül olayı da bu satranç oyununun hamlelerinden biriydi sadece.. Fakat bu olayların suçlusu olarak görülen ABD yönetimi bu planın sadece aracılığını üstlenmişti. Asıl yöneten kişiler İlluminati’nin seçkin üyeleriydi. Birçok araştırmacının ortak görüşe vardığı kanı ise ABD’nin 100 yılı aşkındır İlluminati’nin kontrolü altında olması.

Dünya’nın en büyük Siyonist örgütü olan İlluminati’nin iç çemberinde bulunan seçkin üyelerinden biri ise ABD’nin tanınmış zengini David Rockefeller olduğu söyleniyor. 91 yaşında olan Rockfeller dünyanın en büyük bankalarından Chase Manhattan Bank, Citibank ve Standard Oil, Mobil gibi dünya petrol pazarını elinde tutan dev şirketlerin en büyük hissedarıydı. Şirketlerinin cirosu dünyadaki pek çok devletin yıllık gelirlerinden daha fazla olduğu söyleniyor.

Aşağıdaki resimde 1 Amerikan Dolar’ının üstündeki illuminati simgeleri belirtilmektedir:


İşte günümüzde yer alan olayların birçoğu bu kuruluşun elindedir. Sadece siyasi değil, bütün insanlığa ulaşabilecek bütün yayın organlarını kullanmaktadırlar.

Peki ya Bilgisayar oyunları ? Cizgi filmler ? veya herkesin dilinden düşürmediği şarkıların içeriğindeki mesaj ?
Evet bu konu bizi en tedirgin eden nokta. Dünyaca ünlü MMORPG online oyunlar (Devasa oyunculu çevrimiçi rol yapma oyunları) birçok masonik etkileşim aracıdır.

Algının en güçlü ve karakter arayışının çocukluk çağında olduğunu hepimiz biliyoruz ve bazı cizgi filmler de rol alan karakterler ve simgeler İlluminati eğilimli mesajlar vermektedir. Günümüzde ünlü camiasından birçok kişi bu topluluğa bağlı olduğunu iddia ediyor, belki doğru belki de dikkat çekmek amaçlı ama şunu bilmeliyiz ki yaşadığımız çevrede gelişen teknoloji ve medya ile birlikte her sektörde varolan bir örgüttür illuminati.

Kimbilir belki bizde bu topluluğa doğrudan ya da dolaylı olarak hizmet edenlerden bazılarıyız..

Bu konuya ilgi duyanların ise ‘Mozart’ın Yapıtlarındaki Masonik Örgü’ kitabını okumasını tavsiye ederim.

Yazar: Ozan GÜNGÖ

Teleportasyon yani ışınlanma deneyleri günümüzde hız kazanmaya başladı, yapılan son deneyler uzaktan bakıldığında çok küçük gibi görünsede aslında ışınlanma adına büyük gelişmeleri temsil ediyor. Bilim adamları yaptıkları deneylerde maddenin özelliklerini bir milimetreden daha kısa bir mesafe içerisine aktarmayı başardı. Işınlanma enerji, hareket ve manyetizmanın atomlar arasında iletilmesi ile gerçekleştiriliyor, günümüzde teleportasyon ile ilgili deneyleri National Institute of Standards and Technology öğretim üyesi David J. Wineland ile Innsbruck Üniversitesi’nden Rainer Blatt yönetiyor.

Teleportasyon çalışmaları için beril veya kalsiyum atomları kullanılıyor, ışınlanmanın gerçekleşmesi için bir atomun kuantum özellikleri eş değer bir atoma kopyalanıyor bu olaya ise entaglement adı veriliyor, bu olay ile birbirlerinden kilometrelerce uzaktaki eş atomları eşlemek dahi mümkün oluyor atomların eşleşmesi ise yanlızca milisaniyelerler ifade ediliyor.

 

 

2. Dünya Savaşı mimarlarından Hitler günümüzde hala konuşuluyor. Özellikle de gündeme gelişinin sebebi, ” Yahudi Soykırımı ”, diğer adıyla ” Holokost ” . 2. Dünya Savaşı esnasında 6 milyona yakın Yahudi’ nin öldürüldü. Bunun sorumlusunun da, Almanların Führer olarak adlandırdıkları Hitler olduğu belirtiliyor. Peki bu soykırımı Hitler neden yaptı? Çeşitli söylemlerin dışında, bu konu hakkında Hitler’ in kendi yazdığı kitapta da kendi ağzından bazı söylemleri bulunuyor. Main Kampf ( Kavgam ) adlı eserinde Hitler, Yahudilerin özellikle Alman ekonomik yapısına darbe vurduğunu savunuyor. Hatta savaşı da Yahudilerin yüzünden kaybettiğini söylüyor. Savaş döneminde silah fabrikalarının çoğu Yahudilerin elindeydi ve işçileri de Yahudi’ ydi. Bu fabrikalar en gerekli oldukları zamanda greve gitmeleriyle, Almanların savaş alanlarında mühimmat sıkıntısı yaşamasına sebep oldular. Hitler işte bu ihaneti asla affedemediğini kitabında belirtiyor. Bugüne kadar bu konu hakkında araştırma yapanların yaygın görüşüne göre ise Hitler, annesinin yaşadığı hastalıktan kurtarılamaması sonucu doktorları suçlu görüyordu. Bu doktorlar da Yahudi’ ydi. Ancak araştırmacılar bu konuda sınırlı verilere ulaşmadılar. Çok daha geniş alanlarda araştırma yaptılar ve ortaya koydukları sonuçlar akıllara farklı soruların gelmesine sebep oldu. Mesela akıllara, Hitler’ in ” Yahudi Soykırımı ” nı gerçekleştirmesinde gizli güçlerin olduğu veya bizzat Siyonizm temsilcileriyle anlaştığı vb. düşüncelere ilişkin sorular geliyor. Bu sorulara cevap verebilmek için o dönemi iyi bilmek gerekir. O döneme ait tarafsız bilgileri yazacağım. Yer yer bazı iddiaların olası nedenlerine de tarafsız bilgiler ışığında değineceğim. Kısaca o döneme ait verileri, araştırmaları, yaşanmış gerçekleri size sunacağım ve akla gelen soruları cevaplandırması sizin şahsi kanaatinize kalacak. İşte o dönemin kısa bir panoraması ve o döneme ilişkin araştırma sonuçları:

Hitler’ in Almanya’ nın Başına Geçmesi ve Diktatörlüğe Giden Adımları: Akla gelen sorulara ışık tutabilecek olayların başlangıcına inmekte fayda var. Bunun için de bu dönemde gerçekleşen olayların baş kahramanı Hitler’ in Almanya’ nın başına geçtiği dönemi irdelemek gerekir. Yani 2. Dünya Savaşı’ ndan 15 yıl öncesine gitmek gerekir. Bilindiği gibi Almanya, 1. Dünya Savaşı’ nda Osmanlı ile müttefikti. Bu savaşta Almanya’ nın bulunduğu taraf yenilince, çok ağır sonuçlara katlanmak zorunda kaldılar. Hatta Dünya tarihine göz atıldığında, belki de en yüklü savaş tazminatı ödeyen ülke Almanya olmuştur. Tam 132 milyarlık altın para tazminatı Versay Barış Antlaşması ile Almanlara dayatılmıştı. Bunun yanı sıra bir de Alman ordusu 100 bin sayısına kadar düşürülmek zorunda kalmıştı. Açığa çıkan onca asker de işsizler ordusuna katıldı. Bu savaşta kaybettiği Elsaß-Lothringen ( Alsas-Loren ) Bölgesi ile ekonomisine büyük bir darbe vurulmuştu. Bu bölge bilindiği gibi demir madenin çok fazla bulunduğu bir bölge. Zaten topraklarının da büyük çoğunluğunu kaybetmesiyle işlenebilir tarım arazisi de kısıtlanmış oldu. İmparator 2. Wielhelm de savaş yenilgisinin hemen ardından ülkeden kaçtı ve siyasi bir boşluk ortaya çıktı. Bu esnada da Kasım Devrimi gerçekleşti. Kasım Devrimi’ nin akabinde seçimler oldu ve koalisyon hükümeti oluşturuldu. Bu hükümette sosyal demokratlar ve başkan Freiderich Ebert etkiliydi ancak ellerinden gelen hiçbir şey yoktu. Çünkü halkın içinde bulunduğu durum çok ağırdı.

Toplum psikolojik açıdan da çökmüştü. Çünkü Fransızlar, yani tarihi düşmanları onları Versay Antlaşması’ yla yerle bir etmişti. Almanlar bu yüzden ağır koşullardan çok hakaret olarak gördükleri bu antlaşmanın psikolojik etkisindeydiler. Dolayısıyla başlarına gelecek lider etkisiz kalmamalı ve eski Almanya ruhunu canlandırabilmeliydi. Bu dönemin parlayan yıldızı milliyetçilik akımı da, aldıkları ağır yenilgiyle kırılan gururlarını eski günlere döndürmek isteyen Almanları derinden etkiledi. Hitler işte böyle bir ortamda sahneye çıktı. Hitler bu dönemde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ ne lider oldu. Hitler içinde bulundukları durumun ciddiyetini kavrayabildiğinden olsa gerek sürekli milliyetçi söylemlerle kitleleri etkiliyordu. Sürekli Versay Antlaşması’ nı asla tanımayacaklarını vurguluyor ve Almanlar için ” yeni hayat sahası ” kavramını ortaya atıyordu. Partinin programında yer alan maddelerde ise Yahudi aleyhtarlığı fark ediliyordu. İşte o programdaki maddelerden birkaçı şöyle:
– Sadece bizim milletimizden olanlar vatandaş olabilir. Sadece Alman soyundan gelenler, inancı ne olursa olsun, bizim milletimizdendir. Bu yüzden hiçbir Yahudi bizim milletimizin parçası olamaz.
-Halkımızın geçimi ve sayıları artan insanlarımızın yerleşmesi için toprak (koloni) istiyoruz.

Bu parti programı ve söylemleriyle Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi sadece 4 yılda ülke siyasetinde çok büyük bir güç haline geldi. 1924′ te mecliste 32 tane milletvekili vardı. 1924′ ten itibaren Rotchilds adındaki ünlü Yahudi aile Amerika’ daki üyeleri aracılığıyla Almanlara destek sağlamaya başlamıştır. Bunun en açık örneği de Almanların borçlarını yapılandıran Dawes ve Young Planlarıdır. J.P Morgan aracılığıyla bu aile planlar üzerinde etkili olmuştur. Peki Almanlara yarar sağlayan bu planlar karşılıksız bir şekilde mi ortaya çıktı? Bu soruyla bağlantılı dönemin Filistin’ ine göz atalım:

1924 ve Sonrasında Filistin Toprakları: Almanya’ da bu yıllarda gerçekleşen durumlar böyleydi. Peki ya Filistin’ de? Filistin bu döneme kadar, Yahudi yerleşkesi olarak Dünya Siyonist Örgütü’ nün hayaliydi. Çok paralar akıtılıp bu bölgeden birçok toprak satın alınmıştı. Osmanlı’ nın son bulmasıyla da bu örgüt daha faal bir rol üstlenmiş ve emellerine ulaşacak topraklara kısmen ulaşmışlardı. Ancak sadece toprak yetmiyordu. Hayalini kurdukları Yahudi Devleti için Yahudilerin de bu topraklara gelip yerleşmesi gerekiyordu. Bölgeyi elinde tutan İngilizler de bu örgüte destek veriyordu. Tüm propagandalara rağmen Osmanlı zamanındakilerle ve sonrasında gelen Yahudilerle birlikte Yahudi sayısı ancak 85 bine ulaştırılabilmişti. Çünkü Yahudilerin yaşam kaliteleri Avrupa’ da üst düzeydeydi. Yahudilerin bu isteksiz tavrı örgüt için bir handikaptı. Bir şekilde Yahudilerin bu topraklara göçü sağlanmalıydı. Bu dönemde de en fazla Yahudi Alman toprakları içindeydi. Zaten Yahudi Katliamı’ nda 6 milyon gibi bir sayıdan söz edilmesi de bunu kanıtlıyor. Almanya’ da milliyetçilik söylemleriyle hızlı bir yükselişe geçen Hitler işte bu noktada farklı bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Milliyetçilik söylemleriyle halkın gururunu okşayan Hitler henüz bu dönemde gerekli mali kaynağa ulaşabilmiş değildi. Zaten halkın içinde bulunduğu durumda, siyasal söylemlerini bir şekilde ekonomik olarak da desteklemeliydi. Aksi durumda O da seçimi kazanamayacağının farkındaydı.

Hitler’ in Ekonomik Destekçileri: Seçim propagandalarında sürekli ön plana çıkan Hitler’ in mali destekçilerini duyduğunuzda şaşıracaksınız. O dönemde Almanya’ da sanayi devleri olan Thysen, Krupp, Kirdoff ve Rotchilds ailesinin Amerika’ da bulunan uzantılarına ait olan General Motors, Du Pond, Ford’ un yanı sıra Yahudi petrol şirketi Standard Oil ( Rockefeller Ailesi’ nin şirketi ) Hitler’ e mali açıdan çok fazla destek olmuşlardır. Bu desteği de arkasında bulan Hitler 1933 yılında Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından iktidara getirildi. Bu hamleyle seçim de bir formaliteye dönüştü. Çünkü hem halkın hem de bu büyük şirketlerin baskısına cumhurbaşkanı dayanamamıştı. Hitler için her şey yeni başlıyor. Çünkü artık vaatlerini gerçekleştirme aşamasına gelmişti. Öncelikle Alman ırkı için yeni hayat sahalarını gerçekleştirmeliydi. Ancak çökmüş Alman ekonomisiyle savaşa girmek son derece mantıksızdı. Seçimlerden önce etkin olan Yahudilerin mali desteğine yeniden ihtiyaç vardı. Bu desteklerin organizasyon kısmında ise Dünya Siyonist Örgütü ( WZO ) vardı. Bunun kanıtı da 2. Dünya Savaşı boyunca Almanların kullandığı topların üretimini bir Yahudi şirketi olan SKF yapmıştır. Jacob Wallenberg şirketin sahibidir. Standard Oil de Nazilere ait askeri araçların petrol ihtiyacını karşılamıştır. Üstelik toplama kamplarında kullanılan gazların üretimi bile Yahudi kimya firması olan Farben şirketidir.

Savaş öncesinde üretilen 500 ton civarındaki kurşun Almanlara ulaştırılır ve bu kurşunların ödemesini gerçekleştiren Brown Bros Harriman’ dır. O da bir Yahudi’ dir. Bu ödeme, Harriman teminatı olarak gerçekleştirilmiş ve teminat tarihi de 21 Eylül 1938 olarak kayıtlara düşülmüştür. Ancak savaşa bir adım kala Alman borçlarının vadesi geliyordu ve bu durum büyük bir sıkıntıya sebep olacaktı. 1933′ te, Foster Dulles ( CFR üyesi, sonraki dönemde ABD Dışişleri Bakanı ) ve Allen Dulles ( CFR üyesi, sonraki dönemde CIA şefliği yaptı ) ile Hitler görüşme yaptılar ve bu borçların vadeleri uzatıldı. Ayrıca Yahudi ailelerinde Samuel ailesi de Hitler’ e 30 milyon pound mali destek sağlıyordu. Royal Dutch Shell adlı petrol firması bu aileye aitti. Bilinen bu gerçekleri Hitler de inkar etmemiştir. Hatta en yakın arkadaşlarından Herman Rauschning’ in yazdığı kitapta bunlara değinilmiştir. Hitler M’a Dit ( Hitler Bana Dedi ki ) ismini taşıyan kitapta, Hitler’ in mücadelesinde Yahudilerin çok önemli katkılarının olduğunu ve mali olarak çok destek verdiklerini belirtiyor. Bu ifadeyi de Hitler’ in ağzından veriyor.

Akıllara yeni sorular gelmeye devam ediyor. Yahudi çevreleri bu mali desteği neden sağladılar? Üstelik bu desteği, parti programında açıkça Yahudi aleyhtarlığı yapan bir lidere veriyorlardı. Seneler sonra ortaya çıkan Wilhelmstrasse gizli belgeleri ile bu olaya ilişkin fikirler oluştu. Bu belgelerde Siyonist Örgütler ile Hitler’ in anlaşma yaptıkları ortaya çıktı. Yahudilere yapılan baskıya, Yahudi liderlerin destek verdiği ve mali olarak Hitler’ i de bu baskıyı yapması için destekledikleri bu belgelerde yer alıyor. Özellikle de zengin Yahudi ailelere gözdağı vermek amaçlarıydı. Bu yüzden de toplama kamplarına sadece sakat, engelli, yoksul Yahudiler getiriliyordu. Bunların yanında Romanlar ve Çingeneler de vardı. Bu korkutma ve baskıyla varlıklı Yahudiler satın alınan topraklara göçe zorlanmış oluyordu. Üstelik Hitler, devlet politikası olarak Yahudilere göçün önünü açıyordu. Soykırım amacı olan bir diktatör niçin böyle bir göçe izin versin? Üstelik neden devlet politikasıyla da desteklesin? Göç etmek isteyen Yahudilerin göç organizasyonunu da Siyonistlerle birlikte yürütmüş ve sadece Filistin’ e göçe izin vermişlerdir. Nazi subaylarından olan Adolf Eichmann bu göç organizasyonunun başında yer almış ve Macaristan, Çekoslovakya ve Avusturya’ da göç büroları kurdurmuştur. 1941′ e kadar bu bürolar aracılığıyla Eichmann yasalar çerçevesinde Yahudi göçünü yürütmüş ve 250 bini aşkın Yahudi’ nin Filistin’e göçünü gerçekleştirmiştir. Hitler ilk olarak Romanya, Polonya, Avusturya ve Macaristan’ ı işgal etmiştir. Bunun sebebi de Yahudi nüfusunun bu ülkelerde daha çok olması olarak gösterilir.

Bizim de özellikle 2. Abdulhamid ile görüşmelerinden tanıdığımız gazeteci siyonist Theodor Herlz bu konu hakkında şöyle diyor: Wilhelmstrasse’ nin gizli arşivleri, Hitler İmparatorluğu ile Yahudi Örgütleri arasında, Alman Yahudilerinin Filistin’ e göçlerini kolaylaştırmak amacıyla bir anlaşma imzaladığını ortaya koymaktadır.

2. Dünya Savaşı 1945 yılında bitmiştir. Bundan sadece 3 yıl sonra da İsrail Devleti 1948′ de kurulmuştur. Çok konuşulan bu konu hakkında fikir yürütüp kanaat sahibi olmak, bu bilgiler ışığında size kalıyor.

 

Elinize bir harita alıp bakınca üçgen şeklinde görülen bu bölgede, bu zamana kadar açıklanamayan birçok esrarengiz olay gerçekleşmiştir. Kaybolan gemi, uçak ve insanların sayısı tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle uzun bir dönem lanetli yer veya şeytanın üçgeni gibi isimlerle anılmıştır, hatta günümüzde de bu isimleri zaman zaman kullanmaktayız.

Bermuda üçgeni, Atlantik okyanusunun 500.000 mil karelik bir alanını kaplayan, Amerika’nın Atlantik okyanusuna açılan güneydoğu sahillerinde yer alan, kuşbakışı bakıldığında ise Miami, Bermuda ve Puerto Rico sınırları içerisinde kalan üçgen şeklinde bir alandır. Okyanusun bu kısmında yüzlerce gemi ve uçak enkazı bulunur. Son 100 sene içerisinde batan gemi, düşen uçak ve kaybolan insan sayısı 1000’lerle ifade ediliyor.

Bu bölgede suyun altında çok büyük mıknatıs maden kaynaklarının yer aldığı ve bu nedenle uçakların bu yoğun manyetik çekimden etkilenerek elektronik sistemlerinin bozulduğu, buna bağlı olarak da düştükleri söyleniyordu. Buna o kadar uzun seneler inanıldı ki, kimilerine göre başka bir açıklaması kesinlikle olamazdı. Fakat diğer taraftan biraz düşünürsek, eğer böyle birşey olsaydı gemiler niye batıyor? Yoksa bir gemiyi bile çekip yutabilecek kadar kuvvetli miydi bu manyetizma? Kesinlikle hayır. Eğer mıknatıs etkisi olsa ve zıt kutuplar prensibiyle gemi çekilse bile, su yüzünde duran bir gemiyi batıracak kadar güç üretebilmesi mümkün olmazdı. Ayrıca o bölgede yapılan ölçümler aşırı veya normalin üstünde bir manyetik alan olmadığını defalarca kanıtladı.

bermuda_seytan_ucgeni.jpgBölgede asıl şüphe uyandıran ise, insanların “denizde beyaz bir su oluşuyor” şeklinde ifade ettikleri sıradışı olaylardı. Bunun üzerine robot kameralı su araçlarıyla yapılan dalışlar sonucunda suyun tabanının bembeyaz bir örtüyle kaplı olduğu görüldü ve batan gemi ve uçak enkazlarının hepsi bulundu. Şu an en kuvvetli ihtimal olarak ortaya atılan güncel teoriye göre, bu tabaka denizin dibinde yer alan büyük doğalgaz kaynağından çıkan gazların suyun altında yüksek basınç ve düşük sıcaklığın etkisiyle katılaşıp beyaz hidrat parçacıkları haline gelmesi şeklinde açıklanıyor. Bu bölgeden aynı zamanda Gulf Stream adı verilen bir sıcak su akıntısı geçer. Suyun tabanındaki hidrat parçacıkları sıcak su akıntısıyla karşılaştıklarında eriyip su yüzüne doğru harekete geçerler. Bunun sonucunda binlerce metreküp doğalgaz suya karışmış olur ve suyun yoğunluğunu çok azaltırlar. O esnada bölgeden geçen bir gemi varsa, yoğunluk farkından dolayı suyun kaldırma kuvveti gemiyi taşıyamaz ve gemi batar. Sıcak su akıntısıyla beraber hidritlerin erimesi bittiğinde su yüzünde oluşan bu beyaz tabaka da yok olur ve gemi sanki az önce orada değilmiş gibi gözden tamamen kaybolur.

Aynı şekilde su yüzeyinden havaya dağılan gazlar, atmosferdeki havadan bile daha az yoğunluğa sahiptirler ve aynı sebepten yani yoğunluk farkından dolayı uçaklar hava tarafından yeterli sürtünmeyi alamayıp irtifa kaybederler ve doğalgaz moleküllerinin havadaki oksijeni tutmasından dolayı uçağın motorları yanma için gerekli oksijeni alamayıp dururlar.

Şeytan üçgeninde kaybolarak en fazla ünlenen olay “Flight 19” idi. Oysa aynı zamanda çok sayıda uçak kaybolmuştu. Bunlar ikinci dünya savaşında Amerikan donanmasına ait bombardıman uçaklarıydı. Grumman IBM Florida Avenger tipindeki beş uçak, 5 Aralık 1945 tarihinde saat 14.00 civarında Florida’daki Fort Lauderdale donanma üssünden ayrıldıktan sonra pilotlar uçuş koşullarının gayet iyi olduğunu bildirmişlerdi.

Fakat sonra Bermuda Şeytan Üçgeni’nde birden bire yok oldular. Flight 19 uçağından son haber alındığında büyük bir deniz uçağı arama çalışmaları için yola çıkmıştı ve beş bombardıman uçağının tahmini yerine varıldığında alınan bir sinyal bir müddet sonra aniden yok oldu. Aynı gün birkaç saat içinde altı uçağın kaybolmasından sonra tarihin en büyük arama çalışmaları başladı. Fakat uçaklara ait tek bir parça bile bulunamadı.

Bermuda üçgeninin sırrı çözülmüş fakat herşeyi henüz tam olarak bilinememektedir. İleriki yıllarda “Bermuda Şeytan Üçgeni” olarak bilinen bölgenin, halen yapılmakta olan araştırmaların ışığında herşeyinin öğrenileceğini düşünüyorum.

veya Maliki mezhebi (Arapça: المذهب المالكي veya المالكية) bir İslam dini fıkıh (İslam hukuku) mezhebi. Adını kurucusu olan İmam Malik’ten alır.

İmam Malik’in kendi usulüne göre şer’i delillerden çıkardığı hükümlere ve gösterdiği yola Maliki Mezhebi denir. Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara Maliki denir. Malikilik olarak da anılır. Maliki mezhebi, İmam Malik bin Enes’in görüşleri çerçevesinde ortaya çıkmış fıkhi bir yorumdur. Ehl-i sünnet’e bağlı dört büyük fıkıh mezhebinden birisidir. Maliki mezhebi İmam Malik’in içtihatlarına dayanır. Zaman içerisinde İmam-ı Malik’in talebeleri de onun rivayet ettikleri hadisleri ve görüşleri toplayarak benimsemiş ve sistemleşmiştir. Onun talebeleri de karşılaştıkları meselelerde onun metoduna uygun şekilde fetva verdiler. Böylece Maliki mezhebi ortaya çıktı.

Malikilik mezhebi; Fas, Cezayir, Tunus, Sudan gibi bazı Afrika ülkelerinde yayılarak varlığı günümüze kadar gelmiştir. Daha çok Berberiler’in yaşadığı bölgelerde ve Afrika’da yaygındır.

Şafiî mezhebi (Arapça: المذهب الشافعي) veya Şafiîlik, bir İslam dini fıkıh (İslam hukuku) mezhebi.[1]

İmam-ı Şafiî’nin (Hicri 150 (MS 767), Gazze – Hicri 204 (M.S. 820), Kahire) kendi usulüne göre şer’i delillerden çıkardığı hükümlere ve gösterdiği yola Şafiî Mezhebi denir. Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, âmellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara Şafiî denir. Şafiîlik olarak da anılır. Şafiî mezhebi dört Sünni fıkıh mezhebinden birisidir.

Şafiî mezhebi Malezya, Endonezya, Yemen ve Doğu Afrika’da yaygındır. Türkiye’de de Hanefîlik’ten sonraki yaygın Sünni mezheptir. Şafiî mezhebinin kurucusu İmam-ı Şafiî, Maliki ve Hanefi mezheplerinin usulleri yayılmaya başladığı ilk zamanlarda yetişti. Bu yüzden İmam-ı şafii mezheplerin yollarını izleme fırsatı buldu. Ve onlardan farklı bir usul takip etti. Fıkhın usulleri ile ilgili ilk eser olan “Er-Risale” isimli kitabı yazdı. Zaman içerisinde fakihler onun etrafında toplandılar ve onun geliştirdikleri usullere göre fetva verdiler.

Böylece Şafiî mezhebi doğdu.

Şafiî mezhebine bağlı bilginlerden bazıları

Hadis bilginlerinden İmam Nesâi, kelam (akaid) bilginlerinden Eşari, Maverdi, İmam Nevevi, İmam-ül-Haremeyn Abdülmelik bin Abdullah, Gazali, İbn Hacer, Kaffal-ı Kebir, İbni Subki, İmam-ı Suyuti v.b.

İmam Nesâi’nin “Sünen”i meşhurdur, Eşari, Ehl-i sünnetin itikaddaki iki imamından birisidir. Hocalarının zinciri İmam-ı Şafii’ye ulaşmaktadır.

Daha çok Hanefilik’in yaygın olduğu bölgelerde etkinlik gösteren Nakşibendi tarikat şeyhleri genellikle Şafii’dir: Halid Bağdadî, Abdullah Dağıstani gibi.

İmam-ı Malik

Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Maliki mezhebinin reisidir.

Adı, Malik bin Enes’dir. 90 (m. 709) senesinde Medine’de doğdu. 179 (m. 795)’de yine Medine’de vefat etti. Eshab-ı kiramdan olan dedesi Ebu Amr’dır.

Tebe-i tabiinden olan imam-ı Malik, ilim ve hadis rivayetiyle meşgul olan bir ailede ve çevrede yetişmiştir. Dedesi Malik, babası Enes ve amcası Süheyl, hadis rivayeti yapmışlardır. Yaşadığı muhit, Peygamber efendimizin yaşamış olduğu ve İslam’ın hükümlerinin vaaz edildiği ve çok ilim ehlinin bulunduğu Medine-i münevvere idi.

Önce Kur’an-ı kerimi ezberledi. Kendisinin isteği ve ailesinin yardım ve teşvikiyle ilim öğrenmeye başladı. Bu hususta kendisine en çok annesi ilgi göstermiştir. Annesine, ilim tahsiline gitmek istediğini söyleyince, ona en güzel elbiselerini giydirerek sarığını sarıp: “Şimdi git, oku, yaz” demiştir. Ayrıca oğluna zamanın meşhur âlimi Rabi’at’ur Rey’in yanına gitmesini, ondan ilim ve edep öğrenmesini söylemiştir. Bu teşvik üzerine Rabi’a bin Abdurrahman’ın derslerine devam edip, genç yaşta re’ye dayanan fıkıh ilmini öğrendi Diğer âlimlerin de derslerine devam etti ve bilhassa yanından hiç ayrılmadığı hocası Abdurrahman bin Hürmüz’ün derslerinden çok istifade etmiştir.

Bu hocası hakkında şöyle derdi:
“İbni Hürmüz’ün derslerine onüç sene devam ettim. Ondan öyle ilimler öğrendim ki, bunların bir kısmını hiç kimseye söyleyemiyorum. O, bid’at ehlini red bakımından ve insanların ihtilaf ettikleri şeyler hususunda onların en bilgilisi idi.”

İmam-ı Malik, muhitindeki bütün âlimlerden faydalanmış ve ilim uğrunda büyük fedakârlık göstermiştir. Bu hususta her türlü zorluğa katlanmış ve herşeyini harcamış, hatta tahsil uğruna evini dahi satmıştır. Kendisi şöyle demiştir: “Öğle vakti Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah’ın azatlısı olan Nafi’ye giderdim ve kapısında beklerdim. Nafi’, Hazret-i Ömer’den nakledilen ilimleri ve onun oğlu Abdullah’ın ilmini biliyordu. Güneşten ve şiddetli sıcaktan korunmak için hiç bir gölge bulamazdım. Nafi’, dışarı çıkınca edeple selam verirdim ve onu kırmadan arkasından içeri girip, “Abdullah bin Ömer şu meselelerde ne buyurmuştur?” diye sorardım. O da suallerimi cevaplandırırdı.”

İmam-ı Malik, Nafi’ vasıtasıyla Hazret-i Ömer’in ve oğlu Abdullah’ın ilimlerini öğrendi. Ayrıca İbni Şihab ez-Zühri’den ve Said bin el-Müseyyib gibi Tabiin’lerden ilim öğrenmiştir. Bu hocalarından da ders almak için üstün bir gayret ve edep gösterirdi.

İmam-ı Malik şöyle anlatmıştır:
“Bir bayram günüydü. Bayram namazını kıldıktan sonra, bugün İbni Şihab’ın boş vakti olur diyerek evine gidip kapısının önüne oturdum. Hizmetçisine kapıda kim var bak dediğini duydum, o da kumral yüzlü talebeniz var deyince, onu derhal içeri al demesi üzerine beni içeri aldılar.

Biraz bekledim, ibni Şihab yanıma gelip bana “Herhalde evine gitmeden buraya geldin, yemek yemedin değil mi?” dedi. Daha ben hayır demeden yemek hazırlanmasını emredince, “Yemeğe ihtiyacım yok” diye mukabelede bulundum. Bunun üzerine, öyleyse söyle bakalım ne istiyorsun dedi. Bana hadis-i şerif öğretmenizi istiyorum efendim deyince, yazı yazacak sahifelerini çıkar dedi. Ben de çıkardım ve bana kırk tane hadis-i şerif rivayet etti. Biraz daha rivayet etmesini isteyince, şimdilik bu kadar yeter” dedi.

İmam-ı Malik, Cafer-i Sadık hazretlerinden de ilim almış, onun sohbetinde bulunmuştur. Bu hususta kendisi şöyle anlatır:
“Cafer bin Muhammed’e giderdim, o çok yumuşak ve güler yüzlü idi. Yanında Resulullah anılınca yüzü sararırdı. Onun meclisine uzun zaman devam ettim. Her görüşümde ya namaz kılar ya oruçlu olur veya Kur’an-ı kerim okurdu. Abdestsiz hadis-i şerif rivayet etmezdi. Manasız sözleri hiç ağzına almazdı. O takva sahibi, zahid, abid ve âlimlerdendi. Yanına geldiğim zaman yaslandığı yastığını alır, mutlaka bana ikram ederdi.”

Bir gün hocası Ebu’z Zinad’a hadis rivayet ederken rastlamış ve halkasına katılmamıştır. Daha sonra hocası bizim halkamıza niçin oturmadın? diye sorunca şu cevabı vermiştir:
“Yer dardı, oturamadım. Peygamber efendimizin hadisini ayakta dinlemek, edepsizlik olur diye ayakta dinlemek istemedim.”

Netice itibariyle imam-ı Malik, ilmini imam-ı Zühri’ den, Yahya bin Said’den, Muhammed ibni Münkedir’den, Hişam bin Amr’dan, Zeyd ibni Eslem’den, Rabi’a bin Abdurrahman ve daha birçok büyük âlimlerden almıştır. Üçyüzü Tabiinden, altı yüzü de onların talebelerinden olmak üzere dokuzyüz hocadan hadis-i şerif aldı. Ayrıca; Eshab-ı kiramın büyüklerinden Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Osman’ın, Abdullah bin Ömer’in, Abdurrahman bin Avf’ın, Zeyd bin Sabit’in fetvalarını ve vahyin gelişine şahit olan, Peygamber efendimizi görüp Onun hidayet nurundan aydınlanarak, Ondan öğrendiklerini nakleden diğer Eshabın fetvalarını ve kendisinin yetişemediği Tabiinin fetvalarını da öğrenmiştir. Akaide dair bilgileri ve diğer bütün ilimleri öğrenip, zamanının en büyük âlimlerinden olup; ictihad derecesine yükselmiştir.

Peygamber efendimiz; “Öyle bir zaman gelir ki, insanlar her tarafı ararlar, Medine’deki âlimden daha âlim bir kimse bulamazlar” buyurdu. Süfyan ve Abdullah ibni Ömer’in azatlısı olan Nafi ve Zühri, Medine’deki âlimden maksat imam-ı Malik’tir dediler. Bu hadis-i şerifte, onun geleceği ve üstünlüğü bildirilmiştir.

İmam-ı Malik hazretleri, tahsilini tamamlayıp ilimde yüksek dereceye ulaştıktan sonra ders vermeye, hadis rivayet etmeye ve fetva vermeye başladı. Bu işe başlamadan önce de zamanında bulunan büyük âlimlerle ve faziletli kimselerle istişare yapıp, onların da muvafakatını aldı.

Bu hususta kendisi şöyle demiştir:
“Her isteyen kimse hadis rivayet etmek ve fetva vermek için mescide oturamaz, ilim erbabı ve mescitte itibarı olan kişilerle istişare etmesi gerekir. Eğer onlar, kendisini bu işe ehil görürlerse o zaman oturup ders ve fetva verebilir. Ben, ilim sahiplerinden yetmiş kişi, benim bu işe ehil olduğuma şahitlik etmedikçe, mescide oturup ders ve fetva vermedim.”

Kendisinin ehil olduğuna dair yetmiş âlimin şahadetinden sonra ilk önce Peygamber efendimizin mescidinde ders vermeye başladı. Hazret-i Ömer’in oturduğu yere oturur ve Abdullah bin Mesudun oturduğu evde otururdu. Böylece onların yaşadığı yerde ve çevrede, bulunurdu. İmam-ı Malik de imam-ı a’zam gibi derslerini mescitte verirdi.

El-Vakıdi der ki:
“İmam-ı Malik mescide gelir, beş vakit namazda ve cenaze namazlarında bulunurdu. Hastaları ziyaret eder, gerekli işlerini görür, sonra mescide gidip otururdu. Bu sırada talebeleri etrafına toplanıp ders alırlardı. Daha sonra rahatsızlığı sebebiyle evinde ders vermeye başladı.”

İmam-ı Malik hazretlerinin hadis-i şerif dersleri ve vuku bulmuş meselelerle ilgili dersleri yani fetva işleri olmak üzere iki türlü ders meclisi vardı. Günlerinin bir kısmını hadis-i şerif öğretmeye, bir kısmını da sorulan meselelere fetva vermek için ayırırdı. Derslerini evinde vermeye başladıktan sonra evine ders için gelenlere sordururdu, eğer fetva için gelmişlerse dışarı çıkıp fetva verirdi. Sonra gidip gusleder, yeni elbiselerini giyer, sarığını sarar, güzel kokular sürünürdü. Kendisine bir de kürsü hazırlanırdı. Bundan sonra gayet güzel bir kıyafetle hoş kokular sürünmüş olarak, huşu’ içerisinde derse gelenlerin yanına çıkardı. Hadis-i şerif dersi bitinceye kadar öd ağacı yakılır, güzel bir koku yayılırdı.

Hac mevsimi hariç, diğer zamanda, Medinelilerden isteyen herkes onun dersine gelirdi. Dersleri tamamen evinde vermeye başlayınca, hac mevsiminde dersini dinlemek isteyen o kadar çok olurdu ki, gelenleri evi almazdı. Bunun için önce Medinelileri kabul eder, bunlara hadis rivayeti ve fetva verme işi bitince, sonra sırasıyla diğerlerini içeri alırdı. Hasen bin Rebi’ der ki: “Bir defasında imam-ı Malik’in kapısında idim, onun çağırıcısı önce Hicazlılar içeri girsinler diye çağırdı. Onlar çıkınca Şamlılar girsin diye çağırdı. Daha sonra Iraklılar girsin diye çağırdı. Yanına giren en son ben oldum.”

İmam-ı Malik hazretleri, derslerinde vakar ve ciddiyet sahibi olup, lüzumsuz sözlerden tamamen uzak kalırdı. Bu hususu, ilim tahsil edenler için de şart koşardı. Bir talebesi şöyle dediğini nakleder: “İlim tahsil edenlere vakarlı ciddi olmak ve geçmişlerin yolundan gitmek gerekir, ilim sahiplerinin, bilhassa ilmi müzakereler sırasında kendilerini mizahtan uzak tutmaları gerekir. Gülmemek ve sadece tebessüm etmek, âlimin uyması gereken adabdandır.”

Yine bir talebesi şöyle der: “İmam-ı Malik, bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gibi davranırdı. Konuşmalarımıza çok sade bir şekilde katılırdı. Hadis-i şerif okumaya ve anlatmaya başlayınca onun sözleri bize heybet verirdi, sanki o, bizi, biz de onu tanımıyorduk.”

İmam-ı Malik hazretleri elli sene müddetle ders ve fetva vermek suretiyle, insanların müşküllerini çözmüş ve kıymetli talebeler yetiştirmiştir. Onun talebelerinin her biri memleketlerinin müracaat edilen âlimleri ve rehberi olmuşlardır.

İmam-ı Malik hazretleri, Tefsir, Hadis ve Fıkıh ilminde büyük bir âlim idi. Tefsir ilminde, âyet-i kerimelerden binlerce dini hüküm çıkaran büyük bir müfessir ve müctehid idi. Tefsir ilminde “Garib-ül Kur’an” adlı bir eseri vardır. Bu eseri kendisinden Halid bin Abdurrahman el-Mahzumi rivayet etmiştir.
Hadis ilminde ise pek meşhur bir âlim ve muhaddistir. Amir bin Abdullah ibni Zübeyr bin Avvam, Nuaym bin Abdullah, Zeyd bin Eşlem, Nafi’ Mevla ibni Ömer, Seleme bin Dinar, Kadı Şüreyk bin Abdullah Nehai, Salih bin Keysan, İmam-ı Zühri, Safvan bin Selim ve daha çok sayıda hadis âliminden hadis-i şerif rivayet etmiştir. Görüşüp, hadis-i şerif rivayet ettiği âlimlerin sayısı dokuzyüz civarındadır. Hadis ilminde hüccet olduğuna dair ittifak vardır. Yazmış olduğu “Muvatta” adındaki hadis kitabı çok muteber ve kıymetli bir eserdir.

İmam-ı Malik hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler ayrıca Kütüb-i sitte denilen meşhur altı hadis kitabında yer almıştır.

Emevi devletinin parlak ve çöküş devrinde Abbasi devletinin kurulup geliştiği ve hakimiyeti elde ettiği bir devirde yaşayan İmam-ı Malik, çok hadiselere şahit olmuş, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet itikadını savunmuş, insanların doğru yola kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Hicaz’da hadis öğrenme, dini sualleri sorma ve fetva hususunda büyük bir müracaat mercii olan imam-ı Malik pek çok âlim yetiştirmiştir.

Zerkani, (Muvatta kitabını şerh ederken diyor ki, (imam-ı Malik, meşhur mezhep imamıdır. Yükseklerin yükseğidir. Aklı kâmil, fadlı aşikârdır. Resulullahın hadis-i şeriflerinin vârisidir. Allah’ın kullarına, Onun dinini yaydı. Dokuzyüz âlimle sohbet ve istifade etti. Kendisi yüz bin hadis-i şerif yazdı. Onyedi yaşında ders vermeye başladı. Dersinde bulunanlar, hocalarının derslerinde bulunanlardan çok idi. Hadis ve fıkıh öğrenmek için kapısına toplanırlardı. Kapıcı tutmak zorunda kaldı, önce talebesine, sonra halktan herkese izin verir, içeri girerlerdi. Helaya üç günde bir giderdi. “Helada çok bulunmaktan haya ediyorum” derdi. (Muvatta kitabını yazınca, kendi ihlasından şüphe etti. Kitabı suya koydu. “Eğer ıslanırsa, bu kitap bana lazım değildir” dedi. Hiçbir yeri ıslanmadı.

Abdurrahman bin Enes, hadis ilminde, şimdi yeryüzünde Malik’den daha emin kimse yoktur. Ondan daha akıllı bir şahıs görmedim. Süfyan-ı Sevri, hadiste imamdır. Fakat, sünnette imam değildir. Evza’i, sünnette imamdır. Fakat, hadiste imam değildir, imam-ı Malik, hadiste de, sünnette de imamdır derdi. Yahya bin Sa’id, imam-ı Malik, Allahü teâlânın kullarına yeryüzünde hüccetidir, derdi.

İmam-ı Şafii, “Hadis okunan yerde, Malik, gökteki yıldız gibidir, İlmi ezberlemekte, anlamakta ve korumakta, hiç kimse, Malik gibi olamadı. Malik ile Süfyan bin Uyeyne olmasalardı, Hicaz’da ilim kalmazdı” derdi.

Abdullah, babası Ahmed bin Hanbel’e sordu: Zühri’nin talebeleri arasında en kuvvetli hangisidir? Malik, her ilimde daha kuvvetlidir buyurdu. Abdullah ibni Vehb diyor ki, Malik ve Leys olmasalardı, hepimiz sapıtırdık. Evza’i, imam-ı Malik’in ismini işitince, o, âlimlerin âlimi, Medine’nin en büyük âlimi ve Haremeyn’in müftisidir derdi.

Süfyan bin Uyeyne, imam-ı Malik’in vefatını işitince, “Yeryüzünde bir benzeri kalmadı. Dünyanın imamı idi. Hicazın âlimi idi. Zamanının hücceti idi. Ümmet-i Muhammedin güneşi idi. Onun yolunda bulunalım” dedi.

Mus’ab diyor ki, babam, Abdullah bin Zübeyr’den işittim; Malik ile Mescid-i nebevi’de idik. Biri gelip, Ebu Abdullah Malik hanginizdir dedi. Gösterdik. Yanına gidip selam verdi. Boynuna sarılıp, alnından öptü. Rüyada Resulullahı burada oturuyor gördüm. (Malik’i çağır) buyurdu. Sen geldin. Titriyordun. (Rahat ol ya Eba Abdullah! Otur, göğsünü aç) buyurdu. Açınca her yere güzel kokular yayıldı dedi. İmam-ı Malik ağladı ve rüyanın tabiri ilimdir dedi.

İmam-ı Şafii ile imam-ı Ahmed bin Hanbel, imam-ı Malik’in sohbetinde bulunmuşlardır. Onun ilminden çok istifade etmişlerdir. Bunların, imam-ı Malik’in talebesinden olması, onun şeref ve üstünlüğüne kâfidir, en büyük vesikadır.

Kendisinden daha bir çok kimseler ilim öğrenip, herbiri memleketlerinin âlimi ve insanların rehberi olmuştur. Bunlardan bazıları şu zatlardır; Muhammed bin ibrahim bin Dinar, Ebu Haşim ve Abdulaziz bin Ebi Hazım. Bunların her biri dinde ehli ictihad sahibi idiler. Osman bin Hakem, Abdurrahman ibni Halid, Muin bin İsa, Yahya bin Yahya, Abdullah bin Mesleme-i Ka’buni, Abdullah bin Vehb… gibi daha nice talebesi vardır. Bütün bunlar, hadis ilminde mümtaz âlim olan imam-ı Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Ahmed ibni Hanbel, Yahya ibni Main ve diğer hadis âlimlerinin üstadlarıdır. Celaleddin Süyuti, imam-ı Malik’den hadis rivayet eden 993 zatın isimlerini elifba sırasıyla (Kitabü tezyinil memalik bi menakıbıs Seyyid İmam Malik) adlı kitabında yazmıştır.

İmam-ı Malik hazretleri, herhangi bir dini meselenin hükmünü tayin için, Kur’an-ı kerime, hadis-i şeriflere, ümmetin icmaına ve lüzum olduğunda kıyasa müracaat ederdi.

İmam-ı Malik’in bu usullere göre ictihad ederek çıkardığı hükümlere, rivayet yolu veya Hicaz âlimlerinin yolu denir ki, bu yolun imamı, imam-ı Malik’dir. O, ictihadlarıyla müslümanların işlerinde ve amellerinde uyacakları bir yol gösterdi, bu yola Maliki Mezhebi denilmiştir. Ehl-i sünnet itikadından olan müslümanlardan, amellerini, yani ibadet ve işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Maliki” denir.

İmam-ı Malik hazretlerinin menkıbelerinden ve sözlerinden bir kısmı şunlardır:

İmam-ı Şafii buyuruyor ki:
“Âlimler anıldığı zaman imam-ı Malik onlar arasında parlak bir yıldız gibidir. Benim üzerimde minneti ve ihsanı ondan çok olanı yoktur.”

Medine Valisi, imam-ı Malik’ten, bir ictihadından vaz geçmesini istedi. Kabul etmeyince, kırbaçla vurdurdu. Her vuruşta, “Ya Rabbi, onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar” diyordu. Nihayet bayılıp düştü. Sonra ayılınca da: “Şahit olunuz, ben hakkımı beni döğenlere helal ettim” dedi. Halife, valinin cezalandırılması için kendisinden izin isteyince ona: “Hayır, ben onu affettim” buyurdu.

Hazret-i İmam, ilim bakımından ne kadar yüksek ise, ahlak, zühd, takva ve kerem bakımından da öyle yüksek idi. İmam-ı Malik, ilimde ve dinde çok edepliydi. Din bilgisine hürmet ve tazimi şaşılacak derecede fazlaydı.

Ebu Abdullah Mevla’l-Leyseyn şöyle anlatmıştır:
“Rüyamda, Resulullahı gördüm. Mescitte ayakta duruyordu, insanlar da etrafını sarmıştı. İmam-ı Malik de önünde duruyordu. Resulullahın önünde misk dolu bir kap vardı. O miskten avuç avuç alıp, İmam-ı Malik’e veriyordu. O da insanlara dağıtıyordu.” Bunu Ebu Abdullah’dan nakleden Matraf; “Bu rüyayı imam-ı Malik’in ilimdeki üstünlüğüne ve sünnet-i seniyyeye bağlılığına yordum” demiştir.

Zehebi, (Tabakatül Huffaz) kitabında İmam-ı Malik’i şöyle anlatır:
“Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivayet, diyanet, adalet, sünnet-i seniyyeye tâbi, fıkıhta, fetvada kaidelerin sıhhatinde önde gelen bir zat idi. Fetva vermede aceleciliği sevmez, çok kere “Bilmiyorum” derdi. Ve “İlim kalkanı bilmiyorum demektir” buyururdu.

Bir gün Halife Harun Reşid dedi ki:
“Ya İmam senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim. Herkesin senin mezhebine uymasını emredeceğim.”

İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:
“Ya halife, hadis-i şerifte; “Ümmetimin âlimlerinin farklı ictihadları rahmettir” buyuruluyor. Bu farklı ictihadlar Allahü teâlânın rahmetidir. Hepsi hidayet üzeredir. Müslümanları bu rahmetten mahrum bırakmak yanlıştır.” Bunun üzerine halife bu arzusundan vazgeçti.

Harun Reşid, imam-ı Malik hazretlerinden her gün evine gelip, oğlu Emin ile Memuna ders vermesini istedi. İmam-ı Malik hazretleri Halifeye buyurdu ki:
“Ya halife, uygun olanı çocuklarınızın bizim eve gelip gitmesidir. Allahü teâlâ, sizi daha aziz etsin! İlmi aziz ederseniz aziz olursunuz; zelil ederseniz zelil olursunuz, İlim bir kimsenin yanına gitmez, o ilmin yanına gelir.” Bunun üzerine halife, imam-ı Malik’ten özür diledi ve her gün çocuklarını İmama göndererek ders aldırttı.

Malik bin Enes hazretleri ilmiyle amel eden yüksek bir veliydi. Buyurdu ki: “İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allahü teâlâdan korkması lazımdır. İlim, çok rivayet etmek değildir. İlim bir nurdur. Allahü teâlâ bu nuru sevdiği mümin kullarının kalbine koyar.” Bir defasında da; “Eğer elimde imkan olsaydı, Kur’an-ı kerimi kısa aklıyla, kendi görüşüne göre tefsir edenin boynunu vururdum” buyurdu.

İnsanlara hayırlı ve güzel işler yapmalarını tavsiye ederdi. “Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına hayrı olmaz. İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz” buyurarak, Peygamber efendimizin; (Kişinin malayaniyi (faydasız şeyleri) terk etmesi, müslümanlığının güzelliğindendir) hadis-i şerifini rivayet ederdi. İnsanların her sözünün kendisinin leh ve aleyhinde olduğunu bildirerek Peygamber efendimizin; (Bir kişi bir söz söyler de o sözden dolayı Cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez. Bir kimse de bir söz söyler, bu sözden dolayı Allahü teâlânın kendisini Cennete koyacağı aklına gelmez) hadis-i şerifini rivayet ederdi.

Müslümanlar arasında Allahü teâlânın rızasına uygun sevgi ve muhabbetin bulunmasının gerektiğini bildirerek; (Müsafeha ediniz, aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye veriniz ki, sevişirsiniz ve aranızdaki düşmanlık gider) hadis-i şerifini naklederdi.

Kibirli ve kendini beğenen kimselerden hoşlanmazdı. “Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer” buyururdu.

İmam-ı Malik hazretlerinin Peygamber efendimize karşı olan sevgi, saygı ve edebi sınırsızdı. Resulullah efendimizin ismi anıldığı zaman, rengi değişir, yüzü sararırdı. Bu durum orada bulunanlara ağır gelirdi. Bir gün ona bu husus söylenince, buyurdu ki: “Eğer siz benim gördüğümü görseydiniz, bu hâlimi hoş karşılardınız. Ben, Muhammed bin Münkedir’i gördüm. O hâfızların efendisi idi. Ona ne zaman bir hadis-i şerif sorulsa ağlamaya başlardı. Cafer bin Muhammed, güler yüzlü bir zattı. Yanında Resulullah anıldığı zaman yüzü sararırdı. O, Resulullahtan bahsettiği zaman mutlaka abdestli olurdu.”

İmam-ı Malik hazretlerinin Medine-i münevverede hayvana bindiği görülmemiştir.
“Resulullah efendimizin mübarek kabrinin bulunduğu bir yerde hayvan üzerinde nasıl gezebilirim” buyururdu.

İmam-ı Malik hazretleri insanlara hadis-i şerif okuttuğu sırada bir hadis-i şerifi rivayet edeceği zaman abdest alır, sarığını ve elbisesini giyer, sakalını tarar, iki rekat namaz kılar, güzel kokular sürünür, her haliyle bedenini süsler, sonra meclisin baş tarafına vakarlı bir şekilde otururdu. Başını önüne eğerdi ve hadis-i şerifi okurdu. Ona böyle yapmasının sebebi sorulunca; “Resulullahın hadis-i şerifine saygı göstermek için böyle yapıyorum. Eğer âlimler ilme karşı böyle saygı gösterirlerse, Allahü teâlâ da insanlar yanında onların derecesini yükseltir ve devlet adamlarının kalbinde heybetli ve vakarlı kılar. Ey ilim talep etmek isteyen kimse! Sen de ilme saygı göster. Kim ilme tevazu gösterirse, Allahü teâlâ onu yükseltir. Çünkü kim Allahü teâlâ için tevazu ederse, Allahü teâlâ onun derecesini yükseltir” buyurdu.

Malik bin Enes hazretleri, kendisinden nasihat isteyen zeki ve anlayışlı bir kimseye; “Allahü teâlâdan kork. Allahü teâlânın sana lutfettiği nuru günah işlemek suretiyle söndürme” buyurdu.

Bir kimse gelip imam-ı Malik hazretlerinden bâtın (kalb) ilimleriyle ilgili bilgi sordu. İmam-ı Malik hazretleri bu kimsenin sualini hoş karşılamadı ve ona; “Bâtın ilmi zahir ilmini öğrendikten sonra öğrenilir. Zahiri ilimleri öğrenip onunla amel eden kimseye Allahü teâlâ bâtın ilmini açar. Bâtın ilmi ancak kalbin açık olup nurlanması ile elde edilir” buyurup, suali soran şahsa dönüp; “Sen açık ve zahir olan şeylere sarıl. Bilinmeyen yollara girmekten sakın. Bildiklerinle amel et. Bilmediklerini, anlayamadığın şeyleri bırak” buyurdu.

İmam-ı Malik hazretleri devlet adamlarına gerekli nasihatte bulunur, hatalarını söylemekten çekinmezdi. Ancak hiçbir suretle kimseyi devlete karşı ayaklanmaya teşvik etmezdi. Fitne ve fesada asla razı olmazdı. Derslerinde fitne ve fesadın karşısında olduğunu her vesileyle anlattı. İmam-ı Malik hazretleri halifelerle, idarecilerle münasebetini kesmedi. Onlara vaaz ve nasihatlerde bulunup, hayır tavsiye etti. Âlimleri de halifeleri ve idarecileri doğru yolu anlatmaları için teşvik etti. Onlara buyurdu ki: “Allahü teâlânın, kalbine ilim ve fıkıh koyduğu her müslümana ve her kişiye, elinde kuvvet olan idarecilerin yanına gelip onlara hayrı tavsiye etmesi, onları kötülükten sakındırması borçtur. Çünkü onlara bu vazifenin yapılmasıyla dünyanın yüzü değişir ve faziletli bir dünya doğar.”

Talebelerinden biri ona; “İnsanlar sizin devlet adamlarıyla çok sık görüştüğünüzü söylüyorlar, size yakıştıramıyorlar” deyince, imam-ı Malik hazretleri; “Bunu bilerek yapıyorum. Çünkü bunu yapmasam layık olmayan biriyle görüşür, işleri ona danışırlar. Eğer onlarla gidip görüşmesem, bu şehirde Peygamber efendimizin sünnetlerinden işlenip, tutulan kalmaz” buyurdu.

Medine-i münevveredeki Mescid-i Nebide hadis-i şerif rivayet ediyordu. Bu mecliste halife Harun-ür-Reşid de vardı. İmam-ı Malik hazretleri; (Âlim ilmini umumdan başkasına tahsis eylese, o ilimden umum ve havas (seçilmişler) istifade edemez) hadis-i şerifini rivayet etti. Harun-ür-Reşid insanlar arasında bu hadis-i şerifi yüksek sesle söyledi. Bunun üzerine hadis-i şerif okumak ve öğrenmek isteyenler, mescide koştular. Mescid tamamen doldu. İmam-ı Malik hazretleri; (Allah için tevazu edeni, Allahü teâlâ yükseltir) hadis-i şerifini rivayet etti. Harun-ür-Reşid oturduğu yüksek yerden indi. Hadis-i şerif dinleyen talebe ile beraber oturdu, sonra kitabı okudu.

Buyururdu ki;
“İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.”

“Mescide giren münafıklar, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar, kaçarlar.”

“Kendisine hayrı olmayan kimsenin, başkasına hayrı olmaz.”

Eserleri:
“Muvatta”
adındaki hadis kitabı çok kıymetlidir. Muvatta’yı kırk senede meydana getirmiştir. Çok âlimler bunu şerh etmiştir. Bu şerhlerinin en meşhuru “el-Müdevvene” adlı eserdir. Bu kitap, hadis-i şerifleri fıkıh konularına göre içine almış olup, yazılan ilk hadis kitabıdır. Bu kitapta ayrıca imam-ı Malik’in ictihad ettiği fıkhi mevzular da bulunmaktadır. Çeşitli tarihlerde basılmıştır. Biri, Yahya bin el-Leysi’nin rivayeti; diğeri de imam-ı a’zamın talebesi Muhammed Şeybani tarafından yapılan iki rivayeti vardır. Bu eserinden başka Abdullah bin Abdülhakim Mısri tarafından rivayet edilen “Kitab-üs-sünen” adlı fıkha dair bir eseri, kadere, kazai hükümlere dair ve fetvalarını bildiren “Risale fil fetva” gibi eserleri vardır.

Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Hanbeli mezhebinin reisidir.

164 (m. 781) senesinde Bağdat’ta doğdu. 241 (m. 855)’de Bağdat’ta vefat etti. Aslen Basralıdır. Babasının ismi Muhammed bin Hanbel’dir.

Babası daha o çok küçük yaşta iken vefat etmiştir. Onun yetişmesi ile annesi ilgilenmiştir. Küçük yaşta iken ilim tahsiline başlamıştı. Bu sırada Bağdat önemli bir ilim merkezi idi. Burada hadis âlimleri, kıraat âlimleri, tasavvufta yetişmiş büyük zatlar ve diğer ilimlerde yetişmiş kıymetli âlimler bulunuyordu. Önce Kur’an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra lügat, hadis, fıkıh, Sahabi ve Tabiin rivayetlerini öğrendi.

Emsali arasında ciddiyeti, takvası, sabrı, metanet ve tahammülü ile meşhur olmuştur. Bu hali, henüz 15-16 yaşlarında iken temas kurduğu âlimlerin dikkatini çekmiştir. Heysem bin Cemil onun hakkında, daha o sırada şöyle demiştir: “Bu çocuk yaşarsa, zamanındakilerin ilimde hücceti (rehberi) olacaktır.”

İlk önce imam-ı a’zam hazretlerinin talebesi olan imam-ı Ebu Yusuf’tan fıkıh ve hadis ilminde ders almıştır. Bundan sonra da üç sene Huşeym’in derslerine devam etmiş, ondan hadis-i şerif dinlemiştir. Bundan başka Bağdat’ta bulunan meşhur âlimlerden de ders aldı.

Bundan sonra ilim tahsili için seyahatlere başladı. Basra, Küfe, Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere, Şam ve el-Cezire’ye giderek hadis ilmini öğrendi. Hadis ravilerini bizzat görerek, onlardan hadis-i şerif dinledi. Basra ve Hicaz’a beşer defa seyahat yapmıştır. Mekke-i mükerreme ve Bağdat’ta, İmam-ı Şafii hazretlerinden ilim öğrenmiştir.

İmam-ı Ahmed, ilim öğrenmek için pek çok İslam beldesini dolaştı ve bu uğurda pek çok meşakkate katlandı. Kitap çantalarını sırtında taşırdı. Bir seferinde onu tanıyan biri ezberlediği hadis-i şerifin ve yazdığı notlarının çokluğunu görerek: “Bir Kufe’ye, bir Basra’ya gidiyorsun! Ne zamana kadar böyle devam edeceksin?” deyince, Ahmed bin Hanbel hazretleri “Hokka ve kalem ile mezara kadar…” diyerek cevap vermiştir.

İmam-ı Ahmed’in kuvvetli hafızasının yanında dikkati çeken bir vasfı da, işittiği bütün hadis-i şerifleri yazmaya çok önem vermesiydi.

İmam-ı Ahmed, din ilimlerini öğrenip, bilhassa tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde yüksek seviyeye ulaşmıştır. Zamanında yaşayan, Zünnuni Mısri, Bişr-i Hafi, Sırri-yi Sekati, Maruf-ı Kerhi gibi birçok büyük evliya ile de görüşmüş, onlarla sohbet etmiştir. Yezid bin Harun, Cerir ibni Abdülhamid, Velid bin Müslim, Veki’ bin Cerrah, imam-ı Ebu Yusuf, İbrahim bin Sad, Yahya bin Said Kettan, Süfyan bin Uyeyne, fıkıh ilminde hocası Muhammed bin idris Şafii, Abdürrezzak bin Hemmam’dan ve daha nice âlimlerden ilim okudu. Sonra tekrar Bağdat’a döndü. Bundan sonra ilmini yayıp, insanlara çok faydalı oldu.

Ahmed bin Hanbel hazretleri, daha önceki yıllarda fetvalar vermekle beraber, ders ve fetva verme işine, kırk yaşında başlamıştır. Bundan sonra hadis rivayetinde ve fetvada başvurulan önemli bir kaynak olmuştur. Çünkü o, ilmi ve üstün ahlakı ile çok sevilip, meşhur olmuştur.

İki çeşit ders halkası (meclisi) vardı. Biri, talebelerine verdiği muntazam dersler, diğeri, hem talebelerinin, hem de halktan isteyenlerin katıldığı dersler idi. Onun ilim meclisine pek çok kimse katılırdı. Bazı rivayetlere göre, dersini dinleyenlerin sayısı beş bini bulmuştur. İmam-ı Ahmed hazretlerinden ders alıp, ilim öğrenen talebenin çokluğu, ondan hadis-i şerif rivayet edenlerin ve fıkhi meseleler nakledenlerin pek çok sayıda olmasından da anlaşılmaktadır. Onun meclisine gelip, derslerini dinleyenlerin bir kısmı, sadece ondaki üstün hallere ve yüksek ahlaka hayran kaldığı için sohbetine katılmıştır. Böylece bir kısmı hem ilmini hem ahlakını alırken, bir kısmı da onun yaşayışına göre yaşamak, onu tanımak, ahlak ve edep hususunda yaptığı vaaz ve nasihatten istifade etmek için huzuruna geliyordu.

İmam-ı Ahmed hazretlerinin meclisinde, derslerinde vakar, ciddiyet, tevazu ve gönül huzuru hakim idi. Dinleyenlere ve katılanlara saadet vesilesi olan derslerini, ikindiden sonra Bağdat’ta büyük bir mescitte verirdi.

Ders meclisine daima kitaplarıyla, yazıp kaydettikleri ile çıkardı. Çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmasına rağmen, hadis-i şerif rivayet ederken, yanındaki yazdıklarına bakardı. Kitabından okur, talebelere yazdırırdı. Derslerinde hadis-i şerif rivayetinden başka, bir de fıkhi meseleler hakkında verdiği cevaplar yer almakta idi. Ondan ders alıp, ilimde yetişenlerin sayısı 900 civarındadır.

İlimdeki üstünlüğü
İmam-ı Ahmed hazretleri, hadis ilminde zamanın en büyük âlimidir. Üçyüzbinden fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilirdi. Kendisinden pek çok âlim, hadis-i şerif nakletmişlerdir. İlim ve amelde öncü, Ehl-i sünnet olan dört imamın dördüncüsü idi.

İmam-ı Şafii hazretleri buyurdu ki:
“Bağdat’tan ayrıldığım zaman, orada Ahmed bin Hanbel’den daha âlim, daha fakih, haramlardan ve şüphelilerden kaçan kimseyi bırakmadım.”

Ebu Davud Sicistani şöyle demiştir:
“İki yüz meşhur âlimle karşılaştım. Ahmed bin Hanbel gibisini görmedim. O hiç bir hususta insanların daldığı dünya işlerine dalmazdı. Ancak ilimden bahis açılınca konuşurdu.”

Ebu Zür’a da, “İlmin her dalında Ahmed bin Hanbel’in bir benzerini görmedim. Onun ilimde ulaştığı dereceye, başkası ulaşamamıştır” demiştir.

Menha bin Yahya da şöyle demiştir:
“Ahmed bin Hanbel, her hayrı kendisinde toplamıştı. Çok âlim gördüm, fakat ilimde, vera’da ve zühdde, onun gibi üstün birine rastlamadım.”

İmam-ı Ahmed hazretleri büyük bir müfessir, yüksek bir muhaddistir. Tefsiri yüzyirmi bin hadis-i şeriften meydana gelmiştir. Eserleri, müfessirler için birer feyz kaynağıdır. Bunun için kendisi “Üstad-ül müfessirin” unvanıyla anılır. Birçok muhaddis yetiştirmiştir.

Yaşadığı devir, yazılan hadis-i şeriflerin toplandığı bir devirdi. Bu devirde yetişen hadis âlimlerinin en meşhurudur. Bütün hadis-i şerifleri okudu, inceledi. Otuz bin hadis-i şerifi içine alan “Müsned” adlı eserini yazdı.

Rebi’ bin Süleyman, imam-ı Şafii’nin şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Ahmed bin Hanbel, sekiz şeyde imamdır; hadis ilminde, fıkıh ilminde, Kur’an ilminde, lügat ilminde, fakrda, zühdde, vera’da, tasavvufta ve sünnette.”

Bağdat’ta mutezile fırkasına mensup olanlar, Kur’an-ı kerim mahluktur diyerek, bu yanlış itikadlarına Abbasi halifesi Memunu da inandırdılar. Bunu kabul etmesi için, Ahmed bin Hanbel hazretlerini de zorlayıp, Memun vasıtasıyla bu hususta baskı ve çok işkence yaptılar ve 28 ay hapsettiler. Bütün bu baskı ve işkencelere rağmen, o, ”Kur’an-ı kerim, Allahü teâlânın kelamıdır. Mahluk değildir” diyerek, Ehl-i sünnet itikadını bildirdi. Mutasımın halifeliği sırasında da çok baskı ve işkencelere maruz kaldı, el-Mütevekkil halife olunca, mutezile fırkası mensuplarını saraydan uzaklaştırdı. Fıkıh ve hadis âlimlerine hürmet ve yakınlık gösterdi. Böylece imam-ı Ahmed hazretleri, yapılan baskı ve işkenceden kurtuldu. Yaptığı hizmetlerle, zamanındaki ve sonraki asırlardaki insanlara rehber oldu.

İslamiyet’te, Ehl-i sünnet itikadı üzere olan, dört hak mezhepten biri de, Hanbeli mezhebidir. Ahmed bin Hanbel hazretleri bu mezhebin imamıdır. O, ictihadlarıyla müslümanların Allahü teâlânın rızasına kavuşmaları için, amellerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun gösterdiği bu yola “Hanbeli mezhebi” ve Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Hanbeli” denir.

İmam-ı Ahmed hazretlerinin talebelerinin ve kendisine sual soranların müşküllerini hallederken ortaya koyduğu ve takip ettiği usuller, Hanbeli mezhebinin temel kaideleri olmuştur. İmam-ı Ahmed hazretleri, dini müşküllerin hallinde sırasıyla şu kaynaklara, baş vurmuştur:

1- Kitap ve Sünnet: Bütün müctehidler gibi Ahmed bin Hanbel hazretleri de bir işin nasıl yapılacağını Kur’an-ı kerimde açık olarak bulamazsa, hadis-i şeriflere bakar, bunlarda bulunursa ona göre hüküm verirdi.

2- İcma ve Sahabe Kavli: Hadis-i şeriflerde de açıkça bulamadığı bir iş için, icma var ise, öyle yapılmasını bildirirdi. İcma, Eshab-ı kiramın hepsinin aynı suretle yapması veya söylemesi demektir. İcmaya sözbirliği de denir. Eshab-ı kiramdan sonra gelen Tabiinin de icmasını delil, senet kabul etmiştir. Sahabe kavli (sözü, ictihadı) bulunan bir meselede, kendi ictihadına göre hüküm vermezdi. Sahabenin sözüne göre hüküm verirdi. Hatta, sahabe sözü bulamadığı hususlarda, Tabiinin büyüklerinden olan müctehidlerin ictihadını, kendi re’yine tercih ederdi.

3- Bir mesele hakkında, Sahabe veya Tabiine ait bir re’y (ictihad) bulamazsa, zayıf ve mürsel hadislerle amel eder, ona göre hüküm verirdi. Zayıf hadisin de, sahih hadisin bir çeşidi olduğunu göz önünde tutardı.

4- Kıyas: Hadis-i şeriflerin birbirini kuvvetlendirmesine bakarak kendine has bir usulle ictihadda bulunurdu.

Hanbeli mezhebinde birçok âlimler yetişmiştir. Bu âlimlerin başında imam-ı Ahmed hazretlerinin kendi oğulları Salih ve Abdullah gelmektedir. Ebu Bekir el-Esrem, Abdülmelik el-Meymuni, Ebu Bekir el-Merkezi, Harb bin İsmail, İbrahim bin İshak el-Harbi gibi âlimler, imam-ı Ahmedin bizzat kendisinden fıkıh ilmini öğrenmişlerdir. Bu mezhebin esasını yaymak hususunda üstün gayret gösteren âlimlerden biri de Ebu Bekir el-Hallal’dır. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri de, Hanbeli mezhebinin esaslarını yayan âlimlerdendir.

İmam-ı Ahmed’in (El-Müsned)’i en meşhur eseridir. Oğlu Salih, çeşitli kimselere yazdığı (Mektuplar)’la babasının mezhebini yaymıştır. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerinin, “Fütuhul-Gayb” ve “Gunyetüt-talibin” kitapları ile Abdurrahman el-Ceziri’nin “Kitab-ül-Fıkhı alel-Mezahibil-Erbaa”sında, bu mezhebin esasları en geniş şekilde açıklanmaktadır. “el-Mugni”, “el Ikna”, “Bülugul-Emani” adındaki eserler de Hanbeli fıkhı üzere yazılmıştır.

Menkıbeleri ve methi
Yahya bin Main şöyle demiştir:
“Ahmed bin Hanbel gibi bir zat daha görmedim. Elli sene onunla sohbet ettim. Kendinde bulunan üstünlüklerden hiç biriyle asla kendini methetmedi.”

Oğlu Abdullah: “Babam her gece Kur’ an-ı kerimin yedide birini okur, her yedi günde bir hatim ederdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra biraz istirahat eder, sonra kalkıp sabaha kadar ibadet ve taatla meşgul olurdu. Giydiği elbiseyi en ucuz kumaştan yaptırırdı. Çok kere az şey yer, “Ölecek olan kimse için, bunlar çok bile” derdi demiştir.

Gece namazını hiç bırakmazdı. Halka daima kolaylık yollarını gösterir, ağır vazifeleri yüklemezdi. Acıktığı zaman bir şey bulamazsa, kimseyi rahatsız etmez, bir şey istemezdi. Çoğu zaman ekmeğine sirke katık olurdu. Yolda yürürken, hızlı adımlarla yürürdü. Onu daha çok, mescitte, cenaze namazında ve hasta ziyaretinde görürlerdi. Beş haccın üçüne yürüyerek gitti.

Seleme bin Şebib’den şöyle nakledilmiştir:
“Bir gün Ahmed bin Hanbel’in huzurunda oturuyor idik, içeriye bir zat girip, “Ahmed bin Hanbel kimdir?” dedi. Biz susup bekledik. “Ahmed bin Hanbel benim, ne istiyorsun?” dedi. Gelen zat dedi ki, “Dörtyüz fersah uzaktan geliyorum. Cuma gecesi uyumuştum. Rüyamda biri gelip, bana Ahmed bin Hanbel’i biliyor musun dedi. Hayır tanımıyorum dedim. Bağdat’a git, onu sor ve bulunca, Hızır aleyhisselam sana selam söyledi de. Semavattaki melekler ondan razıdır. Çünkü o, nefsine asla uymadı, Allahü teâlâya itaat hususunda çok sabırlı davrandı” dedi. Ahmed bin Hanbel “Maşaallah, la havle vela kuvvete illa billah” dedi. Sonra o zata, “Başka bir söyleyeceğin ve ihtiyacın var mı?” dedi. “Hayır sadece bunun için geldim” dedi ve o gün Bağdat’tan ayrıldı.

Nadr bin Ali şöyle demiştir:
“Ahmed bin Hanbel’in işi, hep ahiret ile ilgili idi. Dünya menfaatleri ona yöneldi, fakat o kabul etmeyip, geri çevirdi.”

İmam-ı Ahmed hazretlerinin, yevmiye ile çalışan bir işçisi vardı. Akşam talebesine, bu işçiye ücretinden fazla ver, dedi. Talebe, ücretinden fazla para verdi, işçi almadı ve gitti. Hazret-i İmam, arkasından yetiş, şimdi alır, dedi. Dediği gibi, işçi parayı aldı. Hazret-i imama sebebi sual edildiğinde buyurdu ki: “O zaman böyle bir şey aklından geçiyordu… Şimdi ise bu düşünce onda yok oldu. Alması tevekkülünü bozmayacağı için aldı.”

Tevekkül nedir diye sual ettiler, buyurdu ki, rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır.

Taberani hazretleri şöyle nakleder:
Zamanın meşhur bir falcısı vardı. Fal baktırmak isteyenler her taraftan gelir kendisini bulurlardı. Bu şahıs falcılığı meslek haline getirmişti. Daha sonra hastalandı. Yirmi sene iyileşemedi. Biri ziyaretine gelmişti. Halini görünce “Senin iyileşmenin tek yolu var, o da zamanımızın en büyük âlimlerinden ve evliyasından biri olan Ahmed bin Hanbel hazretlerinin dua etmesidir” dedi. Bu falcı da annesini gönderip, dua etmesini istedi. Annesi evine varınca dedi ki: “Oğlum yirmi senedir hasta yatmaktadır. Bunun iyileşmesi için sizden dua istemeye geldim.” “Herkes iyileşmek için oğluna gelirdi. Senin oğlun da, herşeyi bildiğini zannederdi. Kendi hastalığını tedavi etmeyip de, seni bana mı gönderdi?” dedi. Kadının çok ısrarı karşısında dayanamayıp, falcılığı bırakması şartıyla dua edeceğini söyledi. Hazret-i imamın bu sözü üzerine falcılığı bıraktı. Tevbe istigfar etti ve sıhhate kavuştu.

Ahmed bin Hanbel vefat ederken eliyle işaret edip, hayır olmaz dedi. Oğlu, babacığım bu ne haldir? dedi. “Şeytan, benim elimde can ver diyor, ben de “Hayır olmaz! hayır olmaz!” diyorum” dedi. “Bir nefes kalıncaya kadar tehlike vardır. Şeytanın aldatmasından emin olmak yoktur” buyurdu. Vefat haberi, bütün Bağdat halkını ağlattı. Cenaze namazını kılmak üzere çevreden gelenlerle birlikte, binlerce insan toplanmıştı. Bağdatlılar evlerinin kapısını açıp, cenaze namazı için abdest almak isteyen gelsin, diye bağırdılar. Cenaze namazı kılınınca, kuşlar tabutu üzerinde uçuşup, kendilerini tabuta vurdular. Cenaze namazında yüzbine yakın kişi bulundu. O gün yahudi ve hristiyanlardan pek çok kimse, bu hadiseyi görerek müslüman oldu. Ağlayıp, bağırarak, kelime-i şehadet getirdiler.

Muhammed ibni Huşeyme der ki, vefatından sonra hazret-i imamı rüyamda gördüm. Nereye gidiyorsun? dedim. Cennete gidiyorum, dedi. Allahü teâlâ sana ne muamele etti? dedim. Cevabında buyurdu ki, Allahü teâlâ beni mağfiret etti. Başıma taç giydirdi ve (Ey Ahmed! Kur’an-ı kerime mahluk demediğin için, bu nimetleri sana verdim) buyurdu.

Muhammed bin Huzeyme şöyle anlatır:
Ahmed bin Hanbel’in vefat haberini İskenderiyye’de iken duydum. Çok üzülmüştüm. Rüyamda Ahmed bin Hanbel’in salına salına yürüdüğünü görüp kendisine: Ey İmam; bu ne biçim yürüyüş böyle? dedim. Ahmed bin Hanbel, Dünyada Allahü teâlânın dinine hizmet edenlerin, Cennetteki yürüyüşleri böyledir buyurdu. Ben; Allahü teâlâ sana nasıl muamele etti? diye sual ettim, İmam hazretleri: Allahü teâlâ başıma bir taç, ayağıma altından iki ayakkabı giydirdi ve (Ey Ahmed! Kur’an-ı kerime mahluk demediğin için, bu iltifatlara kavuştun. Ey İmam, Süfyan-ı Sevri’den sana ulaşan dualar var, onlarla dünyada dua ettiğin gibi, şimdi de dua et) buyurdu. Bu emir üzerine: “Ey âlemlerin Rabbi olan Allah’ım, bizleri af ve mağfiret eyle. Bizlere sual sorma” diye dua ettim. Bu duadan sonra, (Ey Ahmed, işte Cennet, gir oraya) buyurdu ve ben de Cennete girdim.”

İmam-ı Ahmed hazretlerinin güzel sözlerinden bir kısmı şunlardır:

“İlim, insanlara, ekmek ve su kadar lazımdır, İlim, rivayet ve kuru malumat çokluğu değildir, İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir.”

“Kulun kalbini ıslah etmesi için, iyilerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fâsıklarla beraber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar zararlı bir şey yoktur.”

“Günahlar imanı zayıflatır.”

“Yemeği, din kardeşleriyle sürur içinde, fakirlerle ikram ve cömertlikle, diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lazımdır.”

“Her şey için kerem vardır. Kalbin keremi Allahü teâlâdan razı olmak, kadere rıza göstermektir.”

“Sizde olmayan meziyetlerle sizi metheden kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayınız.”

“İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş, gerçek arkadaş değildir.”

“Kibir taşıyan kafada, akla rastlayamazsınız.”

“İnsanların ahmak sınıfı, kendilerinin meth edilmesinden hoşlananlarıdır.”

“Tevekkül, herşeyi Allah’tan bilmek ve rızkı Onun verdiğine inanmaktır.”

“Tevekkül, bütün işlerinde Allahü teâlâya teslim olmak, başa gelen her şeyi Ondan bilip katlanabilmektir.”

“İnsana az bir mal yetişir. Çok mal ise kâfi gelmez.”

“Bir kimse, sadık bir arkadaşını kaybederse, kendisi için zillettir.”

“Hüsn-i zannı olanın hayatı hoş geçer.”

“Yalan söylemek, emniyeti giderir.”

“Meziyet, fazilet, ilim ve irfan tamamlığı iledir.”

“Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır.”

“Her gün sabahtan akşama kadar camide ibadet edip, Allahü teâlâ benim rızkımı nereden olsa gönderir, diyen kimse, cahildir. İslamiyet’ten haberi yoktur.”

“İhlas, amellerin afetlerinden kurtulmaktır.”

“Zühd üç türlüdür; cahilin zühdü, haramları terk etmektir. Âlimlerin zühdü, helal olanların fazlasından sakınmaktır. Ariflerin zühdü, Allahü teâlâyı unutturan şeyleri terk etmektir.”

“Fütüvvet, korktuğun şey yani Cehennem için, arzu ettiğin şeyi yani heva ve hevesi terk etmektir.”

Eserleri:
1) Müsned:
Otuz bin hadis-i şerifi içine almıştır.
2) Kitab-üs-Sünne
3) Kitab-üz-Zühd
4) Kitab-üs-Salat
5) Kitab-ül-Vera vel-İman
6) Fedail-üs-Sahabe
7) Et-Tefsir
8) En-Nasih vel-Mensuh
9) Et-Tarih
10) Vücubat-ül-Kur’an
11) Kitab-ür-Reddi ale’l-Cehmiyye vez-Zenadıka
12) El-Cerhu vet-Ta’dil
13) Kitab-ül-İlel ve Ma’rifet-ür-Rical

İmam-ı Şafii
Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Şafii mezhebinin reisidir.

Adı, Muhammed bin İdris’tir. Dedesinin dedesi Şafi, Kureyş kabilesinden ve eshab-ı kiramdan olduğu için, Şafii adı ile meşhur olmuştur. Şafi’in dedesinin dedesi de Haşim bin Abdi Menaf’dır.

150 (m.767) senesinde Gazze’de doğdu. 204 (m.820)’de Mısır’da vefat etti. Kabri, Kurafe kabristanlığında büyük bir türbe içindedir.

Henüz beşikte iken babası vefat etmişti. Annesi onu iki yaşında, asıl memleketleri olan Mekke’ye getirdi. Orada büyüdü. Yedi yaşına gelince Kur’an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra ilim öğrenmeye başladı.

Daha küçük yaşta iken Mekke’de bulunan zamanın meşhur âlimlerinin derslerine ve sohbetlerine devam etmeye başlamıştır. Kendisi, ilim öğrenmeye başladığı bu ilk günleri için şöyle demiştir: “Kur’an-ı kerimi ezberledikten sonra devamlı Mescid-i harama gidip, fıkıh ve hadis âlimlerinden pek çok istifade ettim. Fakat çok fakir idik, bir yaprak kağıt almaya bile gücümüz yoktu. Derslerimi ve öğrendiğim meseleleri yazmakta çok sıkıntı çekerdim.”

Mekke’deki bu ilk tahsilinden sonra Arapçanın inceliklerini ve edebiyatını öğrenmek için, Huzeyl kabilesinin arasına gitti. Bu hususta da şöyle demiştir:
“Ben Mekke’den çıktım. Çölde Huzeyl kabilesinin yaşayışını ve dilini öğrendim. Bu kabile, Arapların dil bakımından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım, ok atmayı öğrendim. Mekke’ye döndüğüm zaman, bir çok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip olmuştum.”

Daha on yaşında iken, o zamanın en meşhur âlimi imam-ı Malik’in “Muvatta” adlı hadis kitabını, dokuz günde ezberlemiştir. Gençliğinin ilk yıllarında kendini tamamen ilme verip, Mekke’deki Süfyan bin Uyeyne, Müslim bin Halid ez-Zenci gibi fakih ve muhaddislerden ilim tahsil etti. Hadis, fıkıh, lügat ve edebiyatta çok yükseldi. Mekkeli gençler arasında, ilimde parmakla gösterilen bir dereceye ulaştı.

Tahsilinde en önemli safha, imam-ı Malik hazretlerine talebe olmasıyla başlamıştır. Mekke’den Medine’ye gidip, imam-ı Malik’den ders almasını şöyle anlatmıştır:
“İlk zamanlar Mekke’de, Müslim bin Halid’den fıkıh öğrendim. O sırada Medine’de bulunan Malik bin Enes’in büyüklüğünü ve müslümanların imamı olduğunu işittim. Kalbime geldi ki onun yanına gideyim, talebesi olayım. Sonra onun meşhur eseri olan “Muvatta”nın bir nüshasını, Mekke’de birinden tekrar geri vermek üzere alıp dokuz günde ezberledim. Mekke valisine gidip, birini Medine valisine birini de Malik bin Enes’e vermek üzere iki mektup alıp Medine’ye gittim. Medine’ye varınca, Medine valisine gidip ona ait olan mektubu verdim ve Medine valisi ile birlikte imam-ı Malik’in yanına gittik, imam-ı Malik dışarı çıktı. Uzun boylu ve gayet heybetli bir görünüşü vardı. Medine valisi, Mekke valisinin gönderdiği mektubu imama takdim etti. Mektupta “Muhammed bin İdris, annesi tarafından şerefli bir kimsedir. Ve hali şöyle şöyledir…” diye yazılı olan kısmı okuyunca “Sübhanallah! Resulullahın ilmi şöyle mi oldu ki, mektup ile yazılıp, sorulup, talep olunur” dedi. Ben de durumumu ve ilim öğrenmek istediğimi anlattım. Sözlerimi dinledikten sonra bana baktı. Adın nedir, dedi. Muhammed’dir dedim. Ey Muhammed, dedi, ileride büyük bir şânın olacak, Allahü teâlâ senin kalbine bir nur vermiştir. Onu masiyetle söndürme! Yarın biri ile gel, sana Muvatta’yı okusun buyurdu. Ben de onu ezberledim, ezberden okurum dedim. Ertesi gün imam-ı Malik’e gelip okumaya başladım. Her ne zaman, imamı üzme korkusundan okumayı bırakmak istesem, benim güzel okumam onu hayretler içerisinde bırakır, ey genç daha oku derdi. Kısa zamanda Muvatta’yı bitirdim.”

İmam-ı Malik’in yanına geldiği zaman, yirmi yaşlarında bulunuyordu. İmam-ı Malik onu himayesine alıp, dokuz yıl müddetle ilim öğretti. İlimde yüksek bir dereceye ulaşan imam-ı Şafii Mekke’ye dönünce, oraya gelen Yemen valisi, onu Yemen’e götürüp kadılık vazifesi verdi. Beş yıl kadar bu görevi yaptıktan sonra, Bağdat’a giderek, ilmini ilerletmek için, imam-ı a’zamın talebesi olan imam-ı Muhammed’den ders almaya başladı. İmam-ı Muhammed onu kendi himayesine alıp, yazmış olduğu kitaplarını okutmak suretiyle, Irak’ta tedvin edilen fıkıh ilmini ve Irak’ta meşhur olan rivayetleri öğretti, imam-ı Muhammed ayrıca İmam-ı Şafii’nin üvey babası idi. İmam-ı Şafii onun ilminden ve kitaplarından çok istifade etmiştir.

Ebu Ubeyd şöyle demiştir:
İmam-ı Şafii’den duydum, buyurdu ki, “İmam-ı Muhammed’den öğrendiğim meselelerle ve ilimle, bir deve yükü kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşiğinde kalmıştım. Bütün insanlar ilimde, Irak âlimlerinin, Irak âlimleri de Kufe âlimlerinin çocuklarıdır. Onlar da Ebu Hanife’nin çocuklarıdır.” Yani bir babanın çocukları için lazım olan nafakayı kazanıp, çocuklarını beslemesi gibi, imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretleri de kendinden sonrakileri böylece ilimle beslemiş ve doyurmuştur.

İmam-ı Şafii, Bağdat’ta imam-ı Muhammed’den aldığı dersleri tamamlayıp, Mekke’ye döndü. Burada bir müddet inceleme ve araştırmalar yapıp, ayrıca talebelere ders verdi. Bilhassa hac mevsiminde çeşitli İslam beldelerinden gelen ilim adamları ondan ilim öğrenirlerdi. Mekke’deki bu ikameti dokuz yıl kadar sürdü. Sonra tekrar Bağdat’a gitti. Bu sırada Bağdat İslam âleminin önemli bir ilim merkezi idi. Burada bulunan âlimler, imam-ı Şafii’ye hürmet göstermiş ve ilim talebeleri onun etrafında toplanmıştır. Bağdat âlimleri dahi ondan ders almışlardır. Daha önce Mekke’de imam-ı Şafii ile görüşen ve ondan hadis dinleyen Ahmed bin Hanbel talebe olmuş, onun üstünlüğüne hayran kalmıştır. Yine imam-ı Şafii ile emsal olan Ishak bin Raheveyh ve benzerleri ondan ilim tahsil etmiştir. Herkes onun dersine koşuyor ve verdiği fetvalara hayran kalıyordu. Ders ve fetva vermekte uyguladığı usul, geniş olarak açıkladığı istinbat (kaynaklardan hüküm çıkarma) usulü olan, usul-i fıkıh ilmi idi.

O buna göre açıklamalarda bulunuyordu. Güzel ve açık konuşması, ifade ve izah tarzı, münazara kuvveti ve tesir bakımından çok güçlü idi. İmam-ı Şafii Bağdat’ta bulunduğu sırada (el-Kitab-ül Bağdadiyye) adını verdiği eserini yazdı. İmam-ı Şafii’nin üstün şahsiyetine ve yüksek ilmine hayranlık duyarak, ondan ders alıp ilim öğrenen talebelerinden bir kısmı şunlardır: Ahmed bin Hanbel, İshak bin Raheveyh, ez-Zaferani, Ebu Sevr İbrahim bin Halid, Ebu İbrahim Müzeni, Rebi’ bin Süleyman-ı Muradi gibi bir çok âlim. Daha sonraki asırlarda, Şafii mezhebinde yetişmiş âlimlerden meşhur olanlardan bazıları da şunlardır: Hadis âlimlerinden imam-ı Nesai, kelam (akaid) âlimlerinden Ebul-Hasen-i Eşari, imam-ı Maverdi, imam-ı Nevevi, imam-ül-Haremeyn Abdülmelik bin Abdullah, imam-ı Gazali, İbni Hacer-i Mekki… Kaffal-ı Kebir, İbni Subki, imam-ı Suyuti v.b.

İmam-ı Nesai’nin (Sünen)’i meşhurdur, imam-ı Eşari, Ehl-i sünnetin itikaddaki iki imamından biridir. Hocalarının zinciri imam-ı Şafii’ye ulaşır.

İmam-ı Şafii hazretleri, ilim, zühd, marifet, zeka, hafıza ve nesep bakımlarından zamanındaki âlimlerin en üstünü idi. Onüç yaşında iken, Harem-i şerif de “Bana istediğinizi sorunuz” derdi. Onbeş yaşında iken fetva verirdi. Zamanının en büyük âlimi olan ve üçyüz bin hadis-i şerifi ezbere bilen imam-ı Ahmed bin Hanbel, ondan ders almaya gelirdi. Çok kimse imam-ı Ahmed’e, “Böyle büyük bir âlim iken, karşısında nasıl oturuyorsun?” dediklerinde, “Bizim ezberlediklerimizin manalarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında kalacaktım. O, dünyayı aydınlatan bir güneştir, ruhlara gıdadır” derdi. Bir kere de, “Fıkıh kapısı kapanmıştı. Allahü teâlâ, bu kapıyı, kullarına imam-ı Şafii ile tekrar açtı” dedi. Bir kere de, “İslamiyet’e, şimdi Şafii’den daha çok hizmet eden birini bilmiyorum” dedi. İmam-ı Ahmed yine buyurdu ki: (Allahü teâlâ her yüzyılda bir âlim yaratır, benim dinimi, herkese onun ile öğretir) hadis-i şerifinde bildirilen âlim, imam-ı Şafii’dir. Hadis-i şerifte (Kureyş’e sövmeyiniz. Zira Kureyşli bir âlim, yeryüzünü ilimle doldurur) buyuruldu. İslam âlimleri bu hadis-i şerif, imam-ı Şafii’nin geleceğini bildirmiştir, demişlerdir.

İmam-ı Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah, babasının imam-ı Şafii’ye çok dua ettiğini görerek sebebini sorunca: “Oğlum, imam-ı Şafii’nin insanlar arasındaki yeri, gökteki güneş gibidir. O, ruhların şifasıdır” demiştir. Bir seferinde de; “Eline kalem kağıt alan herkesin imam-ı Şafii’ye şükran borcu vardır” demiştir.

İmam-ı Şafii hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler, Sahih-i Müslim’de, Sünen-i Ebi Davud, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Nesai, Sünen-i ibni Mace ve Sahih-i Buhari’nin ta’likatında yer almıştır.

İmam-ı Şafii hazretleri, ikinci defa Bağdat’a gidişinden sonra, Bağdat’taki siyasi ve fikri kargaşalıklar sebebiyle Mısır’a gidip, ömrünün sonuna kadar orada kalmıştır. İmam-ı Şafii, imam-ı Malik’in ve imam-ı a’zamın talebesi imam-ı Muhammed’in derslerine devam ederek, imam-ı a’zamın ve imam-ı Malik’in ictihad yollarını öğrenip, bu iki yolu birleştirdi ve ayrı bir ictihad yolu kurdu. Kendisi çok beliğ, edip olduğundan, âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin ifade tarzına bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre hüküm verirdi, iki tarafta da kendi usulüne göre kuvvet bulamazsa, o zaman kıyas yolu ile ictihad ederdi. Böylece müslümanların ibadetlerinde ve işlerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun kendi usulüne göre şer’i delillerden çıkardığı hükümlere, yani gösterdiği bu yola “Şafii Mezhebi” denildi. Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Şafii” denir.

Menkıbeleri ve methi:
Süfyan-ı Sevri şöyle demiştir:
“İmam-ı Şafii’nin aklı, zamanındaki insanların yarısının akılları toplamından fazladır.”

Abdullah-i Ensari buyurdu ki:
“İmam-ı Şafii’yi çok severim. Çünkü evliyalıkta hangi makama baksam, onu herkesin önünde görüyorum.”

Az yer, az uyurdu. “On altı senedir, doyasıya yemek yemedim” buyurdu. Sebebi sorulunca, “Çok yemek bedene ağırlık verir, kalbi zayıflatır, anlayışı, idraki azaltır, çok uyku getirir ve böylece insanı ibadetten alıkoyar. Kulluğun başı az yemektir” buyurdu.

İmam-ı Şafii’nin siması, gayet güzel ve sevimli idi. Üstün bir zekaya ve kabiliyete sahip idi. Peygamber efendimizin sünnetine son derece riayet ederdi, ilmi, tevazusu, heybet ve vakarı ile kalblere tesir ederdi. Kur’an-ı kerim okurken dinleyenler kendinden geçerdi.

Orta halli giyinirdi. Heybetli bir görünüşü vardı. O bakarken, yanındakiler su dahi içemezlerdi. Yüzüğünde, (el-bereketü fil-kana’ati) Bereket, kanaat etmektedir, yazılı idi.

Harun Reşid, her sene Bizans imparatorundan vergi olarak çok para ve mal alırdı. Bir sene imparator, âlimlerle münakaşa etmek için ruhbanlar gönderdi: “Eğer bizi yenerlerse onlara vergilerimizi vermeye devam edeceğiz. Yok biz yenersek vermeyiz” dedi. Dörtyüz hristiyan geldi. Halife, bütün âlimlerin Dicle kenarında toplanmasını emretti. İmam-ı Şafii’yi çağırarak, hristiyan ruhbanlara sen cevap ver dedi. Herkes Dicle kenarında toplandı. İmam-ı Şafii seccadeyi omzuna alıp nehre doğru gitti. Seccadeyi nehre atıp üzerine oturdu ve, “Benimle münakaşa etmek isteyenler buraya gelsin” dedi.
Bu hali gören ruhbanların hepsi müslüman oldu. Bizans imparatoru, adamlarının imam-ı Şafii’nin elinde müslüman olduğunu öğrenince; “İyi ki, o buraya gelmedi. Yoksa buradakilerin hepsi müslüman olurdu, kendi dinlerini bırakırlardı” dedi.

Bir kere ders verirken, ders esnasında on defa ayağa kalktı. Sebebini sorduklarında, buyurdu ki:
“Seyyidlerden bir çocuk, kapının önünde oynuyor. Kapının önüne gelip, kendisini gördüğüm zaman, ona hürmeten ayağa kalkıyorum. Resulullahın torunu ayakta dururken oturmak reva değildir.”

Vefatı
İmam-ı Şafii hazretleri, din-i İslama hizmet uğrunda tükettiği hayatının son anlarını, Kur’an-ı kerimi dinleyerek geçirmiştir, ömrünün sonuna kadar her gün bir hatim olmak üzere, ayda otuz hatim okurdu. Ramazan-ı şerifte ise gece ve gündüz birer hatim olmak üzere, altmış hatim okurdu. Artık vefatının yaklaştığı sırada takatsiz düşmüştü, önceki gibi okuyacak durumda değildi. Fakat okuyan birinden dinlemek arzu ediyordu. O bu halde iken, talebesi Ebu Musa Yunus bin Abdül-a’la’ya okutup, huşu içinde dinliyordu. Son nefeslerini vermek üzere iken, halini sordular. “Dünyadan göçüyorum. Artık ondan ayrılıyorum. Ümit şerbetini içiyorum. Kerim olan Rabbime gidiyorum” buyurdu. Vefatı İslam âlemi için büyük bir kayıp oldu. Duyulduğu her yerde, derin üzüntü ve gözyaşları ile karşılandı. Kabri kazılırken etrafa misk kokusu yayıldı. Orada bulunanlar bu kokunun tesirinde kalıp, kendilerinden geçtiler. Kahire’de el-Mukattam dağının eteğinde Kurafe kabristanına defnedildi. Daha sonra kabri üzerine bir türbe yapılmıştır. Türbesi üzerindeki şimdiki muhteşem kubbe, Eyyubi sultanlarından el-Melikel-Kaim tarafından; 608 (m. 1211) yılında yapılmıştır. Selahaddin Eyyubi tarafından da, türbesinin yanına büyük bir medrese yaptırılmıştır.

Kıymetli sözlerinden ve nasihatlerinden bir kısmı şunlardır:

“Allahü teâlâyı bilen necat (kurtuluş) bulur. Dininde titizlik gösteren, kötülüklerden kurtulur. Nefsini ıslah eden saadete kavuşur.”

“Kim şu üç şeyi yaparsa imanı kâmil olur:
1- Emr-i bil-maruf yapmak, yani Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaymak.
2- Nehy-i anil-münker yapmak, yani Allahü teâlânın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak.
3- Her işinde Allahü teâlânın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulunmak.”

“Dünyada zahid ol, dünya malına bağlanma! Ahireti isteyici ol, onun için çalış! Her işinde Allahü teâlâyı hatırla. Böyle yaparsan, kurtulmuşlardan olursun. Ruhsat ve teviller ile uğraşan âlimden fayda gelmez.”

“İnsanları tamamen razı ve memnun etmek çok zordur. Bir kimsenin bütün insanları kendinden hoşnut etmesi mümkün değildir. Bunun için kul, daima Rabbini razı ve memnun etmeye bakmalı, ihlas sahibi olmalıdır.”

“İlmi, kibirlenmek, kendini büyük görmek için isteyenlerden hiçbiri felah bulmuş değildir. Ama ilmi tevazu için, âlimlere ve insanlara hizmet için isteyen, elbette felah bulur, kurtulur.”

“Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına hasretle ölür. İbadeti ve taatı çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da sonunda ölecekleri için, onların dünyalıklarına özenmeye değmez.”

“Hiçbir kimse yoktur ki, dostu ve düşmanı olmasın. Madem ki böyledir, o halde Allahü teâlâya itaat edenlerle beraber bulun, onları sev.”

“İlim, ezber edilen şey değil, ezber edilen şeyden temin edilen faydadır.”

“Resulullahın ve Eshabının yolunda olmayanı havada uçar görsem, yine doğruluğunu kabul etmem.”

“Herkese akıllı denmez. Akıllı kimse, kendisini her türlü kötülükten koruyandır.”

“Kalbine ilahi bir nur penceresinin açılmasını isteyen şu dört şeyi yapsın:
1- Günün belli bir vaktinde yalnız kalsın ve huzura dalsın.
2- Midesini pek fazla doyurmasın.
3- Sefih kimselerle düşüp kalkmayı bıraksın, kötü kimselerle düşüp kalkmasın.
4- İlimleriyle yalnız dünyalık arzu eden kimselere yaklaşmasın.”

“Dünyayı ve Yaradanını bir arada sevdiğini söyleyen kimse yalancıdır.”

“Hiç bir vakit yoktur ki, ilim mütalaası, hüzün ve kederi yok etmesin, ilmi mütalaa, kalbin en ince ve en gizli noktalarını harekete geçirir, insanda yüce duygular uyandırır.”

“Sadık dost, arkadaşının hüzün ve sevinçte ortağı olandır.”

“İki kişinin, darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını ortaya çıkarması, münafıklık alametidir.”

“Haksız sözleri tasdik eden, dalkavuk ve iki yüzlüdür.”

“Sadık dost, arkadaşının ayıplarını görünce ihtar eder, ifşa etmez.”

“İbret almak istersen, hata sahibi kişilerin akıbetlerine bak da kalbini topla.”

“Dünya sevgisi ile Allah sevgisini bir arada toplarım iddiasında bulunmak, yalandır.”

“Âlimlerin güzelliği, nefslerini ıslah etmeleridir, ilmin süsü, şüpheli şeylerden sakınmak, yumuşak olup, sertlik göstermemektir.”

“Dünya işlerinde bir darlığa ve sıkıntıya düşen kimse, ibadete yönelmelidir.”

“Gururlanıp böbürlenmek, adi ve bayağı kimselerin vasfıdır.”

“Hizmet edene, hizmet edilir.”

“Dostlar ile yapılan sohbetten sevimli bir hareket yoktur. Dostların ayrılığı kadar da gam ve keder veren şey yoktur.”

“İlmi sevmeyende hayır yoktur. Böyle kimselerle dostluk ve bağlılığını kes. Çünkü, ilim kalblerin hayatı, gözlerin aydınlığıdır.”

“Sadık dost ve halis kimya az bulunur, hiç arama!”

“Bütün düşmanlıkların aslı, kötü kimseler ile dostluk etmek ve onlara iyilik yapmaktır.”

“İlim öğrenmek, nafile ibadetten üstündür.”

“Kendini bilmeyene ilim öğreten, ilmin hakkını zayi etmiş olur. Layık olandan ilmi esirgeyen de, zulmetmiş olur.”

“Resulullahtan sonra insanların en üstünü Hazret-i Ebu Bekir, sonra Hazret-i Ömer, sonra Hazret-i Osman, sonra Hazret-i Ali’dir.” (radıyallahü anhüm)

“İlim öğrenmek için üç şart vardır: Hocanın maharetli, talebenin zeki olması ve uzun zaman.”

“Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek (dünya) ise; kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır.”

“Dünyada en huzursuz kimse, kalbinde haset ve kin taşıyanlardır.”

“Başkalarını senin yanında çekiştiren, senin bulunmadığın yerde de seni çekiştirir.”

“Kanaatkâr olmak, rahatlığa kavuşturur.”

“Sırrını saklamasını bilen, işinin hakimidir.”

İmam-ı Şafii hazretlerinin divanındaki şiirlerinden bazılarının tercümesi şöyledir:
“Günlerin beraberinde getirdiği hadiseler, seni tesiri altına almasın. Sen iyi bir insan olmaya bak. Zaman içerisinde gelen musibetler ve belalardan dolayı sabırsızlık gösterme. Dünyanın bela ve musibetleri devamlı değildir.

İnsanlar arasında hata ve ayıbın çok olsa bile, ahlakın; iyilik, cömertlik ve vefa (sözünde durmak) olsun, iyilik ve cömertliğin ile, hata ve ayıplarını ört. Cimriden iyilik bekleme. Çünkü Cehennemde, susuz kimseye su yoktur.

Dünyanın sevinci de, kederi de, bolluğu da, darlığı da devamlı değildir. Kanaatkâr bir kalbe sahip olduğun zaman, sen ve dünyaya sahip olan kimse eşitsiniz. Ölüm, kimin yanına gelirse, artık onu ölümün elinden kurtaracak ne yer ve ne de gök vardır. Gerçi Allahü teâlânın yarattığı şu yeryüzü geniştir. Fakat, bir kere Allahü teâlânın hükmü gelince, feza bile dar gelir. Ölümün asla devası (ilacı) yoktur.”

“Başımda ağaran saçların ortaya çıkmasıyla, nefsimin ateşi sönüp gitti. Başımda beyaz saçların yanmasıyla, benim gecem oldu. (Çünkü bunlar, ölümün habercileri idi.) İhtiyarlığın habercileri yanaklarıma indikten sonra, ben nasıl rahat yaşarım, insanın ömrünün en iyi kısmı, ihtiyarlıktan öncekidir. Halbuki, gençliği yok olan bir nefs, yok olmuş demektir, insanın rengi sararıp, saçları ağardığı zaman, güzel ve tatlı günleri de, o güzellik ve tatlılığını kaybeder. Yeryüzünde büyüklenerek yürüme. Çünkü, bir müddet sonra bu yer, seni de içine çekip alacaktır.”

“Sefih ve cahil bir kimse konuşunca ona cevap verme. Sükut, ona cevap vermekten daha hayırlıdır.”

“Öğrenmenin acısını bir müddet tatmayan, hayatı boyunca cehaletin zilletini yudumlar.”

“Bütün düşmanlıkların sevgiye dönüşmesi umulur. Fakat hasetten dolayı olan düşmanlık böyle değil.”

“Allahü teâlâyı sevdiğini söylersin, halbuki, Ona isyan edersin. Böyle sevgi olmaz. Eğer sevginde samimi olsaydın, Allahü teâlâya itaat ederdin. Çünkü seven, sevdiğine itaat eder.”

“Senden görüşünü istemeyene, görüşünü verme. Çünkü böyle yaparsan, övülmediğin gibi, görüşün de o kimseye fayda vermez.”

“Müslümanların önderi imam-ı a’zam Ebu Hanife, memleketleri ve içerisinde yaşayanları, ilmiyle verdiği hükümlerle süsledi. Doğuda, batıda ve Kufe’de onun bir eşi yoktur. Allahü teâlâ ona rahmet eylesin.”

“İlim öğren, kimse âlim olarak doğmaz, ilim sahibi ile cahil bir olmaz.”

“Bir kavmin büyüğünün ilmi yoksa, herkes ona yönelip geldiği zaman o küçüktür. Kavmin makam ve mertebe sahibi olmayan ve ilim sahibi olan küçüğü, ilmi meclislerde kavmin büyüğüdür.”

“Sana gelene sen de git. Sana kötülük ve eziyet edene sen eziyet etme.”

“Ey insan, dilini muhafaza et, seni sokmasın. Çünkü o, büyük bir yılandır. Kabirlerde, kahraman ve cesur kimselerin bile kendileriyle karşılaşmaktan çekinip, dilinin kurbanı giden nice kimseler vardır.”

“Hakkı doğruyu kim söylerse söylesin kabul ediniz.”

Eserleri:
Ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve eser yazmak suretiyle, İslamiyet’e hizmet yoluna sarf eden
imam-ı Şafii hazretlerinin pek çok kıymetli eseri vardır. Bazıları şunlardır:

1) El-Ümm: Fıkıh ilmine dair olup, imam-ı Şafii’nin ictihad ederek bildirdiği meseleleri ihtiva eden bir eseridir. Yedi cilt olarak basılmıştır.

2) Kitab-üs-Sünen vel-Müsned: Hadis ilmine dairdir.

3) Er-Risale fil-Usul: Usul-i fıkha dairdir. Usul-i fıkhın kitap halinde yazıldığı ilk eserdir.

4) El-Mebsut
5) Ahkam-ül-Kur’an
6) İhtilaf-ül-Hadis
7) Müsned-üş-Şafii
8) El-Mevâris
9) El-Emali el-Kübra
10) El-Emali es-Sagir
11) Edeb-ül-Kadi
12) Fedail-i Kureyş
13) El-Eşribe
14) Es-Sebku ve’r-Remyü
15) İsbat-ün-Nübüvve ve Reddi alel-Berahime

 

ya da Ehl-i Sünnet (Arapça: أهل السنة والجماعة, Ehl’es Sunne vel-Cemaat), İslam dininin sünnet doktrinine dayalı, günümüzde dünya üzerindeki iki büyük kolundan biri (diğeri Şiîlik) ve % 83’lük bir oran ile en büyük mensubunun bulunduğu mezhepler grubudur. Zaman zaman Sünni İslam veya Sünni mezhebi ifadesi de kullanılır. Sünni ekol kendi içerisinde günümüzde yaşayan iki inanç mezhebi (Mâtürîdîlik – Eş’ârîlik), dört fıkıh mezhebini (Hanefilik, Şafiilik, Malikilik, Hanbelilik) içermektedir.

Sünni itikad mezhepleri

  • Eş’ârîlik – Ebul-Hasan Ali El-Eş’ari (873-935) tarafından kuruldu. Müslüman fakih (hukukçu) ve pek çok sünni sufinin kendisine saygı duyduğu ve kendisi de sufi olan İmam-ı Gazali tarafından benimsenen bir kelam okuludur. Eşari kelamı insan aklına vahyi yorumlamakta daha kısıtlı bir alan tanımakta ve inancın insan aklından çıkamayacağı vahye ihtiyaç olduğu dolayısıyla da vahyin gelmediği durumlarda insanın sorumlu olamayacağı ilkesini savunmaktadır. İnanç gibi tüm ahlaki ilkelerin kaynağı da vahiy ile peygamberin ve sahabilerin uygulamalarıdır.
  • Mâtûridîlik – Ebu Mansur El-Matüridî (ö. 944) tarafından kuruldu. Orta Asya’daki Türk toplulukları tarafından kabul edilinceye kadar azınlıkta kalan bir itikadi mezheptir. Geçmişte Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Türklerin büyük bir kısma Sünniliğin bu itikadi mezhebine bağlıydı.[Ayrıca Şafiîlik, Malikîlik ve Hanbelîlik fıkıh okulları Eş’ârîyye itikadi mezhebine bağlıyken Hanefîlik fıkıh okulunun izdeşleri Mâtûridîlik itikadi mezhebine bağlıdırlar. Mâtûridîlik, Tanrı’nın var olduğu bilgisine akıl yürütmeyle ulaşılabileceğini savunur.

Sünni fıkıh mezhepleri

Sünni fıkıh mezhepleri Hanefi, Şafiî, Maliki ve Hanbelî mezheplerinden oluşur. Bu dört mezhepten ilki olan Hanefî mezhebi Mâtûridîlik’e bağlı iken Şâfiî ve Mâlikîler Eş’ârîye bağlıdırlar. Ehl-i Sünnet’in İtikadi mezhepleri olan Eş’ârî ve Mâtûridî mezhepleri arasında inançsal açıdan önemli bir farklılık yoktur. İtîkât düzeyindeki farklılıklar sadece teferruattan ibârettir; ama fıkhi konularda yani uygulama ve ibadetlerde dört fıkhi mezhep arasında bazı farklılıklar görülür.

Hanbelî mezhebinden ayrılan İbn-i Teymiyye ve İbni Kayyım el Cevziyye gibi alimlerin fıkhi görüşleri günümüzde, 18. yüzyıldaArabistan’da dinsel ve siyasal bir hareket olarak ortaya çıkan Vahhâbîlik çerçevesinde yorumlanmış biçimiyle varlığını sürdürmektedir. İbn-i Teymiyye’nin görüşlerini daha aşırı yola sokan Suudi Arabistan Vahhabileri’dir. Vahhabiler’in bazı itîkâdî inançları Ehl-i Sünnet’ten farklıdır. Bu sebeple Sünniler, Vahhabileri Ehli Sünnet’ten saymazlar.

Sünni mezhepler (fıkıh okulları) dört tanedir,

Bu dört Sünni fıkıh okulu dışında da fıkıh okulları olmasına karşın daha az sayıda izdeşe sahip olmuş ve diğer dört mezhep dışında daha az tanınmışlar ve zamanla yok olmuşlar ve izdeşleri tarafından kayıt altına alınamamışlardır.

Sünniler, her Müslümanın bu mezheplerden birini benimseyip, uygulamalarını seçtikleri bu mezhebe göre yapmaları gerektiğine inanırlar ve mezheplerin birleştirilmesi denen Telfik-i Mezahib‘i uygun (caiz) görmezler.

Hadis ve sünnet anlayışı

HadisKur’an’ın İslam dinindeki yeri tüm Müslüman gruplarca benimsenmekle birlikte hadis konusunda çeşitli İslami grupların farklı anlayışlara sahip oldukları bilinmektedir. Hadisler İslamiyetin ilk dönemlerindeki peygamber ve yakınlarının ibadete, muamelat denilen dindeki çeşitli konulara ilişkin görüş ve davranışları yansıtan kayıtlardır. Müslüman bilginler peygamberin vefatından sonra İslam toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunlara Kur’an’dan ve sünnetten sonra üçüncü kaynak kabul edilen Hadislerden delillerle çözüm getirmeye çalışmışlardır. Sünnilik, Şiiliğin aksine Muhammed döneminde yaşamış peygamberin yakınındaki tüm arkadaşlarına (Sahabi denir) dinin güvenilir kaynağı olarak yaklaşmakta olduğundan çeşitli Hadis bilginlerinin hadis kriterlerine uygun buldukları tüm hadisleri hangi sahabe kanalıyla gelirse gelsin kabul etmektedir. Yine Sünnilik ilk dört halifeyi (Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali) Muhammed’den sonra gelen güvenilir ve tazime layık dini kişilikler olarak kabul ederler. Oysa Şiiler ilk üç halifeyi (Ebu Bekir, Ömer ve Osman) Ali’nin elinden halifeliği çeşitli yollarla gasp etmiş kişiler olarak bakıp tazim göstermezler. Şiilerin bir kısım sahabeyi güvenilmez kabul edip sadece on iki imamdan gelen hadisleri doğru ve güvenilir (sahih) kabul etmesine karşılık Sünniliğin güvenilirliği tüm sahabeyle genişlettirmesi her iki grubun hadis külliyatlarında bir kısım farklılıklar bulunmasına yol açmıştır.

 

İmam-ı Muhammed Gazali

İslam âlimlerinin en büyüklerindendir. İsmi Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed’dir. Künyesi Ebu Hâmid, lakabı Huccet-ül-İslam ve Zeyneddin’dir. Gazali nisbesiyle meşhurdur. Müctehiddi. İctihadı, Şafii mezhebine uygun oldu.

İran’ın Tus şehrinin Gazal kasabasında 1058 (h.450) yılında doğdu. Babası fakir ve salih bir zattı. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar, onlara yardım ve iyilik eder ve hizmetlerinde bulunurdu. Âlimlerin nasihatini dinleyince ağlar ve Allahü teâlâdan kendisine âlim olacak bir evlat vermesini yalvararak isterdi. Babası yün eğirip, Tus şehrinde bir dükkanda satardı. Vefatının yaklaştığını anlayınca, oğlu Muhammed Gazali’yi ve diğer oğlu Ahmed’i hayır sahibi ve zamanın salihlerinden bir arkadaşına, bir miktar mal vererek vasiyet etti ve ona dedi ki:
“Ben kendim, âlim bir kimse olamadım. Bu yolla kemale gelemedim. Maksadım, benim kaçırdığım kemal mertebelerinin, bu oğullarımda hasıl olması için yardım etmenizdir. Bıraktığım bütün para ve erzakı, onların tahsiline sarf edersin!”

Arkadaşı vasiyeti aynen yerine getirdi. Babasının bıraktığı para ve mal bitinceye kadar, onların yetişme ve olgunlaşmaları için çalıştı. Sonra onlara; “Babanızın, sizin için bıraktığı parayı tahsil ve terbiyenize harcadım. Ben fakirim param yoktur. Size yardım edemeyeceğim. Sizin için en iyi çareyi, diğer ilim talebeleri gibi medreseye devam etmenizde görüyorum” dedi. Bunun üzerine iki kardeş medreseye gittiler ve yüksek âlimlerden olmak saadetine kavuştular.

İmam-ı Gazali, çocukluğunda fıkıhtan bir miktarını kendi memleketinde okudu. Sonra Cürcan’a gitti. İmam Ebu Nasr İsmaili’den bir müddet ders aldı. Sonra Tus’a döndü. Cürcan’dan Tus’a dönerken başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır:
“Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin. Reisleri; “Onlar nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca; “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kağıtlardır” dedim. Eşkıyaların reisi güldü; “Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun” dedi ve onları bana geri verdi. Sonra düşündüm, Allahü teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti, dedim. Tus’a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.”

Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra, tahsiline devam etmek için o zamanın büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişabur’a gitti. Zamanın büyük âlimlerinden olan İmam-ül-Harameyn Ebu’l-Meâli el-Cüveyni’nin talebesi oldu. Üstün zekasını ve çalışkanlığını gören hocası ona yakın alaka gösterdi. Burada usul-i hadis, usul-i fıkıh, kelam, mantık, hukuk ve münazara ilimlerini öğrendi. Ebu Hâmid er-Rezekani, Ebu’l- Hüseyin el-Mervezi, Ebu Nasr el-İsmaili, Ebu Sehl el-Mervezi, Ebu Yusuf en-Nessâc gibi devrin büyük âlimleri belli başlı hocalarıdır.

Nişabur’da tahsilini tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hâmisi olan Selçuklu veziri üstün devlet adamı Nizamülmülk’ün daveti üzerine Bağdat’a gitti. Nizamülmülk’ün topladığı ilim meclisinde bulunan zamanın âlimleri, imam-ı Gazali hazretlerinin ilminin derinliğine ve meseleleri izah etmekteki üstün kabiliyetine hayran kaldıklarını itiraf ettiler. O zaman ortaya çıkan sapık fırkaların mensupları, onun yüksek ilmi ve en zor, en ince mevzuları en açık bir şekilde anlatması, hitabet ve izah etme kabiliyetinin yüksekliği, zekasının parlaklığı karşısında perişan oluyorlar ve tutunamıyorlardı.

Bu sırada otuz dört yaşında bulunan imam-ı Gazali hazretlerinin İslamiyet’e yaptığı büyük hizmetleri gören Selçuklu veziri Nizamülmülk, şimdiki tabirle, onu Nizamiye Üniversitesi rektörlüğüne tayin etti. Bu üniversitenin başına geçen imam-ı Gazali hazretleri, üç yüz seçkin talebeye lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti. Yetiştirdiği talebelerin had ve hesabı yoktu. Ebu Mansur Muhammed, Muhammed bin Esad et-Tusi, Ebu’l-Hasan el-Belensi, Ebu Abdullah Cümert el-Hüseyni talebelerinin meşhurlarındandır. Bir taraftan da kıymetli kitaplar yazan imam-ı Gazali hazretleri, ilim ehli, devlet adamları ve halk tarafından büyük bir muhabbet ve hürmet gördü. Şöhreti gün geçtikçe arttı. Nizamiye Üniversitesinde bulunduğu yıllarda, Kitabü’l-Basit fil-Füru, Kitab-ül-Vesit, El-Veciz, Meahiz-ül-Hilâf adlı kitaplarını yazdı.

Ayrıca İsmailiyye adındaki sapık fırkanın görüşlerini çürütmek için Kitabu Fedâihil-Bâtınıyye ve Fedâil-il-Müstehzariyye adlı eserini yazdı. Yine bu sırada Rumcayı öğrenerek felsefecilerin sapıklığını ortaya koymak için eski Yunan ve Latin filozoflarının kitaplarının aslı üstünde üç sene titizlikle incelemeler yaptı. Bu incelemeleri esnasında ve neticesinde felsefecilerin maksatlarını açıklayan Mekâsid-ül Felâsife kitabı ile felsefecilerin görüşlerini reddeden Tehâfüt-ül-Felâsife kitabını yazdı. Avrupalı filozoflar, o asırda dünyanın tepsi gibi düz olduğunu iddia ederek, ilimlerini ve felsefelerini böyle yanlış bilgiler üstüne kurarken, imam-ı Gazali hazretleri dünyanın yuvarlak olduğunu, karaciğerde kanın zehir ve mikroplardan temizlenip tazelendiğini, safra ve lenfle zararlı madde eriyiklerinin burada kandan ayrıldığını bu işte dalağın, böbreklerin ve safra kesesinin rollerini, kanın madde miktarlarındaki oranın değişmesi ile sıhhatin bozulacağını, bugünkü fizyoloji kitaplarında yazdığı gibi, delillerle ispat etti. Ayrıca diğer fen ilimlerinde de Avrupalıların bilmedikleri doğru bilgilere kitaplarında yazıp yer verdi.

İmam-ı Gazali hazretleri, felsefecilerle ilgili bu çalışmalarını El-Munkızu Aniddalâl kitabında şöyle anlatmaktadır:

“İşte şimdi filozofların ilimlerinin hikayesini dinle: Onları birkaç sınıf, ilimlerini de birkaç kısım hâlinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve eskileri ile yenileri arasında doğruya yakınlık ve uzaklık farkına rağmen, küfür ve ilhâd damgasını vurmak lazımdır. Filozoflar fırkalarının çokluğuna ve çeşitliliğine rağmen, Dehriyyun, Tabiiyyun ve İlahiyyun olmak üzere üç kısma ayrılırlar. Dehriyyun sınıfı eski filozoflardan bir zümredir. Yaratıcının varlığını inkâr ederler, bunlar zındıktır. Tabiiyyun; bunlar da ahiretin mevcudiyetini kabul etmediler. Cenneti Cehennemi, kıyameti ve hesabı inkâr ettiler. Bunlar da zındıktır. Üçüncü sınıf olan İlahiyyun, daha sonra gelen filozoflardır. Bunlar ilk iki sınıfı red etmişlerse de kendilerini bid’at ve küfürden kurtaramamışlardır.” Üçüncü kısımdan olan bu filozoflar, kendilerinden önce gelenlerin yanlışlarını açık seçik göstermek ve bir yaratıcının olduğunu söylemekle beraber Peygamberlere inanmadıkları için küfürde kalmışlardır. Çünkü küfürden kurtulmak için Peygamberlere ve onların bildirdiklerine inanmak da şarttır.

İmam-ı Gazali hazretlerinin felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve itikadlarına, felsefe karıştıran sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir takım kimseler, onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemek olabilir. Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler ise aklı kullanmakla beraber, akla da rehber olarak Peygamberleri ve onların bildirdiği imanı almışlardır. Göz için ışık ne ise, akıl için iman odur. Işık olmayınca göz göremediği gibi iman olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez. İmam-ı Gazali hazretleri, filozof değil müctehiddir. Zaten İslamiyet’te felsefe ve filozof olmaz. İslam âlimi olur. İslam dininde felsefenin üstünde İslam ilimleri, filozofun üstünde de İslam âlimleri vardır.

İmam-ı Gazali hazretleri, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed Gazali’yi vekil bırakarak Nizamiye Üniversitesindeki görevine ara verdi ve Bağdat’tan ayrıldı. Çeşitli ilmi çalışmalar ve seyahatler yaptı. Şam’da kaldığı iki yıl içinde en kıymetli eseri İhyâu-Ulumiddin’i yazdı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Burada Bâtıni denilen sapık fırkaya karşı Mufassıl’ul-Hilâf, Cevâb-ul-Mesâil ve Allahü teâlânın Esmâ-i Hüsnâ denilen isimlerini anlatan El- Maksad ül-Esmâ adlı eserini yazdı. Kudüs’te bir müddet kaldıktan sonra hacca gitti. Haccını müteakiben Bağdat’a döndü. Nizamiye Üniversitesinde, Şam’da yazdığı İhyâ’sını kalabalık bir talebe kitlesine ders olarak okuttu. Bu seferki tedris hayatı uzun sürmedi. Doğduğu yer olan Tus’a gitti. Burada yine Bâtınilere karşı Ed-Dercülmerkum kitabı ile El-Kıstâs-ul-Müstakim, Faysal-ut-Tefrika, Kimyâ-ı Seâdet, Nasihât ül-Müluk ve Et- Tibr-ul-Mesbuk adlı kıymetli eserlerini yazdı. On sene kadar süren bu hizmetlerinden sonra Selçuklu veziri Fahr-ül-Mülk’ün ricası üzerine bir müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdi. Tasavvufu anlatan Mişkât-ül-Envâr adlı eserini de bu sırada yazdı.

İmam-ı Gazali hazretlerinin tasavvufta mürşidi, Silsile-i aliyyenin büyüklerinden olan Ebu Ali Farmedi hazretleridir. Onun huzurunda kemale geldi. Zahir ilimlerinde eşsiz âlim olduğu gibi, tasavvuf ilimlerinde (evliyalık ilimlerinde) de mürşid (yol gösterici) oldu. Her iki ilimde, Peygamberimizin vârisi oldu. Kısa bir müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdikten sonra doğduğu yer olan Tus’a döndü. Elli beş sene gibi kısa bir ömür süren imam-ı Gazali hazretleri, ömrünün son yıllarını Tus’ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de tekke yaptırdı. Günleri insanları irşâd etmekle geçti. Elli yaşını aştığı bu sıralarda El-Munkızu Aniddalâl, fıkhın kaynaklarına (Usul-i fıkha) dâir El-Mustesfâ ve selef-i salihine (Ehli Sünnet itikadına) tâbi olmayı anlatan İlcâmü’l-Avâm an İlm-il-Kelam adlı eserlerini yazdı.

İmam-ı Gazali hazretlerinin yaşadığı devirde İslam âleminde siyasi ve fikri bakımdan büyük bir kargaşalık hüküm sürüyordu. Bağdat’ta Abbasi halifelerinin hakimiyeti zayıflamaya yüz tutmuştu. Bunun yanında Büyük Selçuklu Devletinin sınırları genişliyor ve nüfuzu artıyordu. İmam-ı Gazali hazretleri, bu devletin büyük hükümdarları Tuğrul Beyin, Alparslan’ın ve Melik Şahın devirlerini yaşadı. Melik Şahın kıymetli veziri Nizamülmülk, hem savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, hem de o zamanın parlak ilim ocakları olan İslam üniversitelerini açıyordu. İmam-ı Gazali hazretleri 23 yaşındayken doğuda Hasan Sabbah ve adamları, sapık yollardan olan İsmailiyye fırkasını yaymaya çalışıyorlardı. Mısır’da Şii Fatımi Hanedanı çökmeye başlamış, Avrupa’da ise Endülüs İslam Devleti gerilemeye yüz tutmuştu. Mukaddes toprakları Müslümanlardan almak için ilk Haçlı seferleri de imam-ı Gazali hazretleri zamanında başlamıştı. Bunlardan birincisi olan Haçlı seferine katılan Haçlılar, Anadolu Selçuklu Hükümdarı Birinci Kılıç Arslan’ın üstün gayret ve kahramanlıklarına rağmen 600 binden 40-50 bine düşmek pahasına da olsa, Anadolu’yu geçmiş, Torosları aşmış, Antakya’yı ve bir yıl sonra da Kudüs’ü ele geçirmişlerdi (1096).

İslam âlemindeki bu siyasi karışıklıkların yanında bir de fikir ve düşünce ayrılıkları vardı. Bütün bunlar; Müslümanların birliğini doğrudan doğruya askeri kuvvetle ve ilim yoluyla yıkamayan iç ve dış düşmanların, halk arasında bozuk ve sapık fikirleri yayabilmeleri için çok uygun bir zemin teşkil ediyordu. Müslümanlar arasında itikad birliği sarsılmış, düşünce ve fikirlerde ayrılıklar meydana gelmişti. Bir taraftan eski Yunan felsefesini anlatan kitapları okuyarak yazılanları İslam inançlarına karıştıranlar, diğer taraftan Kur’an-ı kerimin âyetlerinin manasını değiştirerek ve kendi bozuk düşüncelerini katarak açıklamaya kalkışan Bâtıniler ve Mutezile ile diğer fırkalar İslam itikadını bozmaya çalışıyorlardı. Bunlara karşı Ehl-i sünnetin müdafaasını üstlenmiş olan İslam âlimlerinin başında akli ve nakli ilimlerde zamanın en büyük âlimi, müctehid ve asrın müceddidi olan imam-ı Gazali hazretleri geliyordu.

O, bir taraftan kıymetli talebeler yetiştirdi, bir taraftan da sapık fırkaların bozuk inançlarını çürütmek ve Müslümanların bunlara aldanmamaları için okuyacakları kıymetli kitaplar yazdı. Üç yüz binden fazla hadis-i şerifi ravileriyle ezbere bilen ve Hüccetül-İslam adıyla meşhur olan imam-ı Gazali hazretleri, İslamın yirmi temel ilmi ile bunların yardımcıları olan müsbet ilimlerde de söz sahibiydi. Hadis ve Usul-i Hadis ilimlerinde ilim deryası olan bu büyük âlimin kitaplarında mevdu hadis var diyerek, imam-ı Gazali hazretlerinde eksiklik aramak, ilmin hakikatini, İslam âliminin derecesini bilmemektir. Zamanında yaşayan ve sonra gelen âlimler onun kitaplarını senet kabul etmişler ve neticede imam-ı Gazali hazretlerinin kitaplarını ancak mezhepleri kabul etmeyenlerin, dinde reform yapmak için uğraşanların beğenmediklerini bildirmişlerdir.

İmam-ı Gazali hazretleri 1111 (h.505) yılının Cemâzilevvel ayının 14. Pazartesi günü büyük kısmını zikir ve tâat ve Kur’an-ı kerim okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde abdest tazeleyip namazını kıldı, sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu: “Ey benim Rabbim, Mâlikim! Emrin başım gözüm üzere olsun” dedi. Odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine oradakilerden üç kişi içeri girince, imam-ı Gazali hazretlerinin kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, ruhunu teslim ettiğini gördüler. Başı ucunda şu beytler yazılıydı:

Beni ölü gören ve ağlayan dostlarıma,
Şöyle söyle, üzülen o din kardeşlerime:
“Sanmayınız ki, sakın ben ölmüşüm gerçekten,
Vallahi siz de kaçın buna ölüm demekten.”
…….
Ben bir serçeyim ve bu beden benim kafesim.
Ben uçtum o kafesten, rehin kaldı bedenim.
…….
Bana rahmet okuyun, rahmet olunasınız.
Biz gittik. Biliniz ki, sırada siz varsınız.

Son sözüm olsun, “Aleyküm selam” dostlar.
Allah selamet versin, diyecek başka ne var?

İmam-ı Gazali hazretleri, kendisini mezarın içine Şeyh Ebu Bekr en-Nessâc koysun, diye vasiyet etmişti. Şeyh bu vasiyeti yerine getirip mezardan çıktığında hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler “Size ne oldu?.. Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim?..” dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemin vererek tekrar ısrarla sorulunca, mecbur kalarak şunları anlattı:
“İmamın nâşını mezara koyduğum zaman, Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi. «Muhammed Gazali’nin elini, Seyyidü’l Mürselin Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemin eline koy» Ben denileni yaptım. İşte mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”

İmam-ı Gazali hazretleri asrının müceddidi olup, din bilgilerinden unutulmuş olanlarını meydana çıkarmış, açıklamış ve herkese öğretmişti.

İmam-ı Gazali hazretleri, zamanındaki devlet adamlarının ikram ve iltifatlarına kavuşmuştu. Onlara zaman zaman nasihat ederek ve mektup yazarak hakkı tavsiye etmiş, Müslümanların huzur ve refahı için dua etmiştir.

Bunlardan Selçuklu Sultanı Sencer’e nasihat için aşağıdaki mektubu yazmıştır:

“Allahü teâlâ İslam beldesinde muvaffak eylesin, nasibdâr kılsın. Ahirette ona, yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azim ve ahiret sultanlığı ihsan etsin. Dünya padişahlığı, nihayet bütün dünyaya hakim olmaktan ibarettir. İnsanın ömrü ise, en çok yüz sene kadardır.

Cenab-ı Hakkın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedi sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma.

Bu ebedi padişahlığa (saadete) kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir.” Madem ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha iyi fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hâle gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyanın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: «Dünya kırılmaz altın bir testi, ahiret de kırılan toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedi olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir.» Ahiret ise hiç kırılmayan ebediyyen bâki kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misali iyi düşününüz ve daima göz önünde tutunuz…”

İmam-ı Gazali hazretlerinin buyurduğu güzel sözlerden bazıları:

Allahü teâlânın verdiği nimeti, Onun sevdiği yerde harcamak şükür; sevmediği yerde kullanmak ise küfran-ı nimettir (nimeti inkâr etmektir).

Belaya şükretmek lazımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka bela yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allahü teâlâ, senin iyiliğini senden iyi bilir.

Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mesul olacaksan söyle. Yoksa sus!

Sabır insana mahsustur. Hayvanlarda sabır yoktur. Meleklerin ise sabra ihtiyacı yoktur.

Allahü teâlânın, her yaptığımızı her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin işleri ve düşünceleri edepli olur.

Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes hiçbir şeyle tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O halde bu günü elden kaçırmamak bunu saadete kavuşmak için kullanmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi bütün âzâlarını haramdan koru.

Ey nefsim, sonra tevbe ederim ve iyi şeyler yaparım, diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tevbe etmeyi bugün tevbe etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun.

Eserleri:
İmam-ı Gazali hazretleri, ömrü boyunca gece gündüz devamlı yazmış büyük bir İslam âlimidir. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölününce, bir güne on sekiz sayfa düşmektedir. Eserlerinin sayısının 1000’e ulaştığı, Mevduât-ul-Ulum kitabında bildirilmektedir. Bunlardan 400’ünün isimleri Şeyh Ebu İshak Şirâzi’nin Hazâin kitabında yazılıdır.

Eserleri üstünde Avrupalılar geniş ve uzun süren incelemeler yapmışlardır. Bunlardan P. Bouyges adlı müsteşrik Essaie de Chronologie des Oeuvres de al-Ghazâli adlı eserinde İmam-ı Gazali’nin 404 kitabının ismini vermiştir. Meşhur müsteşrik Brockelmann da Geschichte Der Arabischen Litteratur adlı eserinde, eserlerinden 75 tanesinin listesini vermiştir. 1959’da dört Alman ordinaryüs profesörü, imam-ı Gazali hazretlerinin kitaplarını okuyarak, İslam dinine aşık olmuşlar ve hazret-i İmam’ın kitaplarını Almancaya çevirerek sonunda Müslüman olmuşlardır.

İmam-ı Gazali hazretlerinin vefatından sonra İslam dünyasının maruz kaldığı Moğol felaketi esnasında yakıp yıkılan binlerce kütüphane içinde Gazali hazretlerinin sayısız eseri de yok edilmiştir. Bu sebepten bugüne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamış, ilim dünyası bu husustaki eksikliğini tamamlayamamıştır.

Eserlerinden bazıları şunlardır:
İhyâu-Ulumiddin,
Kimyâ-ı Seâdet,
Cevahir-ül-Kur’ân,
Kavâid-ül-Akâid,
Kitab-ül-İktisâd fil İtikad,
İlcâm-ül-Avâm an İlm il-Kelam,
Mizân-ül-Amel,
Dürret-ül-Fahire,
Eyyüh-el-Veled,
Kıstâs ül-Müstekim,
Tehâfet-ül-Felâsife,
Mekâsıd-ül-Felâsife,
El-Munkızu Aniddalâl,
El-Fetâvâ, Hülâsât-üt-Tasnif fit-Tesavvuf.
(İlcâm-ül-Avâm, Eyyüh-el-Veled, El-Munkızu Aniddalâl, Durret-ül-Fahire ve Kimyâ-ı Seâdet kitapları Hakikat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.)

İmam-ı Gazali hazretlerinin en kıymetli eseri İhyâ’sıdır. Osmanlı âlimlerinden Saffet Efendi Tasavvufun Zaferi isimli eserinde, İmam-ı Gazali’nin İhyâu Ulumiddin kitabı öyle kıymetli bir eserdir ki, Kur’an-ı kerimin ve Peygamber efendimizin hadislerinin manalarını Müslümanlara anlatmak ve Allahü teâlânın kullarına, doğru yolu göstermek, huzur ve saadete kavuşturan İslam ahlakını öğretmek için, din âlimleri olarak elimizde bundan başka hiçbir kitap bulunmasaydı, yalnız bu kitap kifayet ederdi.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri de, “İmam-ı Gazali’nin İhyâ kitabı, bütün âlimlerce doğru ve yüksektir. Bir gayrı müslim, severek yapraklarını çevirirse, müslüman olmakla şereflenir” buyuruyor.

Hazret-i Musa ile konuşması
Peygamber efendimiz Miracda iken Musa aleyhisselam ile görüşür. Hazret-i Musa, “Ümmetimin âlimleri İsrail oğullarına gelen peygamberler gibidir” buyuruyorsunuz. Bir âlim nasıl olur da peygamber gibi olur diyor. Peygamber efendimiz, bir âlim çağırır.
Hazret-i Musa gelen âlime sorar:
– Senin adın ne?
– Muhammed bin Muhammed bin Muhammed Gazali

Hazret-i Musa sorar:
– Ben sana adın ne dedim, sen tâ dedelerinin adını bile söyledin? Böyle söylemek uygun mu? Sadece sorulana cevap vermek gerekmez miydi?
– Efendim Allahü teâlâ, (Ya Musa elindeki ne) diye sorduğunda siz, Asa demekle kalmadınız. (Bu elimdekini yere vurunca su çıkar, bununla düşmanların oyunlarını bozarım, gerektiğinde bu ejderha olur, sihirbazların sihirlerini yok ederim, yürürken dayanırım. Bu Asanın bana çok faydaları vardır) demiştiniz. Öyle değil mi?
– Evet öyle demiştim.
– Maksadınız Allahü teâlâ ile daha fazla konuşmak değil miydi?
– Evet.
– Ben de sizin gibi ulülazm büyük bir peygamberi bulmuşken konuşmayı uzatmak için dedelerimin de ismini söyledim.

Hazret-i Musa, Peygamber efendimiz aleyhisselama der ki:
– Şimdi anlaşıldı, gerçekten de senin ümmetinin âlimleri Beni İsrailin peygamberleri gibi imiş. (Ruhulbeyan c.2, s. 568)

Hayatı ve kişiliği

Ana maddeler: Yesevîlik ve Âhiler

Horasan Melametîliğinin önde gelen temsilcilerinden Yusuf Hemedani’nin öğrencisi Hoca Ahmed Yesevi tarafından kurulmuş olan Yesevîlik tarikâtının Anadolu’daki en fa’al uygulayıcısı konumunda 13. yüzyıl Anadolu’sunun İslâmlaşma sürecine önemli katkılarda bulunarak adını “Horasan Erenleri” olarak anılan şahsiyetler arasına yazdıran, 16. yüzyılda ise Balım Sultan önderliğinde 14. ile 15. yüzyıl Azerbaycan ve Anadolu’sunda yaygınlaşmış olan Hurûfîlik akımının etkisi altında kalınmak suretiyle ibahilik, teslis (üçleme), tenasüh, ve hülul anlayışlarını da bünyesine alarak kurumsallaşan Bektaşîlik tarikâtının isim babası, Kalenderî / Haydarî şeyhi, islam mutasavvıfı.

Lokman Parende’den ilk eğitimi almış ve Hoca Ahmed Yesevî (1103-1165)’nin öğretilerini takip etmişti. Bundan dolayı Yesevi’nin halifesi olarak kabul edilmektedir. Anadolu’ya geldikten sonra kısa zamanda tanınarak kıymetli talebeler yetiştirdi. Hacı Bektâş-ı Velî kendisinin de bağlı olduğu “Ahilik Teşkilâtı” ile, Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde Anadolu’da sosyal yapının gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuştur.

Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektâş-ı Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı, Nevşehir iline bağlı Hacıbektaş ilçesinde bulunmaktadır.

Hacı Bektâş-ı Veli’nin kimliği

Ana maddeler: Hoca Ahmed Yesevî, Seyyid Ebû’l Vefâ Tâcû’l-Ârifîn, Ebû’l-Bekâ Baba İlyâs ve Ktb’ûd-Dîn Haydaru

Meşhur Velâyet-Nâme onu Şiîliğin unvan mezhebini taşıyan Câ’fer-i Sâdık’tan Beyazid Bistâmî’nin getirdiği hırkayı giymiş olan “Lokman Perende” vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlar. Velâyet-Nâme üzerinde uzmanlaşmış yazarların naklettiklerine göre Hacı Bektâş’ın tarikât silsilesi önce Kutb’ûd-Dîn Haydar’a, ondan da Lokman Serahsî’ye, ve oradan da Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanî vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlanmaktadır. Âşık Paşa tarihinde ise “Hacı Bektâş” Horasan’dan “Menteş” adındaki kardeşiyle beraber Sivas’a gelerek Baba İlyas Horasanî’ye mürid oldular. Bu intisaptan sonra Hacı Bektâş önce Kayseri’ye oradan da Kırşehri’ne geldi, sonra da Karacahöyüğe yerleşti. Buna göre Hoca Ahmed Yesevî müridlerinden olduğuna dâir rivayetin doğru olmadığı anlaşılıyor.

Hacı Bektâş’ın yaşadığı devir ve şahsiyeti

Tezkire-i Eflâkî’ye göre “Hacı Bektâş” Rûm’da “Baba Resûl” derler bir Erin halifesiydi. Bektâş o yüzyılda mesnevîleri ve gazelleriyle bütün tasavvuf âleminde saygıyla anılan Mevlânâ Celâl’ed-Dîn-i Rûmî’ye bazı sualler sormak için müridi Baba İshâk Kefersudî’yi Konya’ya gönderdi. Şeyh İshâk Konya’da Mevlânâ’nın yanına vardığında onu zikr’üs-semâ’yla meşgul buldu. Mevlânâ ise keşf ve kerâmet yoluyla sorulara önceden vâkıf olduğundan daha Şeyh İshâk’ın sorularını sormasına fırsat tanımadan bir dörtlük şeklinde başka sorular yöneltmek suretiyle yanıt verdi. Şeyh İshâk kendisini, sualin ve mısraların zamirinde yatan amacın yanıtını almış addetmek suretiyle geri dönerek keyfiyeti Hacı Bektâş’a nakletti. Sultan Âlâ’ed-Dîn Key-KûbâdEvvel’ın oğlu Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev-i Sâni devrinde yaşadığı anlaşılan Hacı Bektâş’ın Anadolu’da nüfuz sâhibi Şiî dâîlerden birisi olduğu anlaşılmaktadır. Selçuklu Sultanları arasındaysa Süleyman’dan başka Şiî olan bilinmemektedir. Bir başka rivayete göre ise bu “Şiîlik Hareketleri” Hacı Bektâş’ın şahsiyetinde değil de ona tâbi olanlara mahsustu. Şekayık’a göre Hacı Bektâş’ın Şeyh İshâk gibi diğer müridleri arasında da “Melâhide-i Bâtıniyye” i’tikadını paylaşan pek çok dervişler mevcuttu.[2]

Hacı Bektâş Horasan’dan Anadolu’ya göç ettikten sonra Suluca Karahüyük’te otuz altı sene “Horasan Melametîliği kökenli On İki İmamcı Tasavvufî–Bâtınî İslâm” i’tikadını neşriyât ile meşgul oldu ve bu süre zarfında aralarında Cemâl Seyyid, Sarı İsmâil, Kolu açık Hâcim Sultan, Baba Resul, Birap Sultan, Recep Seyyid Sarı Kadı, Ali Baba, Burak Baba, Yahya Paşa, Sultan Bahâ’ed-Dîn, Atlaspuş, ve Dost Hüda Hazreti Sâmet gibi meşhurların da bulunduğu tam otuz altı bin halife yetiştirdi. Ölümünün yaklaştığını hisseder hissetmez her birini bir memlekete yolladı. Bunların bazılarının hâllerini Velâyet-Nâme anlatmaktadır.

Hacı Bektâş’ın Horasan Melametîliği kökenli Bâtınîliğin Anadolu’daki neşri fa’aliyetleri tartışmasız hâyrete şâyan olmakla beraber bu meyândaki teşkilatlanmanın ana merkezinde Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanî bulunmaktaydı. Eflâkî’nin Baba Resul’ü Hacı Bektâş’ın şeyhi olarak göstermesine karşın Velâyet-Nâme tersini iddia etmektedir. Burak Baba’nın da Tokatlı olduğuna dair söylenti ile Hoylu olduğuna dâir ihtilâf da aynen buna benzemektedir. Velâyet-Nâme’nin nakilleri, Milâdî 1271 tarininde vefât ettiği bilinen Hacı Bektâş’ı Orhan Gazi devrinde sağ olarak göstermek gibi daha birçok yönden tenkit edilmeye açık kalan çelişkileri ihtivâ etmektedir.

Hacı Bektâş’ın yaşadığı devirde Anadolu’da faaliyet gösteren Bâtınîler

Anadolu’da Alevî, Bektâşî, Kızılbaş, Dazalak, Hurûfî, Rum abdalları, Kalenderîler, Melâmiye, Haydariye, Câmiye, Şemsiye, Edhemiye gibi Bâtınî kolları birbirleri ardından ortaya çıktıkları gibi bütün bu çeşitli yolların dinî hükümlerdeki ihtilâflarına rağmen kendi aralarında “Bâtınîlik” konusunda ortak bir zeminde birleşmekteydiler. Taşıdıkları Bâtınî akideler ise hep Mısır Fâtımî dâîleri ile Suriye Bâtınilerinin telkinlerini ihtiva etmekteydi.

Osmanlı Ordusu ve Hacı Bektâş-ı Velî

Ana madde: Osmanlı Ordusu

Osmanlı Sultanları ile halk tarafından da sevildi ve hürmet gördü. Osmanlı Ordusunda yeniçeriler Bektaşîlik kurallarına göre yetiştirilirdi. Bu nedenle Yeniçerilere tarihte Hacı Bektâş-ı Velî çocukları da denirdi. Ocağın banisi Hacı Bektâş-ı Velî olarak kabul edilirdi. Seferlere giderken yanlarında daimâ Bektaşî dede ve babaları eşlik ederlerdi. Bugün Balkanların her köşesine Bektaşîliği yeniçeriler taşımıştır.Bu Hacı Bektâş-ı Velî’nin sohbetlerini takip ederek onun tarikâtına bağlananlara ise “Bektaşî” adı verildi.

Kaynak.wikipedia

Anıtkabir, ülkemizdeki en önemli yerlerden biridir.Atamızın yattığı yerdir.Fakat  Anıtkabir’in bir çok özelliği hakkında bilgi sahibi değiliz.

Anıtkabir’in yapımı yaklaşık 9 yıl sürmüştür. Ve ağırlığı tam 150.000 tondur. Anıtkabirde birçok heykel,süsleme ve kabartmalar bulunmaktadır.

Anıtkabir’in Yerinin Belirlenmesi
Anıtkabir’in yapımına 9 Ekim 1944 yılında başlanmıştır. 1 Eylül 1953 yılında ise tamamlanmıştır. Anıtkabir’in yerini dönemin Aydın Milletvekili Mithat Aydın önermiştir. Birçok seçeneğin tartışıldığı zamanda Mithat Aydın adı ‘Anıttepe olarak değiştirilecek olan ‘Rasat tepe’ yi önerdi.Atatürk’ün yıllar önce ‘Rasat tepe’ de yaptığı gezide’ bu ne kadar güzel bir anıt yeri’ demiştir. Atatürk bu sözü diyerek yıllar sonra gömüleceği yeri hissetmiş gibiydi.

Anıtkabir projesi için birçok ülkeden teklif geldi. 49 proje içinden Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Adanın projesi kabul edilmiştir. Atamızın kabri depreme karşı çok dayanıklıdır.

Anıtkabir ve İnşaatı
Anıtkabir 4 kısım olarak tasarlanmıştır.

1. Kısım
Bu kısımda toprak seviyesi ayarlaması yapılmıştır. Ayrıca Atamızın kabirine doğru uzanan aslanlı yoldaki istinat duvarı yapılmıştır.Yaklaşık olarak 1 yıl sürmüştür

2. Kısım
Mozole ve törenin yapıldığı alanı kapsamaktadır. Ayrıca meydanın çevresindeki benzer amaçlarla kullanılacak binaların yapılmasını kapsamaktadır. Yine 2. kısım inşaatta anıt kütlesinin projesi tasarlanmıştır. Giriş kuleleleri ve Anıtkabir’e uzanan yolun önemli bölümü tamamlanmıştır. Ayrıca arazide ağaçlandırma gerçekleştirilimiş.Sulama sistemi yapılmıştır. Yaklaşık 5 yıl sürmüştür.

3. Kısım
Anıta çıkan yollar ve aslanlı yol tamamlanmıştır. Ayrıca tören meydanı ile mozolenin üst döşemeleri gerçekleştirilmiştir. Anıta çıkan merdiven basamakları yapılmıştır.

4. Kısım
Artık anıtkabirin tamamlanması için son aşamadır. Şeref holü ve tonozlar yapılandırılmış. Buralardaki taş profiller ve saçak süslemeleri yapılmıştır. Bu inşaat aşamaları bittikten sonra anıtkabirin 9 yıl süren inşaatı son bulmuştur.

Anıttaki Aslanlar
Atamızın kabirne giden 262 metre yol vardır.Bu yolun sağ ve solunda karşılıklı olarak 24 aslan bulunmaktadır. Bu aslanlar 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir. Bilindiği gibi aslan kültürümüzde gücü temsil etmektedir. Aslanların karşılıklı olması ise milletimizin birlik ve bütünlüğünü ifade eder. Atamızın anıtına doğru yaklaşan aslanları başları öne eğik bir şekildedir.

Anıttaki Ağaçlar
Anıtkabirdeki yeşillendirme çalışmaları yapılmıştır. Birçok ağaç vardır. Ancak bu ağaçların hepsinin boyu kısadır. Yani bodur olan bu ağaçlar bilinnçli olarak seçilmiştir. Çünkü anıt her yerden görülebilmeliydi.Uzun boylu ağaçlar görüş açısını kapatmamalıydı.

Bayrak Direği
Anıtkabir’in diğer önemli unsurlarından biride bayrak direğidir. Anıtkabir’de 33 buçuk metre uzunluğunda bayrak direği 1946 yılında Nazmi Cemal adlı kişi tarafından ABD den gelmiştir.

Atatürk Müzesi
Anıtkabirde Atatürk müzesi bulunmaktadır .Atamızın bir çok eşyası burada sergilenmektedir. Traş takımları, bastonları ,aldığı hediyeler ve birçok eşyası bulunmaktadır. Atamıza ve ailesine ait fotoğralarda bu müzede bulunmaktadır. Ayrıca müzede Atatürk’ün hem baston hemde tüfek olma özelliğine sahip silahı, Sabiha Gökçen ve Afet İnan’a hediye ettiği tabancalar bizlere sergilenmektedir. Ayrıca manevi kızı olarak gördüğü Rukiye Erkine hediye verdiği mini bir Kuran bulunmaktadır.

Anıtkabir müzesinde ayrıca Atatürk’ün özel kitaplığı bulunmaktadır. Bu kitaplar arasında en önemlisi Nutuktur. Orjinal metni müzede yer almaktadır.Ayrıca başta Türk ve İslam Tarihi,dil, edebiyat, sosyal bilimler ve birçok konuda kitaplar bulunmaktadır. Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Farsça, Slav dillerindeki toplam 3118 kitap müzede ziyaretçilere sergilenmektedir.

 

Amerikan “LiveScience” dergisi, bilim dünyasının açıklayamadığı 10 olguyu sıraladı. İşte açıklanamayan 10 olgu…

1 – BEDEN / ZİHİN BAĞLANTISI

Bir efsaneye dönüşen ‘plasebo etkisi’ zihinle beden arasındaki muhteşem ilişkinin en basit kanıtı. Bu etki kendini şöyle gösteriyor: Sahte, yani aslında ilaç olmayan bir ilaç aldıklarından habersiz denekler, dertlerine derman olacak bir hap ya da şurup içtiklerini düşündüklerinden kendilerini daha iyi hissediyorlar. Üstelik etki kimi zaman bununla da kalmıyor, tıbbi belirtilerde de düzelme görülüyor. Plasebo deneklerine bakınca, insan ister istemez, zihin neye inanırsa bedeninin de onu yaşadığına hüküm getiriyor. Pek çok uzman, zihnin yardımıyla bedenin kendi kendini iyileştirebilme kabiliyetinin, modern tıbbın yaratabileceği bir ‘mucize’den kat be kat büyüleyici olduğuna inanıyor.

2 – HAYALETLER

Hayaletlerin varlığı hakkında ciddi bir kanıt olmamakla birlikte, onları gördüğünü, onlarla konuştuğunu, onların fotoğraflarını çektiğini ısrarla anlatan -içten ya da değil- şahitler, pek çok insan var. Ancak bilim henüz yanıtı bulamadı.

3 – DEJA VU

Fransızca bir kelime olan ‘déjà vu’, Türkçede ‘daha önce görülmüş’ anlamını taşıyor. Açıklamak istediği durum ise şu: Özel bir anı ya da birtakım koşulları, aynı şekilde daha önceden de yaşamış olduğunuzu hissetme hali. Herkesin hayatında bir ya da birkaç kez yaşadığı bu duygu, şaşırtıcı, anlaşılmaz, gizemli ve evet ürkütücüdür. Araştırmacılar ‘déjà vu’ ile ilgili bazı açıklamalar yapmaya çalışsalar da, bu tuhaf hissin nedeni, bir gizem olmayı sürdürüyor.

4 – TAOS UĞULTUSU

ABD’nin New Mexico eyaletinde bulunan küçük Taos kentini ziyaret eden bazı turistler ve vatandaşlar, yıllardır, çöl havasında gizemli, güçsüz, düşük frekansa sahip bir uğultu ve titreşim duyduklarını anlatıyorlar. Bu iddiada bulunanlar, Taos vatandaşlarının sadece yüzde ikisini oluşturuyor. Bazıları bunun çöldeki garip birtakım akustik sorunlarından kaynaklandığını düşünürken, bazıları da bir çeşit kitle histerisi ya da uğursuz bir sır olduğuna inanıyor. Duyulduğu iddia edilen sese ister vızıltı, ister uğultu, ister titreşim deyin; ister psikolojik, ister doğal, ister doğaüstü olduğuna inanın… Hakkında bilinen bir tek gerçek var: O da şimdiye kadar hiç kimsenin bu garip sesin kökenini ortaya çıkaramadığı.

5 – DUYU ÖTESİ ALGI

Hem Doğu, hem de Batı toplumlarında, bazı insanların bir çeşit psişik güçleri olduğuna inanılıyor. Bugüne dek psişik güçleri olduğunu iddia eden kişiler, araştırmacılar tarafından pek çok teste tabi tutuldu. Ancak elde edilen sonuçlar her seferinde ya olumsuz ya da muğlak ve şüpheliydi. Altıncı hissin gücüne inanan pek çok kişi, psişik güçlerin test edilemeyeceğini, çünkü bir nedenle kendilerine şüpheyle yaklaşanların ya da bilim adamlarının yanında azaldığını vurguluyor.

6 – ÖNSEZİ

Psikologlar bu durumu açıklarken insanların bilinçaltlarında, farkında olmadan çevremizdeki dünya hakkında bilgi topladığını vurguluyorlar. Bu şekilde biz aslında sadece ‘görünüşte bilmediğimiz’ bazı şeyleri biliyor ya da hissediyoruz. Ancak söz konusu bilgiler bilinçaltımızın derinliklerinde yaşadığı için, bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Bu açıklama kimileri için tatmin edici olsa da pek çok araştırmacıya göre önsezi, kanıtlanması ve üstünde çalışılması zor bir konu.

7 – ÖLÜMDEN SONRA HAYAT

Hayatlarında bir kez ölüme yakın deneyim geçirmiş kişilerin bazıları, karanlık bir tünelde yol alıp, sonunda beyaz bir ışık huzmesine kavuştuklarına dair hikâyeler anlatır.

Bunlar arasında sevdiklerinize kavuşmak, garip bir huzur hissetmek gibi daha renkli öyküler de mevcuttur. Bu deneyimler son derece etkileyici olmakla beraber, maalesef kimse ‘öbür taraf’tan elinde bir kanıtla ya da doğrulanabilir bir bilgiyle geri dönmeyi başaramadı.

‘Öbür dünya’ kuşkuyla yaklaşanlar, söz konusu deneyimlerin travma geçirmiş bir beynin gördüğü halüsinasyonlar olduğunu vurguluyorlar.

Tabii bu nedenle de son derece doğal ve açıklanabilir olduklarını… Ölüp de geri dönen olmadığına göre, bu konu gizemini koruyacak.

8 – UFO’LAR…

UFO deyince genelde insanların aklına uçan daireler, kısacası uzay gemileri gelse de UFO’nun açılımı ‘Tanımlanamayan Uçan Nesne’… Ve bu nedenle evet UFO diye bir şey var. Çünkü dünyanın her tarafında, gökyüzünde ne olduğunu tanımlayamadıkları birtakım objeleri gördüğünü söyleyen insanlar var. Ancak bu obje ve ışıklar, aslında uçak mıdır, meteor mudur yoksa gerçekten Marslıların son model uzay gemisi midirş Bu bir türlü açıklığa kavuşamıyor.

9 – ASLA BULUNAMAYAN KAYIPLAR

İnsanlar bazen kaybolur. Bazıları yaşadıkları hayattan kaçar, bazıları büyük çaplı ve cesetlerin tanınamadığı kazalarda yitip gider, bazıları cinayet kurbanı olur. Kayıplar ölü ya da diri bulunur. Ancak bazı insanlar vardır ki adeta buharlaşırlar. 1872’de Portekiz yakınlarında bulunan ‘hayalet gemi’ Marie Celeste’in mürettebatı, Amerikan işçi lideri Jimmy Hoffa bu şekilde kayıplara karışanlardan sadece bazıları.

10 – BÜYÜK AYAK

Bu gizem de Amerika’dan… Yeni Kıta’da yıllar boyunca, insana benzeyen, bol tüylü, son derece iri, ‘Büyük Ayak’ adlı bir yaratığı gördüğünü iddia eden sayısız insan ortaya çıktı. Tüm kıta çevresinde kaydedilen iddialar eğer doğruysa, aslında binlerce Büyük Ayak’ın yaşıyor olması gerekirdi. Ancak bugüne kadar bu korkunç yaratığa ait tek bir ceset bile bulunamadı. Ortada belirsiz fotoğraflar, video kayıtları ve tanıkların açıklamalarından başka bir şey yoktu. Görünen o ki, Büyük Ayak da, İskoçya’nın varlığı bir türlü kanıtlanamayan ünlü Loch Ness canavarı gibi gizemler dünyasındaki yerini koruyacak.

Kaynak: Tempo

1. Sahile vuran gizemli ceset: Tamam Shud vakası

Sahile vuran gizemli ceset: Tamam Shud vakası

1 aralık 1948’de sabahın erken saatlerinde, Avustralya’nın Adelaide kentinin Somerton sahilinde kimliği belirsiz bir ceset bulundu. Bulunan ceset yaz mevsimi olmasına rağmen oldukça kalın giyimliydi, üzerindeki giysilerde hiçbir etiket yoktu ve sahilde bulunmasına rağmen kıyafetleri oldukça temizdi. Otopsi sonucu iç organlarının hali sebebiyle, belirsiz bir maddeyle zehirlendiği anlaşıldı. Olayın gizem kazanmasına sebep olan şey ise, adamın giydiği ceketin gizli bir cebinde bulunan Tamam Shud yazılı kağıt parçasıydı. Gazetelere verilen ilanlar sonucu, kağıdın koparıldığı kitap bulundu ve yazının Ömer Hayyam’ın bir şiirinin “Bitti, tamamlandı” anlamına gelen son dizesi olduğu öğrenildi. Kitabın arkasında yazılan telefon numarası da bir hemşireye aitti. Hemşire, kitabı 2. Dünya Savaşı sırasında Alfred adlı bir teğmene verdiğini söyledi. Alfred bulundu ve ilginç bir şekilde ön sayfasında hemşirenin el yazısının bulunduğu kitapta Taman Shud kısmının koparılmamış olduğu görüldü. Bu isimsiz cesedin sırrı o tarihten beri gizemini koruyor.

2. Televizyon tarihinde ilginç bir korsan yayın: Max Headroom olayı

ABD’de takvimler 22 Kasım 1987’i gösterdiğinde dünya televizyon tarihinin en ilginç olaylarından biri yaşanır. O dönem popüler bir televizyon şovu karakteri olan Max Headroom maskesi takan bir kişi, saat 21:14’te WGN televizyonunun yayınının birden kesilmesiyle görüntüye girer ve anlaşılmaz sözler söyleyip, garip hareketler yapar. Bu yayın 28 saniye sonra televizyon görevlileri tarafından kesilir. İkinci denemesi ise saat 23:15’te, başka bir televizyon kanalının yayınına sızarak olur. Bu kaçak yayın ise görevliler tarafından kesilemez, 88 saniye boyunca ekranda kalır ve kendiğilinden sona erer.

Televizyon ağlarına sızmanın oldukça zor ve maliyetli olması gibi teknik konulardan dolayı, bir kişinin küçük bir mekanda böyle bir kaçak yayını gerçekleştirmesinin ihtimal dışı olduğu belirtilir ve olayın faili hiçbir zaman ortaya çıkartılamaz.

3. Ölü bir rockstar efsanesi: Paul is Dead

Ölü bir rockstar efsanesi: Paul is Dead

Ünlü klasik rock grubu The Beatles hayranları arasında oldukça yaygın olan iddiaya göre, grubun basçısı Paul McCartney, 1966 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybeder. Grubun popüleritesini kaybetmemesi için de McCartney’e tıpatıp benzeyen bir kişi, ünlü müzik adamının yerine geçer. İddiayı öne süren ve destekleyenlerin ise bazı “kanıtları” vardır:

  • Paul Mccartney’in farklı dönemlerde çekilmiş fotoğraflarında görünen fiziksel farklılıklar.
  • The White Album ve St. Pepper’s Lonely Heart Club Band albümlerinin kapaklarında McCartney’in ölümünü temsil eden işaretler bulunması.
  • The Beatles’ın I’m So Tired adlı şarkısının sonundaki konuşma tersten çalındığında “Paul is a dead man, miss him, miss him” (paul ölü bir adam, onu özlüyoruz) şeklinde bir mesaj duyulması.

4. Kimsenin sırrını çözemediği radyo istasyonu: UVB-76

UVB-76 Rusya’da bulunan, Numbers Station adıyla tanımlanan radyo istasyonlarından biri. Kısa dalga radyo yayını yapan bu kanalda belli aralıklarla, anlamsız görünen ama belli bir sırası olduğu anlaşılan mesajlar yayınlanmakta. Tek hecelik kelimeler, rakamlar ve bazı isimler barındıran bu mesajlar oldukça kısa bir şekilde seslendiriliyor. Her heceleme arasında tam 1.5 saniye bulunmasından dolayı mesajların yapay olarak üretildiği tahmin ediliyor. Radyonun yayınında zaman zaman belirsiz insan seslerinin duyulması ise istasyonun başında bir insan bulunup bulunmadığı hakkında şüpheler yaratmış. Yeri bilinmeyen UVB-76’nın yayın amacına da hiçbir zaman net olarak ulaşılamadı. Bazı kaynaklara göre resmi amacı iyonosfer araştırması olan istasyon, diğer bir iddiaya göre ise gizli istihbarat servislerinin haberleşmesi için kullanılıyor.

5. Dış uzaydan gelen mesaj: Wow! sinyali

Dış uzaydan gelen mesaj: Wow! sinyali

ABD’de 15 Ağustos 1977 tarihinde Ohio Devlet Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma kapsamında 72 saniye süren dar bantlı bir radyo sinyali tespit edildi. Sinyal dünya dışı, hatta güneş sistemi dışından beklenen tüm özelliklere uyuyordu. Bu isimle anılmasının sebebi ise, sinyali tespit eden Dr. Jerry R. Ehman’ın kaydın çıktısındaki izini daire içine alıp yanına şaşkınlığını belirten Wow! ifadesini yazmasıdır. Sinyalin tekrar yakalanması için yapılan çalışmalar bir sonuca ulaşmamış, kaynağı ise hiçbir zaman tespit edilememiştir.

6. Hazreti Meryem’i gören üç çocuk: Fatima olayı

Hazreti Meryem'i gören üç çocuk: Fatima olayı

İddialara göre 1917 yılında Portekiz’in Fatima adlı ufak bir köyünde, dağlarda çobanlık yapan üç çocuk Hz. Meryem’i gördü. Hz. Meryem, her ayın 13’ünde geleceğini ve çocuklardan ufak bir kilise yapmalarını ister. Kısa sürede dilden dile yayılan olay sayesinde bu ufak köy, inananların akınına uğrar. Hz. Meryem’in çocuklara “İkinizi az sonra yanıma alacağım” dediği iddia edilir ve iki çocuk bir yıl arayla hayatlarını kaybederler. Lucia adlı üçüncü çocuk ise, rahibe olarak bir manastıra girer. Hazreti Meryem’in kendisine üç mesaj verdiğini söyleyen Lucia, bunların ikisini yayınlar. Üçüncüsü mesaj ise bir zarfın içinde Papa’ya verilir ve hiçbir zaman açıklanmaz.

7. Tüm mürettebatı ölü bulunan gemi: S.S. Ourang Medan

Tüm mürettebatı ölü bulunan gemi: S.S. Ourang Medan

1947 Haziran’ında Hollanda bandıralı bir gemi Sumatra açıklarında acil koduyla iki yardım çağrısı gönderdi. İlk çağrıda “Kaptan dahil herkes öldü” deniyor, hemen ardından gelen ikincisinde ise “Ölüyorum” mesajı bulunuyordu. Çağrıları alan bir gemi hemen yardıma gitti. Ourang Medan’a ulaşıldığında ise gemideki köpek dahil bütün mürettebat, elleri güneşe dönük ve suratlarında bir korku ifadesiyle ölü olarak bulundu. Kısa süre sonra bir patlamayla sulara gömülen geminin gizemi bugün bile varlığını koruyor. Bu ürpertici olayın sebebinin ise, taşıdıkları biyolojik silahtan sızan gaz, “uzaylı” saldırısı vs. olduğuna dair teoriler bulunmakta.

8. Uçuş sırasında kaybolan pilot: Frederick Valentich

Uçuş sırasında kaybolan pilot: Frederick Valentich

Avustralya’da 21 ekim 1978 tarihinde Frederick Valentich adlı bir pilot, güneyde bir adaya doğru yol almaktadır. Bir anda üzerinde gezen “yeşil ışıklar saçan, uçağa benzemeyen, oldukça hızlı” bir cisim gördüğünü hava kontrolörüne bildirir ve kısa bir süre sonra iletişim kesilir. Daha önce bölgede yeşil ışıklar saçan bir cisimin varlığı ufo meraklılarınca rapor edilmesi olayın gizemini artırır. Pilotun kayboluşunun sebebine dair çeşitli tezler öne sürülmüş olsa da, olay hiçbir zaman açıklığa kavuşmamıştır.

9. Yeryüzüne işlenmiş kaynağı belirsiz desenler: Nazca Çizgileri

Yeryüzüne işlenmiş kaynağı belirsiz desenler: Nazca Çizgileri

Peru’da bulunan Nazca bölgesi ününü geniş bölgelere yapılmış ve kaynağı belirsiz çizimlere borçlu. 1920 yılında bir uçak seyahati sırasında fark edilen bölge, ms 200-700 yılları arasında varlığını sürdürdüğü düşünülen bir uygarlığa ev sahipliği yapmış. Nasıl ve ne amaçla yapıldığına dair farklı teoriler bulunan bu çizimler, maymun, lama, ağaç, örümcek, pelikan, yıldız, üçgen farklı desenlere sahip ve çok yüksekten bakıldığında anlaşılabilir bir şekilde görünüyor. Sert bir zeminde yer alması ve dünyanın en az yağış alan bölgelerinden birinde olması sebebiyle uzun yıllarca korunmuş. Zamanın imkanlarıyla balon vasıtasıyla yapıldığı, Nazca Çizgileri’nin meydana getirilişine dair en makul teori. Her gizemli olayda öne sürüldüğü gibi işin içinde “ufo’ların” da olabileceğini unutmamak gerekiyor.

Köpekler, filler ve atlar için ‘’hisli hayvan’’ denilir. Oysa tüm hayvanlar hislidir. Bilmez insan. 1994 yılında gerçekleşmiş, insanlığımızı sorgulatan, acıklı bir özgürlük hikayesidir bu. Bir filin sirklerde geçen yirmi yıllık esaretinden sonra, özgürlüğe koşmasının hikayesi..

Tyke’nin Afrika’da normal bir hayatı vardı. Büyüyecek, kalabalık sürüsünün önemli bir parçası olacaktı.

Ancak Tyke şansızdı. Henüz çok küçük yaştayken bir tuzağa düşürülerek, ailesinden ve Afrika’dan koparıldı. Sirklerde gösteri yapması için eğitilmeye başlandı.

2

Tyke özgürlüğüne düşkün ve mutsuzdu. Kolay söz dinlemediği için sıkça işkenceye maruz kalıyordu.

3

Tyke, adı sık sık hayvanlara işkence örnekleriyle geçen Hawthorn sirkindeydi. 1988’de ABD Tarım Bakanlığı belgelerine göre Tyke, insanların gözü önünde dövüldü. Dövülmemek için çığlıklar atıyor ve yere çöküyordu.

4

Tyke daha fazla dayanamadı. 1993 yılı nisan ayında bir sirk performansı sırasında kaçmaya çalıştı. Başaramadı. Temmuz’da yine kaçmaya çalıştı; ancak yine başaramadı. Tüm bunlara rağmen emekli edilmedi.

5

20 Ağustos 1994 günü Honolulu şehri bir sirk gösterisi izliyordu. Sirkte 20 yaşında bir fil vardı, adı Tyke’tı.

6

Tyke daha fazla tahammül edemedi. 20 senedir sirkteydi. İşkenceden yorulmuştu. Artık esaret ve acıya dayanamıyordu. Öfkelenen Tyke, izleyicilerin gözü önünde birden hırçınlaştı.

soooooooooooooooooon

Tekrardan dövülmeye başlansa da, artık onun öfkesini dindirecek bir sopa yoktu. Tyke önce terbiyecisini öldürdü, daha sonra onu durdurmak isteyen bakıcısını yaralayarak; sokağa çıkmayı başardı.

8

Nereye gideceğini bilmeden sokaklarda koştu. İlk kez özgürdü ama korkuyordu. Karşısına çıkan arabaları ezdi, onu durdurmak isteyen insanlara saldırdı.

CTY tyke 1

Özgürlüğünü kazanmanın bedeli büyüktü. Polis geldi ve tüfeklerle ateş etmeye başladılar. Tyke’yi durdurmak için onu tam 86 defa vurdular.

10

Esareti hiçbir zaman kabul etmeyen Tyke’nin, ölmeden önce gözlerindeki ifade herkesin içini acıtmıştı.

11

Tyke, binbir işkenceyle eğitilen, sirklerde kahkalar atıp izlediğimiz hayvanların duyguları olduğunu bütün dünyaya göstermişti. Hawthorn Şirketine yüzlerce dava açıldı. 1994’te federal hükümet Hawthorn’un sahibi John Cueno Jr.’ın sirkindeki 16 file el koydu. Fil Tyke’ın gösterdiği direniş toplumsal değişmelere neden oldu. Fil Tyke bir tarih yazmıştı. İnsanlar Tyke’yi hiçbir zaman suçlamadılar, suçlayamazlardı da…

  1. Çin seddi dünyadaki en uzun insan yapımı yapıdır.
  2. Çin seddi’nin inşası sırasında o kadar çok insan ölmüş ki bu yüzden Çin seddi aynı zamanda dünyanın en uzun mezarlığı olarak da biliniyor. Verilere göre inşalar sırasında 1 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş.
  3. Çin seddi’nde çalışırken ölenlerle ilgili bir inanış vardı. Buna göre cesetin taşındığı tabutun üzerine içerisinde horoz olan bir kafes konur ve horoz’un çıkardığı seslerin ölünün ruhunu uyanık tutacağına ve takip edeceğine inanılırdı. Aksi takdirde ölen kişinin ruhunun kaçıp kilometrelerce uzanan Çin seddi’nin duvarlarında kaybolacağından korkulurdu.
  4. Bilinenin aksine Çin seddi Ay’dan görünmez. Bu kanının oluşmasının nedeni 1893 yılında Amerika’da The Century adıyla yayınlanan bir dergideki “İster inan ister inanma” adlı bir bölümde Çin seddi’nin aydan göründüğünü söylemesiydi.
  5. Savaş tanrısı olan Guandi’ye tapmak ve onurlandırmak için Çin seddi boyunca bir çok tapınak yapılmıştır.
  6. Çiftçiler, işsiz kişiler, itaatsiz asilzadeler ve tutuklular Çin seddi’nin yapımındaki ana insan gücünü oluşturuyordu. Özellikle Qin ve Han hanedanlıklarında suçlular Çin seddi yapımında çalıştırılmakla cezalandırılıyordu.
  7. El arabası Çinliler tarafından Çin seddi’nin yapımını hızlandırmak için icat etmiştir. Ve aktif olarak inşasında kullanılmıştır.
  8. Son 2000 yıldır inşa edilen Çin seddi duvarlarının toplam uzunluğu 50.000 Km’dir. Dünyanın çevresinin toplam uzunluğu ise 40.000.
  9. Çin seddi’nin en yüksek noktası Pekin’in Heita dağında bulunmaktadır. Bu bölgenin deniz seviyesinden yüksekliği 1534 metredir. En alçak noktası ise Laolongtou’de deniz seviyesinde bulunmaktadır.
  10. Bir inanışa göre eski Çinliler Çin seddi’nin güçlü olması için inşa sırasında kullandıkları harca insan kemiği karıştırıyormuş. Ancak sanılanın aksine Çin seddi yapımında kullanılan harca kemik değil pirinç katılıyordu. Yapılan araştırmalarda da harcın içerisinde hiçbir zaman kemiğe rastlanmadı.
  11. Eski bir inanışa göre yardımsever bir ejderha Çin seddi’nin nerelerden yapılacağını göstermek için belli yerlerden geçip iz bırakmış. Çinliler de ejderha’nın bıraktığı izleri takip edip o rota üzerinde inşa etmeye devam etmişler.
  12. Çin seddi’nin stratejik noktalarında cenneti simgeleyen Uranüs kabartmaları bulunmaktadır.
  13. Çin seddi’nde gerçekleşen son savaş 1938’deki Çin-Japon savaşıydı. Kurşun izleri hala Çin seddi’nin Gubeikou’de bulunan bölümlerinde görülebilmektedir.
  14. Çin seddi’nin gözetleme kuleleriyle dolu kilometrelerce uzanan batı kısmı İpek Yolu üzerinde seyahat edenleri korumak için yapılmıştı.
  15. Çin seddi üzerinde yer alan gözetleme kulelerinin bazılarının yüksekliği 12 metreyi buluyordu. Bunlar gözetleme işlevinin yanında sinyal istasyonu olarak da kullanılıyordu. Haberleşmeyi ise fener, duman yada bayrakla sağlıyorlardı.
  16. Çin seddi ancak 1987 yılında ulusal ve tarihi hazine listesine alınabildi.
  17. Çin seddi bilinenin aksine tek ve devamlı bütün bir duvardan yada yapıdan oluşmuyor. Çin seddi gerçekte farklı hanedanlıklar tarafından Çin’in kuzey hattını korumak için yapılmış bir çok ara ara kesilen ve başka bölgeden tekrar devam eden, hatta bazı bölgelerde ayrılıp çatallaşan yapılardan oluşuyor.
  18. Çin seddi aynı zaman wanli changcheng ve 10,000 Li’nin uzun duvarı olarak da bilinir. (Li eski Çin’de uzaklığı belirtmek için kullanılan bir ölçü birimiydi ve 1 Li 500 metre’ye eşitti.)
  19. Çin seddi’nin ana duvarı olan 3.460 km’lik kısmı taş ve kerpiçten. 2.860 km’lik kısmı ise çalılık, dik yamaçlardan ve yükseltilerden oluşmuştur.
  20. Çin seddi’nin en çok ziyaret edilen kısmı Ming hanedanlığı döneminde yapılmış olup, Pekin’e yakın Badaling bölgesinde bulunuyor. Bu kısım aynı zamanda 1957’de turistlere açılan ilk bölüm özelliğini taşıyor.
  21. Milattan önce 7.ci yüzyılda bazı duvarlar ülke çapında sur ve izleme kulesi olarak yapılmıştı. Chu, Qi, Wei, Han, Zhao, Yan ve Qin gibi Çin devletleri ise kendi savunmaları için inşa ettikleri duvarlara sahiptiler.
  22. İlk genişletilmiş duvarlar Qin Shi Huang tarafından Qin hanedanlığı döneminde yaptırıldı. Qin Shi Huang düzenli Çin’i kurmak için ilk adımı atan ve mezarı için toprak terra cotta askerleri yaptıran kişiydi. İlk yapılan bu duvarların bugün sadece bir kısmı ayakta duruyor.
  23. Çin seddi ancak 1987 yılında UNESCO tarafından dünya mirası listesine almıştır.
  24. Çin seddi’nin bazı kısımları savunma amacıyla kazılmış derin su dolu hendeklerden oluşuyordu.
  25. Çin seddi bir bütün olarak devam etmediğinden M.S. 1211 – 1223 yılları arasında Cengiz han liderliğindeki Moğol istilacıları duvarın etrafından dolaşıp bir çok kez Çin’e girdi.
  26. Qin hanedanlığından sonra Han (M.Ö 206 – M.S 220), Sui (M.S 581-618), Jin (115-1234) ve en ünlüleri Ming (1368-1644) hanedanlıkları da Çin seddine ciddi eklemelerde bulundular.
  27. Kültürel Çin devrimi (1966-78) sırasında Çin seddi despotizm’in sembolü olarak görülüyordu. Halk tuğla ve taşları alıp çiftliklerinde ve evlerinde kullanmaları için cesaretlendiriliyordu.
  28. Ming hanedanlığı döneminde yaklaşık 1 milyon askerin Çin seddi’ni barbarlardan ve Çinli olmayanlardan korudukları söyleniyor.
  29. Çin seddi’nin Gansu bölgesindeki kısmının önümüzdeki 20 yılda erezyon ve diğer doğal nedenler yüzünden yıkılacağı öngörülmektedir.
  30. Çinliler Çin seddi’ni savunmak için yaşadıkları döneme göre oldukça yenilikçi araçlar da içeren birçok balta, balyoz, mızrak, yay, baltalı kargı ve kendi icatları olan barut kullanmışlardır.
İlluminati nedir, nasıl doğmuştur, faaliyetleri ve komplo teorileri, sır perdesinin ardındaki gerçekleri nelerdir? Bilmedikleriniz, merak ettikleriniz veya bildiklerinizi teyit etmek için sizlere özel hazırladığımız yazımıza göz atmaya ne dersiniz?İlluminati “aydınlanmışlar” anlamına gelen Latince kökenli bir sözcüktür.

İlluminati nedir? Oldukça merak edilen bu sorunun cevabı yıllar boyu birçok kişi tarafından merak edilmiş ve araştırılmıştır. Sonuçlara göre illuminati batıl inançlara, ön yargılara, dinin sosyal hayat üzerindeki etkilerine karşı gelen bir örgüttür. Ancak sonradan amacından saptığı düşünülür. Amacından sapan illuminatinin yeni hedefi araştırmacılara göre dünyadaki düzeni değiştirmek, dinsel inançları, devletleri yıkmak, kendi hakimiyetlerini oluşturmak olarak iddia edilmektedir.

İlluminati’nin tarihçesi

Tüm Gerçekleriyle İlluminati!

İlluminati 6 kişinin katılımı ile 1776 yılının Mayıs ayında Bavyera’da kurulmuştur. Temel amaçları arasında insanların özgür düşünmesinin engellenmesini ortadan kaldırmak, bu düşünceleri dinsel düşüncelerden uzaklaştırmak ve Newton’cu pozitif bilimi geliştirmek vardır.

Kurucularından Adam Weishaupt örgütün adının “mükemmelleştiriciler” olmasını istemesine rağmen şimdiki adı ile faaliyetlerine başlayan illuminati örgütü, zaman zaman ‘Baveryan İlluminati’ olarak da anılmış ve savundukları düşüncelere de ‘İlluminizm’ denilmiştir. Kurulan bu örgütün üyeleri gizlilik yemini ederek ve üst kademelerde bulunan kişilerin sözlerine itaat edeceklerini söyleyerek gruba dahil olmuşlardır. Özünde Masonluğu örnek alan, bu şekilde ilerleyen İlluminati, örgütlenmesini de ona göre yapmıştır.

İlluminati örgütü zaman zaman sorunlar yaşamıştır. Bunlardan biri 1777 yılında Bavyera yöneticisi Karl Theodor’un aydınlanmacıların taraftarı olması ve bütün gizli örgütlere yasaklama getirmesi sonucu İlluminati’ye de yasaklama getirmesidir. 1785 yılında hükümetin yayınladığı bildiri sonucu grup dağılmış ve zamanında grubun kurulmasına öncülük edenler kaçmıştır. Bunun sonucu olarak da örgüte ait yazışmalar, belgeler yayınlanmıştır.

1874 senesinde tamamen yasaklanması sonucu yok olmaya başlayan örgüt Alman bir filozof olan Hegel’in örgüte katılması ile canlanmıştır. Bu olay örgütün kaderini değiştirmiş ve “İlluminati ne demektir?” sorusunun cevabına yeni bir soluk getirmiştir. Hegel’in katılmasıyla bu sorunun cevabı ve illuminatinin gidişatı ‘Yeni Dünya’ kavramını benimsemek, bunun üzerinde tezler sunmak haline gelmiştir.

lluminati örgütünün günümüzde de olduğu ve uzun vadeli planlar yaparak amaçlarını gerçekleştirmek istedikleri iddia edilmektedir. Tarihteki ABD başkanlarının, günümüzde de güçlü ve önemli isimlerin örgütün üyesi olduğu düşünülmektedir. Bu üyeler sanatçılar, siyasetçiler ve bankacılardan oluşuyor olabilir. Ayrıca, özellikle çocuklara hitap eden çizgi filmlerde büyük etkisi olduğu düşünülen Hollywood sektörünün de örgüt kontolünde işlerini yürüttüğü düşünülmektedir.

İlluminati’nin faaliyetleri ve komplo teorileri

Tüm Gerçekleriyle İlluminati!

Araştırmacı ve yazarlara göre tarihte olan önemli olayların arkasında veya oluşum sürecinde İlluminati’nin etkisi büyüktür. Düşünürler, bu olaylar arasında Waterloo Savaşı, Fransız İhtilali, John F. Kennedy suikastı gibi olayların olduğunu iddia etmektedir. Ancak bu düşünceler kanıtlanamamaktadır, bu da İlluminati’nin yapılanması ile ilgilidir.

İluminati ile ilgili iddialardan biri, geçen yüzyıllarda önemli bir güç haline gelen ABD’nin örgütün planlarının hazırlanması ve uygulanma sürecinde olduğunun iddia edilmesidir. Örneğin 1 Amerikan Doları üzerinde bulunan örgütün simgesi veya geçmişte örgüte üye olduğu düşünülen ve örgüte dahil olanlar tarafından yönetildiklerine inanılan ABD başkanlarıdır.

Bir başka iddia ise, üyelerin şeytana tapmasıdır. Bu iddianın doğruluğu ne kadar tartışmaya açık olsa da dinden uzaklaşmak için yapılan çalışmalar olduğu düşünülmektedir. Özellikle gençlere odaklanılan bu noktada, şarkılar, oyunlar, filmler aracılığı ile bilinç altına yerleştirilmek istendiği düşünülmektedir. Buna göre daha önce de belirttiğimiz Hollywood film sektörü de buna odaklı çalışmalar yapmaktadır.

Örgüt, iddia edilen çalışmaların hepsini içeriyorsa oldukça fazla maddi imkana ihtiyaç duymaktadır. Peki bunu nasıl sağlamaktadır? Düşünürlere göre İluminati, bünyesinde bulunan zengin insanlar yardımı ile çalışmalarını sürdürmektedir.

İlluminati’nin popüler kültüre yansımaları ve üyesi olan ünlüler

Tüm Gerçekleriyle İlluminati!

İlluminati örgütü ile ilişkilendirilen semboller müzik ve film sektöründe fazlaca yer almaktadır. Özellikle Stanley Kubrick’in Eyes Wide Shut adlı filmi, bugüne kadar yapılmış en kapsamlı İlluminati deşifresi olarak kabul edilir. Filmde sadece örgütün ritüellerine ve semiyolojisine hakim insanların anlayabileceği pek çok göndermenin olduğu bilinmektedir.

Müzik dünyasında ise Lady Gaga, Rihanna, Jay Z, Kanye West, Beyonce ve Katy Perry gibi şarkıcılar kliplerinde İlluminati sembollerini kullanmışlardır. Bu semboller genellikle piramit, tek göz, üçgen ve güneştir.

İlluminati’nin sır perdesinin ardındaki gerçekler

Tüm Gerçekleriyle İlluminati!

İlluminati örgütü dünyada yönetici kategorisinde bulunan insanlarla bir şekilde bağlantılı olduğu için hayatımızı bir şekilde kontrol ediyor desek çok da yanılmış olmayız aslında.

Örgüt içinde bulunan üyelerin bilgileri tamamen gizlidir ve kimse tarafından öğrenilememektedir. Her üyenin kod adı bulunmaktadır ve bu şekilde birbirleri ile iletişim halinde kalmaktadırlar. Örneğin, örgütün kurucularından olan Adam Weishaupt’un kod adının ‘Spartacus’ olduğu bilinmektedir.

Peki İlluminati nasıl yürütülmektedir? Çalışmalarını nasıl yapmaktadırlar? Örgüt, her sene toplanmakta ve temel amaçları olan konuları masaya yatırıp tartışmaktadırlar. Peki devamlılığını nasıl sağlıyorlar? Öncelikle oldukça güçlü olmaya özen gösteriyorlar, bu sayede dünyanın geleceğine yön verebiliyorlar. Bunu da ekonomik krizler, terör saldırıları ile sağlamaktadırlar. Esas ilkeleri ‘kaostan kaynaklanan düzen’ olduğu için kurulu düzenleri bozarak, tek devlet, tek din esasına dayanarak dünya düzenini tekrar kurmayı amaçlamaktadırlar.

Tarihe bakılığında İlluminati örgütü ile ilgili ilginç noktalar göze çarpmaktadır. Örgütün üst kademesinde bulunan üyelerin her sene toplanıp, amaçları doğrultusunda konuştukları ve karar aldıkları ortamda ‘Yuvarlak Masa’ adını verdikleri bir konsey oluşturdukları söylenmektedir. İlluminati içinde bulunan üst kademe üyelerinin oluşturduğu alt kadrolar ülkelere yayılmış devlet adamlarından oluşmaktadır ve 1. Dünya Savaşı zamanında bunun etkileri oldukça hissedilmektedir. Savaş sırasında karşıt ülkelerin temsilcileri Yuvarlak Masa’da toplanarak savaşın gidişatını ve sonucunu tartışmışlardır. Savaşın başlama sebebinden, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından, savaşın sonuna kadar herşeye hakim olan İlluminati, savaşın sebep olduğu düzensizlikten beslenerek temel amaçlarından olan “tek düzen, tek dünya” mantığını tamamlamış olacaklardı.

İlluminati örgütünün oldukça fazla maddi kaynağa ihtiyaç duyduğunu ve bunu zengin üyelerinden karşılıyor olabileceğinden bahsetmiştik. Örgüt içinde bulunan liderlerin toplam servetinin yüzden fazla bağımsız devletin gayri safi milli hasılasından daha fazla olduğu düşünülmektedir. Araştırmalara göre şu anda ABD’nin bir diğer stratejisi ise enerji kaynaklarına yoğunlaşmak ve onları ele geçirmek yönündedir. Hatta ABD’den Christoper Fettews, Parameter dergisindeki makalesinde şöyle demiştir: Orta Asya ve Hazar Denizi’ni merkez bölge olarak niteleyip, bu bölgenin önemli enerji kaynaklarına sahip olunmuştur. Söz konusu rezervlerin kontrolü için ABD, Rusya, Çin, İran ve Türkiye büyük satranç oyununda rol almaktadırlar. 11 Eylül olayı da bu satranç oyununun hamlelerinden biriydi sadece. Fakat bu olayların suçlusu olarak görülen ABD yönetimi bu planın sadece aracılığını üstlenmiştir. İlluminati’yi asıl yönetenler, üst kademe dediğimiz seçkin üyelerdir. Yazar ve araştırmacıların düşüncelerine göre ise ABD çok uzun süredir bu örgütün etkisi altındadır.

Masonların etkisinde olan, Dünyanın en büyük siyonist örgütü olarak kabul edilen İlluminati’nin bünyesinde ABD’nin tanınmış zengini David Rockefeller olduğu iddia edilmektedir. 91 yaşında olan Rockfeller dünyanın en büyük şirketlerinden olan; Chase Manhattan Bank, Citibank ve Standard Oil, Mobil gibi dünya petrol pazarını elinde tutan dev şirketlerin en büyük hissedarıdır. Şirketlerinin cirosu dünyadaki pek çok devletin yıllık gelirlerinden daha fazla olduğu söylenmektedir. Bu sayede illuminati’ye de yardımda bulunduğu düşünülebilir.

☆☆☆23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Cocuk Bayramı Kutlu Olsun ☆☆☆

Türküm;

Doğruyum;

Calışkanım,

İlkem,

Kücüklerimi korumak,

Büyüklerimi saymak,

Yurdumu,milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm yükselmek,ileri gitmektir…

Ey Büyük Atatürk!

Actiğın yolda,Gösterdiğin hedefe,durmadan yürüyeceğime and içerim.

Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun.

Ne Mutlu Türküm Diyene!

Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve becerinin çeşitli alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn-i Sinâ (980-1037), matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları; astronomi alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir.

Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuramı’nın doğru olup olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır. İbn-i Sinâ’ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir.

İbn-i Sinâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles’in hareket anlayışını eleştirmiştir. Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında, cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava olduğunu söylüyor ve havaya, biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu.

İbn-i Sinâ, bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles’in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği sonucuna varmıştır. Oysa bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgâr, ağaçları sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti, cisimleri taşımaya yeterli değildir. Reklamlar

İbn-i Sinâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir. Ancak, İbn-i Sinâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde 16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan “el-Kânûn fî’t-Tıb” (Tıp Kanunu) adlı eseri akla gelir.

Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin birinci kitabı, anatomi ve koruyucu hekimlik, ikinci kitabı basit ilaçlar, üçüncü kitabı patoloji, dördüncü kitabı ilaçlarla ve cerrahi yöntemlerle tedavi ve beşinci kitabı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir.

İbn-i Sinâ’nın söz konusu eseri incelendiğinde, konuları sistematik bir biçimde incelediği görülür. Tarihte ilk defa, tıp ve cerrahiyi iki ayrı disiplin olarak değerlendiren İbn-i Sinâ, cerrahi tedavinin sağlıklı olarak yürütülebilmesi için anatominin önemini özellikle vurgulamıştır. Hayati tehlikenin çok yüksek olmasından ötürü pek gözde olmayan cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vermiş ve ameliyatlarda kullanılmak üzere bazı aletler önermiştir.

Gözle de ilgilenmiş olan İbn-i Sinâ, döneminin seçkin fizikçilerinden İbn-i Heysem gibi, Göz-Işın Kuramı’nı savunmuş ve üst göz kapağının dışa dönmesi, sürekli beyaz renge veya kara bakmaktan meydana gelen kar körlüğü gibi daha önce söz konusu edilmemiş hastalıklar hakkında da ayrıntılı açıklamalarda bulunmuştur.

İbni Sina

İslam düşünce tarihinin en büyük isimlerinden olan İbni Sina’nın bu seçkinliği, birçok yönden özgünlük taşıyan, ayrıntılı ve mükemmel bir sistemle sunulmuş felsefesinden ileri gelir. İbni Sina, ilahiyattan ahlak ve siyasete kadar felsefenin o dönemdeki bütün disiplinlerini ele almış; ayrıca başta tıp olmak üzere, pozitif bilimlerde de söz sahibi olmuştur. Helenistik dönemde yeni Platoncu bir kimliğe büründürülmüş olan Aristotelesçiliği, felsefe yöntem ve ölçüleri içinde kalarak İslami bir söylemle ortaya koymaya çalışmış; Gazali, Fahreddin Razi, İbni Teymiyye gibi İslam dünyasında çok etkin olan bilginlerin ağır eleştirilerine karşın «eş-Şeyhu’r-Reis » (baş üstat) ünvanını bütün dönemlerde korumuş; tıpta ise modem tıbbın doğuşuna kadar Doğu ve Batı’da otorite sayılmıştır.

Albert Einstein (1879 -1955)

Albert Einstein, Güney Almanya’nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Küçük bir elektrokimya fabrikasının sahibi olan babası başarılı bir iş adamı değildi. Annesinin dünyası müzikti; özellikle Beethoven’in piyano parçalarını çalmak en büyük tutkusuydu. Aile Musevî kökenliydi, ama dinsel bağnazlıktan uzak, açık görüşlü, kültürel etkinliklerle zengin bir yaşam içindeydi. Ne var ki, çocuğun ilk yıllardaki gelişmesi kaygı vericiydi. Özellikle konuşmadaki gecikmesi aileyi telaşa düşürmüştü.

Albert, içine kapanıktı; çocukların arasına katılmaktan, oyun oynamaktan hoşlanmıyordu. Okulu sıkıcı buluyor, ezbere dayanan eğitim disiplinine katlanamıyordu. “Gimnazyum”da geçen orta öğrenimi mutsuz ve başarısızdı. Mühendis amcasının özel ilgisi olmasaydı, belki de öğrenimden tümüyle kopacaktı. Amca, yeğene cebir ve geometriyi sevdirdi. Geometri özellikle Albert’i bir tür büyülemişti.

Einstein, yıllar sonra amcasına borcunu şöyle dile getirir: “Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşımda iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşımda iken tanıştığım Öklit geometrisi. Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne girmeyen bir kimsenin ilerdi kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir!”
Einstein, yüksek öğrenimini güç koşullara göğüs gererek Zürih Teknik Üniversitesi’nde yapar. Mezun olduğunda iş bulmak sorunuyla karşılaşır. Üniversitede asistanlık bir yana orta okul öğretmenliği bile bulamaz. Sonunda bir okul arkadaşının yardımıyla Bern Patent Ofisi’nde sıradan bir işe yerleşir; ama asıl dünyası olan bilimden kopmaz; çok geçmeden büyüsü bugün de süren devrimsel atılımlarıyla yaratıcı dehasını kanıtlar. 1905’te Annalen der Physik dergisinde yayımlanan üç çalışmasının her biri, fizik tarihinde bir dönüm noktası sayılabilecek nitelikteydi.

Sponsor Bağlantılar
Bunlardan biri, şimdi “fotoelektrik etki” dediğimiz bir olaya ilişkindi. Newton, ışığı tanecikler akımı, kimi bilim adamları ise dalga devinimi diye nitelemişti. Aslında ışığın davranışını açıklamada iki kuramın birbirine bir üstünlüğü yoktu; ancak, Newton’un adı parçacık kuramına bir tür ağırlık sağlamaktaydı.
Ne var ki, 19. yüzyılın başlarında Young’la başlayan, Fresnel ve daha sonra Faraday ve Maxwell’in çalışmalarıyla pekişen deneyler dalga kuramına belirgin bir üstünlük sağlamıştı. Einstein’ın fotoelektrik çalışması bu gelişmeyi bir bakıma tersine çevirmekle kalmaz, Planck’ın 1900’de ortaya sürdüğü kuantum teorisini de çarpıcı bir biçimde doğrular.
Daha az bilinen ikinci çalışma “Brown devinimi” denen bir olayı açıklıyordu. 1850’lerde İngiliz botanikçisi Robert Brown, mikroskopla polenleri incelerken, taneciklerin su içinde gelişigüzel sıçramalarla devinim içinde olduğunu gözlemlemişti. Ancak bu gözlem 1905’e dek açıklamasız kalır.
Einstein’ın bugün de geçerliliğini koruyan açıklaması oldukça basittir: Son derece hafif olan polenlerin ani kımıltıları, su moleküllerinin çarpmalarıyla oluşuyordu. Gerçi molekül kavramı yeni değildi; ancak en güçlü mikroskop altında bile görülemeyecek kadar küçük olan moleküllerin varlığı ilk kez bu açıklamayla kanıtlanmış oluyordu.
Yüzyılımızın başında Ernst Mach gibi kimi seçkin fizikçilerin bile gözlemsel kanıt yokluğu gerekçesiyle atom teorisine uzak durdukları bilinmektedir. Öyle ki, bu olumsuz tutum, gazların kinetik teorisinin kurucusu Boltzman’ı intihara sürükleyecek kadar ileri gitmişti.Einstein’ın açıklaması, bu tutuma son vermekle fiziğin içine düştüğü bir tıkanıklığı giderir.
1905’in bilim dünyasına yeni bir ufuk açan üçüncü ve en önemli çalışması, Özel Görecelik (Special Relativity) kuramıdır. Bu kuram, Einstein’ın genç yaşında kendini gösteren bir merakına dayanır. Daha on dört yaşında iken Einstein, “Bir ışık ışınına binmiş olsaydım, dünya bana nasıl görünürdü, acaba?” diye sormuştu.
19. yüzyılın sonlarında ışığın hızına ilişkin Michelson-Morley deneyi, bu merakı derinleştiren bir sorun ortaya koymuştu: Ses ve başka dalga olaylarının, tersine ışık hızının referans sistemine görecel olmayışı! Saatte 100 km hızla ilerleyen bir lokomotifin, iki istasyon arasında düdük çaldığını düşünelim. Sesin ön ve arka istasyonlara değişik hızlarla ulaşacağını biliyoruz: Öndeki istasyona normal ses hızından saatte 100 km daha fazla, arkada kalan istasyona ise saatte 100 km daha yavaş bir hızla ulaşır. Oysa trendeki insanlar için sesin hızında bir değişiklik yoktur; ön ve arka uçlara normal hızıyla aynı anda ulaşır. Sesin hızı gözlemcinin hızına göreceldir.
Işığa gelince Michelson Morley deneyleri, ışığın öyle davranmadığını göstermekteydi. Işık kaynağı ile gözlemcinin birbirine görecel hareketlerine ne olursa olsun ışık hızında bir değişiklik gözlemlenmemekteydi. Bu beklenmeyen bir sonuçtu; çünkü, sesin hava aracılığıyla yayıldığı gibi, ışığın da “esir” denen gizemli bir ortam aracılığıyla yayıldığı ve gözlemcinin hareketine bağlı olduğu sanılıyordu. Esir gözlemlenebilir bir nesne değildi; ama öyle bir kavram olmaksızın optik olgular nasıl açıklanabilirdi? Kaldı ki, Maxwell’in elektromanyetik teorisi de esir türünden bir ortam varsayımına dayanıyordu.

Einstein’ın getirdiği çözüm, deney sonuçlarını yansıtan şu iki temel ilkeyi içermektedir.

1) Doğa yasaları ivmesiz hareket eden tüm sistemler için aynıdır;
2) Işığın hızı, kaynağına göre hareket halinde olsun veya olmasın, her gözlemci için aynıdır.
Özel Görecelik Kuramı’nın öncüllerini oluşturan bu iki temel ilke, yeterince anlaşılmadıkça, Einstein devrimini kavramaya olanak yoktur. Kuramın içerdiği tüm önermeler, bu öncüllerin mantıksal sonuçlarıdır. Aslında deneysel nitelikte olan bu iki ilkenin yol açtığı kuramsal devrim, ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Ama sonuçlarına bakıldığında şaşkınlık, yerini büyük bir hayranlığa bırakmaktadır.
Sonuçlardan biri, bir gözlemciye bağıl olarak nesnelerin hareketleri yönünde uzunluklarının kısaldığı, kütlelerinin arttığı öndeyişidir. Örneğin, bir topu ışık hızına yakın (yakın, çünkü kurama göre ışık hızını yakalamaya ve aşmaya olanak yoktur) bir hızla uzaya fırlattığımızı varsayalım: Hareket dışındaki bir gözlemci için top bir tepsi gibi yassılaşırken, kütlesi büyük ölçüde artar. Hızı kesildiğinde top, önceki biçim ve kütlesine döner.
Kurama göre hızı ışık hızına erişen bir nesnenin oylumu sıfır, kütlesi sonsuz olur. Ancak öyle bir şey düşünülemeyeceğinden, hiçbir nesnenin ışık hızıyla hareketi beklenemez. Başka bir deyişle, kütle eyleme direnç demek olduğundan, kütlenin sonsuzlaşması hareketin yok olması demektir.
Daha az şaşırtıcı olmayan bir sonuç da, zamanın görecelliği. Örneğin, birbirine tam ayarlı iki saatten birini çok hızlı bir roketle uzaya yolladığımızı düşünelim. Bu saatin yerdeki saate göre daha yavaş çalıştığı görülecektir. Roket saniyede yaklaşık 260,000 km hızla yol alıyorsa, yerdeki saatin yelkovanı iki tam dönüş yaptığında roketteki saatin yelkovanı ancak bir tam dönüş yapacaktır. Oysa rokette bulunan gözlemci için öyle bir yavaşlama söz konusu değildir; saat normal hızıyla çalışmaktadır. Ne var ki, bu kişi dünyaya döndüğünde kendisini karşılayan ikiz kardeşini daha yaşlanmış bulacaktır.
Kuramdan matematiksel olarak çıkan bu sonuçlar daha sonra deneysel olarak doğrulanmıştır.
Kuramın belki de en önemli (atom bombası nedeniyle en çok bilinen) bir sonucu da madde ve enerji eşdeğerliliğine ilişkin denklemdir:
E=mc2(Denklemde E enerji, m kütle, c ışık hızı olarak kullanılmıştır).
Başlangıçta bu ilişkinin önemi yeterince kavranmamıştı. Einstein’ın denklemi içeren yazısını yayımlamakta güçlükle karşılaştığını biliyoruz. Oysa küçük bir kütlenin büyük bir enerji demek olduğunu ortaya koyan bu denklem yıldızların (bu arada Güneş’in) ışığı nasıl ürettiğini de açıklamaktaydı.
Kuramın evren anlayışımız yönünden de kimi sonuçları olmuştur. Bunlar arasında en önemlisi, hiç kuşkusuz uzay ve zaman kavramlarını birleştiren dört boyutlu uzay zaman kavramıdır.
Özel Görecelik kuramı düzgün doğrusal (ivmesiz) hareket eden sistemlerle sınırlıydı. Einstein’ın 1915’te ortaya koyduğu Genel Görecelik kuramı ise birbirine göre hızlanan veya yavaşlayan (yani ivmeli hareket eden) sistemleri de kapsıyordu. Öyle ki, birinci kuramı, kapsamı daha geniş ikinci kuramın özel bir hali sayabiliriz.
Özel Görecelik, Newton’un mekanik yasalarını değiştirmişti. Genel Görecelik daha ileri giderek “gravitasyon” kavramına yeni ve değişik bir içerik getirmekteydi. Klasik mekanikte gravitasyon, kütlesel nesneler arasında çekim gücü olarak algılanmıştı. Buna göre, örneğin bir gezegeni yörüngesinde tutan şey, kütlesi daha büyük Güneş’in çekim gücüydü.
Oysa, Genel Görecelik kuramına göre, gezegenleri yörüngelerinde tutan şey Güneş’in çekim gücü değil, yörüngelerin yer aldığı uzay kesiminin Güneş’in kütlesel etkisinde oluşan kavisli yapısıdır. Öyle bir uzay yapısında, nesnelerin başka türlü hareketine fiziksel olanak yoktur. Genel kuram, ayrıca gravitasyon ile eylemsizlik ilkesini “gravitasyon alanı” adı altında tek kavramda birleştiriyordu.
Bu noktada Einstein’ın, Maxwell’in “elektromanyetik alan” kavramından esinlendiği söylenebilir. Nitekim tanınmış bilim tarihçisi I.B. Cohen’in bir anısı bunu doğrulamaktadır: “Ölümünden iki hafta önce Einstein’ı ziyarete gitmiştim. Sekreter beni çalışma odasına aldı. İki duvar döşemeden tavana kitaplıktı. Bir duvar geniş penceresiyle bahçeye bakıyordu; diğerinde iki tablo asılıydı: Elektromanyetik teorinin kurucuları Faraday ile Maxwell’in portreleri!
Genel Görecelik kuramının tüm mantıksal yetkinliğine karşın, hemen benimsenmesi bir yana anlaşılması bile kolay olmamıştır. Eddington’a, “kuramı yalnızca üç kişinin anlayabildiği söyleniyor, doğru mu?” diye sorulduğunda, ünlü astrofizikçi bir an duraklar, sonra “üçüncü kişinin kim olduğunu düşünüyordum.” der.
Bir kez, Özel kuramın tersine Genel kuram, fizikte çözümü istenen herhangi bir soruna yönelik bir arayışın ürünü değildi. Sonra, kuramı doğrulayan gözlemsel bir kanıt henüz ortada yoktu; üstelik, 1915’in teknolojik olanakları kuramın deneysel yoklanması için yeterli değildi. Kuramın öndeyilerinden yalnızca biri yoklanmaya elveriyordu; ancak içinde bulunulan savaş koşulları bunu da güçleştirmekteydi.
Einstein, kuramından öylesine emindi ki, deneysel yoklamada ortaya çıkacak olumsuz herhangi bir sonucu kuramın yanlışlığı için yeterli sayacağını bildirmekten kaçınmıyordu.
Olgusal yoklanmaya elveren öndeyi şuydu: kuram doğruysa, Güneş’in gravitasyon alanından geçen bir ışık ışınının, eğrilmesi gerekirdi. Bu etkiyi gündüz aydınlığında belirlemeğe olanak olmadığı için, Güneş’in tutulmasını beklemekten başka çare yoktu.
Astronomlar Güneş’in 1919 Mayıs’ında tutulacağını, gözlem bakımından en uygun yerin Afrika’nın batısında Prens Adası olabileceğini bildirmişlerdi. Eddington’un önderliğinde bir grup bilim adamının gerçekleştirdiği gözlem ve ölçmeler öndeyiyi doğrulamaktaydı. Sonuç İngiliz Kraliyet Bilim Akademisi tarafından açıklanır açıklanmaz bilim dünyası bir tür büyülenir; Einstein, Newton düzeyinde bir yücelik simgesine dönüşür.
Kuram daha sonra başka gözlemlerle de doğrulanmıştır. Bunlardan biri açıklanmasında klasik mekaniğin yetersiz kaldığı bir olaya (Merkür gezegeninin perihelisinin kaymasına), bir diğeri, Güneş (ve diğer yıldız) atomlarının saçtığı ışığın frekans düşüklüğü nedeniyle spektral çizgilerin spektrumun kırmızı ucuna doğru kayması olayına ilişkindir.
Özel Görecelik kuramı gibi Genel Görecelik kuramının da ilk bakışta çelişik görünen ilginç sonuçları vardır. Örneğin, kurama göre, evren büyüklük bakımından sonlu ama sınırsızdır. Gene kuram evrenin giderek ya büyümekte ya da küçülmekte olduğunu içermektedir (Nitekim yıldız kümeleri üzerindeki gözlemler evrenin büyümekte olduğunu göstermiştir).

Einstein, bu kuramıyla da yetinmez; yaşamının son otuz yılını daha da kapsamlı bir kuram oluşturma çabasıyla geçirdi. Evrende olup bitenleri bir tek ilke altında açıklamak, insanoğlunun, kökü klasik çağa inen değişmez bir arayışıdır. Thales tüm varlığı suya, Pythogoras sayıya indirgeyerek açıklamaya çalışmıştı.
Modern çağda Oersted, Faraday ve Maxwell’in elektrik ve manyetik güçleri özdeşleştirme yoluna gittiklerini görüyoruz. Einstein’ın da ömür boyu süren düşü buna yönelikti: Doğanın tüm güçlerini (gravitasyon, elektrik, manyetizma, vb.) “birleşik alanlar” dediği temel bir ilkeye bağlamak. Bu düşün gerçekleştiği söylenemez belki; ama Einstein, çağdaş fiziğin egemen akımı dışında kalma pahasına, umudundan hiçbir zaman vazgeçmez. Evrenin nedensel düzenliliği onda bir tür dinsel inançtı. “Seçeneğim kalmasa, doğa yasalarına bağlı olmayan bir evren düşünebilirim belki; ama doğa yasalarının istatistiksel olduğu görüşüne asla katılamam. Tanrı, zar atarak iş görmez!” diyordu.
Kuantum mekaniğini yetersiz ve geçici sayan çağımızın (belki de tüm çağların) en büyük bilim dehası, kendi yolunda “yalnız” bir yolcuydu; çocukluğa özgü saf ve yalın merakı, evren karşısında derin hayret ve tükenmez coşkusuyla ilerleyen bir yolcu!
diğeri on iki yaşındayken tanıştığım Öklit geometrisi. Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne kapılmayan bir kimsenin, ileride kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir!” sözleri ile açıklamıştır.

 

NAPOLYON’UN HAYATI

5 Ağustos 1769’da Korsika Adası’nın Ajaccio kentinde doğdu. 5 l Mayıs 1821 tarihinde Atlas Okyanusu’nda İngiltere’ye bağlı St.JL Helena Adası’nda öldü. Giriştiği fetihlerle Avrupa’nın siyasî haritasını değiştirmiş, yönetim ve hukuk düzenlemeleriyle Fransa’nın devrim sonrası devlet yapısını şekillendirmiştir.

“Kurtarıcı” ve “zalim”,

“maceraperest” ve

“kanun yapıcı”,

“imparator” ve

“kanun kaçağı.” Emil Ludwig bu sıfatlardan sonra “Hiçbir insan bu kadar kısa sürede bütün bu sıfatlara sahip olmamıştır” diyor.

Carlo Buanoparte ile Marie Letizia Ramolino’nun ikinci oğullarıydı Napolyon… Tahsilini Brienne’de bir okulda yaptı, sonra Paris’teki askerî akademiye yazıldı. 1785’te Valence’deki topçu alayına katıldı. 1794’te İtalya’daki topçu birliklerinin komutanlığına getirildi. Paris’teyken Jakoben çevrelerle ilişki kurmuş olduğu anlaşıldığından La Vendee’ye gönderilmek istendi, bunu kabul etmeyince görevinden alındı. Paris’e döndükten sonra konvansiyona karşı hareketi bastırmak için Paul François Barras ile Lazare Carnot’un kuvvetlerine katıldı. Olaylar kısa zamanda gelişerek yeni bir anayasanın ve direktuvarlığın doğmasına yol açtı.

Napolyon 1795 Ekim’inde Fransa’daki ordunun başına getirildi. 1796 Şubat’ında da İtalya’daki ordunun başkomutanı oldu. Bu arada General de Beauharnais’in dul karısı Josephine’le evlendi. 1796 Nisanında ilk italya seferini yaptı. Bu sefer Napolyon’un ününü yaydı. Stratejik ustalığın şaheseri sayılan italya seferi büyük başarıyla sonuçlandı. İmzalanan Carripo Formio Antlaşması’yla Venedik Cumhuriyeti İtalya’ya bırakılıyor, karşılığında da Belçika ve İyon adaları alınıyordu. Bu önemli siyasî olayla devrim cumhuriyeti Avrupa’nın en tutucu devleti olan Avusturya’ya gücünü göstermiş, Napolyon da İtalya’daki Fransız yönetimini kabul ettirmiş oluyordu.

Napolyon Paris’e döndükten sonra direktuvarlık tarafından İngiltere’yi ele geçirmekle görevlendirildi. Doğrudan İngiltere’ye saldıracağına İngiliz etki alanının en can alacı noktasına saldırmayı uygun bulan Napolyon, Mısır seferine çıktı. Akdeniz’deki İngiliz donanmasını yenilgiye uğrattı, Malta’yı aldı. 1798 Temmuz’unda İskenderiye’ye girdi. Piramitler Savaşı’nda Memlükler’i yendi. Ancak Horatio Ne-son yönetimindeki İngiliz donanması Fransız donanmasına saldırarak gemilerini batırdı. Nelson’un başarısı üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya, Fransa’ya karşı birleştiler.

Birleşik ordu Rus generali Alexander Suvorov’un komutasında Napolyon’un ele geçirdiği topraklan geri aldı. 1799’da Suriye’ye girdi. Akka’nın Cezzar Ahmed Paşa tarafından başarıyla savunulması ve ordusunda salgın hastalıkları yüzünden Mısır’a çekildi. Ordusunu burada bırakarak gemiyle Fransa’ya döndü.

9 Kasım 1799’daki hükümet darbesi Fransa tarihinde yeni bir dönem başlattı. Birkaç hafta sonra anayasada değişiklikler yapılarak yönetim üç konsülün eline bırakıldı. Napolyon “birinci konsül” olarak Fransa’nın mutlak hâkimi oldu. Bazı reformlar yapmaya çalıştı. Devletin dağıttığı kredileri belli düzene soktu, 1802’de Fransa Bankası’m kurdu, idarî alanda bazı reformlar gerçekleştirerek valilerin ve belediye başkanlarının siviller arasından seçilmelerini ve kendilerini seçen tek merkeze karşı sorumlu olmalarını sağladı, mahkemeleri ve emniyet örgütünü yeniden düzenledi..
Avusturya ve İngiltere orduları hâlâ silahlarını bırakmamışlardı. Napolyon 1800’de tekrar İtalya’ya.girdi ve Milano’yu aldı. Böylece Avusturya ordusunu ikiye bölmüş oluyordu. Birini kuşatma altında tutarken diğerine saldırdı. Saldırıları başarıyla sonuçlandırdı. J. V. Moreau’nun Hohenlinden’deki zaferi üzerine Avusturya İmparatoru İngiltere’yle ittifakını bozmak ve 1801 Şubat’ında Luneville barış anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.
Napolyon kısa zamanda Fransa halkının sevgisini kazandı. Yabancı ülkelerdeki Fransızlar’ın ülkelerine dönüp devletin modernleştirilmesinde kendisine yardımcı olmalarını sağladı. 1804’te yaptığı Code Napoleon (Napolyon Kanunları) halk tarafından da desteklendi. Napolyon aynı yıl Paris’teki Nötre Dame katedralinde Papa Pius VU’nin eliyle taç giyerek imparator oldu. Napolyon imparatorluğu boyunca sayısız zaferler kazandı. Ancak Fransa içinde beliren bazı hoşnutsuzluklara İngiliz donanmasının gücüne, İspanya ve italya’da tahta geçirdiği akrabalarına halk tarafından duyulan kin ve nefrete, kendine bağladığı devletlerde beliren milliyetçilik akımları da eklenmişti. 1812’de Rusya’ya girdi. Ancak yiyecek sıkıntısı, asker kaçakları ve Rusya’nın dondurucu soğuğu gibi sebepler yüzünden ordunun yönetimi Joachim Murat’ya bırakarak Paris’e döndü. Kendisine karşı düzenlenen hükümet darbesini bastırdiktan sonra yeni bir ordu kurdu. 1813 Ekim’İnde Leipzig’de yenik düştü. Düşman kuvvetleri 1814’te Paris kapılarına dayanınca görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Elbe adasına sürgüne gönderildi.

Napolyon’dan sonra Fransa tahtına XVIII. Louis geçirildi. Viyana Kongresi’ne katılan bakanlar ve delegeler 7 Mart 1815’te Napolyon’un kaçıp Paris’e dönmüş olduğunu, halk tarafından büyük sevgiyle karşılandığını öğrendiler. Hemen bir ordu toplayan Napolyon Belçika’ya saldırdı. Kazandığı önemsiz birkaç zaferden sonra Wellington’un komutasındaki İngiliz ve Gebhard von Blücher komutasındaki Prusya kuvvetleri tarafından 18 Haziran 1815’te Waterloo’da büyük bir yenilgiye uğratıldı. Paris’e dönünce ikinci defa tahttan indirildi. Amerika’ya kaçmak istedi, ancak bunu başaramayınca İngilizler’e teslim oldu. İngilizler onu Atlantik’teki St. Helena adasına götürdüler. Son yıllarını bu küçük adada geçirdi ve hatıralarını yazdırdı. 5 Mayıs 1821’de öldü, ancak cenazesi 1840’ta Paris’e getirilebildi ve İnvalides’e gömüldü. Napolyon’un uşağı tarafından zehirlendiğini ileri sürenler vardır.
Askerî dehaya sahip bir komutan olan Napolyon, siyasî bakımdan da önemliydi. Burjuva ihtilâlini kendi İstediği doğrultuya yöneltmiş, ne eski rejime dönülmesine ne de bir halk hükümetinin kurulmasına yol açmıştır. Waterloo yenilgisinden sonra Paris halkını silahlandırmaya bu yüzden cesaret edememiştir. Halk onun için silaha sarılabilirdi ama Napolyon bu hareketten bir halk hükümetinin doğabileceğini düşünmüştü. Orta sınıfın hakim olduğu merkezî hükümet tarzının mucidiydi.

Napolyon’un anlayışına uygun bu hükümet şeklini daha sonraki yıllarda başka Avrupa devletleri de benimseyerek uyguladılar. Napolyon milliyetçilik duygularına Önem vermezdi ama İtalya, Polonya, Almanya ve Balkanlar’da farkında olmayarak milliyetçilik tohumlarının atılmasına yol açtı.

Napolyon nasıl öldü?

Sürgündeki Fransa İmparatoru Napolyon 1821’de arsenikle mi zehirlendi, yoksa mide kanserine mi yenildi? Tartışma 179. ölüm yıldönümünde yeniden alevlendi. Resmî açıklamaya göre, Napoleon 5 Mayıs 1821’de Ölmüştü. Ölüm sebebi mide kanseriydi. Ölüm raporu Dr. Antom marchi tarafından imzalanmıştı. Peki, cidden mide kanserinden mi ölmüştü? Gerçek 140 yıl sonra 1961’de iki tıp doktoru Smith ve Forshufwood tarafından açıklandı. Doktorlar dünyanın birçok müzesine garip bir istekte bulunmuşlardı. Koleksiyonlarında Büyük Fransız’ın bir tutam saçı olup olmadığım sordular, Araştırmacılar şanslıydılar. Ölümünden sonra Napolyon’un saçından kesilmiş bir tutam saçı bulmayı başarmışlardı. Doktorlar insan organizması tarafından alınan arseniğin yavaş yavaş saçta biriktiğini biliyorlardı. Normalde saçtaki arsenik miktarı çok- azdır. Kimyasal analiz yöntemleri kullandılar. İsveçli Fizikçi Wassen de araştırmaya katıldı. Saç telleri alüminyum silindire konuldu ve birkaç saat süreyle bir uranyum reaktöründe tutuldu. Sonuç şaşırtıcıydı. Saçtaki arsenik miktarı normalin 13 katıydı. Dahası, arsenik ufak dozlar halinde, yavaş yavaş verilmişti. Aynca Kanada’daki Uluslararası Napolyon Derneği’nin başkanı Ben Weider, FBI’ın 1995’te imparatorun saçlarında milyonda 20-50 parça seviyesinde arsenik belirlediğini vurguladı. Tabiî arsenik seviyesi yalnızca milyonda bir parça. Napolyon’un son günlerinde ışığa karşı aşın hassasiyeti, saç dökülmesi, uykusuzluk ve sinir rahatsızlıkları Weider’a göre imparatorun şarabına azar azar konan arseniğin eseri. Ayrıca otopsi raporlarında kaydedilen şişmanlık, kanserden eriyen bir adam tablosuna uymuyor. Rakip kuruluş Amerikan Napolyon Derneği başkanı Snibbe’ye göre delil olarak ileri sürülen saçların Napolyon’a ait olduğunun ispatlanması gerek. Arsenik zehirlenmesinin yol açtığı avuç içlerinin ve ayak derilerinin sertleşmesi de görülmemiş. Yale Üniversitesi’nden Philip Corso, Napolyon’un ölümünden sonra sekiz doktorca imzalanmış beş ayrı otopsi raporunun ortak teşhisinin yaygın mide kanseri olduğunu hatırlatıyor. Snibbe, Napolyon’un Florida’da gömülmüş bir akrabasından DNA Örnekleri toplamak için izin peşinde. Ancak her iki kampın rüyası, anıt mezarı açıp imparatorun kemiklerinden alınacak örneklerle tartışmayı noktalamak.

Napolyon’un boyu

Napolyon’u bütün dünyayı yönetme kompleksine sürüklediği iddia edilen kısa boyuna ait bilgilerin tarihin büyük yalanlarından biri olduğu öne sürüldü. Napolyon’un boyu konusundaki tartışmanın eski Fransız ölçüm sisteminden kaynaklandığı belirtiliyor. Napolyon’un 1.60 olarak bilinen boyunun “kralın adımları” diye anılan eski Fransız ölçüm sistemine göre hesaplandığı, bu rakamın günümüz ölçüm hesaplanna vurulduğunda boyunun aslında 1.80’in biraz daha üstünde Olduğu belirtildi.

Hazırlayan:Ayla DEĞER

Aşk beyinde nasıl örgütleniyor?

“Aşkın gözü kördür”. Shakespeare’in ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’ komedyasında, Helena böyle söyler. Shakespeare bu cümlesiyle, aşık bir kişinin sevdiğini gözleriyle değil, beyniyle gördüğünü söylemek istemektedir. Muhtemelen sinirbilimciler de böyle düşünür.

Aşkın gizemli hamlelerle yol aldığı düşünülür, ancak bilim insanları aşkın beyni nasıl etkisi altına aldığını oldukça net bir şekilde biliyor. Aşık bir beyin, keyif, takıntı ve bağlanma hissi üreten kimyasal maddelerin ve hormonların istilasına uğruyor.

Aşkın beyni nasıl etkilediğine bir göz atalım.

Hormonlar kontrolden çıkar

Sinirbilimciler aşkı üç evreye ayırır: şehvet, çekim ve bağlanma. Şehvet evresi boyunca, vücuda yoğun arzuları tetikleyen hormonlar akın eder.  Adrenalin ve nörepinefrin homonları ile kalp atışları hızlanır ve avuç içleri terlerken; beyin kimyasallarından dopamin, coşku duygusunu yaratır. Beyin, ilaçlar da dahil olmak üzere keyif verici uyaranlara tepki olarak dopamin salgılar. Bu durum aşıkların coşku dolu duygularını açıklar.

Aşk ilaç gibi çalışır

İnsanlar aşık olmadan önce, çekici bir yüz gördüklerinde bile, vücudun morfin benzeri ağrı kesiciler gibi etki gösteren kısmı harekete geçer: opioid sistem. Beynin bu kısmı hoşlanma ve beğenme duygularından sorumludur. Kısa bir süre önce yapılan bir araştırmada, az miktarda morfin verilen erkeklerin kadın fotoğraflarını, morfin almayan erkeklerinkinden daha çekici bulduğu ortaya çıktı. Bu bulgu, opioid sisteminin çekiciliği algılayacak duruma getirilebileceği anlamına geliyor.

 Aşk beyni aydınlatır

Aşık olmak, kan akışının beynimizin zevk merkezine (nükleus akumbens)  doğru artmasına neden olur. İnsanlar aşık olduklarında beynin bu bölümü MR taramalarında ışık saçar. Bu, daha çok çiftler birbirleriyle etkileşim içinde olduklarında ve birbirlerine odaklandıklarında gerçekleşir.

Aşk biraz obsesiftir

Aşk, serotonin denilen beyin kimyasalında düşüşe neden olur. Bu obsesif kompulsif bozuklukların en önemli özelliğidir. Serotonindeki bu azalma, aşıkların sevdikleri kişiye karşı niçin sabit fikirli olduklarını açıklayabilir. Bu duygular sevgililerin, ilişkinin ilk aşamalarında eşlerinin olumsuz özelliklerini görmezden gelmelerini ve yalnızca iyi özelliklerine odaklanmalarını açıklayabilir.

Bağlılık duygusu yaratır

İnsanlar bir süre aşık olduktan sonra, vücut coşku hissettiren kimyasallara karşı geliştirir. Oksitosin ve vazopressin hormonları beyne nüfuz ederken, çekim evresi biter ve bağlanma evresi başlar. Bu yeni hormonlar, insanın kendini iyi ve güvenli hissetmesine yol açar

 

Kaynak: http://www.herkesebilimteknoloji.com/haberler/saglik/ask-beyni-nasil-etkiliyor

Boşanmak yeterince yorucu bir deneyim, bitti mi bitsin ister herkes. Ancak eski eşin evlendiğini duyunca birçok kadının aklından benzer düşünceler geçer…

Eski eş evlendiğinde ne olur?

İnanın, buna cevap vermenin “doğru” bir şekli yok.

Boşanalı ne kadar olursa olsun, eski eşinizin yeniden evlendiğini duyduğunuzda, içiniz hafiften sızlayabilir. Genel olarak hemen her kadının aklından benzer düşüncelerin geçmesi normaldir. En yaygın cevapları derledik:

 

1. “Çocuklarım ne hissedecek?”

İlk düşüncemiz çocukların ne hissedeceği olurdu herhalde. Onların bu yeni dinamiğe alışıp alışmayacakları, eskisi gibi olabilecekler mi düşünceleri zihninizde dolaşır durur.

 

 

2. “Bu biraz canımı acıtıyor.”

Bu bir kadının anısından: “Haberi duyduğumda bir web sitesi için ‘boşanmadan sonra yola devam etmek’le ilgili bir panelde konuşmak üzereydim. Çekimlerde, hafifçe terliyordum, normal görünmeye çalıştım ama içten içe, defalarca reddedilmiş ve yaralı hissettim kendimi. Ne olursa olsun, elbette ki panelde boşanmanın kırdığı kalbin nasıl onarıldığından söz ettim. Elbette ki acılarınız geçiyor, yaralarınız kapanıyor. Mutlaka ki kendinizi toplayıp hayatınıza devam ediyorsunuz, ancak, acı azalsa da, kaybetme duygusunun bir sonu yok gibi.”

 

3. “Ben de ilişkimde böyle günler görecek miyim?”

Eğer bir ilişki içerisindeyseniz, kendi ilişkinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. Çünkü o an isteseniz de istemeseniz de sanki bu sizin için durumu biraz daha hafifletecek olan şeymiş gibi görünüyor. Burada hatalı davranış herhalde ilişkiyi yeniden evliliğe sürüklemek olur, ikinci bir hataya da belki, yer açmak olur aslında.

 

 

4. “Zavallı kız!”

Bu da bir anıdan: “Umarım o da benim kadar inatçı değildir yoksa çok çekerler. Aslında onun için kötü hissediyorum kendimi, sonra da düşünüyorum, belki o benden daha ideal bir eştir onun için.”

 

5. “Bu kadın çocuklarıma nasıl bir üvey anne olacak?”

İşte bu düşünce, içten içe insanı yer bitirir. Çünkü bu düşüncenin temelinde şu var: “Ya o kadın, benden daha iyi olursa!” Aslında kötü haber şu, olacaktır da. Çünkü anne olarak sorumluluklarınız var ama onun ancak iyi bir dost olarak görünmesi yeterli. Dolayısıyla çocukları bir miktar şımartma lüksüne sahip olabilir.

 

 

6. “Vay. Benim genç versiyonumu bulmuş!”

Bir anı: “Yeniden evlendiğinde, 22 yaş halimle evlendiğini fark ettim, evlendiğimizde çocuk ve gerçek bir yatak odası olan bir apartman dairesi isteyen 30 yaşındaki halimle değil.”

 

7. “Bana ne?”

Bazen de hiçbir şey hissetmezsiniz. Hatta o kadar az şey hissedersiniz ki buna şaşırırsınız bile. Aslında bunu sebebi, boşanma sonrası hayatınızı başarıyla doldurmuş olmanızdır. Arkadaşlar, kariyer, sosyal yaşam… Bunu düşünecek ve buna üzülecek zamanınız bile olmayabilir.

 

 

8. “Yeni çocuklar yaparlar mı acaba? “

Elbette ki evleneceklerse, çocuklar da işin içine girecek olabilir. Evet, sizin sahip olduğunuz çocuklara benzeyen çocuklar, çocuklarınızda aynı DNA’ya sahip başka çocuklar dünyaya getirebilirler. Peki onları da sevebilir misiniz? Acaba o da yeni çocuklarını bizim çocuklarımızı sevdiği gibi sevecek mi? Ya onları daha çok severse? Bu düşünceler de içinizi kurt gibi kemirip durabilir. Yine de, şöyle bir düşünürseniz bunda çocuklarınız için hoşa gidecek detaylar bulmanız mümkün.

 

9. “Biliyordum böyle olacağını!”

Bir anımız daha var: “Boşanmamız ihanet sonucunda gerçekleşti, üstelik duygularımın tahrip edilmesi ve zorbalık da vardı. İhanetin gerçek olmadığına ve benim her şeyi çarpıttığıma inandırmaya çalışıyordu beni. Ancak tuhaftır ki biz boşandıktan hemen sonra evleniverdiler. Bu aslında inanılmaz bir rahatlamaydı. Çünkü, açıkça hatalı olduğunu itiraf etmişti. Artık acımı gömmeme, kendimi suçlamama gerek kalmamıştı. Artık bana olanlarla ilgili kendime dürüst olabilirdim!”

Psikoterapist Cem Keçe “Sorunları arasına alan çiftin evliliği tehlikededir” diyor.

Psikoterapi ve Psikoterapistler Derneği’nin (PSİKODER) yaptığı bir anket, boşanmada sanıldığı gibi ekonomik nedenlerin değil ilişkisel nedenlerin başı çektiğini ortaya koydu. Ankete göre çiftler ilişkisel sorunların çözümünün ekonomik sıkıntılara nazaran daha zor olduğunu düşünüyorlar.

 

Maddi kriz tehdit değil!

 

Klinik düzeyde, evlilik terapisine başvuran 300 çiftin katılımı ile gerçekleşen ankette, katılımcılara maddi ve manevi iki farklı kriz senaryosu sunuldu. Bu senaryolar üzerinden sorulan sorulara verilen yanıtlara göre, çiftlerin yüzde 35’i maddi sorunlar nedeniyle boşanmanın eşiğine gelebileceklerini ifade ederken, yüzde 65’i, partneriyle arasında doğabilecek iletişim sorunlarının daha önemli olduğunu gösterdi. Çiftler bunlar arasında “sürekli eleştirme”, “sürekli suçlama ve savunma döngüsüne girme”, “sürekli araya görünmez duvarlar örme”, “sürekli küçümseme ve hor görme”, başta olmak üzere, ilgisizliğin, davranış değişikliklerinin, eleştirel dilin ve agresifliğin veya olumsuz kişilik yapılanmalarının, yaşadıkları evliliği daha fazla tehdit edeceği öngörüsünde bulundular.

 

Sorunları araya almak…

 

PSİKODER Başkan Yardımcısı Psikoterapist Cem Keçe de, çiftlerle aynı görüşe sahip. Maddi problemlerin günümüzde toplumun her kesiminden insanların hayatında dalgalı bir seyir içinde olduğunu belirten Psikoterapist Cem Keçe, palyatif tedbirlerle bireylerin veya çiftlerin bir şekilde bu durumun üstesinden gelebildiğini söyledi. Özellikle partnerler arasında zamanla meydana gelebilecek iletişim sorunlarının çözümünün, maddi sorunlara göre daha zor belki de imkansız bir hal alabileceğine dikkat çeken Keçe, “Artık günümüzde çiftlerden birinin işsiz kalmasından kaynaklı maddi kriz, evliliklerin karşısına bir sorun olarak çıkabiliyor. Ancak evlilik kurumunun getirdiği sorumluluklardan hareketle, çiftler birbirine anlayış gösterip destek olarak maddi sorunlara genellikle çözüm getirebiliyor, göğüs gerebiliyorlar. Bu tabloyu bir de evde sürekli partneriyle tartışan, onu küçümseyen, eskisi kadar sevgi ve ilgi göstermeyen, agresif, sorumluluklarını yerine getirmeyen bir kişinin getireceği mutsuzlukla karşılaştırmak farklı bir sonucu doğuruyor. Genelde çiftler bu tip bir kriz karşısında bocalıyorlar ve çıkış yolunu bulmakta zorlanıyorlar. Çünkü maddi bir durumda çift birbirine kenetlenip sorunu karşılarına alabiliyor ama sorun partner olunca, taraflar karşılıklı bir çatışma içine girebiliyor ve sorunu aralarına alıyorlar. Çözümden ziyade birbirlerini daha fazla yıpratacak bir mücadele içine giriyorlar” ifadelerini kullandı.

 

Hayatın tadı kaçmışsa…

 

Kendisine evlilik terapisi görmek için gelen danışanlarının büyük bir kısmında, partnerler arasında cinsel, davranışsal, iletişimsel sorunlardan kaynaklı problemlerin görüldüğüne dikkat çeken Psikoterapist Cem Keçe, “Birbirlerine eskisi gibi sevgi ve şehvet duymayan, evliliklerinin ilk yıllarında yaşadıkları heyecanı kaybetmiş, sözleriyle ve davranışlarıyla birbirlerini suçlayan, artık tamamen çatışma içine girmiş bir çift için kazanılmış yüksek standartlı bir hayatın anlamı yoktur. Çünkü bu çift için artık hayatın tadı kaçmıştır” yorumunda bulundu.

 

 

 

Boşanmaya götüren kıyamet alametleri…

 

Çiftleri boşanma kararı almaya kadar götürecek nedenler nelerdir? Hangi davranış kalıpları çifti karşı karşıya getirir? Psikoterapist Cem Keçe, uzun yıllar boyunca edindiği tecrübeler ışığında evliliği istenmeyen sona götürecek 5 tutum saptadığını söyledi. Bunları “küçümsemek, acımasızca eleştirmek, agresif ve savunmacı tavır takınma, sürekli sorunları görmezden gelmek ve sorumlulukları paylaşmamak” olarak nitelendiren Keçe, çözüme kavuşmaması halinde bu davranış şekillerinin evlilik için adeta boşanmaya götüren kıyamet alameti olduğunun altını çizdi. Keçe şu ayrıntıları paylaştı:

 

Küçümsemek: Partnerlerden biri özel ya da sosyal ortam ayrımı gözetmeksiniz eşiyle dalga geçer, onur kırıcı bir şekilde onunla eğlenir, başarılarını önemsemez, başkalarıyla kıyaslar, başkalarının yanında hakarete varan takma adlar kullanır. Kısacası eşini takdir etmediğini ve kendisi için bir önemi olmadığını gösterircesine tavır takınır. Ayrıca partneri konuşurken dinlememek, sözünü dinlememek, partner için değerli olan aile, iş, kariyer gibi konuları küçümsemek de karşılaşılan bu olumsuz tutumlar içinde yer alabilir.

 

Acımasızca eleştirmek: Partnerlerden biri diğerin yaptığı en ufak bir hataya bile tolerans göstermez, rahatsız olur ve geçmişte yapmış olduğu hataları da gündeme getirerek durumu daha da ağır bir hale sokar. Genelde bu durum ‘Her zaman her şeyi yanlış yapıyorsun’ ya da ‘Sen bugüne kadar neyi doğru yaptın ki’ şeklindeki genelleyici ve kırıcı sözlerle sonuçlanır.

 

Agresif savunmacı tavır: Söz gelimi, ortada yanlış alınmış bir karar vardır ve olumsuz bir sonuç verir. Buna neden olan partner kendisini agresif bir şekilde savunmaya çalışır. Böyle bir durumda genelde başvurulan ilk söz ‘Senin yüzünden oldu!’ şeklindedir. Suçlama ile birlikte çift arasında bir haklılık haksızlık mücadelesi başlar ve her ikisi için de acı veren karşılıklı şikayetlerin ve sözlerin sarf edilmesi ile son bulur. Her iki taraf da anlaşılmamış ve haksızlığa uğramışlık duygularıyla diğerinden uzaklaşarak içine kapanır.

 

 

 

Sorunları görmezden gelmek: Bazı insanlar ufukta bir fırtınanın geldiğini fark ederler ve mağduriyetleri hızlı bir şekilde ve herhangi bir duygu olmadan yanıtlamayı tercih ederler. Sorunlar hasır altı edilir, hiçbir şey olmamış gibi davranmayı tercih ederler ve belki de hemen çözüme kavuşacak bir sorunun ilerleyen süreçte çığ gibi büyümesine neden olurlar. Ancak sorun çözme kabiliyeti gösterememek, uzlaşamamak, görmezden gelmek gibi kaçınma tavırları, karşı tarafta büyük bir güvensizlik duygusunu hakim kılacaktır.

 

Sorumlulukları paylaşmamak: Evlilik, sorumlulukların paylaşımı ve yerine getirilmesine dair iki bireyin birbirine verdiği sözler bütünüdür. Bu olgu evlilik kararının en önemli motivasyonlarından biridir. Zaman içinde bir nedenle taraflardan birinin, önemi ne olursa olsun kendisinden beklenen bir sorumluluğu yerine getirmemesi, ileride bu çift için büyük bir güven bunalımı ve huzursuzluk kaynağı olacaktır. Bazı sorumlulukların yerine getirilmemesi ise şüphe götürmez bir boşanma nedenidir.”

 

Peki ne yapmalı?

 

Psikoterapist Cem Keçe çiftleri boşanmaya götüren tutumlar için çiftlere önemli tavsiyelerde bulundu. “Çift ilişkisi bir kere bozulmaya başladığında hemen gerekli önlemler alınmazsa ilişkinin bozulma seyri hızlanır. Yokuş aşağı freni patlamış bir kamyon gibi gittikçe daha hızlı ve güç durdurulabilir bir hale gelir” ifadelerini kullanan Keçe, yolun sonuna gelindiğinde de felaketin kaçınılmaz olacağının altını çizdi. Çiftlerin ilişkilerinde bazı şeylerin yolunda gitmediğini görmesi ve çözümsüz kalmaları halinde mutlaka bir evlilik terapistinden evlilik terapisi veya evlilik danışmanlığı gibi profesyonel destek almasının vaktinin geldiğini belirten Keçe, “Burada her sorun yaşayan, kavga eden çiftin hemen bir evlilik terapistine gitmesi gerekir anlamı da çıkarılmamalıdır. Profesyonel destek alması gerekenler, yaşadığı sorunları bir şekilde çözemeyen bunun yerine yukarıda sözü edilen sağlıklı olmayan savunma mekanizmalarını geliştiren, gittikçe ilişkisi kötüleşen çiftlerdir. İlişkiniz, yapıcı ve sevgi dolu bir iletişim yerine, bireyselliğin hakim olduğu bir çatışmaya dönüşmüş, adeta bir savaş ve işkence haline gelmiş ise işte o zaman profesyonel destek almak gerekir. Unutmayın mutlu olmak herkesin hakkıdır ve mutluluk isteyen herkesin biraz çabayla öğrenilebileceği bir beceridir” şeklinde konuştu.

 

People dergisi, “2017 Dünyanın En Güzel Kadını” unvanını beşinci kez Julia Roberts’a verdi.

  • People dergisi 2017 yılı “Dünyanın En Güzel Kadını”nı seçti. Buna göre, ‘Özel Bir Kadın’ (Pretty Woman) filmiyle ünlenen Julia Roberts dünyanın en güzel kadını oldu.

  • Roberts, beşinci kez aynı unvanı kazanmasıyla, Jennifer Aniston ve Michelle Pfeiffer’ı geçerek bir rekorun da sahibi oldu.

    • Dünyanın en güzel kadını seçilerek People dergisinin kapak kızı olan 49 yaşındaki Oscar’lı oyuncu, ilk kez 1991 yılında, 23 yaşındayken ‘Özel Bir Kadın’ filminde rol aldığı dönemde dergiye kapak olmuştu.

    • People’ın Editöryal Direktörü Jess Cagle, derginin Julia Roberts seçimini şöyle açıkladı:

      • “2017 Dünyanın En Güzel Kadını sayısı için kapak belirlerken Julia Roberts’ı seçmenin tam zamanı olduğu görünüyordu. 49 yaşında olduğu kadar güzel görünemezdi daha önce. Güzelliği, kendinden emin, zeki ve esprili olmasıyla birleşiyor. Gelişme yeteneği en iyi tarafını oluşturmaya devam ediyor. Karakter yaratma ve hikaye anlatma yeteneğiyle bizi yeni yerlere götürüyor. Aileyi öncelikli gören anlayışına bağlı olarak da seçildi.”

      •  140 milyon dolarlık servetiyle Hollywood’un en zengin oyuncusu olan Roberts, ‘Mona Lisa Smile’ filmiyle aldığı 25 milyon dolarlık ücretle de sinema tarihinin en yüksek ücretli kadın oyuncusu olmaya hak kazandı.
      • ‘Erin Brockovich’ filmindeki rolüyle Oscar kazanan Roberts, Daniel Moder’la 2002 yılında evlendi. Çiftin Hazel Patricia, Phinnaeus Walter ve Henry adında üç çocuğu bulunuyor.

Yerküre, 60 binden fazla ağaç çeşidine ev sahipliği yapıyor. En çok ağaç türü Brezilya’da bulunuyor.

Uluslararası Botanik Bahçeleri Koruma Birliğinin (BGCI) bünyesindeki 500 kuruluştan derlediği veriler, yeryüzündeki ağaç türü sayısının 60 bin 65 olduğunu gözler önüne serdi.

Araştırmada 8 bin 715 ağaç türüyle Brezilya’nın en fazla sayıda ağaç çeşidi bulunan ülke olduğu belirlendi.

Ağaç yetiştirmenin mümkün olmadığı kutup bölgeleri hariç tutulduğunda en az ağaç türüne ise yaklaşık bin 400 çeşidin bulunduğu Kuzey Amerika’nın Kuzey Kutbu’na yakın bölgelerinde rastlanıyor.

Araştırma sayesinde tehlikedeki ve nadir olan türler, acilen korunması için belirlenebilecek.

Araştırmanın sonuçları ” Journal of Sustainable Forestry” dergisinde yayımlandı.

Nadir kullanılan kız bebek isimleri ve anlamları

Bebeğinizin ismini hala seçemediniz mi? Kızınıza bu çok bilinmeyen isimlerden birini koyabilirsiniz.

Minik kızınıza isim bulma konusunda kararsızlık mı yaşıyorsunuz? Tercihinizi daha modern ve çok bilinmeyen isimlerden yana yapacaksanız, nadir kullanılan kız bebek isimleri listemize göz atabilirsiniz.

A

 

Aleda: Nazlı, kaprisli

Amine: Yüreğinde korku olmayan

Ayande: Gelen, gelici, istikbal

Adran: Kuvvetli

Alçin: Kırmızı renkli küçük bir kuş

Alya: Şeref, sema, dağ tepesi ve yüksek yer

Aygen: Dost, arkadaş, sevgili

B

Beria: Olgunluk ve güzelliğiyle üstün olan sevgili

Belur: Billur

Balca: Bal gibi tatlı kız

Betigül: Gül gibi kokan mektup

Biray: Ay gibi tek, eşsiz

Birgen: Yalnız, yalnızlığa alışkın

C

Caneda: İçten, sevimli kişi

Canel: İçten, candan

Ç

Çilay: Ayın üzerinde beliren açık renkli lekeler

Çilen: Hafif yağan yağmur

D

Devin: Hareket, kımıldama

Dildar: Güzel yüz

Devrin: Bir kişi veya olayın gündemde olduğu tarih dönemi

Diniz: Sakin dingin

E

Emet: Bereket, bolluk

Eşay: Ayın güzelliğiyle eşdeğer güzelliğe sahip olan

Eva: Havva. Yaratılan ilk kadın

Erna: Cilveli, şen şakrak sevgili

F

Feris: Şık, zarif

Ferzin: Kraliçe

H

 

Hera: Mitolojide analığın yüceliğini temsil eden tanrıça

İ

İda: Kazdağlarının eski adı

İlsu: Ülkenini suyu, bereketi

İzem: Büyüklük, ululuk

İlma: Parlatma. Belirleme, işaret etme.

İpar: Güzel koku

K

 

Kayra: Sayılan birinden gelen iyilik lütuf

L

Liyan: Parlak

Lema: Parıltı, parlayış

Lila: Eflatun, leylak rengi

Lal: Dili tutulmuş, dilsiz

Leyal: Geceler

Lina: Hurma fidesi

M

 

Mehir: Ay parçası

Mehru: Ay yüzlü güzel

O

Ongü: Sağlık, mutluluk

Özün: Şiir. Hak edilmiş ün.

P

Pamira: Orta Asya’da bir yayla

Peyda: Belli, ortaya çıkan

Peren: 1. Camın ana maddesi. 2. Liman, iskele. 3. Gökyüzü.

S

Senar: Yar, aşık, seven insan

Serpin: Yağmur

Selis: Akıcı söz

Saye: Gölge

 

V

Vira: Durmadan, aralıksız, sürekli

Z

Zehre: Çiçek

Zühre: Çoban yıldızı

 kaynak:hthayat.com

Hamilelikte mineral takviyeleri

Anne karnında sağlıklı gelişim için beslenme önemli!

Hiç kuşkusuz, her anne ve baba adayı sağlıklı bir bebek sahibi olmayı ister. Bazı vitamin ve minerallere vücudun ihtiyacının arttığı bir dönem olan hamilelikte, anne adayının beslenme çantasında neler olmalı? İşte sağlıklı bir bebek dünyaya getirebilmek için anne adaylarının beslenme programının olmazsa olmazları…

 

Neolife Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gonca Saraç, “Annenin beslenmesi, döllenmeden başlayarak gebelik boyunca, bebeğin gelişimi ve sağlığı üzerine etki ediyor. Bu nedenle, annelerin dengeli beslenmeye ve bazı özel takviyeleri almaya özen göstermeleri gerekiyor. Bu takviyelerin başında; folik asit, demir ve kalsiyum geliyor.” diyor.

 

 

Hamilelikte folik asit kullanımı

Folik asit desteği, hamilelik planlı ise öncesinde, planlı değilse öğrenildiği anda alınmaya başlanıyor. Kan yapımı için gerekli olan ve özellikle sinir sisteminin oluşumunda rol oynayan folik asit, bebeğin ilk üç ayındaki organ gelişimini destekliyor. Folik asit, hamilelikten önce 400 mikrogram, hamilelik döneminde günlük 600 mikrogram dozunda alınması gerekiyor.

 

Folik asit; koyu yeşil yapraklı sebzelerde, ıspanak, tam tahıllı ürünler (ekmek, kahvaltılık gevrek ve makarna), turunçgiller, kuşkonmaz, kuru yemişler, bezelye, kuru fasulye, börülce, nohut,  ve mercimekte bulunuyor.

 

Folik asit içeren 10 yiyecek

+11

Hamile misiniz? Ya da hamile kalmayı mı planlıyorsunuz? Folik asit alımınıza çok dikkat edin. İşte size hamilelikte ve öncesinde yemeniz gereken folik asit bakımından çok zengin 10 yiyecek…

 

Hamilelikte demir kullanımı

Demir, annenin kan yapımı için olduğu kadar, bebeğe transfer edilecek demirin karşılanması için de alınması gereken desteklerin başında geliyor. Günlük demir ihtiyacı 27 mg olan hamileliğin ilk aylarında hafif demir takviyesi (30mg/gün), daha sonra ise kan sayım değerlerine bakılarak 60-120 mg/gün demir kullanılabiliyor.

 

Demir; kırmızı et, hindi, kuru kayısı, tam buğday ekmeği, yumurta, soya, kuru fasulye, bezelye, mercimek, nohut, bakla, domates, patates, üzüm, kuru yemişler ve ıspanak gibi besinlerde bulunuyor.

 

Demirin emilmesi için vücudun C vitamini ihtiyacının da karşılanması gerekiyor. C vitamini; narenciye, kivi, çilek, yeşil biber ve brokoliden alınabiliyor.

 

 

Hamilelikte kalsiyum kullanımı

Yeterli kalsiyum alımı da anne adayının beslenmesinde büyük önem taşıyor. Diyetle yeterli kalsiyum alınmaması halinde, bebeğin ihtiyacı olan kalsiyum anne iskeletinden çözülerek sağlanıyor. Günlük kalsiyum ihtiyacı 1200 mg olan hamilelik döneminde kalsiyumdan zengin süt ve süt ürünleri, yeşil yapraklı sebzeler, brokoli, soya fasulyesi, balık, tam tahıllı kahvaltılık gevrekler, şalgam ve badem anne adayının beslenmesinde vazgeçilmezler arasında yer alıyor.

 

 

Hamilelikte vitamin ve mineral takviyelerine neden ihtiyaç duyuluyor?

Op. Dr. Gonca Saraç, hamilelikte folik asit, kalsiyum, iyot, demir, magnezyum, fosfor ve çinkoya olan ihtiyacın arttığına dikkat çekiyor.

 

Bu dönemde vücudun bazı vitamin ve minerallere olan ihtiyacı artmasa da, eksik beslenme nedeniyle günlük gereksinimin altında kalması da sorun olabiliyor.

 

Örneğin vejeteryan olan kişilerde; demir, magnezyum eksikliğinin yanı sıra D vitamini ve B12 vitamini eksikliği de görülüyor. D vitamini eksikliği anne adayında gebelik zehirlenmesi (toksemi) ve kemik erimesi gibi problemlerin yanı sıra bebekte; düşük doğum kilosu, kalsiyum düşüklüğüne bağlı havale nöbetleri, kalp yetmezliği ve kemik hastalıklarının görülmesine neden olabiliyor.

 

 

Bu nedenle hamilelik için standart bazı takviyelerden söz etmek mümkün olsa da kişiye özel ihtiyaçların göz önüne alınması oldukça önemli.

 

Çoğul gebelik, genç annelik, sık doğum, önceden mevcut olan hastalıklar, yetersiz beslenme, düşük kilo gibi nedenler hamilelik döneminde özel bir beslenme programı uygulamayı gerektiriyor.

 

Ancak ihtiyaç duyulan tüm vitamin ve mineral takviyelerinin kontrolsüz kullanılmaması gerektiğini de belirtmekte fayda var.

hthayat.com

Amerika’nın geniş vadilerinde mutluluk içinde yaşayan bizon medeniyetinin devamı asil bir ırk vardı…

Güler yüzlü, sevecen ve misafirperverlerdi…

Dört yüz yıl önce, dünyanın öbür ucundan gelen ‘soluk benizlileri’ de ‘kardeş’ deyip basmışlardı bağırlarına…

Ama, sevgiye karşı düşmanlık, yardıma karşı nankörlük, mertliğe karşı alçaklık gördüler…

Öz yurtlarında ‘parya’ edildiler, ezildiler, öldürüldüler; ‘medeniyet’ ve ‘Tanrı’ adına… Sefil ruhların bölük-pörçük zulümleri gün oldu devletleşip balyoz gibi indi başlarına… Artık gülmüyorlardı, gülemiyorlardı… Mezar taşı dikilmişti söndürülen ocaklarına…

Sonraları ‘Hürriyet Abidesi’ dediler ona: Kan emerek semiren vampir devlet, ‘özgürlük, barış ve demokrasi’ vaatleriyle sürdürdü sömürüsünü.

Ve sürdürüyor…

“Beyazlar bize birçok söz verdiler, hatırlayamadığım kadar çok; bir tekinin dışında hiçbirini tutmadılar. Toprağımızı alacaklarını söylediler ve aldılar”

Kırmızı Bulut (Mahpiu Luta / Sioux)

Onlara ‘battaniye serecek bir yer’ bile bırakılmadı. Hepsine çoktan ’vahşi’ damgası vurulmuştu. Kuşaklar boyunca doğayla uyum içerisinde yaşayan Kızılderililerin bilgeliği hiçe sayılmış, dinsel ritüelleri bile yasaklanmıştı. Vatandaşlık ve oy hakkı da 1924’e kadar tanınmadı.

“Beyazların uyduğu hangi anlaşmayı Kızılderili bozdu? Hiç. Beyaz adam bizle yaptığı hangi anlaşmaya uydu? Hiç. Ben bir çocukken, dünya Siouxlarındı; güneş, onların topraklarında doğar ve batardı; savaşlara on bin kişi gönderirlerdi. Bugün savaşçılar neredeler? Onları kim katletti? Topraklarımız nerede? Onlara kim sahip? Hangi beyaz adam onun toprağını ya da parasını çaldığımı iddia edebilir? Yine de benim bir hırsız olduğumu söylüyorlar. Hangi beyaz kadın, ne kadar yalnız olursa olsun, benim tarafımdan esir alındı ya da onuru kırıldı? Yine de, benim kötü bir Kızılderili olduğumu söylüyorlar. Hangi beyaz adam beni sarhoş gördü? Kim benim yanıma aç geldi ve doyurulmadı? Kim beni karımı döverken ya da çocuklarıma kötü davranırken gördü? Hangi kanunu çiğnedim? Kendimi sevmem yanlış bir şey mi? Derimin renginin kırmızı olması çok mu kötü; ya da bir Sioux olmam; babamın yaşadığı yerde doğmuş olmam; halkım ve topraklarım için canımı verebilecek olmam?”

Oturan Boğa (Tatanka Yotanka)

 

“Nerede bugün Pequotlar? Narragansettler, Mohawklar, Pokanoketler ve halkımın bir zamanlar güçlü olan diğer kabileleri nerede? Yaz güneşinin altında eriyip giden kar gibi, beyaz adamın aç gözlülüğü ve baskısıyla yok oldular”

Tecumseh (Shawnee Reisi)

 

“Yalnızca bir kere de ağlatmadılar bizi. Mavi ceketli askerler ve Uteler, her yer karanlık ve her şey durgunken, gecenin içinden çıkageldiler ve kamp ateşi yerine bizim çadırlarımızı yaktılar. Av hayvanları yerine benim cesur savaşçılarımı öldürdüler. Kabilenin hayatta kalan savaşçıları, ölüler için saçlarını kestiler.”

On Ayı (Parra-Wa-Samen / Comanche)

 

“Her şeyi açıkça bildikleri halde şimdi diyorlar ki, ben kötü biriymişim. Hatta oradakilerin en kötüsüymüşüm. Ben ne yaptım ki? Ağaçların gölgesinde ailemle birlikte yaşayıp gidiyordum.”

Geronimo (Goyathlay / Son Apache Reisi)

 

“Beyazlar hiçbir zaman toprağa ya da geyiklere ya da ayılara aldırmadılar. Biz Kızılderililer bir hayvanı öldürdüğümüz zaman, onun bütün etini yiyoruz. Kökleri kazdığımızda küçük çukurlar açıyoruz. Ev yaptığımızda, küçük çukurlar açıyoruz. Biz çekirgeler için otları yaktığımızda, hiçbir şeyi mahvetmiyoruz. Biz, meşe palamutlarını ve fıstıkları sallayarak düşürüyoruz. Ağaçları baltalayıp devirmiyoruz. Biz yalnızca kurumuş ağaçları kullanıyoruz. Ama beyazlar toprağı deşiyorlar, ağaçları söküyorlar, her şeyi öldürüyorlar. Ağaç diyor ki ‘Yapma. Acıyor. Canımı yakma.’ Ama onlar, onu baltalayıp kesiyorlar. Toprağın ruhu, onlardan nefret ediyor… Kızılderililer asla bir şeyin canını yakmaz, ama beyazlar her şeye zarar veriyorlar… Kaya diyor ki, ‘Yapma. Canımı yakıyorsun.’ Ama beyazlar hiç umursamıyor… Beyaz adamın ona dokunduğu her yer acıyor.”

Yaşlı bir Wintu kadını

 

“Büyük geniş ovaların, güzel tepelerin, kıvrılarak akan ırmakların vahşi olduğunu düşünmüyorduk biz. Yalnızca beyaz adama göre toprak, vahşi hayvanlarla vahşi insanlar tarafından istilâ edilmişti. Bizim için doğa vahşi değildi. Toprak cömertti, etrafımız Yüce Gizem’in bize verdiği nimetlerle doluydu. Bizim için doğa, ancak doğudan kıllı adamlar gelip de, gaddarca bir coşkuyla bize ve sevdiğimiz insanlara onca haksızlığı yaptığında vahşi oldu. Ormandaki bütün hayvanlar onun yayılmasından kaçmaya başladığında-işte ancak o zaman bizim için ‘Vahşi Batı’ başladı.”

Dinelen Ayı (Reis Luther / Sioux)

 

“Kadınlar ve çocuklar erkeklerden daha ürkek değil midirler? Cheyenne savaşçıları korkusuzdur, ama siz Kum Deresi’ni işittiniz mi hiç? Askerleriniz, orada kadınları ve çocukları boğazlayanların tıpkısı.”

Gaga Burun (Woquini / General W. Scott Hancock’a)

“Beyazlar olup biteni tek yanlış anlattı. Kendilerini tatmin etmek için böyle anlattılar. Beyaz adamın anlattığı, kendi yaptığı en iyi işlerle Kızılderililerin en kötü işleri oldu.”

Sarı Kurt (Nez Perce’lerden)

 

“O zaman kaç kişinin öldüğünü anlayamamıştım. Şimdi kocamışlığımın şu yüksek tepesinden gerilere baktığımda, yerde birbirleri üzerinde yığılı duran boğazlanmış kadınları ve çocukları, halâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, o kanlı çamurun içinde bir şeyin daha öldüğünü ve o kar fırtınasına gömüldüğünü görebiliyorum. Evet, bir halkın düşü öldü orada. Güzel bir düştü evet… sonra bir ulusun umudu kırılıp paramparça oldu. Artık yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal ağaç.”

Kara Geyik

 

Kafa Derisi Yüzme!.. :

“Kızılderililerin beyaz adamın kafa derisini yüzmeye meraklı oldukları bilinir. Oysa işin aslı şudur: 1863 yılının Temmuz günlerinde Navaholar ile general Carleton arasındaki gerginlik sürmektedir. Soluk benizliler Navaholar’ı yıldırmak için hayvanlarına el koymaya, ekinlerini yakmaya başlar. Ama, bir grup Navaho savaşçısı Canby Kalesi’ni basarak koyunlarını, keçilerini geri alırlar. General Carleton, 18 Ağustos’ta askerlerine, getirdikleri her Kızılderili atı ya da katırına yirmi dolar, her koyuna ise bir dolar ödeneceğini duyurur. Yirmi dolar aylık alan askerler gözü dönmüş bir şekilde köylere saldırırlar… Ve, öldürülen Navaholar’ın kırmızı bir iple bağladıkları uzun, siyah saçları askerler tarafından kesilir. Zaman ilerledikçe Kızılderililer’in kafa derilerine ödül koyma alışkanlığı yaygınlaşır. Amerika’nın gerçek sahipleri hastalık, açlık, sürgün, tecavüz, işkence dışında beyaz adamdan yeni bir şey öğrenirler: Kafa derisi yüzme!..”

Sunay AKIN

 

“Kim bilir, kaç asker, tecavüz ettiği bir Kızılderili kadını öldürdükten sonra saçını kesip ‘Bir savaşçıyla dövüştüm’ diye kahramanlık hikâyeleri anlatmıştır!?.”

Sunay AKIN

 

Beyaz Adam

Beyaz adam
küçücüktü ilk geldiğinde
ve oturmaktan
bütün kemikleri sızlıyordu
büyük teknesinde

Beyaz adam
kızılderililerin sunduğu yiyeceklerle beslenip
topraklarına uzandığında büyüdü
bulutlar arasında
barış içinde yaşayan
manitu yerine
tapmamızı istediği de
işkence görüp
çarmıha gerilen
bir ölüydü

Beyaz adam
özgürlük adına
dev bir kadın heykeli dikti
doğu denizinin kıyısına
ve her gece
altında dans ettiğimiz yıldızları
bayrak diye tutsak etti
bir bez parçasına

Beyaz adam
özgürlük gibi adaleti de
bir kadın heykeliyle simgeledi
ama elinde terazi tutan
zavallı kadın
gözleri bağlı olduğu için
kendisine tecavüz edenin
kim olduğunu göremedi…

Sunay Akın

 

Kızılderili soykırımını meşru göstermek için Hollywood filmleri yapıldı, tarih kitapları saptırıldı. Kafatası avcılığı beyazlarca meslek haline getirilmişti. 1876’da yerel hükümetler Kızılderili kafası getiren herkese 5 dolar ödül veriyordu. Bugün ABD’nin resmî depolarında yüz binlerce kafatası saklanmaktadır. George Bush kolej yıllarında ‘kurukafa’ örgütü kurmuştu. Hattâ, Apache Reisi Geronimo’nun kafatasını kendi koleksiyonunda bulundurduğu biliniyor.

Kızılderililer’in Kökeni:

Bilim adamları arasında, Kızılderililer’in Asya kökenli olduğuna ve 11.000 yıl önceki Buzul Çağı’nda donan Bering Boğazı’ndan Amerika kıtasına göç ettiklerine dair bir görüş birliği bulunuyor. Buna göre, göçebe Sibiryalı topluluklar av peşinde Alaska’ya ve ardından güneye yönelmişlerdi (ATLAS, sayı 99-Haziran 2001). Hattâ, M. K. Atatürk’ün okumuş olduğu kitaplardan olan ve T. C. Maarif Vekâleti tarafından 1927 yılında Devlet Matbaası’nda basılan “Cihan Tarihinin Umumi Hatları” adlı kitabın yazarı Herbert George Wells, şu yargıya varmıştır: “Amerikan yerli halkı Moğol ırkına mensuptur.”

1. cildin 116. sayfasında yer alan söz konusu tümce Atatürk tarafından önemsenmiş ve altı çizilmiştir (kız kulesi’ndeki kızılderili, Sunay Akın).

Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkan, Prof. Dr. Aldülmecit Doğru ve Doç. Dr. Ahmet Ali Arslan, yaptıkları araştırmalarda Amerikan yerlileri ile Türk Dünyası’nın kültürel özelliklerinin benzerlikleri üzerinde durmuşlardır. Özellikle Sibirya Türkleri olan Saha, Tuva, Hakas, Altay, Televit ve Şor Türkleri ile Kızılderililer arasında, dil de dahil olmak üzere birçok kültürel paralellikler  ulunmaktadır. Bundan dolayı bazı araştırma cılar Kızılderililerin Türk kökenli olduklarını iddia etmişlerdir.   Ord. Prof. Dr. Reha Oğuz Türkkan, 20 Şubat 1996 tarihli Hürriyet gazetesinde başlayıp iki gün süren yazı dizisinde Kızılderililer’in Türklerle akraba olduklarını belirtiyor. Türkkan, yazı dizisinde Kızılderili dillerinde 300-500 Türkçe sözcük olduğunu da belirtiyor ve bir de anısını anlatıyor: “New York’tayken televizyonda ‘Güller Resmi Geçidi’ni seyrediyordum; otomobil ve kamyonetler renk-renk desenler halinde güllerle donanmıştı. Çeşitli ülkelerin katıldığı bu şöleni televizyoncu Chet Huntley anlatıyordu. Bir takımı ‘Şimdi Meksika Kızılderililerinki geçiyor’ diye tanıtınca, yardımcısı elindeki kâğıdı işaret etti. Spiker de şöyle özür diledi: ‘Kızılderililer’in değil, Türkiye Konsolosluğu’nunmuş. Desenler o kadar benziyor ki şaşırdım’ ” (kız kulesi’ndeki kızılderili, Sunay Akın).

Kristof Kolomb:

Kristof Kolomb’un 1492’dekikeşfinden hemen sonra başlayan Amerika yerlilerini sindirme, topraklarına ve doğal kaynaklarına el koyma süreci, 1886’da son Kızılderili direnişçisi Apache Reisi Geronimo’nun teslim olmasıyla tamamlandı. Bütün Amerika kıtasında on milyonlarca yerli, Avrupalılar tarafından ortadan kaldırıldı, yüzlerce ulus, yüzlerce dil, yüzlerce kültür bir daha dönmemecesine yeryüzünden silindi.

Kolomb’un seyir günlüğünden bazı alıntılar: “… Onlara kılıçlarımızı gösterdik. Keskin demir silâhları ilk kez gördükleri belli. Kesmenin ne demek olduğunu bilmediklerinden, bazıları kılıçların keskin tarafını tutunca ellerini kestiler. Bu insanlar ne herhangi bir mezhebe bağlılar, ne de puta tapıyorlar. Kötülüğü tanımıyorlar, birbirlerini öldürmeyi bilmiyorlar. Hiç silâhları yok. Kızılderililer son derece sade, dürüst ve eli açık insanlar. Herhangi birinden sahip olduğu herhangi bir şey istenince hemen veriyorlar. Kötülüğün ne olduğunu hiç bilmiyorlar, çalmıyorlar, öldürmüyorlar. Komşularını kendileri kadar çok seviyorlar. Dünyada onlar kadar tatlı dilli insanlar yoktur. Her zaman gülüyorlar.”

Ama, Kızılderililer’in yüzlerindeki gülümseme çabuk kaybolur. Çünkü, Amerika Fatihi(!) yukarıdaki sözlerinin hemen ardından şunları yazar: “Elli adamla bu halkın hepsini boyunduruk altına alabilir ve onlara her istediğimizi yaptırabiliriz.” (kız kulesi’ndeki kızılderili, Sunay Akın)

Kolomb’un günlüğünden Kızılderililer’in dünyasını öğrenince, yapılan soykırımın korkunçluğu daha da ortaya çıkıyor.

İlk Katliamlar:

İlk katliamlardan birisi 1637’de Pequot kabilesinin aldığı askerî destekle İngiliz kolonici John Mason tarafından katledilmesidir. Mason hiç vicdan azabı duymadı, çünkü bu katliama Tanrı’nın aracı olduğunu düşünüyordu. Puritan inancına göre kâfirleri öldürmek bir cürüm değil, aksine iyi bir harekettir.

Amerika’nın bir çok bölgesinde Kızılderililer’in İncil’de yok edilmesi emredilen ırk olduğu iddiasıyla seri katliamlar işlendi. Kızılderililer, insan-altı yaratıklar olarak kabul edildiler; sömürülmeleri ve boğazlanmaları ilâhî bir etkinlikti. Hristiyanlığa geçmeye direnen Kızılderililer için kanunlar çıkartıldı, onlar için ölüm cezası uygun görüldü.

Altın ve ‘Gözyaşları Yolu’:

Kızılderililer topraklarında altın bulunmasına sevinemediler, çünkü bu onlar için sürgün ve katliam demekti. ABD ordusu, 1838’de Cherokee’leri esir kamplarına toplayarak yukarı Batı’ya doğru yürüyüşe geçirdiler. Zorlu ve çetin bir kış yolculuğu esnasında Cherokee kabilesinin üçte biri telef oldu. Zorla yaptırılan bu tehcir hareketi tarihe ‘Gözyaşları Yolu’ olarak geçti.

“En iyi Kızılderili, ölü bir Kızılderilidir” (!) / Pershing Füzeleri:

John Joseph Pershing, ardında çok ölü bırakması, kıyıcılığı, acımasızlığı ve toptan öldürme girişimleri nedeniyle kendisine ‘Black Jack’ (Kara Jack) adı verilmiştir. “En iyi Kızılderili, ölü bir Kızılderilidir” sözü Pershing tarafından tarihe kazınmıştır. Bu insan canavarının adı, Amerikan tarihine ‘kahraman’ olarak geçmiştir ve nükleer başlıklı Pershing füzelerinde yaşatılmaktadır.

Tarihçe ;

1492 _ Christoph Colomb yeni kıtaya, San Salvador Adası’na ayak basıyor. Daha on yıl geçmeden yüz binlerce Taino yok ediliyor.

1492-1800 _ Göçler sonucunda kıtanın neredeyse yarısı kızılderililerin elinden alınıyor.

1803 _ Louisiana Satışı. Başkan Jefferson 15 milyon dolar karşılığında Birleşik Devletler topraklarını iki katına çıkarıyor.

1803-6 _ Lewis ve Clark’ın keşif gezisi. Loisiana satışı ile batıda elde edilen yeni topraklar araştırılıyor.

1809-11 _ Shawnee Reisi Tecumseh Mississippi’nin batısındaki yerli kabilelerini birleştirerek, beyazları topraklarından atmaya çalışıyor. Sonuç yenilgi ve yıkım…

1813-14 _ Alabama’da Creeklere karşı savaş çıkan savaş iki taraf içinde kanlı sonuçlar veriyor.

1817-18 _ Geleceğin Başkanı Andrew Jackson, Florida’daki Seminolelerin çoğunu bölgeden sürüyor ve Keskin Bıçak lakabını alıyor.

1824 _ Sequoyah, Cherokee alfabesini geliştiriyor.

1827 _ Michigan’da Winnebago Reisi Kızıl Kuş teslim oluyor ve hemen ardından ölüyor.

1832 _ Mississippi’nin batısındaki tüm topraklar kongre tarafından Kızılderili Bölgesi ilan ediliyor.

1835 _ Samuel Colt revolver tabancanın patentini alıyor.

1837 _ Seminole Reisi Osceola ve diğer Kızılderili reisleri beyaz bayrak altında tutuklanıyorlar. Hemen ardından Okeechobee Gölü Savaşı’yla Seminole halkı tesli oluyor.

1838 _ Cherokee’ler gözyaşı ve ölüm dolu bir yolculukla eorgia’dan Mississippi’nin batısına sürülüyorlar.

1842 _ Doğudan batıya iki bin millik Oregon yolu açılıyor.

1844 _ Samuel morse telgrafı keşfediyor.

1845 _ John O’Sullivan Kader Bildirisini kaleme alıyor. Amerikan topraklarının zenginliklerini değerlendirmek ve yerli halkları uygarlaştırmak beyazların kaderi ilan ediliyor.

1847 _ Brigham Young ve Mormonlar Utah’ta Büyük Tuz Gölü bölgesine yerleşiyorlar.

1849 _ Altın bulunan Kaliforniya’ya büyük bir göç dalgası yaşanıyor.

1850 _ Kızılderili bölgesinde dört eyalet daha oluşturuluyor.

1860 _ Abraham Lincoln başkan seçiliyor.

1860-65 _ Kuzeylile ile Güneyliler arasında amerikan iç savaşı çıkıyor.

1862 _ Çiftçiler iskan yasasıyla bütün Amerika’da özellikle Büyük Ovalar’da binlerce küçük çiftlik kurulmasının önünü açıyor.

1864 _ Kum Deresi Katliamı. Albay Chivington, Cheyenne Reisi Kara Kazan’ın köyünü basıyor. 28’i erkek 133 Kızılderili öldürülüyor.

1866 _ Kızıl Bulut önderliğindeki Siouxlar topraklarından yol geçirip (Bozeman Yolu) kale yapmak isteyen askerlerle çatışıyor. 80 Asker ölüyor.

1867 _ ABD 7 milyon dolar karşılığında Alaska’yı satın alıyor.

1867 _ Texas’tan Abilen’e büyük sığır yolu açılıyor.

1868 _ Kızıl Bulut ve General Sherman anlaşıyor. Bozeman Yolu iptal ediliyor. Sioux ve Kuzeyli Cheyenne’lerin kendi topraklarının büyük bölümünde özgürce yaşamalarına karar veriliyor.

1868 _ Washita Kıyımı. Albay Custer komutasındaki Süvari Alayı suçsuz bir Cheyenne köyüne daha saldırıyor. Kara Kazan dahil 11’i savaşçı 103 kişi öldürülüyor.

1869 _ Güneyli Cheyenneler,Arapaho ve Comanche ittifakı yenilgiye uğruyor. Savaş reisleri Gaga Burun ve Uzun Boğa öldürülüyor. Tesli olan Comanche reisi Tosawi’ye ” EN İYİ KIZILDERİLİ ÖLÜ BİR KIZILDERİLİDİR!” sözü sarfediliyor.

1869 _ Union Pacific ve Central Pacific tren yollarının birleşmesiyle doğudan batıya kesintisiz tren yolculuğu dönemi başlıyor.

1871-75 _ Texas’ta yabansığırları alanında büyük savaş. Texas’lılar Kiowa-Comanche ittifakını çökertiyor. Bütün önemli liderler yakalanıyor.

1875-76 _ Ordunun beklediği madenciler Sioux’ların kutsal kabul ettiği Kara Tepeler bölgesine sızıyorlar. Gerilim artıyor ve çatışmalar başlıyor.

1876 _ Custer’in süvari alayı bu kez little Bighorn’da saldırıyor ancak Oturan Boğa ve çılgın At tarafından kaşılanıyor ve çarpışmada Amerikan askerlerinin tümü ölüyor.

1876 _ Silahsör, kumarbaz ve kanun adamı Vahşi bill Hickok öldürülüyor.

1877_ Çılgın At, Fort Robinson’da askerler teslim olduktan sonra öldürülüyor.

1877 _ Reis Joseph liderliğindeki Nez Perceler ordu önünde bin milden fazla kaçtıktan sonra teslim olmak zorunda kalıyorlar.

1878 _ Cheyenne sonbaharı. Sürgündeki 300 Cheyenne yurtlarına dönebilmek için son bir mücadeleye girişiyor. Büyük çoğunluğu açlık, soğuk ve kurşunlara yenik düşüyor.

1881 _ Oturan Boğa teslim oluyor.

1881 _ Wyatt Earp ve Doc Holliday düşmanları Clanton kardeşleri O.K.Corral’da yenilgiye uğratıyor.

1881 _ Silahşör Billy the Kid öldürülüyor.

1882 _ Banka ve tren soyguncusu Jesse James öldürülüyor.

1883 _ Buffalo Bill’in Vahşi Batı Gösterisi başlıyor.

1886 _ 15 yıldır ssavaşan Apache reisi Geronimo teslim oluyor.

1889-90 Beyazların kaybolup bufaloların geri döneceğini savlayan Hayalet Dansı yaygınlaşıyor.

1890 _ Hayalet Dansı’nı destekleyen Oturan Boğa öldürülüyor. Kabilesini sakin bir yere götürmek isteyen Koca Ayak, Yaralı Diz’de Yedinci Süvari Alayı’nın saldırısına uğruyor. 300 kızılderili öldürülüyor.

1909 _ Geronimo ölüyor.

Beyaz adamı anlamak ;

“Iyi bir Kizilderili, ölü bir Kizilderili’dir!” Amerika’daki isgalciler durumu o kadar vahsete dökmüslerdi ki bir Kizilderili kafa derisini getirene kafa derisi basina kirk sterlin ödül veriyorlardi.

Bu ödül bazi yerlerde yüz dolara kadar çikiyordu. Ancak kadin ya da çocuk kafa derisi bunun yarisi ediyordu. Isgalcilerin vahsiligi onlar için paradan baska kahramanlik demekti. Bu yüzden pek çok kafa derisi avcisinin bir Kizilderili kadininin kafa derisini yüzüp arkadaslarina nasil büyük bir Kizilderili savasçisiyla mücadele ettigi yalanini anlatirlardi.

Kuzey Amerika’daki Kizilderililerin sayisi kolonizasyon hareketine karsi zarar verecek denli kalabalik degildi. Ayrica onlarin beyaz adam gibi sinsi silahlari da yoktu. Beyaz adam her zaman yaptigi gibi onlari dost bilenlerin yüzüne gülmüs, sirtlarini çevirdiklerinde de hançerlemistir. Yine de Kizilderili direnisçileri mertlikleriyle bir destan yazmislardir.

Kuzey Amerika’ya ilk Avrupalilar geldiklerinde orada bulunan Kizilderililerin sayisinin toplam bir iki milyon oldugu söylenir (sadece o bölgede). Oysa o zamanda Amerika Kitasi’nda ortalama seksen milyon Kizilderili yasiyordu. Yasamlarini karada ve suda avlanmakla idame ettiren bu barisçil halk, ilk zamanlar beyazlarin saldirganliklarina ve tacizlerine sert bir karsilik vermedi. Fakat beyaz adamin niyeti soykirim yapmakti. Beyazlarin isledigi cinayetlerin artmasiyla birlikte bazi savasçi kabileler direnise geçti. Fakat Kizilderililerin isyaniyla beyaz adam gemi iyice aziya aldi.

1637 yilinda Connecticut Vadisi’nde yasayan Powhatan kabilesi üyeleri kadin ve çocuk demeden neredeyse tamamen katledilmistir. Bu savastan sonra aralarinda husumet olan bazi Kizilderili kabileleri bile göçmenlere karsi birlestiler. Daha sonra Kral Philip’in olusturdugu bir ordu irili ufakli birçok Kizilderili kabilesini iki yil süren bir savas sonucunda katletti.

Kizilderililerin geleneklerinde pusu kurmak ve arkadan vurmak yoktu. Böylesi bir savas ancak beyaz adama yakisirdi. Diger yandan beyaz adamin Avrupa’dan gelirken getirdigi birçok hastalik (sarihumma, tifüs, bagirsak parazitleri) Kizilderililerin arasinda yayildi. Savaslar, katliamlar ve bu hastaliklar nedeniyle ilk göçmenlerin gelisinin ardindan geçen yetmis bes yil içinde yalnizca orta Meksika nüfusu yaklasik yüzde doksan bes oraninda azaldi.

Kölelik nasil Kizilderilileri güçsüz düsürerek öldürücü mikroplara karsi dirençlerini kirdiysa, yasam biçimlerinin gemiler dolusu hastalik tarafindan mahvedilmesi de onlari kölelige karsi daha dayaniksiz hâle getirmistir. Kendini kölelige teslim etmek, bir sey yiyebilmenin tek yolu haline gelmisti. Plantasyonlara giderek ise alinmak için yalvariyorlardi. (23)

Bununla beraber Peru ve Sili nüfusu da yüzde doksan bes oraninda azalacak ve kitle katliaminin ve soykirimin vahim tablosu ortaya çikacakti.

Rakamlara ve oranlara baktigimizda bu vahsetin akil almazligi gözler önündedir. Kaldi ki o dönemin silahlarinin dahi neticede yalnizca top ve tüfeklerden olustugunu göz önünde tutarsak bu katliamin çok hunharca yapildigi da ortadadir.

Ispanyol Rahip Bartolome De Las Casas, 1542’de tanik oldugu olaylarin bir kismini söyle anlatiyor:

“Hristiyanlarin son kirk yil içinde gösterdikleri zorbaca ve insanlik disi davranislar, iyimser bir tahminle aralarinda kadinlarin ve çocuklarin da bulundugu on iki milyondan fazla kisinin haksiz ve yersiz bir biçimde öldürülmelerine yol açmistir. Milyonlarca yerli de Avrupalilarin altin ve servet hirsi için kölelestirilmis, topraklarindan, yerinden, yurdundan edilmistir.”

Rahibin yalnizca sahit oldugu ve bir kismini anlattigi katliam ve zulüm, güneye ve diger bölgelere dogru yogunlasarak sürmüs on altinci yüzyil bittiginde ise iki yüz bini bulan Ispanyol; Hint Adalari’ndan, Meksika’ya, Orta Amerika’ya ve Güney Amerika’nin en ucuna kadar yayilmis ve yerlesik bir hayat kurmustur. Bu cografyalarda katliam ve hastaliklar neticesinde, çiftçilik ve toprak isleme yöntemlerinden sanata ve kültüre dek dünyanin en gelismis medeniyetlerinden bir dizisi yok olmus, bu medeniyetlere ait seksen milyon Kizilderili katledilmistir.

Amerika’nin veya Amerikalilarinin var olusu demek Kizilderililerin yok olusu demektir. Fakat bu yok olus yalnizca Kizilderili halkalarinin imhasi degil, ayni zamanda bir kültür kirimi anlamina gelmektedir.

Kizilderili soykirimi ve onlarin topraklarinin isgali isgalci Amerika Birlesik Devletleri’nin var olus kaynagi ve sebebidir.

Amerika deyim yerindeyse bir vampir gibi Kizilderililerin kaniyla beslenmistir. Kizilderililere yapilan soykirim aslinda iki asamada gerçeklesmistir. Birinci asamada bu topraklara gelen kolonicilerin tek tek ve sistematik olmayan cinayetleri, ikinci asamada ise Dört Temmuz Bagimsizlik Bildirgesi’nden sonra resmî devlet politikasi olarak sistemli ve organize bir sekilde yapilan bir soykirimdir.

Bu dramatik nihayeti Cherokee Kabilesi’nin seflerinden Kara Geyik söyle anlatir: “O zaman kaç kisinin öldügünü anlayamamistim. Simdi kocamisligimin su yüksek tepesinden gerilere baktigimda, yerde birbirleri üzerinde yigili duran bogazlanmis kadinlari ve çocuklari hâlâ o genç gözlerimle görebiliyorum. Ve orada, kanli çamurun içinde bir seyin daha öldügünü ve o kar firtinasina gömüldügünü görebiliyorum. Evet, bir halkin düsü öldü orada. Güzel bir düstü evet… Sonra bir ulusun umudu kirilip paramparça oldu. Artik yeryüzünün merkezi yok, ölüp gitti kutsal agaç.”

Tarihçi Bancroft, 1861–65 seneleri arasinda devam eden iç savasi takip eden otuz yili “bu yerlerin en eski sahiplerinin kitlesel imhasi” olarak degerlendirir:

“Washington, 1779 yilinda askerî komutan John Sullivan’a Iroquoilar’i katledip ‘etraftaki bütün yerlesim yerlerini isgal etmekle yetinmeyip, tamamen imha edecek biçimde yakip yikma ve bu mekânlarin tamamen tarumar edilinceye kadar da baris maksatli hiçbir anlasma teklifine kulak asmama’ talimatini vererek bu zulüm sürecini doruga tirmandirmistir.

Amerikan resmî tarihinin “kahraman” olarak tarihe lanse ettigi bu soykirimciya, bu katliamlarindan dolayi daha sonra Kizilderililer, “Sehir Yakan” lakabini taktilar. Zira dogrudan onun talimatiyla Mohawk, Onondaga ve Cayugalarin sehir ve köylerinin tamami bes yildan az bir zamanda yok edilmis, Erie Gölü’nden Mohawk Nehri’ne kadar bütün Kizilderili yerlesimleri ortadan kaldirilmisti.

1828’de ABD Baskani olan Andrew Jackson, ayni sekilde hareket ederek 1814 At Nali Dirsegi Savasi sirasinda, öldürülen Kizilderililerin derilerin yüzülmesine bizzat nezaret etmekle kalmamis, ayni zamanda cesetlerden alinan hatira esyalarinin “Tennessee Bayanlari”na dagitilmasini saglamistir.

“Bu vahsilerle ugrasirken, vahsi hayvanlarla oldugu gibi, ulusal onur söz konusu bile olamaz. Savasmak, kaçmak ya da hileye basvurmak yalnizca bir uygarlik sorunudur.” (16)

Bir devlet politikasi ve sistematik bir soykirim seklini alan Kizilderili Soykirimi’na, kölecilik politikasi eslik ediyordu. Beyazlarin bu bölgeyi istilasindan ve isgalinden önce Ingiliz Columbiasi, Washington, Oregon ve Idaho’da on bes farkli dil grubunu temsil ediyordu. 100’den fazla kabilenin 2 milyonun üzerinde olan nüfusunun %94’ü, yüzyil sonunda ortadan kalkmisti. Ayni sekilde Florida’dan Massachusetts’e kadar uzanan Atlantik sahili düzlüklerinde ilk Avrupalilarin gelisinden önce 2 milyondan fazla olan Kizilderili sayisi % 91 oraninda düsmüstü. Kizilderili Soykirimi’nda ölenlerin oranini kavramak için sadece Kuzey Amerika’nin en büyük ve en savasçi uluslarindan olan Creekler, Seminoleler ve Cherokeeler’in ölüm oranlarinin 1939-1945 yillari arasinda Almanya, Macaristan ve Romanya’da ölen Yahudilerin oranina esit oldugunu hatirlatmak sanirim yeter.(15)

Kuzey Amerika Kizilderililerinin kökü hemen hemen kazindiktan sonra, çogunlukla zorla Bati’ya göç ettirilme politikasinin ürünü olan, hükûmet destekli “Kizilderili Ölüm Yürüyüsleri (Indian Removals)” sonunda sag kalan azinliklar, yalitilmak ve çürütülmek üzere Avrupa’daki Nazi dönemi toplama kamplarinin ve bugün Guantanamo’nun, Ebu-Garib’in atasi olan Kizilderili rezervasyonlarinda toplaniyordu.

14 Ekim 1865’te Güney Cheyenneler’i ve Arapaholar’dan kalan reisler ve önderler “sürekli baris”i kabullenerek yeni bir anlasma imzalamaya zorlandilar. Bu anlasmanin özellikle ikinci maddesi artik hiçbir etkinligi kalmamis Kizilderililerin sembolik sonunu da ifade edecektir:

“Buradaki Kizilderili gruplari, bundan böyle, sinirlari asagida saptanan topraklar üzerindeki bütün hak ve iddialarindan vazgeçeceklerini ayrica kabullenmislerdir. Platte Irmagi’nin kuzey ve güney çikintilarinin kesistigi noktadan baslayip Kayalik Daglari’nin kuzey noktasina kadar uzanarak oradan güneye kivrilip Arkansas Irmagi boyunca ilerleyen sinirlar içindeki bütün topraklar. Daha önce sahip olduklari bu ülke üzerinde bundan böyle hiçbir hak iddia edemeyeceklerdir.”

19. yüzyilin sonuna gelindiginde ise Kizilderili arazileri üzerine kurulan zengin maden rezervlerinin islenmeye baslamasiyla beraber, sanayinin gelisimi de büyük bir hiz kazanmis; iktidar, kuzeyde sanayi ve ticaret burjuvazisinin, güneyde ise tarim isletmecilerinin eline geçmisti. Açilan kanallar ve yollarla tarim ve ticaret alanlari hizla gelistirilmis, orta batida büyük hayvancilik ve tarim kompleksleri kurulmustu. Ülkenin dogusu neredeyse tamamen Kizilderililerden arindirilmis, ama Kizilderililerden gasp edilen topraklardaki yer alti zenginlikleri Beyazlarin eline geçmisti.

Mississippi’nin dogusundaki bütün Kizilderililer Missouri Irmagi’nin öteki ucundaki çöllere ya da çorak ovalara sürülmüstü.

Geçmiste yasanan bu olaylari kitap sayfalarindan okuyarak algilamamiz elbette mümkün degildir. Kizilderililer bu olayi bire bir yasadilar Bir sabah uyandiklarinda karsilarinda eli silahli Amerikan askerlerini gördüler. O askerler tipki Felluce’de oldugu gibi patlayici silahlar ile çocuklarinin gözlerinin önünde Kizilderilileri öldürdüler. Sonra sürgün edildiler yasadiklari topraklardan.

Bu acili süreç, 1886’da simgesel bir biçimde son Kizilderili direnisçisi Apache Reisi Geronimo’nun teslim alinmasi ve 1890’daki Yarali Diz (Wounded Knee) Katliami ile sona erdi.

14. yüzyilin ikinci yarisinda doruga ulasmis olan soykirim ancak tüm Kizilderili halkin hemen hemen tamami yok oldugunda son bulacakti.

Kizilderililer bugün ABD toplumunun sadece binde birini olusturmaktadir. Nüfusun bu denli tükenisini aslinda örneklerle açiklamaya da gerek yoktur.

Bir medeniyetin yok olusunun ve soykirimin asagi yukari öyküsü bunlardan ibarettir. Bugünkü Amerikalilar içten içe çürüyen ve kokusu her yana yayilan “medeniyet”lerini böylesi bir vahset ve soykirim üzerinde kurmuslardir. O yüksek binalarin, metropollerin, yollarin ve evlerin altinda hâlâ bütün dünyanin aci çigliklarini duydugu ve onlar tarafindan katledilmis olan soylu bir halk yatiyor

Bu dünya bize atalarimizdan miras kalmadi, biz onu çocuklarimizdan ödünç aldik”

Kizilderili Atasözü

Etnolog Eric Navet, Kizilderili medeniyetleri hakkinda sunlari söyler:“Bir bolluk ve bereket toplulugu olan Amerikan yerli halki ancak gün içinde birkaç saat çalisarak yasamlarini sürdürebilmekteydi. Bu asiret topluluklari müzik yapmak, cachiri yudumlamak (bir çesit içecek) ve dans etmek için yeterince zaman bulabiliyorlardi. Lirik ve enstrüman repertuvari muazzam geliskindir.”

Bundan da anlasilabilecegi gibi ekonomik anlamda da son derece sorunsuz, huzur ve refah içinde yasayan Kizilderililer isgalden önce oturmus bir yapiya sahipti. Bunun disinda bazi büyük Kizilderili topluluklari (Mohawk, Oneida, Onondaga, Cayuga ve Senega) ortak hukuku olan bir birliktelik olusturmuslardi. Bu iliski için Amerika isgalcilerinin ‘konfederasyon’u bu modeli örnek alarak kurduklari söylenir.

Ayrica Kizilderili topluluklarinda kadinin çok özel ve önemli bir yeri vardi. Erkekler avcilikla ugrastigi dönemlerde kadinlar da ziraatla ugrasmislar, onu gelistirmisler ve etten daha uzun süre muhafaza edilebilecek ve özellikle kis aylarinda yetistirilebilecek ürünler elde etmislerdir. Bu durum bazi sikintili kis aylarinda kabilenin imdadina yetismis ve takdir kazanmistir.

Kadinlar ekonomide bir anlamda erkeklerden daha fazla söz sahibi olmus ve kendilerine her zaman saygi duyulmustur.

Oysa Amerikan isgalcileri öyle hürriyet diye yana yakila ortalikta gezmelerine ragmen uzun yillar kadinlarini bile insan yerine koymamis ve onlara oy hakki vermemistir. Bes Kizilderili toplulugunun kurdugu birliktelik olan Iraquoilarin en önemli hükmü sudur:

“Kadinlar insanlarin atalaridir ve bu topraklarin sahipleri onlardir. Diger erkek ve kadinlarin statüsü annenin statüsünden sonra gelecektir.”

Bu örgütlenmenin diger hükümleri ve isleyisi de oldukça sasirticidir.

Söz gelimi ne bu hükümleri ne de topraklari koruyacak askerî ya da benzeri kol kuvveti düsünülmemistir. Ne kral ne hükûmet ne de birlik ve beraberligi koruyacak ve düzeni saglayacak baska bir kurum yoktur. Zira böyle bir sey olmayacaktir. Yasam kültürleri geregi yüzyillardir olusan dogal düzeni kimse bozmaya çalismak niyetinde degildi ve olamazdi da… Eger böyle bir durum olursa diger kabile üyeleri sorunlu kisiyi dislar ve kovardi. Böyle bir girisimde bulmak isteyenin alabilecegi yegâne ceza da buydu. Bütün topraklarin ve mülklerin sahibi Ölümsüz Ruh’tur. Insanlar ve kabileler ancak yasadiklari ve izin verildigi sürece onlardan yararlanabilirler. Bu yüzden bütün mülkler herkesin esit oranda yararlanabilecegi ortak mallardir. Onlarin yüzünü hayata ve dogaya ne kadar döndügünü anlatmaktadir. Herkes tanrinin verdigi nimetleri yalnizca tüketmekle yükümlü degildir. Ayni zamanda dogayi korumali ve ona saygi duymalidir.

Bugünün Amerika’sina gelince, sergiledikleri tutumlarda hiçbir farklilik yoktur. Onlar yalnizca bu katliamlarina modern silahlarla ve “baris ve özgürlük” sloganlariyla devam ediyorlar. Devam eden soykirimlarla, nükleer denemelerle yok olma noktasina gelen yeryüzü manzarasi karsisinda Sef Seattle’in su sözlerini akildan çikarmamak gerek:

“Canlilarin yok edildigi bir dünyada insan ruhu yalnizlik duygusundan ölür gibi geliyor bize. Unutmayin, bugün diger canlilarin basina gelen yarin insanin basina gelir. Çünkü bütün hepsinin arasinda bir bag vardir. Su gerçegi iyi biliyoruz: Toprak insana degil, insan topraga aittir. Ve bu dünyadaki her sey, bir ailenin fertlerini birbirine baglayan kan gibi ortaktir ve birbirine baglidir. Bu nedenle de dünyanin basina gelen her felaket insanin da basina gelmis sayilir.”

ABD’nin Kizilderililere yaptigi katliam, tarihin hiçbir döneminde esine rastlanmamis bir olaydir. Kendi topraklarinda yasayan milyonlarca insani katleden bir düsüncenin dünyaya “demokrasi”yi getirme sevdasini simdi daha iyi anlayabiliyor musunuz?

 

 

 

Kendinizi küçümsemeyin, daha fazlasını hak ettiğinize inanın.

Uzakdoğu felsefesindeki pozitif yaklaşımları hayatınıza katın. Her sabah doğan güneş gibi, gününüzü enerjik ve mutlu yaşamak için önerilerimize göz atın.

1. Net düşünce

Bulanıklığa son! Biz, ne düşünüyorsak oyuz. Bizi biz yapan her şey düşüncelerimizden doğar, tüm dünyamızı düşünerek yaratıyoruz.
“Sorunlarıma dair çözümleri artık daha çabuk buluyorum. İçimdeki sesi dinliyor ve kendi gücüme güveniyorum. Hayatımdaki her taşın zamanı geldiğinde yerine oturacağını biliyorum.”

2. Harekete geçme gücü

Bilge kişi yoğun konsantrasyon ve sıkı çalışmayla kendine fırtınaya karşı korunaklı bir ada yaratır. Bunu siz de yapabilirsiniz.
“Uzun süredir üzerimde sadece yük gibi taşıdığım bir işi bugün halledeceğim. Sonunda kendimi ne kadar iyi hissedeceğimi şimdiden sezebiliyorum.”

3. Kendi içine dönüş

Kendinize uygun yol arkadaşı bulamadığınız durumlarda, bir beceriksizle birlikte yol almaya razı gelmek yerine yolunuza yalnız başınıza devam etmeyi tercih edin.

 

“Yalnız kalmak beni korkutmuyor. Aksine, bunu içgüdülerimi geliştirmek ve ufkumu genişletmek için önüme gelen bir fırsat olarak değerlendiriyorum. İçsel huzurumu buluyorum.”

 

4. Kendini bilme

Hiçbir fırtınanın kayaya zarar verememesi gibi, bilge kişiye de sözler tesir etmez. Onu ne övgü ne de yergi etkiler.
“Biri beni eleştirdiğinde derin bir nefes alarak gevşiyor, yanlışa düşmeden kendi yoluma devam ediyorum.”

5. Değişim cesareti

Bir savaşçı, isterse binlerce kişiyi yenmiş olsun, kendi kendini yenemediği, kendine galip gelemediği sürece zafer kazanmış sayılmaz.

 

“Bugün, uzun zamandır beni rahatsız eden bir alışkanlığımdan vazgeçme yolunda adım atmaya karar verdim.”

6. Kendine değer verme

Kendinizi küçümsemeyin, daha fazlasını hak ettiğinize inanın. Damlaya damlaya nasıl göl oluyorsa, bilge kişi de kendini o şekilde yavaş yavaş iyilikle dolduracaktır.
“Hayatım bir nehirle birlikte akıyor. Bugün gelecekle ilgili tüm olumsuz düşüncelerimi o nehrin suyuna bırakıp yüzmeye devam ediyorum.”

7. Duygu paylaşımı

Diğer canlılar da sizden farklı değil. Onların da tek amacı mutlu olmak. Bunu bilen kişi başka canlılara kesinlikle kötülük yapamaz ve bu sayede kendi mutluluğunu yakalamayı başarır.

 

“Bugün bütün ilgimi şu ana kadar önemsemediğim bir insana yönelteceğim.”

 

8. İç huzuru

Nahoş durumlara tahammül etmeyi öğrenin.

 

“Bugün anlaşmazlıkları çatışmaya dönüştürmeyeceğim. Sınırlarımı kendim çizeceğim, ama sakince.”

hthayat.com

Hep hayalinde Afrika’ya gitmek varmış, üniversiteyi bitirince bu yıl 3 aylığına gidip gönüllü öğretmenlik yapmış. Batuhan Meriç, şimdi o öğrencilerin büyüyüp bir iş sahibi olduklarını görmeyi ve ‘oradaki’ ailesini -belki de kendi çocuğuyla- ziyaret etmeyi hayal ediyor.

Şimdiki gençler; iş güç, evlilik, sorumluluk olmadan çeşitli gönüllülük faaliyetlerine katılıyorlar. 25 yaşındaki Batuhan Meriç de onlardan biri. Boğaziçi Üniversitesi’nden geçen yıl mezun olmuş. Geçen Eylül ayında da 6 aylığına gönüllü olarak Afrika kıtasına gitme kararı almış. Fakat gerek ailesi ve arkadaşları, gerekse bütçesi 3 ay kalmasına izin vermiş. O da 2 ayını Kenya’nın başkenti Nairobi’de, 1 ayını da Güney Afrika’yı baştan sona gezerek geçirmiş.

 

Nasıl gittin, diye sordum; “Workaway ile” dedi. Workaway, dünyanın her yerinde farklı farklı işlerde gönüllü olarak çalışılabilecek yerleri/organizasyonları bulabileceğin bir web sitesi. Bu siteyi genellikle sırt çantalı gezginler, dil becerilerini geliştirmek isteyenler ya da farklı kültürleri öğrenmek isteyenler kullanıyormuş. Batuhan, “Benim hayalimde Afrika’ya gitmek hep vardı, ama o zamanlar doktor falan olmam gerekiyor sanıyordum” diyerek, anlatıyor:

 

“İnternette dolaşırken, bir Amerikalı gencin bu site vasıtasıyla yaptığı gönüllü işi anlattığı bir blog yazısına denk geldim. Sonra birkaç farklı blog daha okuyunca sitenin güvenilirliğinden emin oldum. Ve mezun olur olmaz işe başlamak yerine Afrika’ya gitmeye karar verdim.”

 

Bu arada Afrika ülkeleri, ciddi anlamda kuraklık ve kıtlık tehlikesi yaşıyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı ve İnsani Yardım Koordinasyon Dairesi Başkanı Stephen O’Brien, geçen ay Kenya, Yemen, Güney Sudan ve Somali’ye geçen yaptığı ziyaretin ardından, tarihin kritik bir noktasında olduğumuzu belirterek “BM kurulduğundan bu yana görülen en büyük insanı kriz ile karşı karşıyız” demişti. Kıtlık çeken bir ülkeden geldiği için Batuhan’a Kenya’daki yaşam şartlarının nasıl olduğunu sordum; kadın ve çocukların durumunu anlatır mısın, dedim. Uzun uzun anlattı.

 

‘Erkekler eşinden ayrılıp başka yerlere kaçıyor’

Anlattığına göre, yaşam şartları gerçekten çok zorlayıcıymış. “Bu gibi gönüllük işlerinin bir faydası da bu, turistlikten çıkıyorsunuz” diyor. 2 ay boyunca Nairobi’nin kenar mahallerinden birinde yaşamış. Öyle ki mahallede onlardan başka ‘mzungu’ yani beyaz adam yokmuş ve insanların ne halde olduğunu her gün ev-okul arasında giderken gözlemlemiş Batuhan. Kenya’ya adım atar atmaz o yoksulluk zaten insanın yüzüne çarpıyormuş. Şehrin yollarında biraz ilerledikçe eşitsizliğin çok fazla olduğu gözle görülebiliyormuş:

 

“Nairobi şehir merkezinde bir sürü plaza ve otel var ama çok değil, 2-3 km uzakta Afrika’nın en büyük varoş mahallesi olan Kibera bulunuyor. Ve orada insanlar günlük ortalama 1 dolar gibi bir gelire sahip. Erkeklerin eşlerinden ayrılıp başka yerlere kaçıp gitmesi çok yaygın. Bu yüzden kadınlar hem çocuklara bakmak hem de para kazanmak zorundalar. Büyük bir yük var üzerlerinde. Benim evinde kaldığım okulun kurucusu ve müdürü olan kişi de yine bir kadındı. Onu da 4 çocuğuyla eşi terk etmiş ama yine de başka çocuklara yardım etmeyi kendine bir misyon edinip bu okulu kurmuş.”

 

 

Gönüllük yaptığı okuldaki öğrenciler ise ailesini kaybetmiş, durumları kötüden de beter çocuklarmış. Çoğunun gün içinde yediği tek öğün okuldaki öğle yemeğiymiş. “Kısacası o okul, onların hayatlarında en büyük şans. Okul, eğitim alabildikleri yer olmanın yanı sıra karınlarını doyurabildikleri, giyecek kıyafete sahip olabildikleri ve sokaktaki kötülüklerden uzak durabildikleri bir yer onlar için” diyor. Seni en çok ne etkiledi, diye sorunca anlatıyor:

 

‘En sevdiğim pizza, ama daha önce hiç yemedim’

“Okuldaki ilk günlerimde çocuklarla konuşurken bir başka gönüllü arkadaşım çocuklara en sevdiğiniz yemek ne, diye sordu. Herkes oranın yerel yemeklerini söylerken aradan bir çocuk ‘Benimki pizza, ama daha önce hiç yemedim’ dedi. Biz bunu duyunca zaten ne diyeceğimizi bilemedik, o boğazın düğümlenme anını hep beraber yaşadık.

 

Hemen ertesi gün bir pizzacı bulduk, aramızda para toplayıp pizza alıp okula götürdük. Bu anı gerçekten kelimelerle anlatma imkanım yok. Çocuklara pizzayı dağıttık, nasıl yiyeceklerine dair bir fikirleri bile yoktu, kimi kalın tarafından başladı, kimi ilk üstündekileri yedi, kimi pizzayı ters tutuyordu.

 

 

Düşünün pizza o kadar sıradan bir yemek ki bizim için, hatta ben pizzayı sevmiyorum ve yemiyorum. Bir de onlar için nasıl bir yemek olduğunu gördüm ve o an sevmiyorum demeyip yemediğim ya da tabağımda yarım bıraktığım bütün yemekler için kendimden nefret ettim.”

 

Okulda yaşları 3-14 arasında değişen 40’a yakın çocuk için sadece iki sınıf ve öğretmen varmış. Batuhan ve arkadaşları da öğretmenlere yardımcı olmak için birinde son sınıfa geçen öğrenciler, diğerinde ise değişik yaşlarda okula yeni başlayan öğrencilerin bulunduğu iki yeni sınıf oluşturmuşlar. Batuhan zamanımın büyük çoğunluğunu yeni başlayan öğrencilere okuma-yazma ve basit matematik öğreterek geçirmiş. Diğer çocuklara da yardıma ihtiyaç olduğu zaman İngilizce, matematik, fen, sosyal gibi derslerde yardımcı olmuş. “Sadece Svahili -Tanzanya, Kenya, Uganda ve Afrika Birliği’nin resmi dili- konusunda çok fazla yardımcı olamadım.” diyor, gülerek…

 

‘Teacher Batu’

Çocuklarla ilişkin nasıldı, diyorum; “İnanılmazdı” diyerek anlatıyor:
“Bunda benden çok çocukların sıcakkanlılığının etkisi olduğunu düşünüyorum. Zaten okula gelir gelmez ‘Teacher Batu’ diye peşimden ayrılmıyorlardı. Bir de benim içimdeki çocukla tanışınca bütün teneffüsler koşuşturmacayla, oyunla geçti. Hatta dersleri bile beni kullanarak bir oyuna çeviriyorlardı. Ama en büyük sıkıntı hepsiyle eşit vakit geçirmekti. Çünkü çocukların hemen hemen kimsesi olmadığı için ilgiye ihtiyaçları vardı. Her ne kadar elimden geleni yapsam da arada gözden kaçırdığım ya da yanıma gelmekten çekinen çocuklar oluyordu. Ama gönüllerini almak kolay olduğu için genellikle mutlu ve keyifli geçiyordu günlerim.”

 

 

Veda etmek zor olmuş

Ya ayrılmak?.. Çocuklardan ayrılmak zor geldiğinden, 1 ay diye başlayıp dönem sonuna kadar uzatmış gönüllülüğünü Batuhan. “Öyle olunca veda etmek daha da zorlaştı. 2 ay da olsa öğretmenlik yaptığım muhtemelen ilk ve son öğrencilerimdi onlar. Ve bir daha görüp görebileceğimden bile emin değildim” diyor. Kendi sınıfıyla vedalaşırken çoğu durumun farkında bile değilmiş, ama büyük çocuklarla vedalaşmak daha zor olmuş:

 

“Fakat neredeyse hepsi teker teker gelerek bana çok iyi biri, çok iyi bir öğretmen olduğumu, onlara öğrettiklerimi hiç unutmayacaklarını, bir sonraki dönem de onlarla olmamı istediklerini söyleyince, inanılmaz derecede mutlu oldum. Çünkü benim buraya gelmekteki amacım, çok ufak da olsa o çocuklara bir şey öğretmek ve hayatlarında bir pozitif değişime yardımcı olmaktı. Ve bunu başardım.”

 

Batuhan, fırsatı olan herkese Afrika’ya gitmesini, gönüllülük yapmasını tavsiye ediyor. “Kesinlikle korkulacak bir şey yok eğer kendine dikkat edersen ve karşılığında alınabilecek çok fazla şey var” diyor ve o çocukların büyüyüp bir iş sahibi olduklarını görmeyi ve ‘oradaki’ ailesini belki de kendi çocuğuyla ziyaret etmeyi hayal ediyor.

 

 

Yardım toplama sitesi kurmuşlar

Son olarak; “Bizim için çok ufak paraların oradaki insanlar özellikle de çocuklar için çok büyük paralar” olduğunu söylüyor. “Mesela bir muz, bir yumurta 5 cent değerinde, orada bulunduğum zaman tüm çocuklara almak istediğimde 2 dolar gibi ufak bir para ediyordu. Ve onun karşılığında o çocukların gözlerinin içinin gülmesi kesinlikle paha biçilmez bir şey” diyor.

 

Bu arada bu okulun bir geliri yokmuş, tamamen yardımlarla ilerliyormuş. Masrafların içinde çocukların tüm yemek, kırtasiye, öğretmenlerin maaşları gibi giderleri varmış. “Biz de oraya gidemeyip de yardım etmek isteyebilecek kişiler için bir yardım toplama sitesi kurduk” diyor Batuhan. Yardım etmek isteyen olursa diye de aşağıdaki linki işaret ediyor:
https://safishaafrica.causevox.com/batu

 

 

 
Hayriye Mengüç

kaynak:hthayat.com

Uzman Psikolog Gamze Eser, “Öfke sanıldığı kadar kötü bir durum değildir. Öfke, önemli bir işarettir” diyor.

Öfkemiz bize hayatımızda önemli bir şeyi ihmal ettiğimizi, haksızlığa uğradığımızı veya çok fazla şey feda ettiğimizi gösteren bir belirteçtir. Esasında öfke, benlik bütünlüğümüzü korumamıza yönelik bir işlev görür. Doğal ve geçici bir duygudur, her insan yaşar. Önemli olan sinirinizin ve öfkenizin saldırgan davranışlara ve kine dönüşmemesidir. Öfke kontrolü de bireyin bu duyguyu zarar görmeden ve çevreye zarar vermeden doğru olarak ifade edebilmesidir.

 

Peki, bu kontrolü sağlamak kolay mıdır? Yetersizlik, acizlik, kıskançlık, korku, endişe, yalnızlık ve de anlaşılamamak öfkeyi ortaya çıkaran duygulardır. Öfkenin kaynağı olan bu duyguları paylaşabildiğiniz, anlayabildiğiniz ve doyurabildiğinizde aktarımı da daha olumlu olacaktır. Öfke ne zaman kontrolden çıkarsa o zaman sorunlar da ortaya çıkar.

 

Peki, öfkemizi doğru yönlendirmek ve kontrol etmek için neler yapabiliriz?

 

  • Öfkeyi sağlıklı bir biçimde ifade edebilmemiz için öncelikle bazı farkındalıkları kazanmamız gerekir.

 

  • Öfkenin hangi düşünceyle arttığını ya da azaldığını gözden geçirmekte fayda olacaktır.

 

  • Olumsuzluk uyandıran öfkenin artmasına yol açan “asla” “her zaman” gibi ifadeleri zihninizden uzak tutun.

 

  • Bulunduğunuz ortamdan uzaklaşıp bir süre sakinleşmeye çalışın. Öfkenizin kontrolden çıkmasına izin vermeyin.

 

  • Nefes egzersizleri yapıp, sakinleştirici durumlar hayal edin.

 

  • Kendinize “Sakin ol” gibi telkinlerde bulunun.

 

Mutlaka öfkelenmenize sebep olacak olaylar yaşanacaktır. Yaşamda her zaman için engellerle ve istemediğiniz durumlarla karşılaşma olasılığınız vardır. Bunu değiştiremezsiniz ama olaylara bakış açınızı değiştirmek sizin elinizdedir. Bakış açınızın değişmesi, olayların sizde yarattığı öfke duygusunu taşınabilir boyuta indirgemenize ve doğru biçimde ifade etmenize yardımcı olacaktır.

hthayat.com

Muhakkak sizi seviyor, siz de onu seviyorsunuz… Ama her bir araya gelişinizde birbirinizi duygusal olarak itip kakıyor olabilirsiniz. Psikolog Marisa Peer, “kabullenin” diyor!

Ergenlikte hemen her ailede yaşanan anne-çocuk atışmaları, bazen yetişkinlikte de devam ederek hayatı zorlaştırabilir. Anneniz sizi anlamıyor, sürekli eleştiriyorsa, onunla bir türlü iletişim kuramadığınızı hissediyor ve bunalıyorsanız, ünlü İngiliz psikolog Marisa Peer’in önerilerine kulak verin:

 

İlk adım kabullenmek

Annenizi değiştiremezsiniz, kabullenin. Onunla olan ilişkinizi de bir anda değiştiremeyeceksiniz. Bir ilişkideki sorunu çözebilmek için, öncelikle iki tarafın da sorunları konusunda uzlaşması gerekiyor. Annenizin sorunu sizin ‘şöyle biri’ olmanız ya da hep şunları bunları yapmanız ise, ya da sizin sorununuz onun sizi hiç dinlememesiyse, orta noktada buluşup yeni bir ilişki inşa etmeniz neredeyse imkansız.

 

Değiştirebileceğiniz tek şey, ona verdiğiniz tepkilerdir

“Her seferinde onu suçlamak yerine, şikayetlerinizi duygunuzu ifade ederek belirtin” diyor Marisa Peer. ‘Bunu yapmandan hoşlanmıyorum’, ‘Bu söylediklerin beni rahatsız ediyor’ diyebilirsiniz mesela. Hala duygularınızı görmezden gelebilir ama siz en azından ne hissettiğinizi söyleyerek onun tavrını kabul etmediğiniz mesajını vermiş olursunuz.

 

Eğer sağlığınız gerçekten olumsuz etkileniyorsa, görüşmeyi kesin

Marisa Peer, danışanlarına anneleriyle görüşmeyi kesebileceklerini söylediğinde genellikle herkesin çok şaşırdığını söylüyor. Kültürel olarak annelerimizi hayatımızdan çıkarma fikri o kadar sert geliyor ki, bazen duygusal olarak bizi mahvediyor olmasına rağmen onun hayatımızda olması gerektiğini düşünüyoruz. Eğer annenizin size ve yaşantınıza gerçekten zarar verdiğini düşünüyorsanız, onunla görüşmeme gibi bir seçeneğinizin de olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

 

 

Görüşmeyi kesmeseniz de, nerede görüşeceğinizi seçin

Birçok yetişkin hafta sonlarında ya da özel günlerde anneleriyle zaman geçiriyor (ya da zaman geçirmek zorunda kalıyor.) Eğer annenizle görüşmeden önce o günün kötü geçeceğine dair net bir fikriniz varsa, en azından buluşacağınız ortamı değiştirmeyi deneyin. Onun evine gitmek size iyi hissettirmiyorsa, dışarıda buluşmayı deneyin. Yanınızda başkaları varken o gergin konuşmaları yapmanıza fırsat kalmayabilir.

 

O ne kadar negatif olursa olsun, siz pozitif kalın

Giydiğiniz kıyafete laf ediyorsa, ‘ben bunu giymeyi seviyorum’ deyin basitçe. Yaptığınız herhangi bir şeyi eleştiriyorsa, ‘ben böyle yapıyorum, durum bu’ diyerek fikrinizi ve kesin sonucu belirtin. Ne hissettiğinize ve ne yaptığınıza dair kesin ifadelerle konuşur ve durumu belirtirseniz, tartışmaya girmeniz imkansız olur.

 

Bazen tehdit tek yoldur

‘Bugün seninle anlaşamıyoruz, ben gidiyorum’ demenizde herhangi bir sorun olmamalı. Anneniz ya da herhangi biri, sizin hoşlanmayacağınız şekilde konuşmaya başladığında sizin oradan gideceğinizi bilmesi, her zaman işinize yarayacaktır. ‘Daha fazla negatiflik istemiyorum. Daha iyi hissettiğin zaman görüşürüz!’

Başka destek kanalları arayın

Marisa Peer’in düşüncelerine psikolog Dorothy Rowe da, annesiyle ilişkisi kötü olan kişilere ‘başka anne figürleri’ aramaktan çekinmemelerini öğütlüyor. Bir teyze, hala ya da bir öğretmeniniz; bir anneyle paylaşma ihtiyacı duyduğunuz konularda sizin yanınızda olabilir. Böylece kendi ihtiyacınızı giderebildiğinizi görür ve daha özgüvenli olursunuz, annenize çok ihtiyacınız olduğu fikrinden uzaklaşmanıza da yardımcı olur bu.

hthayat.com

 

Eğer bir üIkede göIgeIerin boyu insanIarın boyunu geçmişse o üIkede güneş batıyor demektir.

İnsan iki ruhIudur içinde bir iyi köpek birde kötü köpek kavga eder. Hangisini daha çok besIersen o kazanır

Hayattan(tarihten) bazı ilginç olaylar…
İKİZLER

Lewis ailesinin 1939 yılında ikiz erkek çocukları oldu. Ailenin durumu, bu, iki çocuğun bakımına yetecek kadar parlak olmadığından, ikizlerden birini evlatlık vermek zorunda kalırlar. Ayrılan iki kardeş ancak aradan 40 yıl geçtikten sonra bir araya gelebildiler. Ve bir araya geldikleri gün de gariplikler ortaya dökülmeye başladı.İki kardeşe de James adı verilmişti, ikisi de eğitimlerini avukat olarak tamamlamışlardı. İkisi de, mekanik aletlere ve halıcılığa meraklıydılar hem de ustalık derecesinde. İkisi de evlenmişlerdi ve ikisinin eşlerinin adı da Linda idi ve de birer oğulları olmuş, ikisi de adlarını James Allan koymuşlardı. Her iki James Allan da ikişer kez evlenmişler ve ikisinin de ikinci eşlerinin adları Betty idi. Sıkı durun; ikisinin de köpeği vardı ve isimleri Toy’du. Ve ikisi de her yaz Florida, ST Petersburg’da tatil yapıyorlardı. Bu olaya inanmayanlar, Digest dergisinin, 1980 yılı Ocak sayısını okuyabilirler.
GELİNİN UĞURSUZLUĞU
İtalya Turin’de Prenses Maria Del Pozzo, Dük Aosta ile 1867 yılının 30 Mayıs’ında evlendiler. Nikah izleyen günlerde ise şu olaylar meydana geldi :
-Prensesin terzisi odasında kendisini asmış olarak bulundu…
– Saray baş kapıcısı boğazını keserek yaşamına son verdi…
– Nikah töreni hazırlıklarından sorumlu albay, güneş çarpması sonucu öldü…
– Çift balayına çıkarken, balayı trenine yol veren görevli, trenin altında kalarak yaşamını yitirdi…
– Sarayın başyaveri attan düşüp öldü…
– Muhafız Alayının en kıdemli kişisi kendini vurdu…
– Daha sonra, yani bu altı ölümden, tam altı ay sonra Dük ve Prenses boşandılar…

KRAL VE 21 SAYISI

Fransız Devrimi’ nin bahtsız kralı on altıncı Louis, daha çocukluk çağlarında garip bir yabancı adam tarafından ziyaret edilir. Adam, bu genç kral adayını uyarmak istemektedir. Ona, 21 sayısının kendisi için tehlikeli olacağını ve ömür boyu onu korumak için her ayın 21’inde onun yanında olmak istediğini söylemektedir. Fakat Louis, adamdan hoşlanmaz ve onu saraydan dışarı attırır. Adam son anda, karga-tulumba götürülürken “21 sayısı seni öldürecek” diye haykırır. Aradan uzun yıllar geçer ve devrim patlar. Kral ve Kraliçe kaçarlar iken Varennes Ormanı’nda yakalanırlar, tarih 21 Haziran 1792… Devrim Konseyi 21 Eylül’de krallığı lağvedip, cumhuriyeti ilan etti ve 21 Ocak 1793’te ise Kral 16. Louis giyotinle idam edildi. Ne dersiniz, idam edilirken o garip adamı düşünmüş müdür acaba?….

Hz. Fatıma, bir gün Hz. Ali Efendimiz’e:
“Ya Ali! Hasan, Hüseyin aç, evde yiyecek yok. Gidip yiyecek bir şeyler alıver” der. Ancak Hz. Ali’nin sadece altı dirhemi vardır.

Yiyecek almak için evden çıkar ve giderken yolda kavga eden iki insan görür.
Hz Ali onlara: “Niçin kavga ediyorsunuz? Şu âlemde Allah’ı düşüneceğiniz yerde niçin birbirinizle mücadele ediyorsunuz?” diye sorar.

Kavga edenlerden biri, diğerinden altı dirhem alacağı olduğunu ancak vermediğini söyler. Hz Ali(r.a.), cebindeki altı dirhemi çıkarır ve alacaklıya verir. Artık hiç parası kalmamıştır.

Evine geldiğinde eli boştur, ‘Cennet kadınlarının Efendisi’:

“Ya Ali, hiç mi bir şey almadın?” diye sorunca, cevaben
“Ama ara düzelttim ya Fatıma” der.
Hz. Fatıma’nın yüzünde nurlu bir gülümseme belirir.
Memnundur kocasının bu güzel hareketinden.
O sırada Hasan’la Hüseyin ağlamaya başlarlar, “açız” diye.

Hz.Ali Efendimiz, Bu acı manzaraya dayanamaz ve evden çıkar.
Yolda bir adama rastlar. Elinde besili bir deve…
Dedi ki: “Ya Ali, bu deveyi sana satmak isterim, hem de sana ucuza satacağım.”

“-Param yok” der Hz Ali…

“Olsun” der adam.
“Bu deveyi sana vermeyi çok istiyorum. Bu deve 150 dirhem. Al sonra ödersin.”

Alır Hz Ali Efendimiz o deveyi.
Yolda giderken başka bir adama rastlar. Adam:
” Ya Ali” der, “Ne güzel bir deve bu. Ben bunu 300 dirheme alayım ne olursun reddetme beni.” der.

Hz Ali Efendimiz: “Ama ben bunu 150 dirheme aldım” der.

“Olsun, ben çok beğendim bunu” der adam.Ve Hz. Ali(r.a.), satar adama deveyi. Ve sonra
mutlu bir şekilde gider ve yiyecekleri alıp eve döner.

Sonra Peygamber’in huzuruna çıkar.

Efendimiz(s.a.v.) güler, “Gel Ya Ali” der, ” Şu deve hikâyesini anlat”.
Hz. Ali Efendimiz meseleyi anlatınca da der ki:
“Sen ki ara düzelttin. Allah Cebrail’i ile sana deveyi sattı. İsrafil’i ile de satın aldı.
Her kim ki ara yapar, birleştirir, düzeltir, ikilikten insanları kurtarırsa o bendendir ya Ali.”

Lilith; Musevilik ve Hristiyanlık’ta önemli bir yeri olan ve efsanelere konu olmuş bir kadın. Adem’in ilk eşi olarak Tanrı tarafından, Adem ile aynı anda çamurdan yaratılan Lilith ( eşitlik iddiasında bulunan ilk insan olarak tarihte yerini almıştır.

1 / 8
Efsaneye göre Havva'dan önceki ilk kadın: Lilith

Efsaneye göre, Tanrı insanı başlangıçta Adem ve Lilith olarak çift yaratır. Tanrının bir lütfu olarak Lilith ve Adem cennet bahçesinde birlikte yaşamaya başlarlar. Ancak bu birliktelik mutlu bir beraberlik değildir. Anlaşmazlık sebepleri ise boşanma davalarında ileri sürülen gerekçelerden pek farklı değildir: Adem, Lilith’in olaylara neden kendisinden farklı yaklaştığını anlayamaz onu kendisine hizmet etme, bahçeyi bakımlı ve düzenli tutma konusunda tembel ve isteksiz olmakla suçlar. En önemli ve üzerinde en çok durulan sorun ise Adem’in, cinsel ilişki sırasında kadının sürekli altta olmasını istemesidir ve bunu da kadına üstünlüğünün gereği olarak görür, Lilith ise bu pozisyonu aşağılayıcı bularak

Kısacası anlaşmazlık sebebi Adem’in sürekli olarak kadına üstünlük taslaması, ona hükmetmeye çalışmasıdır. Lilith ise ikisi de aynı topraktan yaratıldığına göre eşit olmaları gerektiğini savunur ve erkeğin kendisinden üstün olmak istemesine bir anlam veremez. Sonunda birlikte yaşamalarının imkansız hale geldiğine karar verir ve Tanrı’nın söylenmemesi gereken adını anarak (ki bu isim cennetten çıkış için tek paroladır) uçup gider ve yeryüzünde Kızıl Deniz yakınlarındaki bir mağaraya sığınır. Lilith, Adem ile anlaşamayınca cenneti terk eder ve dünyaya gider.

4 / 8
Efsaneye göre Havva'dan önceki ilk kadın: Lilith

Kendisine sunulan sıcak yuvayı kapıyı çarparak terkettiği için artık yeri de cennetten dışlanmışlar arasında olacaktır. Çevresindeki cinlerle ve cinlerin kralı (ya da şeytanın ta kendisi) Samael ile ilişkiye girer ve onlardan cin çocuklar doğurur, hem de günde yüz çocuk gibi yüksek bir oranda. İnanışa göre dünyada kötülüklerin bu kadar yaygınlaşmasının sebebi budur.

Cennette yalnız kalan Adem ise Lilith’i geri getirmesi için Tanrı’ya yalvarır. Tanrı da Senoy, Sansenoy ve Semangelof isimli üç meleği elçi olarak gönderip “evine dön” çağrısı yaptırır Lilith’e. O da kesinlikle dönmeyeceğini bildirir. Melekler kendisini, geri dönmemesi halinde her gün yüz çocuğunu öldüreceklerini söyleyerek tehdit ederler. Tehdit yerine getirilir. Lilith, duyduğu acıyla bundan sonra Adem soyundan gelen bütün insan yavrularının, hamile ve doğum yapmakta olan kadınlarla bebeklerin baş düşmanı olmaya yemin eder. Erkek çocuklarının doğduktan sonra ilk sekiz gün içinde, kız çocuklarının ise ilk yirmi gün içinde canını alacaktır. Sadece yakınında üç meleğin ismi veya sureti bulunan çocuklara dokunmayacaktır.

Ebu Yezid Bestami hazretleri 40. hacını eda ediyordu. Bir bayram akşamı Arafat’ta beklerken. Nefsi “Ey Eba Yezid şu mahşeri kalabalığa bak. Kim senin gibi 40 kez hacca gelmiş?” Gönlünden bu geçince ayağa kalktı ve yüksek bir sesle: “-Ey ahali ben kırk kez hac farizasını yerine getirdim! Bu kırk haccımın sevabını iki ekmeğe satıyorum, alan var mı?” diye seslendi. Biri ayağa kalkıp: “-Ben alıyorum” dedi -“Ver iki ekmek” dedi. Adam iki ekmek verince ekmekleri bir köpeğin önüne yemesi için attı. Sonra nefsine dönerek “Artık övüneceğin bir şey kaldı mı?” diye onu kınadı. Sonra Hac vazifesi bitince kafileden ayrılarak. Rum ellerine doğru gitti. Bir yerde mola vermek için durduğunda bir Hıristiyan rahip ondaki değişikliği fark edip onu evine davet etti. Evinde rahat ibadet etmesi için ona uygun ortam oluşturdu. Rahip ondaki değişik halleri müşahade edince onu ağırlamakla iyi ettiğini düşünerek memnun oldu. Bir süre sonra Beyazıd hazretleri rahibin konukseverliğine teşekkür ederek oradan ayrılmak istedi. Ama rahip bunu kabul etmeyip biraz daha kalmasını ısrarla rica etti ve: -“Yalvarırım birkaç gün daha burada kalın. Çünkü birkaç gün sonra bizim bir bayramımız var. Bu bayramda bütün rahipler ve din büyüklerimiz gelir, halkla birlikte bu bayramı kutlarız. Hem büyük rahibimiz de gelip ayine katılır. Sanırım Büyük rahibimizle görüşüp konuşmanda fayda var.” Beyazıd hazretleri bu işte bir hikmet var diyerek bu teklifi kabul etti ve birkaç gün daha kalmaya karar verdi. Bayram günü gelince herkes kiliseye bayram ayinine katılmaya gitti. Rahipler ve büyük rahip de geldiler. Beyazıd hazretleri de yerel bir elbise giyerek ev sahibi rahip ile birlikte kiliseye gidip oturdu. Biraz sonra baş rahip ayin için kürsüye çıktı. Ama hiçbir şey konuşmadı. Biraz böyle bekleyince rahipler: -“Niçin susuyorsunuz?” diye sordu. O da: -“Nasıl konuşayım ki aramızda bir MUHAMMED’i var!” dedi. Halk birden galeyana geldi. Bayramı sabote ettiğini düşünerek: -“Göster onu bize parçalayalım! Diye haykırmaya başladılar. Baş rahip: -“Böyle taşkınlık yaparsanız onu size göstermem. Ama ona dokunmayacağınıza söz verirseniz onu size gösteririm.” Deyince halk ona dokunmayacağına söz verdi. Bunun üzerine Baş Rahip: “Ey MUHAMMED’i ALLAH için ayağa kalk” dedi. Bunu diyince Beyazıd hazretleri ayağa kalkt. Baş Rahip ona: -“Adın ne? -“Beyazıd” Tahsilin varmı? -“Rabbimin öğrettiği kadar” “O zaman sana kırk sorum olacak bakalım bile bilecekmisin”. Beyazıd Hazretleri: -“Buyrun sorun” dedi. Baş Rahip: -“O halde bana ikincisi olmayan biri ,üçüncüsü olmayan ikiyi ,dördüncüsü olmayan üçü, beşincisi olmayan dördü, altıncısı olmayan beşi, yedincisi olmayan altıyı, sekizincisi olmayan yediyi, dokuzuncusu olmayan sekizi, onuncusu olmayan dokuzu ,on birincisi olmayan onu , on ikincisi olmayan on biri , on üçü olmayan on ikiyi söyle.” Dedi. Beyazıd hazretleri: -“ikincisi olmayan bir eşi ortağı , dengi-benzeri olmayan ALLAH,ü Teala dir. Üçüncüsü olmayan iki GECE İLE GÜNDÜZDÜR. Dördüncüsü olmayan üç TALAK,TIR. Beşincisi olmayan dört TEVRAT, ZEBUR, İNCİL VE KURANI KERİM’dir. altıncısı olmayan beş BEŞ VAKİT NAMAZDIR. Yedincisi olmayan altı GÖKLERİN VE YERİN YARATILDIĞI GÜN SAYISIDIR. Sekizincisi olmayan yedi, YEDİ KAT GÖKTÜR. Dokuzuncusu olmayan sekiz KIYAMET GÜNÜ ARŞI TAŞIYACAK MELEKLERİN SAYISIDIR. Onuncusu olmayan dokuz, HAMİLELİK MÜDDETİDİR. On birincisi olmayan on , MUSA a.s ŞUAYB PEYGAMBERE ÇOBANLIK ETTİĞİ YILLARDIR. Onikincisi olmayan on bir YUSUF PEYGAMBERİN KARDEŞLERİDİR. On üçüncüsü olmayan on iki SENENİN YILLARIDIR.” Baş Rahip: -“Doğru dedin Peki söyle bakayım Havadan ne yaratıldı, havada ne muhafaza olundu ve hava ile kim helak edildi?” Beyazıd Hazretleri: -“İsa a.s Hava’dan yaratıldı, havada muhafaza edildi. Ad kavmi Hava ile helak edildi..” Baş rahip: -“Peki ne ağaçtan yaratıldı, Ağaçta kim korundu ve ağaç ile kim helak oldu?” Beyazıd Hazretleri: -“Musa a.s’ın asası Ağaçtan yaratıldı. Nuh a.s ağaç içinde gemide korundu. Zekeriya a.s ise ağaç içinde testere ile biçildi.” Baş Rahip: -“Pes doğrusu, peki ateşten kim yaratıldı ,ateşten kim korundu ve kim ateş ile helak oldu?” ”-İblis ateşten yaratıldı. İbrahim a.s ateşten korundu. Ebu Cehil ateş ile helak oldu.” -“Ya taştan kim yaratıldı , taş içinde kim korundu ve taş ile kim helak oldu?” -“Salih a.s’ın devesi taştan yaratıldı . Ashabı Kehf taşta korundu. Ebrehe ve ordusu taş ile helak edildi.” Baş Rahip: -“Hepsi doğru” dedi. Ve sormaya devam etti: -“Bir ağaç düşünki on iki dalı her dalında otuz yaprağı ve her yaprağında beş çiçek bulunsun. bu çiçeklerden ikisi güneşe, üçü karanlığa baksın?” -“Bu ağaç bir yılı temsil eder. On iki dalı on iki aya, Otuz yaprağı otuz güne Beş yaprak beş vakit namaza Güneşe bakan iki yaprak öğle ve ikindi, geceye bakan üç yapraksa akşam, yatsı ve sabah namazını temsil eder.” Baş Rahip her cevapta: _”Doğru diyorsun” diye itiraf etmekten kendini alamadı ve devam etti: -“Söylermisin bana:” Alimleriniz ‘Cennette dört nehir vardır: Biri baldan , Biri sütten , Biri sudan, Biri de şerbettendir’ diyorlar. Aynı kaynaktan beslenen dört nehir nasıl farklı farklı akabilir ki?” -Beyazid hazretleri cevap verdi: “İnsanın kafasından dört küçük nehir akar. Kulak yağı acı, Göz yaşı tuzlu, Burun salgısı iğrenç, Ağız suyu leziz değimlidir?” Buna ne dersin? Baş rahip: -“Birde şu var sizin alimleriniz ‘Cennet ehli yer içer fakat abdest bozmaz, su dökmez’ diyorlar.” Hazret: -“Ana rahmindeki cenin de öyle değimlidir?” -“Peki hacca giden tavaf eden ama canı ruhu olmayan bir şey ne olabilir?” Beyazıd Hazretleri: -“Nuh a.s’ın gemisidir. Tufanda Kabe’yi tavaf etmiştir.” dedikten sonra Baş Rahibe döndü ve -“Sanırım bu kadar soruya cevap verdikten sonra bana da soru sorma hakkı doğdu” dedi. Ve: -“Ben müsaade ederseniz size sadece bir soru soracağım ve cevabını bildiğinizden de adım gibi eminim.” -“Buyurun sizi dinliyorum.” -“Cennet Kapılarının üzerinde ne yazar?” Baş Rahip konuşmadı. Etrafındakiler rahatsız oldu ve Ey Büyüğümüz Cevabını ver ve bizi mahcup etme!” diye yalvarmaya başladılar. Bunun üzerine Baş Rahip: -Doğrusunu sorarsanız bu sorunun cevabını biliyorum. Ama…” -“Ama ne?” -“Siz bu cevabı kaldıramazsınız.” -Söz veriyoruz katlanacağız, Bedeli ne olursa olsun ödemeye hazırız.” Bunun üzerine Baş Rahip: -“O halde beni iyi dinleyin.” -Cennetin anahtarı ve cennet kapılarının üzerinde yazılan şey aynı şeydir. O da “LA İLAHE İLLALLAH MÜHAMMEDÜRRESULULLAH” dır. Cennet kapılarının üzerinde bu ibare yazılıdır.” Bunu deyince oradaki herkes kelime i şahadet getirerek Müslüman oldu. Sonra baş Rahip Beyazıd hazretlerine dönerek: -“Ben çoktan Müslüman olmuştum ama beni öldürürler diye bunu herkesten saklıyordum. Allah’a dua ederek kamil bir dostunu göndererek bana yardımcı olmasını, etrafımdakilerin de islamla müşerref olmasını nasip etmesini istemiştim. Allah seni gönderdi” dedi. BAYAZID BESTAMİ KIRK SORU BAŞ RAHİP KİLİSE BAYRAM

Yazması Oyalı Türküsü Hikayesi
balıkesire bağlı edremit ilçesinin güre köyünün eşrafından kahveci mehmet şevket efendinin karısı şöhret hanım tarafından oğluna yazılmış bir türküdür.
şöhret hanım zamanın zenginlerinden olduğu için zeytin toplamaya giderken cam topuklu ve rugan ayakkabılar giyermiş.
elbiseleri de oldukça güzel ve diğer köylülerden farklıymış. oğulları zekeriya sarıkamışa enver paşa komutasında askerliğini yapmaya gitmiştir. bu sırada ortam karlı olduğu için yol almak amaçlı karları teperlermiş.
kar teperlerken kar kuyusuna düşüp şehit olmuştur zekeriya.
şöhret hanımda ovada kekliklerle söyleşirken bu kötü haberi almıştır.
keklikler öterken şöhret hanımda bu türküyü yazar. ötmede keklik derdim bana yetiyor demiştir. cam topuklu ayakkabı ve güzel giyindiği için de yazması oyalı kundurası boyalı tanımı gelir.


Charles Manson | Seri Katiller

Seri katiller, hemde en ünlü seri katiller! Şu ana kadar en vahşice yöntemleri deneyen bir çok seri katil vardı değil mi? Bir çoğunun filmi, kitabı, çekildi ve yazıldı. Bende dev bir seri katiller arşivioluşturdum; en psikopat, en ünlü seri katillerini, kısa hayat hikayelerini ve yaptıklarını, işledikleri suçları okuyabilir, söyledikleri sözleri bu arşivde bulabilirsiniz.
Resimleri, teknikleri, hikayeleri, yakalandıklarında söyledikleri sözleri…
Katiller ile ilgili ünlü bir söz geliyor hemen akla;
-“Katiller, diğer insanlardan çok daha zekidir.


Seri Katiller | Top10


10.

Aileen Wuornos

Aileen Wuornos | Seri Katiller

Aileen Wuornos | Seri Katiller

Bir hanfendimiz,Aileen Wuornos. Amerika’nın ilk bayan seri katilidir kendisi.Wuornos‘un 7 kişiyi öldürdüğü iddia edilse de yalnızca beşinin cesedi bulunabilmiştir. Babası, henüz Aileen doğmadan çocuk tacizinden yargılandığı sırada kendini asarak intihar etmiş, annesi ise onu henüz altı aylıkken terk etmiştir. Büyükannesi ve büyükbabası tarafından büyütülen Wuornos, 13 yaşında tecavüze uğramış ve gayri meşru bir çocuk dünyaya getirdiği gerekçesiyle evden kovulmuştur. Kısacası korkunç bir çocukluk dönemi geçirmiş ve insanlardan nefret eder hale gelmiştir. İşlediği cinayetlerin sebebini de bu şekilde açıklayan Wournos, 2002 yılında idam edilmiştir. 2003′te vizyona giren Monster filmine ve 1993 tarihli Aileen Wuornos: The Selling of a Serial Killer adlı belgesele konu olmuştur. En Ünlü Seri Katillerlistemize girmesi için Amerikanın ilk kadın Seri Katili olması yeterde artar bence. ?


 

Ed Gein | Seri Katiller

Ed Gein | Seri Katiller

9.

Edward Theodore Gein

Ed Gein, alkolik bir baba ve dindar bir ailenin çocuğudur. Küçük yaşta sırasıyla babasını,abisini ve annesini kaybedince yalnızlığın da etkisiyle delirmiştir. Annesinin cinselliği büyük bir günah olarak görmesi, onu annesinin ölümünden sonra kadın vücudunu incelemeye itmiş ve anatomiye merak salmıştır. Annesini de mezarından çıkartarak diriltmeye çalışmıştır. Aslında Ed Geinklasik seri katil tanımlamasına uymamaktadır. O daha çok mezarlıktan çaldığı bedenler üzerinde, anatomi kitaplarından öğrendiklerini uygulamaya çalışmıştır.  Bilindiği kadarıyla 2 kişi öldürmüştür ve kurbanlarını, annesinin ölüm yaşında(55) olan kadınlardan seçmiştir. Muhtemelen dünyanın gördüğü en psikopat insanlardan biri olan Gein, ayakkabı kutusunda vajina biriktirmiş, meme uçlarından kemer, kafataslarından bardak yapmış ve koltuklarını insan derisiyle kaplamıştır. 1957 yılında yakalanan ve doktorlar tarafından şizofreni tanısı konulan Ed Gein hapis yatmamış, 77 yaşında kanserden ölene kadar hayatını akıl hastanesinde geçirmiştir. In the Light of the Moon(2000) ve Ed Gein: The Butcher of Plainfield(2007) isimli iki başarısız filme konu olmuş, aynı zamanda Kuzuların Sessizliği, Teksas Katliamı ve Psycho gibi ünlü filmlerde de Ed Gein’den ilham alınmıştır. En Ünlü Seri Katiller listemize ise soğukkanlılığı ile girmeyi başarmış bir katildir.

8.

Albert Fish

Albert Fish | Seri Katiller

Albert Fish | Seri Katiller

Babasının ölümünden sonra bir çocuk bakım evinde büyüyen ve bu ortama uyum sağlayamadığı için ruhsal sorunlar yaşayan Fish, 1910 yılında ilk cinayetini işledi. Çeşitli sapkınlıklara olan ilgisi günden güne artan Fish, kurbanlarını genellikle küçük ve savunmasız çocuklardan seçiyordu. Dine olan eğilimiyle tanınan Albert fish, kurbanlarını işkence yaparak öldürüyor, onların tanrıya verilen kurbanlar olduğunu düşünüyordu. Bir kurbanının ailesine kızlarını nasıl öldürüp yediğini anlatan mektup gönderince yakalandı ve elektrikli sandalyede idam cezasına çarptırıldı. Bu kararı “Daha önce tatmadığım bu zevki tadacağım için heyecanlıyım.” sözleriyle karşılayan Fish, 1936 yılında idam edildi. Albert FishKuzuların Sessizliği(1991) ve Gri Adam(2007) filmlerine konu olmuştur. En Ünlü Seri Katiller listemize psikopatlığı ve şizofrenliği ile giriyor, Albert Fish.




7.

Elizabeth Bathory

Elizabeth Bathory | Seri Katiller

Elizabeth Bathory | Seri Katiller

“Kanlı Kontes” adıyla tanınan Macar asıllı Elizabeth Bathory, tarihin kuşkusuz en acımasız katillerinden biridir. 40 yaşına geldiğinde yaşlanma korkusu başlayan Bathory, hizmetkarına attığı tokat sonucu kanı eline damlayınca, genç kızların kanlarıyla duş alarak genç kalacağını düşünür. Uşağına emir vererek o hizmetkarı öldürtmüş ve kanını bir küvete doldurtup kan banyosu yapmıştır. Macaristan’ın en soylu ailelerinden biri olan Bathory ailesinden gelen Elizabeth, daha sonraları yaklaşık 650 genç kızı aynı yöntemle öldürtmüştür. Bu cinayetler ona dünyanın en ünlü kadın seri katili ünvanını getirmiştir. 1610 yılında cinayetleri işlediği ortaya çıkmış, bir soylu olduğu için yargılanamamıştır fakat hayatının geri  kalanını şatosunda hapis hayatı yaşayarak geçirmiştir. Elizabeth Bathoryhayatının anlatıldığı 2008 yapımı “Bathory” adlı filmin yanı sıra, Dracula gibi bir çok ünlü filme de esin kaynağı olmuştur. En Ünlü Seri Katillerlistemize psikopatlığı ile giriyor bu hanım ablamız.


6.

Carl Panzram

Carl Panzram | Seri Katiller

Carl Panzram | Seri Katiller

“Keşke tüm insanlığın tek bir boynu olsaydı ve o da benim elimde olsaydı” sözleriyle hatırlanan Carl Panzram; 21 cinayet işlediğini, sayısız hırsızlık yaptığını ve kadın erkek toplam 1000′den fazla kişiye tecavüz ettiğini itiraf etmiştir. Yaptıklarından ötürü en ufak bir pişmanlık duymadığını defalarca kez belirten Panzram, vahşetini şu sözleriyle oldukça açık bir biçimde ifade ediyor.”Biraz düşünmek için bir kenara oturmuştum. Orada otururken yanıma 11 ya da 12 yaşında bir çocuk geldi. Bir şeyler arıyordu ve buldu da. Onu birkaç yüz metre uzaklıkta bir taş ocağına götürdüm, orada bıraktım ama önce tecavüz ettim, sonra da öldürdüm. Onu bıraktığım sırada beyni kulaklarından çıkıyordu ve asla bundan daha ölü olamazdı.” Kurbanlarını öldürmek üzere gittiği her eyalette farklı bir isimle karşımıza çıkan Panzram, 1930 yılında asılarak idam edilmiştir. Carl Panzram’ın hapiste bir gardiyana işlediği cinayetleri anlatmasını konu alan 1995 yapımı Killer: A Journal of Murder filmi başarılı seri katil fimleri arasındadır.

Bu adamın En Ünlü Seri Katiller listemize girmesi için fotoğrafını göndermesi bile yeterli.

5.

Dean Corll

Dean Corll | Seri Katiller

Dean Corll | Seri Katiller

Annesinin ikinci eşiyle birlikte kurduğu şekerci dükkanının büyüyerek bir şeker fabrikasına dönüşmesiyle Dean Corll fabrikanın başına geçmiş, yoksul çocuklara ve öksüzlere yaptığı yardımlar nedeniyle de “Şeker Adam” diye anılmaya başlanmıştır. Kısa bir süreliğine orduya katılan fakat eşcinsel eğilimleri olduğu gerekçesiyle ordudan uzaklaştırılan Corll, tekrardan fabrikanın başına geçerek yardımlarını sürdürmüş fakat bir süre sonra işler kötüye gitmeye başlayınca fabrikayı kapatmak zorunda kalmıştır. Hakkında özellikle erkek çocuklara cinsel istismarda bulunduğu iddiaları günden güne yayılan Corll, ilk cinayetini 1970 yılında 18 yaşında bir öğrenciyi yakarak gerçekleştirmiştir. Daha sonraları yaşları 10-18 arasında değişen 27 çocuğu tecavüz ettikten sonra işkencelerle öldürmüş, cinayetleri işlerken yanında bulunan ve ona para karşılığında çocukları getiren 18 yaşındaki Elmer Henley tarafından vurularak öldürülmüştür. Elmer Henley açıklamalarında ona da tecavüz etmeye kalktığını ve bunun için öldürdüğünü söylemiştir. En Ünlü Seri Katiller listemize Elmer beyide eklemek isterdik. ?


4.

Ted Bundy

Ted Bundy | Seri Katiller

Ted Bundy | Seri Katiller

Gelmiş geçmiş en karizmatik seri katil yakıştırması yapılan Ted Bundy, çevresinde iyi eğitimli, yakışıklı ve kibar biri olarak tanınsa da sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte 35′ten fazla kişiyi vahşice öldürme suçundan idam edilmiş bir sosyopattır. 3 kez hapisten kaçma başarısını gösteren Ted Bundy, mahkemede savunmasını kendi yapmayı seçmiştir. Bir çok kadın hayranından evlenme teklifi alan Bundy’nin idam kararını veren yargıç bile ona olan hayranlığını gizleyememiştir.
 Normalde öküz gibi bir tipin olması gerekirken yakışıklı bir Seri Katil olduğun için senide En Ünlü Seri Katiller listemize alıyoruz Ted Bundy.

3.

Karındeşen Jack

Karın Deşen Jack | Seri Katiller

Karın Deşen Jack | Seri Katiller

Hakkında onlarca kitap yazılmış ve filmler çekilmiş ünlü seri katil, 1888 yılının ikinci yarısında Londra’da 20′den fazla hayat kadınını vahşice öldürmüştür. “Jack The Ripper” kurbanlarını öldürdükten sonra boğazlarını kulaklarına kadar kesiyor, karınlarını ve cinsel organlarını deşiyordu. Karındeşen Jack’in kimliliğine dair bir çok iddia ortaya atılmış fakat hiçbiri kanıtlanamamıştır. Bunlardan en ilginci ise Jack’in kraliyet ailesinden olmasıydı. Davanın yalnızca 2 sene sonra kapatılmış olması ve kimliğinin halen bulunamaması bu teoriyi güçlendiren etmenler olmuştur. En Ünlü Seri Katiller listemize girmesine lakabı yeter.


2.

Zodiac Katili

Zodiac Katili | Seri Katiller

Zodiac Katili | Seri Katiller

İlk cinayetini 1969 yılında işleyen ve aslında oldukça sıradan bir seri katil olan Zodiac’ın bu kadar ünlü olmasının tek nedeni, yakalanamamış olması ve halen kimliğinin bilinmiyor oluşudur. Genellikle genç çiftleri kendine kurban seçen Zodiac’ın 37 kişiyi öldürdüğü tahmin edilmektedir. Zodiaccinayetleri işledikten sonra polis merkezini arayarak kendini ihbar etmekte, çözülmesi durumunda gerçek kimliğinin ortaya çıkacağını söylediği mektuplar bırakmaktaydı. Bu mektuplardan yalnızca birinin şifresi çözülebilmiş fakat kimliğiyle ilgili herhangi bir ipucu bulunamamıştır. Zodiac katili 2007 yılında vizyona giren, başrollerinde Robert Downey Jr. ve Jake Gyllenhaal’ın oynadığı, yönetmenliği David Fincher’ın üstlendiği Zodiac filmine konu olmuştur. Gizemliliği nedeni ile bile En Ünlü Seri Katiller listesine eklenir bu adam.

1.

Charles Manson

Charles Manson | Seri Katiller

Charles Manson | Seri Katiller

Charles Manson’ın seri katiller içinde çok özel bir yeri vardır. Bizzat kimseyi öldürmemesine rağmen müritlerine verdiği emirlerle, aralarında ünlü yönetmen Roman Polanski’nin hamile karısı da dahil olmak üzere 40′tan fazla kişiyi öldürtmüştür. Manson etkileyici bir konuşmacı, oldukça zeki ve psikopat bir liderdi. Bir çiftlikte müritleriyle birlikte yaşamaktaydı ve onlara Manson Ailesi denmekteydi. Manson ve müritleri arasındaki ilişkinin Haşhaşi tarikatı lideri Hasan Sabbah ile olan benzerliği de dikkat çekmektedir.

Charles Manson oldukça başarılı bir söz yazarı ve müzisyendi. Öyle ki, 1970 yılında Manson’ın şarkılarından oluşan Lie: The Love & Terror Cult isimli bir albüm yayınlandı. Bunca vahşete rağmen Manson Ailesi’nin sonu, oldukça alakasız bir suçtan yakalanan bir müridinin işledikleri cinayetleri övünerek anlatması sonucu gelmiştir. Manson’ın aralarında ünlülerin de bulunduğu oldukça büyük bir hayran kitlesi bulunmaktadır. Yakalandıktan sonra ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Manson’ın, müritleriyle yaşamını ve işledikleri cinayetleri anlatan 2004 yapımı Helter Skelter isimli bir film bulunmaktadır. Şartsız koşulsuz, En Ünlü Seri Katiller listesinde olmalı zaten. Efsanelerden.

Seri Katiller | Sözleri ve Hayatları


 

Joseph Vacher

Joseph Vacher

Joseph Vacher

Çocukların kabuslarına girebilecek türden bir görünüme sahipti.yaptıkları da görünümüyle paraleldi. korkunç derecede çarpık suratı ve sürekli irin akıtan gözüyle mide bulandıracak derecede çirkin bir serseri olan Vacher,fakir bir köylü ailenin 15. çocuğuydu.karanlık ve vahşi şeylere yönelik bir iştahı vardı.sağda solda sürterken her iki cinsiyete de mensup on bir kişiyi şeytani bir öfkeyle öldürmüştü-bıçaklamış,boğmuş,parçalamış,ısırmış,doğramış,iç organlarını çıkarmıştı.kurbanlarının çoğu, kadınların yanı sıra erkeklerde Vacher’in tecavüzüne uğramıştı.
Sadece 15.çocuk olduğu için bile Seri Katiller listesine alırım bunu, tipe bak lan.

John Reginald Christie

John Christie | Seri Katiller

John Christie | Seri Katiller

Seri Katiller için en korkunç ödüller,elbette ki insan vücudunun parçalarıdır.seri katillerin kesilmiş el tırnaklarından tüm bir vücuda kadar her şeyi sakladıkları bilinir.Britanyalı seks katili JOHN REGINALD CHRISTIE ‘ nin mutfak dolabında 3 bütün ceset vardı. JEFFREY DAHMER‘in geniş koleksiyonunda ise boyanmış kafatasları,buzdolabında dizilmiş kafalar, ve bir istakoz sepetinde saklamış olduğu erkek cinsel organları bulunuyordu. İkisi şizofrenlikte kıyasıya kapışırmış abi. Ekleyelim bunuda Seri Katiller listesine.

 


 

Henry Landru

Henry Landru | Seri Katiller

Henry Landru | Seri Katiller

“-Ben yaptım, cesetlerini mutfaktaki ocakta yaktım.”
Bu adam gazeteden bulduğu dul kadın ilanlarına konup, kadınları doğrayarak ocakta yakıyormuş. Servetlerinede konuyormuş. Bir gün yakalanmış, suçunu sürekli reddetmiş. Sonunda suçu bir gizemden kesinleşince giyotine gönderilmiştir. Dul Katili olarak Seri Katiller listemize alalım.

Jeffrey Dahmer

Jeffrey Dahmer | Seri Katiller

Jeffrey Dahmer | Seri Katiller

Milwauke de doğdu.ailesi sık sık şiddetli tartışmalar yapıyordu. gorünüşe bakılırsa Jeffrey 6 yaşındayken yeni doğan kardeşinden hiç hoşnut olmadı.1968 de kendinden yaşça büyük bir çocuk tarafından cinsel tacize uğradı.bu olay ileriki kan kokulu Jeffrey nin eşcinsel takıntısına sebep olacaktı.

10 yaşına geldiğinde Jeffrey Dahmer, küçük hayvanlarla deneyim yaşamaya başladı.fareleri parçalıyor,tavuk kemiklerine asit döküyordu ve bir köpeğin başını sopaya geçirmişti.okulda arkadaşları düşüp yaralandıklarında Jeffrey gülüyordu.eski bir sınıf arkadaşı onun için şöyle diyordu , “O , kayıptı. Yardım çığlıkları atıyor gibiydi ama kimse onun çığlıklarını duymuyordu.sınıfa elinde bir şişe Scotch viskiyle gelirdi.eğer 16 yaşındaki bir çocuğun sabah saat 8 de derste içki içmesi bir yardım çığlığı değilse nedir?

Jeffrey‘nin psikolojisinin pek iyi olmadığı belliydi. İleriki yıllarda 17 kişiyi vahşice katledip parçalara ayıracak,tecavüz edecek,buzdolabında kafaları,ayak vb uzuvları saklayıp yiyecekti. En Ünlü Seri Katiller listemize ekliyoruz.


Pedro Alonso Lopez

Pedro Alonso Lopez - Seri Katiller

Pedro Alonso Lopez – Seri Katiller

“Onları hazır mezarların beklediği gizli yerime götürüyordum. Bazen orda daha önceki cesetler de duruyordu. Onları okşuyordum ve güneş doğduğu zaman da tecavüz ediyordum. İlk gün ışınlarınlarıyla heyecanlanmaya, tahrik olmaya başlıyordum. Onlarla zorla cinsel ilişkiye girerken bir yandan da ellerim boğazlarındaydı. Güneş yükseldikçe sıkmaya başlıyordum.”

Bu adamı ruh hastalıkları sebebiyle Seri Katillerlistemize ekliyoruz, manyakmıdır nedir.

Ottis Toole

Ottis Toole | Seri Katiller

Ottis Toole | Seri Katiller

Canavarca bir nihilizme sahip olan cani seri katil Ottis Toole, neden kendisini evleri yakmak zorunda hissettiğini açıkladığı şu sözleriyle kendi türüne mensup tüm katillerin bir nevi sözcüsü olmuştur : “Sadece onların öylece durmalarından nefret ediyorum.”

“Naber Ottis?” +“Naber demenden nefret ediyorum.”

En Ünlü Seri Katiller listemizi sadece repliğiyle bile hakediyor.

 


Rommy Schneider

Rommy Schneider | Seri Katiller

Rommy Schneider | Seri Katiller

Çıplak olarak ölü bulunduğunda Romy Schneider’ın avucunda sıkışmış bir kağıt parçasından babası Wolf Albach-Retty’nin bir zamanlar kendisine yazıp bir yaş gününde hediye ettiği şu sözler okunuyordu:

– Çocukluğunu cebine sıkıştırıp kaç buralardan, çünkü sadece senin olan tek şeydir o.

 Seri Katiller listesinin arasına bir kurban ekleyelim, yazık be.

 


Jack Unterweger

Jack Unterweger | Seri Katiller

Jack Unterweger | Seri Katiller

1994’te farklı ülkelerde 15 seks işçisini öldürmekten yargılanan Unterweger, bu cinayetlerin dokuzundan suçlu bulundu. 1974’te bir kadını kendi sütyeniyle öldürerek, seri cinayetlerine başlayan Unterweger ilginç bir seri katildi. Hapishanede kendini çok geliştirdikten sonra birçok sanat olayına içeriden destek verdi. Salınmasından kısa bir süre sonra da televizyonda program yapmaya başladı ve hiçbir şey olmamış gibi kadınlarla ilişkisine devam etti. Sütyen ile kadın öldürebilme becerisinden dolayı En Ünlü Seri Katiller listemize ekliyoruz.

 

 

 


Peter Kürten

Peter Kürten | Seri Katiller

Peter Kürten | Seri Katiller

– Alevleri seyretmekten haz alıyorum..

Öteyi beriyi yakıyormuş bu adam, Seri Katillerlistemize üstün yakma becerisinden dolayı sokuyoruz. Yakmadığı yer yokmuş.

 

 

 

 


Sylvia Plath

Sylvia Plath | Seri Katiller

Sylvia Plath | Seri Katiller

Buhranlı bir hayat yaşayan ünlü yazar Sylvia Plath, evde olduğu bir gün çocuklarını yatırdıktan üstlerini , örttükten sonra tüm boşlukları battaniyeyle kapatıp, artık tek kalesi kalmış olan mutfağına girip kafasını fırına sokarak hayatına son vermiştir.

Seri Katiller listemize cesareti ve psikopatlığı nedeni ile ekliyoruz bu bayan arkadaşımızı. Seri Katil denemez aslında ama, en dehşet verici intiharlardan olsa gerek. Hadi yapsın diğer Seri Katiller, hadi?!

 

 

 


Pedro Alonso Lopez

Pedro Alonso Lopez | Seri Katiller

Pedro Alonso Lopez | Seri Katiller

Kurbanlarını seçmek için özellikle kalabalık pazar yerlerini gezdiği ve bakışlarında “mutlak masumiyet” olan bir kız aradığını söyledi. Ama bunu hep gün ışığında yapıyordu, çünkü can çekişmelerini gecenin karanlığının örtmesini istemiyordu. Bununla neyi kastettiği sorulunca, onlara tecavüz ettikten sonra bağlayıp gözlerinin içine bakarak onları boğuyordu. Gözlerinin ışığı sönerken, o son nefeslerini ver

irken, müthiş bir haz hissettiğini ve cinsel açıdan tahrik olduğunu söylüyordu. Ölümden sonra da vahşeti son bulmuyordu, bazen öldürdügü kızların cesetlerini dizip onlarla “Çay saati” yapıyor ve onlarla muhabbet ediyordu.

Polis önceleri anlattığı inanılmaz itiraflarına şüpheyle yaklaştı, hem Peru ve Kolumbiya hükümetleri de bu savları desteklemiyordu henüz. Pedroyaptıklarına inanılmadığını görünce polisleri alıp cesetleri gömdügü noktalara götürmek istedi.  Ruh hastalıkları nedeni ile Seri Katillerlistemizde yer alıyor.


Ed Gein

Ed Gein | Seri Katiller

Ed Gein | Seri Katiller

Sol taraftaki görselde Ed Gein‘in kurbanlarının derilerini yüzerek yaptığı eldivenleri görüyorsunuz.

Babası dericiymiş diye düşünüyorum, ne alakalan eldiven? Çokta güzel dikmiş. Seni Seri Katillerlistemize psikopatlığın nedeni ile alıyoruz Gein.

 

 


Edmund Kemper

 

Edmund Kemper | Seri Katiller

Edmund Kemper | Seri Katiller

Edmund, annesinin boğazını kesmiş,ses tellerini çıkarmış tuvalete atıp sifonu çekmiş,başsız cesedine tecavüz etmiştir.aynı işlemleri eve çağırdığı annesinin arkadaşı üzerinde de uygulamıştır.ayrıca büyükannesini ve büyükbabasını tabancayla kafalarından vurarak öldürmüş,ilk cinayetini onlar üzerinde işlemiştir. Ruhsuzluğu nedeniyle Seri Katiller listemize ekliyoruz.

 


Henry Lee Lucas

Henry Lee Lucas | Seri Katiller

Henry Lee Lucas | Seri Katiller

Seks benim zayıf noktalarımdan biridir. yapabildiğim her şekilde seks yaparım. eğer bunun için birini zorlamak durumundaysam, yaparım.. onlara tecavüz ederim; bunu yaptım. onlarla seks yapmak için hayvanları öldürdüm ve onlarla canlıyken de seks yaptım. Şerefsizliğin kitabını yazdığı için bunuda alalım Seri Katillerlistesine.

 

 


 

Fritz Haarmann

Fritz Haarmann | Seri Katiller

Fritz Haarmann | Seri Katiller

Fritz Haarman, homoseksüeldi. Sokakta gördüğü genç erkekleri evine davet edip iliskiye girdikten sonra öldürüyordu. 1919 yılında yasal olmayan seks yapmasından dolayı dokuz ay cezaevinde yattı. Süresi dolup çıktığında Hans Grans ile tanıştı. Hans Grans, Haarmann’ın hem sevgilisi, hem de “cinayet partneri” olmuştu. 1920’lerde işlediği cinayetler korkunç hal aldı. Artık kurbanların boyunlarını ısırıp kanlarını içiyordu. 1924 yılında polis Haarmann’ın cinayet artıklarına rastlamaya başladı. Çocukları kaybolan bir kaç aile de polise ifade verdikten sonra, artık Haarmann’ın bu işle ilgisi olduğunu anlamışlardı. Haarmann tutuklandıktan sonra evini araştıran polis yirmiyi aşkın insan cesedi artıklarıyla karşılaştılar. Bunların üzerine Haarmann suçunu itiraf ederek Hans Grans’ı da ele verdi. 24 cinayetten suçlanmış olsa bile, sayının 50 kadar olduğu düşünülmekte. İnsan eti yemekte dahil aklınıza gelebilecek herşeyi yapmıştı.
Bir zamanlar kasap olarak çalıştığından dolayı bazı müşterilere haberleri olmadan insan eti sattığını da itiraf etti. 15 Nisan 1925’de mahkemesinden sonra Fritz Haarmann’ın kafası kesilerek öldürülmesine karar verildi. Beyni incelenmek üzere Gottingen Üniversitesi’ne gönderilmiştir.

 

 


Yamyam Seri Katiller


Albert Fish

Albert Fish | Seri Katiller

Albert Fish | Seri Katiller

9 ila 12 yaş arasındaki çocukları kaçırıp evinde havuç ve sebzeler eşliğinde pişirip yemiştir.


 

Fritz Haarman

Fritz Haarmann | Seri Katiller

Fritz Haarmann | Seri Katiller

 

 En az 50 oğlan çocuğunu kesmiş, etlerinin bir kısmını yemiş ve sonra kalanları da karaborsa da dana eti olarak satmıştır. Vay şerefsiz. Seri Katillerlistesinde başları çekiyor.

George Grossmann

George Grossmann | Seri Katiller

George Grossmann | Seri Katille

İnsan eti satarak geçimini sağlamıştır. Psikopat herif, seni almayacağız da kimi alacağız Seri Katiller listesine? Kaç insan kestiği tam olarak bilinmiyor.

Jeffrey Dahmer

 

Jeffrey Dahmer | Seri Katiller

Jeffrey Dahmer | Seri Katiller

Yasak olan insan eti yeme güdüsünün medenileşmiş olduğu düşünülen hayatın yüzeyinin altında hala canlı olduğunun korkunç bir hatırlatıcısıdır. Değişik bir adam, Seri Katillerlistesinin başlarını çekiyor.


Andrei Chikatilo

Andrei Chikatilo | Seri Katiller

Andrei Chikatilo | Seri Katiller

Yaklaşık 52 kişiyi yiyerek modern zamanın en korkunç seri katili ünvanını eline almıştır.

Allah belanı versin sırf o gülüş için bile Seri Katiller listesine eklerim seni. ?

 

 


Anonim

Seri Katiller | Yamyam

Seri Katiller | Yamyam


Tarih 27 Haziran 2012.Endonezya polisi 29 yaşındaki Filipinli kadının 30 genç kadını öldürerek yediğini belirledi.cannibalist kadının evine baskın yapan polis yaptığı aramalarda genç yamyamın buzdolabında çeşitli farklı kişilere ait ceset ve uzuvlara rastladı.genç kadın yapılan sorguda uzun süredir insan eti dışında hiçbir şey yemediğini açıkladı.yamyam seri katil genç kadınları para ve karınlarını doyurmak amaçlı evine aldığını daha sonra onları boğarak parçalara ayırdığını ve etlerini yediğini söyledi.ayrıca boyunlarını ısırarak kanlarını da emdiğini soğuk kanlılıkla anlattı. Diyecek söz yok, En Ünlü Seri Katiller listesinde en dehşet saçanlardan.


Kaynak:Şizofren Psikolog

   Hazreti İbrahim’in Nemrud’un putlarını kırdığı ve halkı doğru yola davet ettiği hepimizin bildiği bir olaydır.
Urfa ilimizdeki ünlü Balıklı Göl bunun güzel bir armağanıdır. Hazreti ibrahim ile ilgili başka bir hikâye daha vardır ki diğeri kadar anlatılmaz, Aynı zamanda iğde ağacının bugünkü şeklini alışının da hikâyesi olan bu efsane şöyledir:

Nemrut, Hazreti İbrahim’i ateşe atmaya karar verin Büyük bir ateş yaktıracak ve İbrahim’i içine atarak din diri yakacaktır, Nemrut’un adamları ateşin yakılabilmesi için ağaç toplamaya başlarlar. Fakat pek çok ağaç böyle uğursuz bir iş için yanmaya razı olmazlar.

Ateşin büyük olması için odun toplayıcılar uzun ve düzgün ağaçları tercih ederler. O zamanlar uzun ve pürüzsüz olan iğde ağacı bu işe gönüllü olarak talip olur. Çevredeki iğde ağaçlarını hep keserler ve ateşe atarlar. Bir ara ateş o kadar büyür ki Hazreti İbrahim’i ateşe atmak için yanına yakIaşamazlar. Hemen bir mancınık hazırlayıp İbrahim’i onun vasıtası ile ateşe atarlar.

İbrahim’in düştüğü yerin güzel bir bahçe, ateşin göl ve odunların da göldeki balıklar olduğu hepimizin bildiği şeylerdir. Ama ya iğde ağaçlan… Evet, o günden sonra iğde ağaçlarının ne düzgünlüğü kaldı ne de dikensizliği…
Bugün iğde ağaçlan eğri büğrü ve dikenlidir. Bu yüzden de yakılmak için pek tercih edilmez.
Çünkü Hazreti İbrahim, iğde ağacının fazla ısı vermesi karşısında Allah’a yalvarır ve bu ağacın cezalandırılmasını ister.

Türkiye Cumhuriyeti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk´ün olağanüstü yaşamı boyunca başından son derece ilginç ve gizemli olayların geçtiği biliniyor. Bu sayfamızda da bunların bir kısmına yer vermeye çalışacağız. Zaman içinde bunlara bulduğumuz yenileri de ilave olacak. Hepsini yanyana getirdiğimizde Atatürk´ün üstün şahsiyetinin yanısıra birde olağanüstü ve bilinmeyen bir yanının da olduğu gözler önüne serilmiş olacak.

15 YIL HÜKÜM SÜRECEKSıN…

Atatürk hakkında yapılmış birçok kehanet vardır.Bunların en ilginci onun el falına bakan bedevinin söyledikleridir.
Mustafa Kemal arkadaşları ile Bingazi´ye, Trablusgarp savaşına katılmaya gidiyordu.Yolda bie bedevi´ye rastladılar.Bedevi el falına çok iyi baktığını ve genç subaylara da isterlerse bakabileceğini söyledi.Hepsi ellerini açarak bedevinin söylediklerini dinlemeye başladı.Sıra Mustafa Kemal´e gelince, o önce baktırmak istemedi ama arkadaşlarının ısrarı karşısında, sonunda o da elini bedevi´ye açtı.Bedevi ele bakar bakmaz yerinden sıçradı ve heyecan içinde ;
“Sen padişah olacaksın” dedi ve ilave etti “15 yıl hüküm süreceksin.”
Genç subaylar gülüştüler ve yollarına devam ettiler.
Aradan yıllar geçti, Mustafa Kemal Türkiye Cumhuriyeti´nin Cumhurbaşkanı oldu.Cumhuriyetin 14.yılında hastalandı.Karaciğeri kötüye gittiğinde çevresindekiler ona “Artık içme Paşam” dediler.
Atatürk onlara birzamanlar yolda rastladıkları falcı bedevi´yi hatırlattı ve gülerek ;
“Arap vaktiyle söylemişti, Bizim padişahlık nasıl olsa 15 yıl sürecek…Hesapça bu son senemizdir…”
Yıl 1938 ´di…

SECCADE ÜZERıNDEKı KEHANET

Bilindiği gibi Hint halkı Atatürk´ü ve Türk halkını yanlız bırakmamıştı.Kurtuluş savaşından yıllar sonra ,1929 yılında Bir hintli Mihrace Atatürk´ü Pera Palas´taki 101 No´lu odasında ziyarete gelmişti.Mihrace´nin Atatürk´ü hangi nedenle ziyaret ettiği ve adı ve ziyaret sebebi hala bilinmiyor.Mihrace´nin ziyaretindeki bir sır da getirdiği hediyede yatmaktadır.Bu hediye altın sırmalı, hint işi ipek bir seccadedir.

Seccadenin üzerinde bir şamdanın asılı olduğu düz bir kemeri,her iki yanında birer güvercin bulunan beş kubbeli bir diğer kemerin çevrelediği görülmektedir.Bordür de fillerden oluşmaktadır.

En ilginç yer ise her iki kemerin arasında orta kısımda dal kıvrımları ve güllerin çevrimi ile oluşan boşlukta romen rakkamlı bir saatin bulunmasıdır ve saat ; 09.08´ i göstermektedir. Atatürk Mihracenin ziyaretinden 9 sene sonra saat 09.05 ´te vefat etmişti.

Seccade halen Pera Palas´ ta bulunmaktadır.

ATATÜRK´ÜN GELECEĞı GÖRDÜĞÜ OLAYLAR :

Atatürk 1931 yılında,2.Dünya savaşı´nın patlamasının yakın olduğunu söylemiş ve bu konudaki düşüncelerini General McArthur´a şöyle anlatmıştı.
“Versay antlaşması,1.dünya savaşı´na yol açan nedenlerden hiçbirini ortadan kaldırmadı.Tersine rakipler arasındaki uçurumu büsbütün derinleştirdi.Şimdi içinde yaşadığımız barış dönemi,sadece bir ateşkesten ibarettir.Avrupa´nın geleceği Almanya´nın alacağı tavra bağlıdır.”
General McArthur´a göre,savaşın 1940-1945 yılları arasında çıkacağını söyleyen Atatürk,Almanya´nın ancak Amerika´nın savaşa katılması ile yenileceğini ifade etmiştir.
Atatürk hayatının sonlarına doğruda şöyle diyordu ;
“Bir dünya savaşı yakındır.Bu savaş sonucunda, dünyanın durumu ve dengesi baştanbaşa değişecektir.”
ATATÜRK, Mussolini hakkında da şu görüşlerini açıklamıştı ;
Mussolini bir maceraperesttir.Milletini bir uçuruma sürüklemektedir.Her tarafa saldırıyor.Bu adam yüzünden,çok şımarmış olan bu millete dersini vermeyi çok isterdim.,lakin yakında bir küçük millet onlara layık olduğu dersi verecektir.Ve şunuda hatırlatırım ki,bir gün gelecek,Mussolini´yi kendi milleti linç edecektir.”
Bu görüşleri aynen gerçekleşmiştir.

ATATÜRK´ÜN RÜYASI :

Atatürk´ün bir rüyasını da Dr.Reşit Galip Bey´den öğrenmekteyiz,
“Mustafa Kemal ,Ankara´ya geldikten bir süre sonra ilginç bir rüya görmüştü.Ertesi gün bana şöyle anlattı. ;
“Reşit Bey,rüyamda bana ´Paşam ,ınönü´den ne haber?´diye sordunuz.Bende ´vaziyet kritiktir´ cevabı verdim.´Kritik nedir? Anlamadım ki!´dediniz.Bende ´Bunun cevabını 15 dakikaya kadar veririm´ diyerek odama çekildim.”
Mustafa Kemal bana bu rüyasını anlattığında düşman henüz ızmir´e çıkmamıştı,ınönü mevkii de henüz bir önem taşımıyordu.Aradan yıllar geçti 2.ınönü savaşı´nın kritik günlerinden biriydi.Mustafa Kemal´in arabası Millet Meclisinin önünde durdu.Hemen yanına koşarak,telaş ve endişe içinde, “Paşam ,ınönü´den ne haber?” diye sordum.
Aynen şu cevabı verdi ;
“vaziyet kritiktir”
O zaman ben ;
“Kritik nedir? Anlamadım ki!” dedim.
O da ;
“Sana bunun cevabını 15 dakikaya kadar veririm” dedikten sonra gülümsedi ve ;
“Hani Ankara´ya geldikten sonra bir rüya görmüşdüm,hatırladın mı?”
Hafızamı yoklayarak, rüyasını anlattım.Gülerek ;
“işte, rüya ayniyle vakidir.Ben ısmet´i tanırım,göreceksin 15 dakikaya kadar kendisinden muzafferiyet haberi alacağız.”
Gerçekten de 5 dakika geçmeden bir telgraf gelmiş ve 2.ınönü savaşı´nın da zaferle sonuçlandığını öğrenmişlerdi…

ATATÜRK´ÜN 1907´DE ÇıZDıĞı T.C. HARıTASI :

Atatürk, Kurtuluş savaşından çok önce, ittihatçıların Trakya´da 1907´de yaptıkları bir toplantı sırasında, bir Türkiye haritası çizmişti.Orada bulunanların anlattıklarına göre,o günkü Osmanlı devleti sınırlarıyla hiçbir ilgisi olmayan ve o zaman hiçbir anlam veremedikleri bu harita, gelecekte, yine Atatürk´ün kuracağı Türkiye Cumhuriyeti´nin haritası olacaktı.Haritada bugünkü sınırlarımıza uymayan tek bir fark vardı ;Atatürk, bizden ayrılmasına gönlünün bir türlü razı olmadığı Kerkük´ü de Türkiye topraklarına katmıştı.

DENEME UÇUŞU :

Uçakların ilk deneme ve gelişme dönemleriydi.Fransa´da yapılan bir uçak gösterisine katılan, birçok ulusun temsilcileri arasında, Osmanlı ateşesi olarak Mustafa Kemal´de katılmıştı.Gösteriyi izleyenler, sırasıyla uçağa bindirilerek gezdiriliyorlardı.Sıra Mustafa Kemal´e geldiğinde, gösteride bulunan ve genç ateşenin komutanı olan şahıs,birden bir rahatsızlık duyarak Mustafa Kemal´in uçağa binmesine engel oldu.Öteki temsilcilerle havalanan uçak kısa bir süre sonra düştü ve içindekilerden sağ kurtulan olmadı.

ATATÜRK VE “9” VE “19” Rakkamları :

Atatürk´ün hayatında “9” rakkamının kendine özgü önemli bir yeri olmuştur.Örneğin Atatürk´ün doğum yılı olan 1881 rakkamı, “9” rakkamı ile birçok ilşkiler göstermektedir.
1+8=9
8+1=9
18=2×9
81=9×9
18+81=99
19×99=1881
Atatürk´ün harb okuluna girdiği tarih : 1899
Vatanı kurtarmak için Samsun´a ayak bastı : 19/05/1919
Bandırma vapurunda yolcu sayısı 19 ´dur.
ıttihat ve Terakki´nin yıllık toplantısına Trablusgarp delegesi olarak katıldı : 22/09/1909
Sivas kongresinde Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesini kurdu : 04/09/1919
Erzurum Mebus adaylığını kabul etti : 19/10/1919
TBMM tarafından kendisine gazi ünvanı verildi ve Mareşalliğe terfi ettirildi : 19/09/1921
Atatürk 19.yüzyılda 19 yıl yaşamıştır.
Atatürk 19.yüzyılın bitmesine 19 yıl kala doğmuştur.
Atatürk´ün ilk askeri görevi, 19.Kolordu Komutanlığıdır.
Mustafa Kemal Atatürk : 19 harften oluşmaktadır.
Mustafa Kemal Atatürk´ün nüfus cüzdanının numarası da 993814-B idi.
Bu sayı dizisindeki 938 rakkamı öldüğü yılı hatırlatmakta geriye kalan 9 ve 14 rakkamı da ölüm saatinin yakın bir benzeridir.
“Ne mutlu Türküm diyene” =19
“ıstikbal göklerdedir” =19

ATATÜRK´ÜN ÖNSEZıLERı :

“Bunlar bir gün olacaktır…Görürsünüz,işitisiniz…”
Prof.Dr.Afet ınan “Atatürk hakkında hatıra ve belgeler” adlı kitabında ilginç bir hatırasını naklediyor. Atatürk 09 ocak 1936 Perşembe günü, dil ve tarih coğrafya fakültesi´nin açılış dersinde okuması için afet ınan´a :
“tarih belgelerinin ilerideki keşifleri buna dayanacaktır.Her tarihi kişinin söylediği sözler toplanabilecek ve böylece biz onları kendi seslerinden ve sözlerinden dinleyebileceğiz.” diyerek yazıyı verir.
Buna karşılık Afet ınan :
“Bu çok uzak bir gelecekte belki olabilecek keşfin benim ifadem olarak verilmesine cesaret edemiyeceğimi” kendisine söylediğim zaman canı sıkıldı ve şöyle dedi :
“Bunlar bir gün olacaktır…Görürsünüz,işitirsiniz…”
30 yıl sonra :
Atatürk tarafından bu yazının verilmesinden 30 yıl sonra yine aynı ay ve günlere tesadüf eden,01 ocak 1966´ da şöyle bir haber yayımlandı :
“Venedik´in Saint Georges Adası´ndaki Benedictis Manastırı Labratuvarları´nda, manastır rahiplerinden Pellegrio´ nun yönetiminde,seslerin ayırımı esasına dayanan çok dikkate değer araştırmalar yapılmaktadır.ıtalya ıçişleri Bakanlığı,1962 ´de başlayan bu çalışmaları kontrol etmektedir.Fakat elde edilen sonuçlar halen açıklanmamıştır.Saint Georges Adası´ndaki bilim kurulunun geçmişe ait sesleri toplayacak,elektronik araçlar üretmeye çalışmakjtadırlar.Bilim adamları özellikle Demosten,Pitagor ve Jul Sezar´ın söylevlerinden kendi sesleri ile parçalar elde etmeye uğraşmaktadırlar.”
Haberin sonunda ise daha açıklayıcı bilgilerin şu anda verilemeyeceğinden bahsediliyordu.

ATATÜRK´ÜN GÖRDÜĞÜ SON RÜYA :

26 Eylül 1938 tarihinde Atatürk, rahatsızlığı ile ilgili olarak ilk defa hafif bir koma atlatmıştı.Prof.Dr.Afet ınan,olayı şöyle anlatıyor :
“O geceyi rahatsız geçirdi,ilk hafif komayı o zaman atlatmıştı.Ertesi sabahki açıklamasında” :
“Demek ölüm böyle olacak” diyerek “uzun bir rüya gördüğünü” söyledi ve “Salih´e söyle ,ikimizde bir kuyuya düştük,fakat o kurtuldu” dedi.
Atatürk´ün,burada “kuyuya düşme” sembolü ile gördüğü rüya vizyonu,kendisininde söylediği gibi ölümün habercisiydi.
Salih Bozol´un kuyudan kurtulması ise bilindiği gibi,Atatürk´ün vefat ettiği gün ,buna çok üzülen Salih Bozok´un da intihar etmesi ve sonunda onun kurtarılmasını simgeliyordu.
ışte bu ATATÜRK´ün son rüyası idi..

kaynak:blogcu.com

Lokman Hekim Efsanesi

Yöre: Adana

Adana ve çevresinde yüzyıllardır yaygın olarak Lokman Hekim efsaneleri anlatılmaktadır. Bunlardan bir tanesi şöyledir:

Lokman Hekim, inanışa göre bütün hekimlerin piri, üstâdıdır. Her çiçeğin, her otun özelliklerini tanıyan Lokman, ilaç yapar, derilere devâ bulunmuş. Bütün dünyayı dolaşmış. Çukurova’ya gelince ovanın bereket ve güzelliğine hayran olarak Misis’e yerleşmiş. Çevredeki bütün hastaları iyileştirmiş. Anık hastalığın ne olduğunu unutan Çukurovalılar, ölümsüz hayatın peşine düşmüşler. Kendileri için ölümsüzlük ilacını yapmasını istemişler.

Lokman Hekim Çukurova’yı adım adım dolaşmış, bütün bitkileri incelemiş. Bir gece dolaşmaktan yorgun düşmüş ve ulu bir çınarın altında uyuyakalmış. Bir ara bir ses duymuş:

“Ey Lokman, artık araman bitsin, ben ölümsüz hayatın devâsıyım. Bundan böyle insanlara ve hayvanlara ölüm yok”.

Lokman Hekim, sesin geldiği bitkiye doğru yürüyüp koparmış. Bu arada Tanrı, Cebrail’e: “Yetiş Cebrail, Lokman ölümsüzlüğe çare bulursa bu insanların hâli ne olur?” demiş.

Bunun üzerine Cebrail, pir-i fani kılığında Misis Havraniye tarafına bir gelmiş. Misis Köprüsü’nün üstünde Lokman Hekimle karşılaşmış. Cebrail: “Selamün aleyküm.” dedikten sonra. Lokman’ın elindeki kitaba bakmak istemiş. Kitabı alıp coşkuyla akan Ceyhan Nehri’ne atmış. Kitabın ardından Lokman da suya atlamış; ama bulamamış. Yaz gelip sular çekilince, ırmak boyunda aramaya devam etmiş. Sonunda kitabın sadece bir yaprağını, arpa tarlasında bulmuş. Bugünkü tıp biliminin, o günkü yapraktan geliştiğine inanılır. Yörede hâlâ, efsanenin izlerine rastlanılmaktadır. Kitabın bulunduğu arpa tarlasının toprağı kutsal sayılır. Çocukların karınları ağrıdığında bu toprağı ısıtıp beze sararak çocuğun karnına koyarlar. [1]

Bu hikâyenin farklı bir varyantı da şöyledir:

Lokman Hekim bütün doktorların üstadıdır. Söylentilere göre, bütün otların, çiçeklerin dilinden anlayan Lokman Hekim bu bitkilerden türlü ilaçlar yaparmış. Her çiçek, her ot dile gelir, Lokman’a hangi hastalığı iyi edeceğini söylermiş.

Bütün dünyayı dolaşan Lokman Hekim, Çukurova’nın bereketli topraklarında her şeyin yetiştiğini görünce, Misis şehrine yerleşmiş. Her derde deva olan Lokman Hekim, çevresindeki hastaları iyi etmiş. Hastalıksız sapa sağlam yaşamaya başlayan insanlar Lokman’a gelerek ölümsüzlüğe de bir çare bulmasını istemişler. Lokman Hekim de ölümsüzlüğe çare olacak bitkiyi bulmak için Çukurova’yı adım adım dolaşmaya başlamış.

Bir çınarın altında uyurken bir ses duymuş. “Lokman, bunca zamandır araman-taraman bitsin, ben ölümün ilacıyım. Bundan böyle insanlara da, hayvanlara da ölüm yok”demiş. Kendisine seslenen otun yanı başına koşan Lokman Hekim, ilacın nasıl yapılacağını da öğrenmiş, bir deftere yazmış. Otu da kopararak, Misis’e doğru yola koyulmuş…

Misis’e varırken, Ceyhan nehri üzerindeki Misis Köprüsü’nde duraksamış. Defteri de elindeymiş. Defterine yazdıklarına bakarak ilacı yapmaya koyulmuş. Tam yapıp bitireceği sırada, aniden esen rüzgar defteri de, otu da uçurarak suya düşürmüş. Efsane bu ya; Lokman Hekim de bu yüzden ölüme çare olacak ilacı bir daha bulamamış. Otlar da o tarihten sonra kendisine yüz çevirmişler. Bir daha onunla hiç konuşmamışlar. [2]

İkinci bir Lokman Hekim hikayesi de şöyledir:

Lokman Hekim doktor ve eczacıymış. Dükkânında her türlü hastalığın devası olan ilaçlar varmış. Hastalar içeri girdiklerinde, hastalıklarına iyi gelecek olan ilaç şişesi sallanırmış. Birgün, içeri birisi girmiş. Ancak hiçbir şişe sallanmamış. Lokman Hekim, bunun üzerine:

“Senin hastalığının çaresi yok, öleceksin.” demiş.

Adam ölümden kurtuluşun olmadığını öğrenince çok üzülmüş. Her şeyini satmış. Yanına bir at tüfek ve av köpeği alarak dağlara çıkmış. Vurduğu hayvanları yiyip, yörüklerden yoğurt, süt alarak yaşıyormuş. Bu arada hastalığı da iyice artmış.

Bir ağacın altına gelmiş. Atını bağlayıp köskelmiş. O sırada bir yörük kadını, bir tas sütü saylığa koymuş. Yılanların sütü sevdikleri bilinir. Tasa yaklaşan bir yılan, sütü içmiş, sonra da zehrini süte kusmuş. Tas, yemyeşil olmuş.

Ağrıları iyice azan adam:

“Gidip şu zehri içeyim de ölüp kurtulayım.” diyerek zehirli sütü içmiş. Bir süre sonra ishal olmuş ve kusmaya başlamış. Ancak oldukça hafiflediğini hissediyormuş. Ölmek için içtiği zehirden sonra daha iyi olduğunu görmüş. Gün geçtikçe iyileşmiş ve hastalığı tamamen geçmiş. Lokman Hekim’e gidip: “Sen, bana öleceğimi söylemiştin. Ama ölmedim.” demiş.

Bunun üzerine Lokman: “Ben, sana ala ineğin sütünü nereden bulayım, sütü yılana içirip, nasıl tasa kusturayım. Hastalığının çaresi vardı; ama bu ilacı temin etmek zor olduğu için öyle dedim.” diye cevap vermiş.

O gün bu gündür tas ve yılanın eczacılık ve tıp biliminin simgesi olması, halk tarafından Lokman Hekim’e dayandırılır (*) [1]

Dipnotlar

(*) Kaynak Kişiler: Mehmet Topaktaş (öğretim üyesi), Ergün Değirmencioğlu (Pazarlamacı), Hakkı Yılmaz (makine bakımcısı), Ali Güler (çalışmıyor)

Kaynaklar

[1] “Şahmeran, Lokman Hekim ve Adana Efsaneleri”, Yrd. Doç. Dr. Refıye Şenesen (Çukurova Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Görevlisi)

Alıntı: turkoloji.cu.edu.tr/CUKUROVA/makaleler/32.php

Güneşe olan uzaklıklar (Ortalama)

Merkür 58 milyon kilometre
Venüs 108 milyon kilometre
Dünya 150 milyon kilometre
Mars 228 milyon kilometre
Jüpiter 778 milyon kilometre
Satürn 1 milyar 426 milyon kilometre
Uranüs 2 milyar 872 milyon kilometre
Neptün 4 milyar 503 milyon kilometre












Dünyaya olan uzaklıklar (En yakın konumda iken – yaklaşık)

Merkür 77 milyon kilometre
Venüs 38 milyon kilometre
Mars 55 milyon kilometre
Jüpiter 620 milyon kilometre
Satürn 1 milyar 195 milyon kilometre
Uranüs 2 milyar 582 milyon kilometre
Neptün 4 milyar 350 milyon kilometre

Hızlı Kilo Verme Diyeti Listesi

12 Ekim 2015 tarihinde eklendi, 685 kez okundu.

Kilo almak herkes için ne kadar kolay olan bir durum olsa bile aslında vermek de son derece zordur. Bunun olması için insanların iyi bir diyete girmesi ve bunun üzerinde de durması gerekiyor. Diyet her zaman için şart olmayan ama aslında gerekli olan bir durumdur. Çünkü diyet yapan insanların her zaman için sağlıklı olduklarını ifade edebiliriz. Kilo vermenin bir başka değişik yolu olarak da spor yapmak sayılabilir. Ama hem spor yaparak ve hem de diyet yaparak kilo vermek en sağlıklı olanıdır. Alt kısımda 15 günde toplam 5 kilo vermenin nasıl olacağı ile ilgili bir liste vardır.

1.Gün
Sabah: sahanda yumurta, haşlanmış patates ve şekersiz çay
Öğlen: sosisli tost ve şekersiz kola
Akşam: fırında tavuk kanat, bol yeşillik, bol su ve ayran
2.Gün
Sabah: bir kase yayla çorbası, iki dilim kepek ekmeği
Öğlen: et döner ürünleri ve ayran
Akşam: sebze yemeği, bol şekilde yeşillik ve bol ayran
3.Gün
Sabah: haşlanmış yarım patates, şekerli çay ve iki dilim ekmek
Öğlen: beyaz peynir, yağsız et ve beyaz ekmek
Akşam: ızgara köfte, bol yeşillik, yarım bardak kola ve soğuk su
4.Gün
Sabah: az yağlı beyaz peynir, bir dilim beyaz ekmek ve şekersiz çay
Öğlen: bir bardak kola, tavuk döner ürünleri
Akşam: yağsız kavurma, pirinç pilavı, bol yeşillik ve su
5.Gün
Sabah:  az yağlı kaşar peyniri, şekersiz peynir ve çay
Öğlen: iki dilim ekmek, tavuk sote ve bol meyve
Akşam: sınırsız şekilde meyve, bol su ve yeşillik
Bu listeyi doğru bir şekilde yaptığınız zaman sadece 2 hafta içinde son derece sağlıklı bir şekilde kilo vermiş olacaksınız. Sevgiler..

Kaynak: zayifkadin.com

28 günde selülitlerden kurtulmanın 5 yolu

Selülitler, kadınların üzerindeki bir lanet olarak görülen, portakal kabuğu şeklinde bir görünüm veren ve çoğu bayanı huzursun eden bir durum. Fakat gerçekte selülit hakkında ne kadar bilgi sahibisiniz? Ve selülitlerin tam olarak ne olduğunu bilmeden onlardan nasıl kurtulabilirsiniz?

İşin aslı selülit bir çeşit bölgesel yağlanmadır ve selülit yağlanması ile vücudun herhangi başka bir bölgesinin yağlanması arasında bir fark yoktur. Selülit giderici adında satılan kremlerin ve ilaçların aslında size kolay bir şekilde selülitlerinizden kurtulacağınız vaat edilir. Fakat vücudun herhangi bir bölgesinde yağları krem ile yok etmenin ne denli zor olduğunu zaten biliyoruz. Malesef selüliti oluşturan temel etken, o bölgedeki kasların zayıflayarak yok olmaya yüz tutması. Kasların ciltte daha aşağı tabakalara itilmesi ile, selülit dediğimiz istenmeyen kesecikler üst yüzeyi kaplamaya başlar. Bu yüzden selüliti tedavi etmek istiyorsak, cildimizle değil kaslarımızla ilgili bir tedaviye ihtiyaç duyduğumuzu anlamalıyız.

Ömür boyu selülitlerden kurtulmak için dikkat edeceğiniz 5 şey

1 – Selülitlerden krem ve losyonlarla kurtulamazsınız

Artık selülitler için krem ve losyon kullanmayı bırakın. Kremler ve losyonlar sizin cildinize karşı bir onarım uygularlar ama selülitlere sebep olan olay derinin çok daha altındadır. Bu yüzden bu tür kremlerin size çok bir faydası dokunmayacaktır.

2 – Spa terapileri ve masajlar selülite etki etmez

Yapılan çalışmalarda bir çok kadının denediği spa ve terapi masajlarının da selülit tedavisinde direk olarak etkisi olmadığı gözlemlenmiş. Çok pahalı olan bu yöntemler malesef sizlere ödediğiniz ücret oranında geri dönüş sağlamayacak.

3 – Selilüt genetik değildir, bu problemden kurtulabilirsiniz

Selülitin genetik olduğuna inanıp, gidermek için çalışmamak ve bunu kabullenmenin size hiç bir faydası dokunmayacak. Selülitlerinizi gidermek için çalışmadan ve yeterli eforu sarfetmeden, onlardan kurtulup kurtulamayacağınızı asla anlamayacaksınız.

4 – Hangi yaşta olursanız olun selülitlerinizi yok edebilirsiniz

Selülitler, kas kaynaklı bir cilt problemi olduğu için, hangi yaşta olursanız olun kaslarınızı kuvvetlendirerek üstesinden gelmeniz mümkündür. Özellikle selülitli bölgeleri hedef alan bölgesel kas egzersizlerini düzenli olarak yaparak yıllara meydan okuyabilirsiniz. Bu egzersizler aşırı kuvvet ve zorlanma gerektirmeyen evde yapabileceğiniz basit hareketlerdir.

5 – Vücudun alt bölgesindeki kaslarınızı çalıştırmak selülitlerden kurtulmanın tek yoludur!

Üst bacak, alt bacak, karın ve basen kaslarını çalıştırmaya yönelik, step, aerobik ve fitness egzersizleri, hem kaslarınızı çalıştırır hem de selülitlerinizi yok eder. Özellikle selülitli bölgelerden şikayetçi olanlar, direk olarak o bölgelerde, esneme, kaldırma ve germe çalışmaları yaparak daha hızlı sonuçlar alabilirler.

Selülitlerden kurtulmak için evinizde uygulayabileceğiniz ve hızlı sonuç alacağınız egzersizler :

ters adım egzersizi

1 – Ters Adım Egzersizi

  • Orta ağırlıkta iki ağırlığı ellerinizde tutarak ayakta bir ayağınız diğerinden bir ayak önde olacak şekilde dikilin.
  • Sağ bacağınızı 90 derece bir açı yapacak şekilde öne diğerini arkaya doğru atın, sırtınızın dik durmasına dikkat edin.
  • Bir iki saniye o pozisyonda bekledikten sonra diğer bacağınızla hareketi tekrar edin.
  • Her bacağınız için 15 kere bu hareketi tekrarlayın.
  • Basen bölgenizde gerilme hissettiyseniz hareketi doğru bir şekilde uyguladınız demektir.
  • Birer dakika ara vererek 3 set bu hareketi tekrarlayın.
  • Bu hareketi 2 günde bir tekrar ederek, ilk hafta sonunda sonuçları görmeye başlayabilirsiniz.

romen asansörü2 – Romen Asansörü

  • Ayakta, ayaklarınızın arasında 30-40 cm olacak şekilde, dizlerinizi hafif bükerek, avuç içleri de vücuda bakacak şekilde 2 ağırlığı tutun.
  • Dizlerinizi hafif hafif bükerek, kalçanızı arkaya doğru atın, ağırlıkların öne çıkmasını sağlayın. Sırtınızın ve belinizin düz olmasına dikkat edin.
  • Kaçla ve basenlerinizi sıkarak yavaşça doğrulun.
  • 8 veya 10 tekrar yapabilirsiniz.
  • Sırt ve kalça bölgenizde gerilme ve yanma hissedeceksiniz.
  • Birer dakika ara vererek 3 veya 4 set yapabilirsiniz.
  • Bu hareketi 2 günde bir uygulayarak 2 hafta içerisinde sonuçlarını görebilirsiniz.
  • Bu hareketleri yaparak selülitlerinizden kurtulup daha alımlı olabilirsiniz.

ayakta baldır kaldırma3 – Ayakta Baldır Kaldırma

  • Bir stepin veya aynı yükseklikteki bir cismin üzerinde ayaklarınızın uç kısımlarını basacak şekilde dikilin.
  • Ayaklarınızın ucunda yavaş yavaş yükselip çıkabildiğiniz en uç noktaya kadar çıkın.
  • Bir iki saniye bekledikten sonra tekrar yavaş yavaş ayaklarınızı, topuklarınız stepten aşağı gelecek şekilde aşağı indirin.
  • Bu hareket esnasında vücudunuz dik bir biçimde duracak ve bükmeyeceksiniz.
  • Baldır bölümünüzdeki gerilmeyi fark edeceksiniz.
  • 8 veya 10 tekrar bu egzersizi uygulayın.
  • Hareketi zorlaştırmak için, bir ayağınızı bükerek, tek ayak üzerinde de yapabilirsiniz.
 Kaynak:Arzu Yurt

Okumaya devam

Numeroloji  Nedir ?

 

Adımızın her harfinin karşılığı bulunan bir sayı vardır. Bu sayıların toplamı sahip olduğumuz kişilik özelliklerini gösterir. Doğum tarihimizden derlenen sayı kümesi de geleceğimizle ilgili açıklamalar yapar.

Sayılardan türetilen Numeroloji’de en çok kullanılan yöntem “Pythagoran” sistemidir. Aşağıdaki tabloda isim ve soyadımızı oluşturan harflerin hangi sayıya karşılık olduğu gösterilmiştir.

  1.  

Kader Sayımızı Bulalım

 

Yanda görülen tablodan adımızdaki harfleri kullanarak Kader sayımızı bulmak için bir örnek ile yola çıkalım. YÜCEL SÜGEN için kader sayısı şöyle hesaplanır :7+3+3+5+3+1+3+7+5+5 = 42 = 4+2 = 6


Kader Sayısı Bize Neleri Açıklar ?

Kader sayısında 1’den 9’a kadar sayılar ve bunlara ilave olarak sadece 11 ve 22 sayıları yer alır. Her sayının açıkladığı bir kişilik oluşumu vardır. 11 ve 22 sayılarına “Değişmez sayı” denir.

 Hesaplama yapıldığında son sayı 11 veya 22 olduğunda bunlara ait yorumlar okunmalıdır.

Aşağıda görülen tabloda kader sayılarının ne ifade ettiği açıklanmaktadır.

 

1

Yaratıcılık,Bağımsızlık, Özgünlük, ego, kendine düşkünlük.

Bu insan doğal bir liderdir. Kendine yeterlidir ve hırslıdır. İş hayatında aşırılıklardan,

Hükmedici davranmaktan ve acelecilikten kaçınmalıdır.

 

2

Sezgi, İş birlik anlayışı, Tasarım ve kavrama, Aşırı duyarlık, Bağımlılık.

Bu insan sevgi dolu,barış yanlısı, eleştirici ve ideal ortaktır. Detaylara gömülmekten,

Ve yalnız kalmaktan kaçınmalıdır.

 

3

Sanat Kabiliyeti, Sosyal kişilik, Dostluk meyli, Yüzeysellik,Ziyankarlık.

Bu insan dışa dönüktür. Hayatı ve eğlenceyi sever. Yaratıcı ve duyarlıdır. Rutinden hoşlanmaz. Kendine disiplin uygulamayı öğrenmelidir.

 

4

Pratiklik, Uygulayıcılık, Güvenirlik, Bükülmezlik, Sağlamlık.

Sıkı bir çalışandır. Her şeyin başarılmasını ister. İyi bir arkadaş ve candan olmayı öğrenmelidir. Güvenlik duygusunun aşırılığından sakınmalıdır.

 

5

Özgürlük, Uyum Kabiliyeti, Gezginlik, Değişkenlik, Erotizm meyli.

Cesur, yürekli ve ikna edici bir kişiliktir. Güzel şeylerden ve bunlara sahip olmaktan hoşlanır. Can sıkıntısından fazla etkilenir. Bunun aşırılığından sakınmalıdır. Kolayca amacından sapması olasıdır.

 

6

Aşk, Sorumluluk, Anlayış, Her işe karışmak, Kıskançlık.

Sıcak, koruyucu ve mutlu kişiliktir. Güvenilir ve sağlam yapıdır. Sevdiği insan için her türlü fedakarlığı yapar. Kendini aşırı kötümser hissetmekten ve başkaları tarafından istismar edilmiş duygusundan arınmalıdır.

 

7

Ruhsallık, Zihni analizcilik, Zeka, Eleştiricilik, Sır saklama ve baskıcılık.

Derin bir düşünürdür. Ruhsal meyillidir. Eksantrik ve değişkendir. Soğuk ve mesafeli durmaktan kaçınmalıdır. Yalnızlıktan ve iyi şeylere sahip olamama duygusundan arınmalıdır.

 

8

Yöneticilik yetenekleri, Organizasyon yeteneği, Güçlülük, Maddi ve adil.

Güçlü,kararlı ve sonca giden kişiliktir. Para ve maddi konularda başarılıdır. Amacının karşısında gördüğü insanlar için duygusuz davranma meylinden arınmalıdır.

 

9

Sanatkar yetenekleri, Hümanist, Romantik, Duygusallık, İsraf ve konfor .

Sezgili, Duyarlı ve yaratıcı kişiliktir. Dünyaya kendini kanıtlamak için savaşır. Kötü alışkanlıklarından kurtulmak ve hayatın küçük detaylarından fazla etkilenmemek için çalışmalıdır.

 

11

Sezgi gücü, Ülkücülük, Keşif yeteneği, Duyarlık, Fanatik.

Hayalci ve öngörülü kişiliktir. Sanatkardır. Bilinç üstü gelişmiştir. Çok gergin ve aşırı duyarlı olmaktan korunmalıdır.

 

22

Pratik bir idealist, Maddi alanda üstünlük,Çabuk zengin olabilen,Saldırgan.

Amacına bağlı ve pratik kişiliktir. Global düşünce tarzına sahiptir. Çok erken dünyaya gelmiş olmak duygusundan ve geleceğe fazla düşkün olmaktan sakınmalıdır.


Kaynak:astromistik.com

Okumaya devam

 Oğlak burcunun genel özellikleri arasında kendinden emin oluşları, güçlü kişilikleri ve sarsılmaz yapıları vardır. Bu durum özellikle dış görünüşlerine yansır. Diğer insanlara biraz mesafeli davransa da aslında içlerinde sevgi ve ilgiye aç birisi vardır. Oğlak burcu insanlarının özgüveni yüksektir ve kendi düşüncelerine fazlaca önem verir. Maddiyata eğilimleri çok fazladır. Zaten hayatlarındaki en önemli nokta da ilk olarak iş ve para, ikinci nokta da aşk vardır. Amaçları her zaman kazanmak, galip gelmektir. Kendilerine has sistemleri vardır. İnandıkları ve koydukları kuralların dışına çıkmaz, çıkılmasını da istemez. Bu konuda da bıktıracak derece de inatçı olabilirler. Oğlaklar ciddi bir görünüme sahiptir. Üzerine yüklenen sorumlulukların farkındadırlar ve ağır gelse de kaçmaya çalışmaz. Gelenek ve göreneklere sıkı bir şekilde bağlıdırlar. Farklı olan, ilk olan hiçbir konuya sıcak bakmazlar. Bu konu da oldukça çekingen davranırlar. Oğlak burcu insanlarını diğer tüm burçlardan özellik olarak, sabırlı olmaları ve mantıklı olmaları ayırır. Mantıksızlık olan her şeyde aşırı hassas olurlar. Bu iki temel özellikleri Oğlakların hadiseleri ve karşısındaki insanları daha açık bir şekilde anlamasına yardımcı olur. Yine de pek şanslı olduklarını söyleyemeyiz, özellikle Oğlak burcu erkeklerinin. Bu burcun zaman, iyilik perisi diyebiliriz. Zamanı kullanmayı çok iyi başarırlar, bu sayede hamle yetenekleri üst seviye de olur. Bu özelliklerini aşk hayatında, iş hayatında ve sosyal anlamda sıkça kullanır. Azim, Oğlak burcu için paroladır. Organize eden benim, temel sözleridir. Oğlak burcu insanlarının hayatını iyi farklı şekilde anlatabiliriz: 30, 35 yaş sonrası ve öncesi. Bu yaşlara geldikleri zaman Satürn’ün devrini üzerlerinde hissederler ve değişime uğrarlar. Oğlak burcu kadını veya erkeği fark etmez her ikisi de 30, 35 yaşına gelene kadar kendilerini bulma konusunda arayış içinde olurlar. Burçlarını simgeleyen Oğlak’ın kendinden emin bir şekilde attığı adımlardan bu yaşlara kadar iz yoktur. Kişilik olarak bu döneme kadar kendilerinden memnun olmazlar. Tıpkı bir keçi kadar da tehlikeli olabilirler. Ancak yaşamının ikinci dönemi olan 30, 35 yaşlarından sonra Oğlak burcu insanları, karakter olarak yerli yerine oturur. Başlarından geçen olumlu, olumsuz birçok olaylardan deneyim kazanmış olurlar. Aslında Oğlak burçları için sonradan açılan insanlar diyebiliriz. Hem Oğlak burcu erkekleri, hem de Oğlak burcu kadınları karşı cins ile ilişkilerinde kendilerini gerçek anlamda gecikme sonucunda keşfederler. Ayrıca meslek hayatlarındaki başarıları da diğer burçların insanlarına oranla daha geç gelir. Oğlaklar hayatı ne kadar ciddiye alırsa, başarıya da o kadar çok ulaşır. Ayrıca oğlaklar hassas bir yapıya sahiptirler ve bu durum hastalık derecesine kadar çıkabilir. Eğer önlerine geçemezlerse dış dünya ile bağlarını koparma noktasına gelebilirler. Bir bilim adamının ne kadar zor işlerle uğraştığını biliyoruz, Oğlak burcu insanları için de duygularını ifade etmek neredeyse aynı zorluktadır. Oğlakların kendi kendilerine yeten görünümleri ve azimli olmaları kimi zaman onları katı yürekli gösterebilir. Aslında bu durum bir yanılgıdır. Dış görünümleri ne kadar soğuk olsa da içleri o kadar sıcaktır. Sadık ve iyi niyetli kalpleri vardır. Sevgili olarak ve arkadaş olarak en güvenilir insanlar Oğlak burcundan çıkar. Kadını ve erkeği için, toplum kurallarını hiçe saymak, gelenek ve göreneklerin dışına çıkmak, isteyecekleri en son şeydir. Oğlak burcu insanları için alçakgönüllüdürler diyebiliriz. Ayrıca yapmakta oldukları bir işle tarihe adını yazdırmak ister. Yaptıkları her iş ile gelecek nesillere fayda sağlamak, en büyük hedefleri arasında diyebiliriz. Para konusunda tutucu bir yapıları vardır. Aşk hayatında ise ihtiyarlıdır. Akıllı bir keçi nasıl kayalık bir tepeye tırmanacağı zaman en uygun yolu ararken duruyorsa, Oğlak burcu insanları da durur, durumlarına en uygun yolu bulmak için düşünür. Harekete geçmeye karar verdikleri zaman ulaşacakları noktaya soğukkanlı ve ciddi bir şekilde kilitlenir. Hırslı yapıları ve karanlık yönleri, istedikleri hedefe ulaşmalarında en büyük yardımcılarıdır. Fazla hırsı olan Oğlaklar, mutlu olmak istiyorsa daha ılımlı bir yapıya bürünmeleri gerekiyor. Aksi halde hırsları, mutluluklarının önüne geçebilir. İş hayatına da fazla önem verirler ancak söz konusu duygusal ilişkilere gelince iş hayatlarından, duygusal hayatlarına pek zaman ayıramadıklarını düşünürler. Aslında duygusal hayatları da, iş hayatları kadar önemlidir. Bu iki hayat arasında olumlu ve olumsuz bütün dengeyi yaratan kendileridir. Oğlakları alışkanlıkların insanı olarak gösterebiliriz. İlerledikleri yolda kendilerini çok daha iyi hissederler. İş hayatında güvenli olmayı tercih ettikleri için, sıkıcı bir çalışma yaşantıları olabilir. Bunun sonucunda monoton bir yapıları olabilir. Sosyal hayatlarında nazik birisidir ve ön planda olmayı pek tercih etmezler. İnsanların hem Oğlak burcu kadınına, hem de Oğlak burcu erkeğine yaklaşmaları kolay değildir. İlk, arkadaş olarak kazandığınız bir Oğlak insanına tamamıyla güvenebilirsiniz. Oğlak burcu iş hayatı İş hayatında sabırlı ve azimlidir. Hırslı yapılarının sınırı yoktur. Bu da pozitif özellikleri arasındadır. Kendilerine hedef koydukları zaman, o hedefe ulaşırken gösterdikleri çaba asla bitmez. Bir konu da karar veriyorsa öncelikle düşünür. İyice analiz eder ve tartar. Yine de ulaştıkları nokta onları uzun süre mutlu edemez. Her zaman daha üst noktalara çıkmak ister. Fikirleri oldukça zengindir, girişimcilikleri de üst seviye de olduğu için bir sanayi zengini olabilir. Oğlak burcu aşk hayatı Oğlak burcu aşk hayatında ise, burçlar kuşağının en tedbirli burcudur. Ancak bu yapıları onların itici ve soğuk olduğu anlamına gelmemektedir. Hem Oğlak erkeğini, hem de Oğlak kadınını elde etmenin en önemli kuralı ise, önce arkadaşlık kurmaktır. Aslında kalpleri sıcaktır ve sadık birisidir. Onları için ilk öncelik güvenmektir. Evlilik konusun da ise, aşk tek sebepleri olmayabilir. Aşk konusunda Oğlak burcunun anlaştığı burçlar ise Boğa, Başak ve Yengeç burçlarıdır. Değer verdikleri insana hediye almak istediklerinde, daima iyisini almak isterler. Oğlak burcu insanlarının pek hoşgörülü olduğu söylenemez. Aşk hayatında birlikte oldukları insan, Oğlakların bu “gizemli” yönünü görmüştür. Katlanamayacakları durumların en başında, kendilerine karşı çıkılmaları gelir. Onlarla uyum içerisinde olmak için mantıklarına ve zekalarına hitap etmek daha iyi olacaktır. Oğlak burcu insanları, karşındaki insana hafif bir şekilde gülümsüyorsa tehlike yok demektir. Uç noktalar Oğlak burcu insanlarına göre değildir. Bu yapıları fiziksel ilişkilerine de yansımıştır. Birlikte oldukları insan iç dünyalarına hitap ederse, bu soğuk görünümlü Oğlak’ı ısıtmak en kolay iştir. Ayrıca aşk yaşamadan sadece fiziksel ilişkiye önem veren bazı Oğlak insanlarına rastlamak mümkündür. Titizlikleri yaptıkları her işe yansımıştır. Aldıkları kararlar her zaman aşırı olur. Ayrım yapmayı sevmezler. Kibirli olmaları Oğlaklar için en büyük zayıflıktır. Savaşa karşı çıkan birçok insan bu burçtan doğmuştur. Herhangi bir konu da karar vereceklerse, öncelikle o konu da uzman olmaları gerekir. Aldıkları kararlarda itiraz edilmesine katlanamazlar. Diğer insanların eleştirilerini pek umursamazlar. Oğlak burcu kadınları kadar olmasa da erkekleri de temiz ve titiz biridir. Çoğu insan onları ilk olarak, çok titiz kelimesi ile tanımlar. Ciddiye almadıkları pek bir şey yoktur. En temel özellikleri arasında sözlerini tutmaları vardır. İş konusu olsun, aşk konusu olsun yaptıkları anlaşmalara sadık kalırlar. Yalandan nefret ederler. Kişilikleri bir öyle, bir böyle değildir. Realistlik ve değerler idealleri arasındadır. Yapmacık olandan nefret ederler. Birçok insan Oğlak burcunun titiz ve zorlu bir insan olmasından dolayı sıkıcı bulabilir. Aslında her şeyin farkındadırlar ve bu durum onları üzebilir. Tepkileri aşırı olabilir ve kendilerinde sezdikleri zayıflığı açığa çıkarmaktan çekinmezler. Oğlak’ın bu özelliklerinden dolayı çoğu insan ona karşı gelemez. Kendini eleştirmeyi nasıl biliyorsa karşısındaki insanı da eleştirmeyi bilir ancak, sonucunda aldığı tepki büyük olur. Oğlak burcunun olumlu yönleri Oğlak burcunun olumlu yönleri arasında; güvenilir olmaları, destek çıkan yapıları, azimli ve dürüst yapıları vardır. Ayrıca sabırlıdırlar ve tutumlu olmayı severler. Oldukça çalışkan insanlardırlar. Oğlak burcunun olumsuz yönleri Oğlak burcunun olumsuz yönleri arasında; ketum ve mesafeli olmaları vardır. Özellikle, kuşkucu olmaları ikili ilişkilerde sıkıntılar yaşamalarına neden olabilir. Tutucu olmaları sonucunda cimri davranışlar sergileyebilirler. Burçlar kuşağında oğlak Burçlar kuğağında yönetici gezegeni satürn olan Oğlak burcunun, Uğurlu Taşı; Lal, uğurlu sayısı; 9, Uğurlu renkleri ise Kurşuni ve koyu kahverengidir. Kişilik olarak, bilgilenmeyi ifade eden, onuncu evi temsil eder. Burçlar kuşağının kendine yeterli gelen burçlarından biridir. Fayda ve pratik toprak grubu ile ilişkilendirilir, cesaret ve girişim ise öncü niteliktir.

Kaynak: http://www.oglakburcu.net/oglak-burcu-ozellikleri.html

 Akrep burcu burçlar kuşağının en ciddi, en gergin ve en çok sır tutan burcudur. Gözlemleme yeteneği üst seviyededir. Duyguları açık bir şekilde ortadadır. Saldırıya geçmeye hazırdır. Çelişkili bir kişiliğe sahiptir. Sevimli olması ve cömert bir kişiliğe sahip olması Akrebi belirleyen özellikler arasındadır. Aşırı derecede sadıktır. Duygusal olarak en fazla kırılan burçlar arasındadır. Akrep burcu insanları için gülmek oldukça zordur. Duygusal olarak incinen, ihanete uğrayan Akrep burcu insanı için tek bir şart geçerlidir. O da intikam almak. Aşırı derecede soğukkanlılık gösterir ve bu konuda burçlar kuşağında daha iyisi yoktur. Tüm bunlara rağmen, Akrep burcu insanı kendisini korkutucu veya sinirli bulmaz. Dostlukları tutkulu yapısından, fazla duyarlı olmasından ve hislerinden dolayı bozulur. Daha da kötüsü düşmanlığa dönüşebilir. Akrep burcu insanlara güvenmekte aşırı zorluk çeker. Karşısındaki insanın gerçekten içten olduğuna inanması gerekir. Bu da gerçekten uzun bir süre alacaktır. Yine de Akrep burcu insanı bir kez güvendiğinde, kendisini karşısındaki insana karşı açar. Güvendiği insanı engellemez. Her şeyini ona verir. Akrep burcu, klasik astrolojiye göre kötülüğü, şiddeti ve cehennemi temsil eder. Ancak Akrep burcu insanlarının şeytansı bir kişiliğe sahip olduğunu söylemek mümkün müdür? Hayır. Akrep burcu insanı bu benzetmeye yakışacak bir insan değildir. Akrep burcu insanları, karşısındaki insana şeytanca şeyler yaptırabilecek özelliklere sahiptir. Akrep burcu, insancıl içgüdülerin yıldızı olan, Plüton’un etkisi altındadır. Akrep burcu insanlarının hayatındaki en önemli nokta, tutkusunun ateşidir. Duygularını kontrol etmeyi bilen Akrepler, bunu enerjileri için yararlı bir şekilde kullanabilir. Ancak duygusunu kaybeden bir Akrep zehirli olabilir. İnsanları zehirlemeyecekleri kadar uzaklaşmaları gerekir. Akrep burcu her zaman için aşırılığa hazır bir burçtur. Tüm burçlar arasında, Akrep burcu kadar hem iyi hem de kötü işler yapabilecek başka bir burç yoktur. Akrep burcunun bu kadar tutku yüklü olması aslında fiziksel ilişki köklerinden kaynaklanır. Akrep burcunun fiziksel ilişkiyi, en esaslı, en saf şekilde bedenlerine uyarladığı bilinmektedir. Ve fiziksel ilişki arzuları onların el sürülmemiş gücünün ufak bir görünüşüdür. Saf, kendini geliştirmemiş bir Akrep, burçlar kuşağının en etkili burcu arasındadır. Akrep burcu hayatı bir deney sahası olarak görür. Ancak asla oyun alanı olarak görmezler. Yaptıkları herşey aşırı ciddilik ile yapılmıştır. Amaçları her zaman kesin bir sınır ile çizilmiştir. Her şey amaçlarına nasıl ulaşacakları ile ilgilidir. Amaçlarına ulaşma yolunda karşılarına çıkan her şeyle savaşmaya hazırdır. Ve mümkün olduğunca bu sorunları yok etmek için uğraşır. İnsanların oyunlarını, planlarını ve stratejilerini bozmak onlar için çok önemlidir ve bunu çok severler. Akrep burcu aldatıcı değildir. Kendisi yalancı olmadığı için, yalan söyleyen, sahtekar insanları açığa çıkarmakta oldukça iyidir ve hemen fark eder. Bakışları, insanların içini okurcasınadır. Gözlerinin hedefinde olan kişi tüm açıklığı ile Akrebin önündedir. Ancak Akrep burcu insanı okuyabilir mi? Evet. Ancak bu durum çok az kişi için geçerlidir. Akrep burcunun özel hayatına müdahale eden kişi, aşırı tepki ile karşı karşıya kalır. Sergiledikleri bu tepki, onlar için aslında hoş bir durum değildir. Bu davranışlar Akrep burcunu hesapçı, kibirli ve egoist yapmaya zorlar. Akrep burcunu tanımlamak oldukça zordur. Onlar her zaman uç noktada hareket eder. Yarım veya az bir ölçü onlar için geçerli değildir. İstekleri ile tanımlanan bir Akrebin hayatın her alanında istekleri olacaktır. Bu konuda Akrebi tanımlayacak en iyi kelime, “arzuluyorum” dur. Hal böyle olunca bir şeyi yarım yaşayan Akrebe rastlamak oldukça zordur. Yaşama güçleri oldukça yüksektir. Aslında Akrepler patlamaya hazır volkan gibidir. İçlerindeki güç, gözlerinden okunabilir. Hal ve hareketlerini kontrol etmeyi başarsa dahi, gözleri onu ele verebilir. Gözlerinden, sevgisini veya nefretini anlamak mümkündür. Kızgın bakışları çoğu insanı yolundan çevirebilir. Duygularına kapılan bir Akrep, tehlikeli olabilir. Bu nedenle hareketlerini, mantıkları ile kontrol etmelidir. Hem de sürekli olarak. Akrep burcundan ya en iyi insanlar ya da en kötü insanlar çıkar. Onlar için ya hep ya hiç geçerlidir. Akrep burcu iki yüzlü ve ukala insanlardan nefret eder. Bu tarz özelliklere sahip olan insanları da aşağılamaktan büyük zevk alır. Kimi zaman patavatsız, acı bir şekilde konuşan ve kaba insanlar olurlar. Uzlaşmak onlara göre değildir, kendi görüşlerinin peşinden gider. Sevilmeyi istediklerini söylemiştik, ancak yine de onlar sevilmemekten korkmaz. Ancak dikkate alınmak onlar için çok önemlidir. Görüşlerini kabul ettirmek için de savaşmaktan asla çekinmezler. Akrep burcu insanları kuşkucudur. Bu nedenle kolayca inanmaları beklenemez. Yine de inandıkları zaman onu sonuna kadar savunabilir. Bu konuda asla ödün vermezler. Akrep burcu kendinden başkasına kolaylıkla güvenmez. Bu nedenle kolay kolay yeni düşünceleri benimsemezler. Nefretleri gerçek ile ilişkili değil, kişisellik ile ilişkilidir. Akrep burcu isteklerini elde etmek için değişik taktikler kullanır. Bu taktikler acımasız ve dolambaçlıdır. Kendisine adaletli davranmayan insanlardan öç alırlar ve bununda gerçekleşmesi için hemen her şeyi yaparlar. Bu konuda vahşi bir yaradılışları vardır. Akrep burcu insanları giriştikleri işi tek başına sonlandırmak ister. Bunu sever ve başarırlar. Onlar gösterişi sevmez. Bu nedenle önemli bir işi yaptıkları çoğu insan tarafından bilinmez. Kendisi biliyorsa, bu onun için yeterlidir. Yaşamı ciddi bir iş olarak görürler. Özenli ve sabırlı bir şekilde çalışırlar. Hedeflerinden asla sapmazlar. Önlerine çıkan engeli aşmak için sezgilerini kullanır. Fiziksel güçlerinin yardımı ile de bu konuda başarılı olurlar. Akrep burcu kendini kandırmayan insanların burcudur. Gerçek ne kadar acı olsa da asla kaçmazlar. Karşısındaki insanın zayıf yönünü keşfederse bunu silah olarak kullanabilir. Akrep burcu inandıklarını savunmakta oldukça katıdır. Bu konuda oldukça açık ve acı karaktere sahiptir. Hal böyle olunca birçok düşman edinmeleri oldukça kolaydır. Akrep burcu yeniliğin ve ölümün burcudur. Ölüm ve yaşam, gizemlidir. Bu nedenle onlar için oldukça çekicidir. İsteği ve ilgiyi severler. Kişisel olarak yaklaşımlarında sezgisel duygusallıkları vardır. Akrep burcu insanı oldukça flörtçüdür. Duygusal olarak yoğun olsalar da, sevgili değiştirme konusunda oldukça hızlıdır. Birlikte olduğu kişi ile ne kadar yakın olursa olsun, gizli bir tarafının olmasını ister. Akrep burcu iş hayatı Akrep burcu insanları hırslı ve kararlı yapısı ile iş hayatında da başarılı olabilir. İş konusunda daima üst seviyeye çıkmak ister. Maddiyata önem verir. Aslında paranın, istediklerine ulaşma yolunda bir araç olduğunun farkındadır. Maddiyatın verdiği gücü ister. Para kazanmasını iyi bilir. Ancak istekleri içinde kolaylıkla harcayabilir. Emir almayı pek sevmeseler de uyum gösterebilirler. Eğlenceli işler, Akrep burcu insanlarına göredir. Akrep burcu aşk hayatı Akrep burcu kendinden ne kadar emin görünürse görünsün bazılarında egoistlik ve kibir görülebilir. Ancak bu durum duygu yüklü kalplerini saklamak için kullanılan bir duvardır. Akrep burcu insanları herkes gibi sevilmek ister. Özgürlüğüne düşkün olsalar dahi acı çeken yanları vardır. Bağımsızlığı savunan Akrep, aslında bu durumu yalnızlığını gizlemek için kullanır. Bağımsızlığa olan düşkünlüğünü saklar, çünkü kimsenin bağımsızlığa aşırı düşkün olan insanı sevmeyeceğini düşünür. Sevildiğini gerçekten hisseden bir Akrep, en tutkulu ve güçlü bir aşık olacaktır. Onlar kalbini konuşturan bir kişiliğe sahiptir. Akrep burcunun olumlu yönleri Akrep burcunun olumlu yönleri arasında; sadık olmaları en dikkat çekici olanıdır. Son derece yaratıcıdır. Aşırı duygusal, karizmatik, çekici ve tutkuludur. Baştan çıkarma konusunda oldukça iyidir. Sorumluluklarının farkındadır. Sabırlı, dikkatli ve tutumludur. İşkoliktir ve sağlam kişiliğe sahiptir. Akrep burcunun olumsuz yönleri Akrep burcunun olumsuz yönleri arasında; yıkıcı olmaları en dikkat çekici olanıdır. Aşırı kıskanç, açgözlü ve meraklıdır. Fazla sahiplenici ve sinsidir. Uyum konusunda zorluk çeker. Görüşleri fazla açıya sahip değildir. Acımasız, kuşkucu ve inatçıdır. Dalavereci ve alıngan yapısı vardır. Burçlar kuşağında akrep Akrep burcunun yönetici gezegeni Plüton’dur ve sembolü ise çöl akrebidir. Negatif, su grubuna bağlıdır. Sabit ve dişi niteliktedir. Miras ve yenilenme evi olarak bilinen sekizinci evi temsil eder. Uğurlu sayısı; 9, uğurlu renkleri; kırmızı ve siyah, uğurlu taşı; opal ve uğurlu günü; salı’dır.

Kaynak: http://www.akrepburcu.net/akrep-burcu-ozellikleri.html

  •  Terazi burcu aşk tanrıçası olarak bilinen Venüs tarafından yönetilir ve tüm burçlar arasında en dengeli olanıdır. Ondan daha hoş olan bir burç daha bulmak oldukça zordur. Tüm burçlardan daha zarif ve kibardır. Terazi burcu adaleti, siyaseti ve dengeyi temsil eder. Yıldızımdan dolayı güzellik ve sevgi ile donatılmıştır. Evliliğin insanıdır. Terazi burcundan olan her insan kibardır, kaba olmaktan son derece nefret eder. Güzellik ve estetik duyguları gelişmiş insanlardan oluşur. Uyum onlar için çok önemlidir. Bunu hayatlarının her alanında ararlar. Son derece zeki, kendisinden beklenmeyecek kadar da saf ve temiz kalplidir. Bu nedenle kolayca aldatılabilir. Hem çok iyi konuşmacı, hem de çok iyi dinleyicidir. Terazi burcu insanları telaş etmekten hoşlanmaz, aceleci değildir. Nadiren aceleci bir tavır sergiler. Terazi burcunun en büyük amacı dengeyi bulmaktır. Son derece dengeli bir insandır ancak kimi zaman çevresindeki insanlarında sinirlerini bozabilir. Kendisinden hiç beklenmedik bir şekilde kavgacılık sergileyebilirler. Son derece inatçı kişilerdir. Genel olarak huzursuz yapıları vardır. Üzüldükleri zaman bu hissi derinden hissederler. Son derece de şaşkın olabilirler. Terazi burcu insanlarının Venüs tarafından güzellik ile donatıldığını söylemiştik. Burcun kadını son derece güzel, erkeği ise dayanılmaz derecede yakışıklıdır. Yüzlerinden yumuşak, etkileyici tebessüm hiç eksik olmaz. Asık suratlı, sert tavırlı Terazi burcu insanına rastlamak oldukça zordur. Kolay kolay sinirlenmezler ve sinirleri hemen geçer. Terazi burcu insanları için uyum her şey demektir. Peki uyumu bu kadar arayan Terazi, gereğinden fazla, aşırı davranışlarda bulunur mu? Evet. Gereğinden fazla yemek yer, gereğinden fazla içer ve gereğinden fazla fiziksel ilişkiye girebilir. Bunları yaptığında ise tüm dengeyi alt üst edebilir. Hal böyle olunca uyum istekleri de bir kenara bırakılır. Hem aşırı derecede duygusal hem de aşırı derecede eğlenceli bir insandır. Ağlamayı seven, kolayca göz yaşı döken bir çok Terazi vardır. Ancak bir anda her şey değişir ve eğlenmeye başlar. Her şeyi geride bırakıp, pırıl pırıl, ışıl ışıl bir insan olurlar. Neşeleri her zaman üst seviyededir. Gülmeyi, güldürmeyi sever. Tüm bunların sonucunda çoğu insan Terazinin çift karakterli olduğunu düşünebilir, ancak asla düşünüldüğü gibi değildir. Terazi burcunun duyguları aşırı derecede zengindir. İçgüdüleri sayesinde ruhsal sağlığını, fiziksel sağlığını korumasını iyi bilir. Terazi burcu tam olarak, eşit bir şekilde, kibarlıktan, iyilikten ve kavgacılıktan, asi, inatçı bir kişilik olarak var olmuştur. Son derece mantıklı olabilir. Boyun eğmenin ne olduğunu bilmez. Filozof’a benzer kişiliğe sahiptir. Terazi burcu insanı yaşanabilecek her tartışmada adil olan kişi olacaktır. Her durum mantık çerçevesi içinde gerçekleşir. Tartışma sırasında Terazi, ılımlı bir insanı bile çileden çıkarmayı başarabilir. Bu tarz davranışlar sergileyen Teraziler, kendilerini de kararsızlık içerisinde bulabilir. Terazi burcu insanlarının önemli özelliklerinden birisi de sinirli olan bir insanı sakinleştirmeyi başarabilmesidir. Karşısındaki insan ne kadar öfkeli olursa olsun sakinleştirmeyi başarır. Bu özelliği sayesinde aslında iyi de bir arabulucudur. Şiddetten nefret eder, hayatlarının hiç bir alanında şiddete rastlanmaz. Terazi burcu karar verme konusunda aceleci değildir. Aslında kararsızlık çeker. Acele etmesini isteyen insanlardan hoşlanmazlar. Son derece dikkatli insanlardır, özellikle de iş konusunda. Dürüst yapıları ile sevilen kişilerdir. Terazi burcu insanları tam anlamıyla sanatın etkisindedir. Parlak zekaları ve sevgi dolu kalpleri kusursuz bir şekilde birlikte çalışır. İki özelliği de uyumlu bir şekildedir. Terazi burcu insanları hayatlarının her döneminde huzurlu bir yaşam için çabalar. Hayat, onlar için güzellik, uyum, aşk ve paylaşım demektir. Güzel olan her şeye hayranlık duyarlar. Besledikleri hayranlıkta gelip, geçici değildir. Ömür boyu sürer. Kibar ve zarif olan şeylere karşı düşkünlükleri vardır. Gözlerine güzel görünen her şeye değer verir. Terazi burcu romantizmin burcudur. Terazi burcu insanları hayatlarının her alanında romantizm arar. Romantizmden uzak bir Terazi insanı bulmak oldukça zordur. Denge, onlar için çok önemli olmasına rağmen, bazı Terazi insanları tutarsız davranışlarda bulunabilir. Dengeyi temsil eden burç olmalarına rağmen. Terazilerin ne zaman, ne yapacaklarını kestirmek zordur. Tartışmak ve savaşmak ona göre değildir, bunu kesin olarak belirtmek gerekir. Savaşmak yerine, diğer insanların onun için savaşmasını ister. Terazi burcu insanlarının biraz da olsa huysuz olduğunu söylemek gerekir. Yine de her durumda dengesi kolayca kuracaktır. Duyguları ve fikirleri uyum içerisinde olan Terazinin kefesi asla bozulmaz. Ama öncelikle uyumu sağlamaları gerekir. Teraziler iç dünyalarında derin çelişki yaşayan insanlardır. Naif yapıları, diğer insanlar tarafından tembellik olarak yorumlansa da, aslında bu doğru değildir. Sakin ve huzur arayan yapıları tembellik olarak yorumlanabilir. Terazi insanı istediği ve aradığı huzuru ancak bir yere ait olduğunu hissettiğinde bulur. Teraziler için insan ilişkileri de oldukça önemlidir. Terazi burcunun herkes tarafından sevilme ve beğenilme ihtiyacı vardır. Bu ihtiyaç o kadar çoktur ki, bazılarında saplantı haline gelebilir. Terazi burcu için aile ve dostluk çok önemlidir. Tüm bunları ve evliliği bir tür ortalık olarak görebilir. Terazi burcu insanı dost olarak fazla derinlere inmez. Mesafelidir. Sorunsuz, eğlenceli ve hoş zaman geçireceği bir ortam arar. Yalnız kalmak asla ama asla onlara göre değildir. Kendisini asla yalnız bırakmayacak, her zaman sevecek ve hayran olacak insanları sever. Muhtemelen eşi de böyle bir insan olacaktır. Söz eşe gelmişken şunu da belirtmek gerekir; Terazi burcu kolay kolay tek eşliliğe yanaşmaz. Bunun nedeni ise, tek bir kişinin ilgisinin ona yetmemesidir. Terazi burcunun sosyal hayatı oldukça eğlenceli ve hareketlidir. Çevresinde kendisine yakın olan birçok insan vardır. Ancak Terazi, istediği kişiyi baştan çıkartıp, geri çekilme eğilimindedir. Terazinin tüm cazipliği, çocuksu şeytan yanlarıdır. Dışarıdan bakıldığında son derece sakin, içe dönük bir kişiliktir. Ancak iç dünyalarında bu durum tersine döner, tam anlamıyla bi yanardağ vardır içlerinde. Terazi burcu insanı ihtiraslı ve aşka aşırı düşkünlüğü ile bilinir. Sevdiği zaman kendisini o kişiye bağlamayı, sevdiği kişiyi de kendisine bağlamayı iyi bilir. Sevdikleri zaman kalbini bütünüyle sevdiğine verir ve bağlılık gösterir. Terazi burcu insanı tam anlamıyla gerçek bir diplomattır. Nerede, nasıl davranacağını, yapması gerekeni iyi bilir. İnce ve nezaketli kişilikleri onlara hemen her kapıyı açar. Yaptıkları, uğraştıkları iş ne olursa olsun, asıl amaçları dünyayı güzel hale getirmektir. Hayatın kötü yönlerini değil, iyi yönlerini, güzel taraflarını görmeye çalışır. Terazi, durmadan çalışan, olmayacak işleri kısa zamanda bitirmeye çalışan, sürekli didinen insanların burcudur. Yaptıkları iş, başkalarını hayrete düşürecek kadar güzel olsa da, o ancak kısa bir süre için hareketsiz kalabilir. İşte o zaman Terazi burcundan daha tembel bir insan daha bulmak gerçekten zordur. Ancak bu tembellik onların kendisini toplaması, sinir sistemlerinin tekrar canlanması için son derece gereklidir. Terazi burcu haksızlığa uğramaktan, haksızlık yapmaktan nefret eder. Onların kötülük yaptığını görmek neredeyse imkansızdır. Yaptıkları bu hata onları zaten çok derinden sarsar. Aşırı derecede vicdan azabı çekerler ve pişman olurlar. Durum böyle olunca yaptıkları her hatadan ders almasını iyi bilir ve yaptıklarını asla tekrarlamazlar. Bu durum ancak dengesi hızlı bir şekilde bozulan Terazilerde tersi bir durum olarak görülür. His yönü ağır basan Teraziler de yaptıklarının yanlış olmadığını düşünerek kendisini teselli eder. Terazi burcunun gözleri iki farklı şeyi temsil der, bir tanesi sevinci, bir tanesi üzüntüyü. Bu nedenle sevinç ve üzüntü arasındaki dengeyi kolaylıkla kurabilir. Bu özellik eşine, benzerine rastlanmayacak bir özelliktir. Aşırı derecede üzücü bir olayı, komik ve eğlenceli bir dille anlatarak, o durumun gülünç hale gelmesini sağlayabilir. Ayrıca söyledikleri neşeli birkaç söz ile de yaşadıkları kederi anlamak mümkündür. Terazi burcunun söylediği sözler asla kırıcı değildir. Aslında onlar tartışma içerisinde bile zaman zaman gülümser. Onların gülümsemesi inanılmayacak kadar etkilidir. Gülümsemesi, onların en önemli silahıdır. Terazi burcunun düşüncesine itiraz eden kişiler, onun gülümsemesi karşısında şaşkınlığa bürünebilir. Bunun sonucunda çoğu kişide aslında söyleyeceklerini unutabilirler. Terazi burcu müziğe aşıktır. Aslında Terazinin kişiliğini dinledikleri müzikten anlamakta mümkündür. Genel olarak Teraziler romantik müzik dinlemeyi sever. Anlatılması zor şeylerin, müzik ile anlatılacağına inanır. Hislerini şarkı ile belli eden birçok Terazi vardır. Terazi edebiyata da önem verir. Bu konuda oldukça meraklıdır. Terazi burcu iş hayatı Terazi burcu insanları iş hayatında daima başarılı olabilir. Ancak şunu belirtmek gerekir; istemediği bir işte çalışıyorsa tembellik ve uyuşukluk gösterebilir. Yine de yaptığı her işi kendi işi gibi sahiplenir ve en iyisini yapmak ister. Bu nedenle daima başarıya koşan insanlardır. Para konusunda tutumludur ancak zevkleri için para harcamaktan çekinmezler. Gereksiz yere para harcamayı sevmezler. Terazi burcu aşk hayatı Terazi burcu insanları son derece romantik ve duygusaldır. Bunlar aşk hayatlarında nasıl bir kişiliğe sahip olduklarını bize söyleyebilir. Yine de, çapkın ve genel olarak yüzeysel ilişki kurduklarını, ciddi beraberliklerden uzak kaldıklarını unutmamalısınız. Aşk hayatları daima hareketlidir. Aşk hayatlarında, daima büyük sözler vermeye hazırdırlar. Sonsuz aşkı sunabilecek kişilerdir. Terazi burcunun olumlu yönleri Terazi burcunun olumlu yönleri arasında; uyumlu ve entelektüel olması en dikkat çekici olanıdır. Sosyal bir kişiliğe sahip olması, realist olması, nazik ve sevgi dolu olması diğer dikkat çekici olumlu özellikleridir. Ayrıca kibar, zarif, sevgi dolu ve sevimlidir. Sanatçı ruha sahip olmaları bir diğer olumlu özellikleri arasındadır. Terazi burcunun olumsuz yönleri Terazi burcunun olumsuz yönleri arasında; kararsızlık, kıskançlık ve tembellik en dikkat çekici özelliğidir. Yüzeyseldir, hemen her işe burnunu sokar. Zevkine aşırı derecede düşkündür. Gerçeklerden uzatır. Tüm bunlar Terazinin olumsuz özellikleri arasında bulunur. Burçlar kuşağında terazi Terazi burcu aşk tanrıçası olarak bilinen Venüs tarafından yönetilmektedir. Pozitif, hava grubuna bağlıdır ve erkeksi, öncü niteliktedir. Sembolü ise elinde terazi tutan bir erkek veya sadece terazidir. Ortaklık ve evlilik evi olarak bilinen yedinci evi temsil etmektedir. Uğurlu günü; Cuma, uğurlu sayısı; 6, uğurlu rengi; pastel tonlar ve uğurlu taşı; Okumaya devam

j Başak burcu burçlar kuşağının en orta burcudur. En belirgin özelliği akıllı olmasıdır. Doğru olan ile yanlış olan arasındaki farkı kolaylıkla ayırt edebilirler. Son derece dikkatli kişilerdir. Her şeyi değerlendirir, ölçer, biçer ve düşünürler. Karar alacaklarsa da karşılaştırma yapmadan almazlar. Yaptıkları analizleri gerçekten ince eleyip, sık dokuyup yaparlar. Uygunsuz durumları, hızlı bir biçimde anlayabilir ve düzeltme çabası içerisine girerler. Tüm bunları Başak burcunu ayrıntıcı, takıntılı ve titizlik hastası gibi gösterebilir. Başak burcu insanları için dürüstlük ve doğruculuk çok önemlidir. Bu konuda çevresindeki insanların özen göstermesi gerekir. Başak burcu insanlarının bulundukları ve yarattıkları ortam tam anlamıyla bir müze gibidir. Her şey simetrik bir şekilde yerleştirilmiştir. Renk uyumuna, düzene ve titizliğe aşırı derecede önem verirler. Evinde bulunan kitapları bile konularına göre yerleştirirler. Yaşadıkları ev her zaman temizlik kokusu ile dolup, taşar. Böyle bir eve misafirliğe gittiğinizde, o evin sahibinin Başak olduğunu kolaylıkla anlayabilirsiniz. Başak burcu, aklın gezegeni olarak adlandırılan Merkür tarafından yönetilir. Onları en çok rahatsız eden durum çevresi ve ruhsal durumlarıdır. Bu tarz karmaşalardan aşırı derecede rahatsız olurlar. Başak burcu insanlarının ayakları her zaman yere sıkı ve sağlam bir şekilde basar. Bunun nedeni ise toprak grubuna bağlı olmalarıdır. Başak burçlar kuşağının güven ve huzur veren burcudur. Desteğe, güvenmeye ve dayanışmaya ihtiyacı olan herkesin ona da ihtiyacı var demektir. Çoğu insanın aklını başından alabilecek hareketler, Başak burcu insanları için oldukça doğaldır. Alınması gereken kararlarda, doğru adımlar atar ve tereddüt etmeden uygulamaya sokar. Hızlı kararlar alması ile dikkat çeken insanlardır. Özellikle tıp dalında, bir çok Başak burcu insanına rastlamak mümkündür. Sürekli mızmızlanan insanlar karşısında sakin olmasını iyi bilirler. Başak burcu insanları için, karmaşık değil, tek düze bir insandır diyebilirsiniz. Dışarıdan bakıldığında ruhsal sıkıntıları yokmuş gibi görünebilir. Ancak tüm bunları düşünmeden önce ona biraz daha yakınlaşmalı, daha sonra karar vermeniz gerekir. Başak, Merkür’ün çocuğudur ve oldukça akıllıdır. O asla soğuk ve sıradan bir insan olamaz. Özellikle duygusal anlamda nadir tepkiler gösterir. Bu da diğer insanlar tarafından duygusuzluk olarak görülebilir. Ancak bu hiçte böyle değildir. Son derece duygu yüklü ve şefkatli bir insandır ancak bu konuda karşısındaki insana gerekli olan ilgiyi göstermez. Kendisindeki tüm zayıf yönleri bilir. Bu nedenle kendisinden şüphe edebilecek kişiliğe sahiptir. Ancak bu şüphecilikleri manevi değerlerini bozacak şekilde değildir. Başak burcu insanları sürekli olarak daha önce yaptığı hataları düzeltmek adına hareket eder. Güvensizliklerini ve koruma özelliklerini yok etmek ister. Başak burcu insanın takvimler ile arası o kadar iyidir ki, hemen her şeyi not alır. Ancak hiç kimse önceden, yaşanabilecekler konusunda fikir yürütemez. Başak burcu ne kadar akıllı olursa olsun, kestiremediği şeyler yaşayabilir. Kargaşadan nefret eder ve böyle bir durumun içerisine girmemek içinde aşırı hareketler sergileyebilir. Hayat ile ilgili planları konusunda abartılıdır. Bu nedenle coşku ve heyecan eksiklikleri vardır. İnsanlar konusunda, dış çevre konusunda her zaman duvarları vardır. Bu duvarları kendisi inşa eder ve arkasından şunu söyler; bir hapishane hayatı yaşıyorum. Başak burcu insanlarının en dikkat çekici özelliklerinden biride kendilerine aşırı derecede dikkat etmeleridir. Bu tarz davranışları, çevresinde bulunan insanları kimi zaman sinirlendirebilir. Özellikle dış görünüşleri konusunda çok dikkatlidir. Ancak bu özellik sadece bulunla da kalmaz. İç dünyaları konusunda da aşırı derece dikkatlidir. İnceleyici ve detaycı davranırlar. Bu özellikleri ile kendisindeki veya karşısındaki insanın zayıf noktasını kolaylıkla fark edebilir. Bunları kolaylıkla anlaması, eleştirici olmasına neden olabilir. Yaptıkları eleştiri karşısındaki insanı da derinden üzer. Yaptıkları her eleştirinin içinde her zaman bir gerçeklik mutlaka vardır. Bunu unutmamak gerekir. Başak burcu insanları yaşları ilerledikçe sabit düşünceli ve monoton bir kişiliğe sahip olurlar. Ancak bu durum güvensizlikten kaynaklanır. Genç yaşta olan Başak burcu insanlarının bu durumdan korkmaması gerekir. Özgüveni yüksek olan ve yükseltmeyi başaran Başak burcu insanlarının bu durumdan korkmasına gerek yoktur. Genç yaşta olan Başaklar, yaşı ilerlemiş Başak burcu insanlarını dinleyebilir. Özellikle Başak burcu erkeğinin hafızası oldukça kuvvetlidir. Başak burcu insanı yukarıda belirttiğimiz gibi hem çok eleştirici hem de çok titizdir. Bu özellikleri sıkıcı boyutlara ulaşabilir. Hayatı hem kendisine hem de çevresindeki insanlara zindan edebilir. Bu konuda aldıkları tepkinin doğruluğu da çok yüksektir. Ama şunu da unutmamak gerekir. Başak burcu insanı olmasaydı, bir çok iş aksayabilir, hatta yapılmazdı. Düzen bozulur, disiplin yok olurdur. İşte bu nedenle onlara ihtiyacımız vardır. Haksız yere eleştiride bulunmak, Başak burcu insanlarına göre değildir. Eleştiriye maruz kalan kişinin bu konuda gerçekten düşünmesi gerekir. Gerek gördüğü sürece sert tutumlarını devreye sokacaktır. Neyin, nasıl olması gerektiği konusunda oldukça iyidir. Tembel olmaktan ve tembel insanlardan hoşlanmazlar. Başak burcu insanları kısa vadeli planlar yapmaz. Yaptıkları her plan ileriye yöneliktir. Önlerine bir hedef koyduklarında, o hedefe ulaşma yolunda asla pes etmezler. Sabırlı yönleri bu konuda kendilerine destek çıkar. Araştırmacı ve analitik zekaları vardır. Mantıklarından gelen güçlü sesleri vardır. Maddiyat, Başak burcu insanları için çok fazla önemli değildir. Sadece ihtiyaçlarını karşılayacak kadar maddi güce sahip olmak ister. Ün’den, şöhretten ve lüks hayattan fazla hoşlanmazlar ve pekte ilgilerini çekmez. Başak burcu insanları için çalışmak gerçekten önemlidir. Emek olmadan, hiçbir şeyin kazanılmayacağını iyi bilir. Tüm burçlar arasında, aldığı görevlerin ve sorumlulukların, Başak burcu insanları kadar farkında olan başka bir burç yoktur. Yerine getirmediği hiç bir sorumluluk ve görev yoktur. Başak burcu insanları ağırkanlı veya maddeci değildir. Onun estetik güzelliklerden uzak yaşadığını düşünmek neredeyse imkansızdır. Başak burcu insanı son derece pratiktir ve bu konuda oldukça başarılıdır. Belki de onların en önemli kusuru, mükemmeliyetçi olmasıdır. Her şeyin mükemmel olmasını ister. Onun için ya mükemmel olacaktır ya da hiç. Bu tarz davranışlarını, kendi içlerinde aşmayı başardıkları sürece emin adımlar ile ilerleyecektir. Her adımda pratik olmalarının ve zekalarının etkisini hissedeceklerdir. Başak burcu insanlarının öne çıkan bir diğer özelliği de aşırı temiz olmalarıdır. Temizlik onlar için o kadar önemlidir ki, bu durum hastalık noktasına varabilir. Temizliğin ve titizliğin yanında düzene de aşırı derecede önem verirler. Düzen, hayatlarının her alanında kendisini gösterir. Değişime fazla açık değildir. Geleneksel yaşamayı tercih ederler. Başak burcu insanlarının arkadaşları da tıpkı kendisi gibidir. Kendisi gibi kurallara uyan, bunları yok saymayan insanlar ile yaşamak ister. Toplum kurallarına aykırı gelecek hiç bir hareketi sergilemezler. Bu nedenle onları sabit fikirli olarak görmekte mümkündür. Onlar için doğru olan bir fikri değiştirmek oldukça zordur. Başak burcu insanları son derece dürüst kişilerdir. Gizemli işler ve davranışlar ona göre değildir. Dedikodu yapmaz, hiç kimsenin arkasından konuşmazlar. Başak burcu insanları güvenilir ve ölçülü insanlardır. Sakin görünüşlerinin altında güvensizlik olan kişilerdir. Ancak bu durum bir gün patlama noktasına ulaşacak ve patlayacaktır. Başak burcu insanları çift karakterli değildir. Başak burcu insanları haylazlık etmekten hoşlanır. Bazı başak burcu insanları da korkunçluk noktasına varabilecek kadar züppe olabilir. Başak burcu iş hayatı Başak burcu insanları iş hayatında hırslı yapısı ile daima başarıyı yakalar. Ancak bu burcun insanları genç yaşlarda çalışma hayatını öğrenmelidir. Aksi halde gezmeyi ve eğlenmeyi daha çok sevebilirler. Ancak söz konusu Başak burcu insanları olduğu için, hayatının her alanında göze çarpan düzen, burada da kendisini gösterir. İş hayatında düzenli olmayı tercih eder. Emir almayı sevmese de, rica edildiğinde bir işi seve seve yaparlar. Çalışma masası daima düzenlidir. Her şey yerli yerinde, bir sonraki güne hazır bir şekilde bekler. Para kazanmasını iyi bilirler. Başak burcu aşk hayatı Başak burcu insanları, aşk hayatlarında genel olarak utangaç bir tavır sergiler. Aşk hayatlarına değer verir ve sevdiği insana sadık kalırlar. Aşk hayatlarında daima hayalini kurdukları bir partner vardır ve o kişiyi bulmak isterler. Ciddi beraberliklerin insanlarıdır, yüzeysel ilişki kurmak onlara göre değildir. Duygusal yapıları, aşk hayatlarına yansır. Başak burcunun olumlu yönleri Başak burcunun olumlu yönleri arasında; güvenilir olmaları, destek çıkan yapıları, azimli ve dürüst yapıları vardır. Ayrıca sabırlıdırlar ve tutumlu olmayı severler. Oldukça çalışkan insanlardırlar. Başak burcunun olumsuz yönleri Başak burcunun olumsuz yönleri arasında; ketum ve mesafeli olmaları vardır. Özellikle, kuşkucu olmaları ikili ilişkilerde sıkıntılar yaşamalarına neden olabilir. Tutucu olmaları sonucunda cimri davranışlar sergileyebilirler. Burçlar kuşağında başak Başak burcunun yönetici gezegeni Merkür’dür. Negatif, toprak grubuna bağlıdır. Dişi burçtur ve değişken niteliktedir. Simgesi ise, elinde başak tutan bir kızdır. Çalışma ve sağlık evi olan, altıncı evi temsil eder. Uğurlu rengi; Mavi, uğurlu sayısı; 5, uğurlu taşı; safir, uğurlu günü; çarşambadır. Başak Burcu Başak burcu özellikleri.♥

Kaynak: http://www.basakburcu.net/basak-burcu-ozellikleri.html

Aslan burcu Güneş’in etkisi altında olan bir burçtur. Güneş ise sadece Aslan’ın yıldızı olarak dikkat çeker. Güneş hayat verir, hemen her güçten üstündür, parlak ve yakıcı özelliklere sahiptir ve bu özellikleri Aslan burcuna aktarır. Tüm bunlar göz önüne alındığında Aslan burcunun eşsiz bir insan olduğunu düşünmemek mantıksız olur. Talihleri ve şansları son derece açıktır. Yöneticileri Güneş sayesinde her alanda dikkat çekmeyi başarırlar. Hayatta başaramayacakları şey oldukça azdır. Engel nedir bilmezler. Gururları oldukça üst seviyededir. Özgüvenleri oldukça yüksektir, kendilerine her zaman güvenir ve hayranlık duyarlar. Aslan burcu hemen herkesi yönetebilecek özelliklere sahiptir. Özellikle fiziksel yönleri ile dikkat çekerler. Tıpkı bir Aslan’a benzer, yele gibi saçlara sahiptir. Tembel görünüşleri ise aldatmaya yöneliktir. Yürüyüş tarzları mağrur ve dik’tir. Karakterleri yumuşak, tutarlı ve sakindir, bu davranışlarının içinde saklanırlar. Elleri oldukça güçlü ve dikkat çekicidir. Aslan burcu özellikle perdeyi ve sahneyi temsil etmektedir. Rol yapmayı onlar kadar iyi yapan başka bir burç yoktur. Bu nedenle Aslan burcu insanlarından bir çok ünlü, artist ve aktör çıkar. Rol yapmayı becerebildikleri gibi uygulamayı da severler. Sahnede olmayı başaramayan bir Aslan burcu, bu isteğini hayatında rol yaparak gidermeye çalışır. Hal böyle olunca Aslan burcu insanı hakkında farklı görüşlere sahip insanlar tanımak oldukça kolaydır. Farklı farklı insanların, bir tek Aslan burcu üzerinde değişik görüşleri vardır. Aslan burcu gösterişi ve canlılığı sever. Yaşam gücünü, liderliği ve asaleti temsil etmektedir. Aslan burcunu yürüyüş tarzından, enerji dolu yapılarından, hareketli oluşundan, sağlam ve cana yakın oluşundan tanımak mümkündür. Sakin bir görünüşe sahiptir ve buna rağmen oldukça güçlüdür. Kızdıkları zaman, tıpkı hayvanlar aleminin kralı olan Aslan gibi kükrerler. Aşırı derecede çekicidir, ona karşı koymak oldukça zor bir durumdur. Doğaldır, asla yapmacık hareketler sergilemezler. Gözleri ışıl ışıl parlar. Yaşama güçleri ile dayanılmaz ve reddedilemez bir burç olarak bilinir. Bu kadar özelliği başka bir burçta bulmak oldukça zordur. Aslan burcu insanlarının, diğer insanlar üzerinde anlaşılamaz bir etkisi vardır. Dışarıdan bu özelliği gözlemlemek inanılmaz bir şekilde haz verir. Bu özelliklerin yanında, Aslan burcunun son derece kurnaz olduğunu da unutmamak gerekir. Kurnaz yapıları, hemen her anlamda ortaya çıkar. Açık sözlüdür. Bir şey hoşuna gidiyor ve istiyorsa, istemiyor ya da beğenmediyse söyler. İnsanları utandıracak derecede, komplimanları abartabilirler. Aslan burcu insanını alımlı ve gösterişli tavırları ile bir yerde fark etmemek neredeyse imkansızdır. Onu fark etmemek için gerçekten kafanızın aşırı derecede dalgın olması gerekir. Dikkat çeken görünümleri vardır. İki tarzda dikkat çekerler; görünüm ve davranış. Ya ikisi ile ya da illa ki bir tanesi ile. Mutlaka ama mutlaka her ortamda dikkatleri üzerine çekmeyi başarır. İnsanların kendisine hayran olmasını ister ve bu duruma bayılırlar. Aslan burcu insanları son derece çalışkandır. Bu durum ancak doğum anında ters yıldız etkisi ile değişebilir. Her ne olursa olsun hedefledikleri noktaya mutlaka ulaşırlar. Aslan burcunun en önemli ve birinci hedefi maddi anlamda güçlü olmaktır. Peki maddi gücü neden ister? Lüks ve ışıl ışıl bir hayata sahip olmak için. Yukarıda da belirttiğimiz gibi gösterişe karşı aşırı düşkünlükleri vardır. İstediklerini elde etmek için tüm gücüyle çalışabilirler. Başarıları ile övünmeyi seven insanlardır. Övünmekte de haklı olduklarını söylemek gerekir. Şunu unutmamak gerekir; her Aslan burcunun içerisinde biraz da olsa tembellik yatar. Aslan burcu insanı cömert bir insandır. Sevgisini her anlamda gösterir. Sevmeyi ve sevilmeyi ister. Tam anlamıyla müthiş bir enerjileri vardır. Tüm burçlar arasında insanlara liderlik etmeyi ve yönetmeyi en çok isteyen burçtur. Aksi bir durum olmadığı sürece son derece gözü kara ve girişken özellikler sergiler. Aslan burcu insanlarının sosyal hayatı oldukça hareketlidir. Hem sosyal hayata hem de aile hayatına aşırı derecede önem verir. Dışarıdan bakıldığında yoğunluğu görülebilir. Ciddiyetin hakim olduğu bir yaşantıları vardır. İnsanların kendisine ihtiyaç duymasını ister. Bu istek ile enerjileri daha da güçlenir. Aslan burcunun iki farklı yüzü vardır ve bunu fark etmek biraz zordur. İhtiyacı olan herkese karşı yardımları açıktır. Aslan burcu asla yönetilecek bir insan değildir. İkinci planda kalmak ona göre değildir. Bu aşkta da işte de böyledir. Değişmez. Aksi halde hastalanabilirler. En büyük ihtiyaçlarıda pohpohlanmak ve övülmektir. Onu hem övüp, hem de ondan faydalanan insanlar olabilir çevresinde. Kendisi de bunu fark eder ama övülmekten vaz geçmez. Aslan burcunda cesaret ve asalet dikkat çeker. Her zaman doğru sözlüdür. Sevme yeteneği üst düzeydir. Azimlidir ve iyiliğin insanıdır. Ayrıca kimi zaman hakimiyet duygusu ile hareket eder. Küstah, kendini beğenmiş, gururlu ve kibirlidir. Tüm bunlar ile tam anlamıyla bir kral, kraliçe burcudur. Kötü özellikleri ağır basan Aslan burcu insanları zaman zaman çekilmez insan olurlar. Bunu da sosyal çevre ve arkadaş çevresi etkiler. Genellikle dürüst, geniş, sıcakkanlı ve iyi bir insandır. Aslan burcu insanları büyük bir sorunla ilgilenirken bile sakinliğini kaybetmez. Azimli ve güçlü bir şekilde problemleri çözer. Bu tarz davranışlar sergilediğinde, insanların ona gıpta etmesine şaşmamalı. Anlama ve algılama yetenekleri oldukça güçlüdür ve tüm dikkatini bir noktada toplamaları ile donatılmış özellikleri vardır. Tüm bu özellikler ile kimi zaman sert eleştiriler yapabilirler. Aslan burcu insanı hoşuna gitmeyen insanı veya bir durumu alaycı, kırıcı ve yaralayıcı bir şekilde eleştirebilir. Yaptıkları eleştirinin bir insanı kırıp, kırmadığını pek umursamazlar. Kendi düşüncesinden başka bir düşüncenin doğruluğu kolay kolay kabul etmezler. Ona göre aldıkları kararlar, kusursuzdur. Bu konuda yaptıkları her şeyi aslında iyi niyetleri ile yaparlar. Yine de kimi zaman yaptıkları bir insana fazla gelebilir. Hal böyle olunca bazen sevimsiz olabilirler. Aslan burcu insanının özellikleri ve yapısı bazı insanlara hoş gelmez. Hakimiyet hırsları o kadar belirgindir ki, gözle görülebilecek derecededir. Yıpratıcı istekleri vardır. Yine de bu durumun aksine davranış Aslan burcu insanının elinden gelen bir şey değildir. Aslan burcu her insana, her duruma hükmetmek ister. Bu nedenle onunla anlaşmak kimi zaman zor olabilir. Bir diğer özellik olarak, aslanlar aşırı derece de duygusaldır. Ondan şüphelenen, yeteneklerini sorgulayan insanları fark ederse, bu durum onları derinden üzebilir. Bunun sonucunda verdikleri tepkiler insanları şaşırtabilir. Aslan burcunun ümitsizliği uzun sürmez. Bu da iyimser olan temel yapılarından kaynaklanır. Yaşama sevinci her zaman ön plana çıkar. Aslan burcu insanı kendisini seven ve destekleyen insanları asla yarı yolda bırakmaz. Oldukça dürüsttür. Aslan burcunu yakından tanıyan bir insan, ona son derece güvenebilir. Neredeyse kendisini feda edecek kadar iyi niyetlidir. Bu da verdikleri sözlerin arkasında olmalarından, davranışlarından anlaşılacak bir durumdur. Aslan burcu insanları, karşısındaki insanı çözme konusunda iyi değildir. Çocuksu ve saf yönleri vardır. Niyeti kötü olan insanları kolay kolay fark edemezler ve bu onların kullanılmasına neden olabilecek bir tehlikedir. Özellikle iş hayatında bu duruma dikkat etmeleri gerekir. Dolandırılmaya müsait bir insandır. Yanlarında her zaman derinden güvenebilecekleri bir insan olması gerekir. Aslan burcu insanı yaşama tarzı bakımından, sanatsal bir şekilde yaşayan insanlara hayran olur. Ancak sanatı ve basitliği birbirinden ayırabilecek özelliklere sahip değildir. Aslan burcu insanları esprili, konuşkan ve atak insanlardır. Yaşadıkları şehirde en ünlü mekanlar dışında, seçkin ve gizli yerleri de bilir. Yemek konusunda hangi mekanın iyi olduğunu, ilginç insanların nerede olduğunu bilir. Özellikle sanatsal mekanlarda takılmaktan hoşlanırlar. Aslan burcu ile dost olmak isteyen birçok insan vardır. Bu istekte boşa değildir. Onunla dost olmayı başarabilen bir insan her anlamda kazançlı çıkar. Aslan burcu yalan söylemez, sahtekarlık yapmaz. İnsanların yüzüne gülüp, arkasından konuşmaz. Daha iyisi bulunamayacak bir dosttur. Düşman olunursa da asla arkadan vurmaz. Mert arkadaş ve düşmandır. Aslan burcu insanı her zaman düşman olduğu kişinin karşısında olur ve yapacaklarını, söyleyeceklerini bu şekilde söyler. Kendisi ne kadar mert ise, insanlarında o kadar mert olmasını bekler. Kendine olan güveni ve huzurlu yapısı, güçlü oluşundan kaynaklanır. Kendine olan aşırı güveninin, kibre dönüşme ihtimali vardır. Enerjisi hırslı oluşuna bağlıdır ve neredeyse bitmek bilmez. Bu da hem iş hayatlarındaki hem de özel hayatlarındaki başarının sırrıdır. Olayları ele alışı, uygulama biçimi sayesinde lider bir kişiliktir. İnsanları harekete geçirebilme özellikleri vardır. Bir şeye inanıyorsa, onu sonuna kadar savunur. Savunurken de aşırı derecede enerji ve çaba harcamaktan çekinmez. Aslan burcunun canlı yapısı ve negatif olaylara bakış açısı, çevresindeki insanları motive eden bir özellik olarak öne çıkar. Sürükleyici etkileri vardır. İnsanlar kolay kolay onunla başa çıkamaz. Aslan burcu insanının merhamete ihtiyacı yoktur. Gerektiği zaman tüm inisiyatifi eline almaktan çekinmezler. Aslan burcu iş hayatı Aslan burcu insanları daima sorumluluklarının farkında olan, üstlendiği işleri mutlaka sonuna kadar götüren ve detaycı bir kişiliğe sahiptir. Ancak her ne olursa olsun emir almak onlara göre değildir. Kral ve Kraliçe emir alır mı? Asla. Onların işi yönetmektir. Hâl böyle olunca iş hayatında da kendi ayakları üzerinde durmak ister. Girdiği birçok işten bu nedenle ayrılmak zorunda kalmıştır. İş hayatında yönetici ya da patron oldukları taktirde başarıyı yakalayabilirler. Aslan burcu aşk hayatı Aslan burcu insanlarının aşk hayatı son derece etkileyicidir. Baştan çıkarıcı ve cazibeli yapıları sayesinde istediklerini elde edebilirler. Söz konusu aşk olduğunda, romantizmi de yaşamak isterler. Daima kalplerindeki sesi dinleyerek hareket ederler. Birlikte olduğu kişiye hükmetmek ve onu istediği gibi yönetmek ister. Aslan burcunun olumlu yönleri Aslan burcunun olumlu özellikleri arasında; yaratıcı ve girişimci oluşu en dikkat çekici olanlarıdır. Her anlamda cömert ve iyimserdir. Gururları üst seviyededir, sadık ve şefkatlidirler. Dışa dönük davranmasını bilir. Son derece eğlencelidir. Sorumluluklarının farkında olan ve özgüveni yüksek kişilerdir. Aslan burcunun olumsuz yönleri Aslan burcunun olumsuz özellikleri arasında; sadece kendini düşünen yanları en dikkat çekici olanıdır. Eli fazlaca açıktır ve savurgandır. Kendini aşırı derecede beğenen, burcu havada, küstah ve diktatör ruha sahiptir. Kimi zaman da kabalık gösterebilir. Tüm bunlar Aslan burcunun olumsuz özelliklerini tanımlar. Burçlar kuşağında aslan Yönetici gezegeni tıpkı kendisi gibi sıcak ve parlak olan Güneş’tir. Simgesi hayvanlar aleminin kralı olan Aslan’dır. Yaratıcılık, sevgi ve tutku ile ilişkilendirilen, beşinci evi temsil eder. Uğurlu rengi; Altın rengi, uğurlu sayısı; 1, uğurlu günü; pazar ve uğurlu taşı; safir’dir. Pozitif, ateş grubuna bağlıdır. Sabit niteliktedir ve erkeksi burçtur.
Kaynak: http://www.aslanburcu.net/aslan-burcu-ozellikleri.html

Yengeç burcu insanları olumlu ya da olumuz durumlara ani tepkiler verir. Özellikle bu tarz davranışları ile tanınırlar. Dışarıdan kolay kolay kimsenin fark edemediği, kendini korumak adına ördüğü duvarları vardır. Aslında bu duvarın arkasında son derece duygusal, hassas ve ılımlı bir karakter yatar. Ördükleri duvar ancak karşısındaki insana güvendiğinde yıkılır. Yengeç burcunun insanlara güvenmesi oldukça zordur. Yine de Yengeç burcunun güvenini kazanan insanın asla sırtı yere gelmeyecektir. Kırıcı değildir, karşısındaki insanın kalbini kırmaktan hoşlanmaz. Moralleri bozulduğu zaman onları toplamak oldukça zordur. Yengeç burcu insanları gülmeyi aşırı derecede sever ve çelişkili bir yapıya sahiptir. Mizah duyguları gelişmiştir. Arkadaşlığa ve dostluğuna önem verir. Yardıma ihtiyacı olan herkese elini uzatır. Sempatik bir kişiliği vardır. Zamanla onu daha yakından tanıyan kişiler onun içten içe acı çektiğini düşünebilir. Ya çok sevinçlidir ya da ölümcül derecede üzüntülü. Bu özelliği Yengeç burcuna yönetici gezegeni olan Ay vermiştir. Yengeç burcu insanoğlunun doğumuyla ilişkilendirilir. Ölümü ve doğumu kendi iç dünyalarında bir bütün halinde yaşar. Sorunları olduğunda kendini toplumdan soyutlar, bunu da rahatsız edilmemek için yapar. Yengeç burcu o kadar gizemlidir ki, tüm burçlar arasında birinci sırayı alır. Depresyon ve taşkınlık, neşe ve üzüntü, iyilik ve kötülük hepsi bir aradadır. Kendini tam anlamıyla bulamadıklarında, kapalı duygularını sevgiyle karıştırabilirler. Kendisine yöneltilen her öneriyi kabul edecek hale gelirler. Hatta o kadar benimser ki bu öneriyi, ortaya çıkaranın kendisi olduğunu bile düşünebilirler. İtiraz eden ve taraf olan kişi olmamak adına çevresindeki herkesten uzaklaşmak ister. Bu tarz yönleri ile kötü bir yoldaş olduğunu söylemek mümkündür. Ancak kendini tam anlamıyla bulan bir Yengeç bunların tam tersi bir özellik sergiler. Yengeç, burçlar kuşağının dördüncü burcudur. Su grubundan sayılmaktadır. Bu onların hayat dolu olan maddeye bağlılığını en iyi açıklayacak durumdur. Yengeç burcu insanları genel olarak her şeyi geliştirmek, büyütmek ve beslemek ister. Burçlar kuşağındaki en insancıl burçlar arasında yerini alır. Onların bu kadar korumacı bir yapıya sahip olmasını en iyi bu örnekler açıklar. En önemi özelliklerinden bir tanesi de ruhsal olarak kendisiyle barışık olmasıdır. Bu özelliğini korumak ve kazanmak için kullanır. Yengeç burcu insanları, bir soruna özellikle kendileri için tehdit olduğunda el atar. Yine de en öne atılmak için biraz bekler. Ön tarafa atılmadan önce biraz bekler, plan kurar ve taktikler geliştirir. Bunları sağladıktan sonra tam anlamıyla bir şimşek gibi sorunun üstüne gider ve ortadan kaldırır. Bu kadar çabayı kendi yerini sağlamlaştırmak adına sergileyebilir. Bunu kendisi kabul etmese veya söylemese dahi göz önünde bulundurmak gerekir. Yengeç burcu insanlarının verdiği sözler ve yardımcı olma isteği, duygusal yönleri ile doğrudan alakalıdır. Maddi yönden güçlü olmanın gerekliliğini, paranın sokaktan kazanılmadığını iyi bilir. Ancak söz konusu ailesi veya dostları olduğunda her şeyini verebilecek bir özelliğe sahiptir. İnsanların çektiği sıkıntılar Yengeç burcunu derinden üzer. Yine de yukarı da belirttiğimiz gibi, bekler ve başka insanların yardım edip, etmeyeceğini gözetler. Yardım gelmediği takdirde son anda kurtarıcı olarak ortaya çıkar. Yengeç burcunun arka planda olması insanları şaşırtan bir durumdur. Bir şeye ulaşmak için aceleci davranmaz. Aldıkları kararın ne olduğunu kestirmek oldukça güçtür. Onları aldıkları karardan döndürmek zordur, çünkü Yengeç burcu bu durumu önceden hesaplar. Hem özel hayatında hem de meslek hayatında endişeli bir yapıya sahiptir. Soğukkanlılık özelliğini biraz daha geliştirmek Yengeç burcuna iyi gelebilir. Yengeç burcu Ay’ın etkisinde olduğu için ruh hali de sürekli değişim gösterebilir. Ayrıca, Yengeç burcu insanları diğer insanların deneyimlerinden faydalanmayı da bilir. Duygusal olmalarından dolayı, duyguları ile hareket eden kişilerdir. İlk görüşmede bir kişi hakkında iyi düşünüyorsa, bu durumu tekrar gözden geçirmek istemez, gerek duymaz. Hislerine güvenir. Geçmiş, onlar için güvenli bir sığınak anlamına gelmektedir. Aileye olan düşkünlükleri de buradan kaynaklanır. Yengeç burcunun en belirgin özelliği anaç olmasıdır. Korumak ve kollamak onlar için her şey demektir. O kadar korumacıdır ki, kimi zaman insanlar ondan kaçmak isteyebilir. Sadık bir kişiliğe sahiptir ve vefalıdır. Dostu olmayı başaran kişi, Yengeç burcu insanına tam anlamıyla güvenebilir. Yengeç burcu insanları genelde sevecen ve tatlı dillidir. Ancak negatif bir olayla karşılaştıklarında, kırıcı konuşmalar da yapabilirler. Söyledikleri sözler tıpkı yaydan çıkmış bir ok gibi insanlara saplanır. Yengeç burcu insanları tam anlamıyla duygularının esiridir. Ani tepki ve davranışlar sık görülür. Kolay kırılan duyguları vardır. Söylenecek kötü bir söz, Yengeç burcunu derinden üzer. Yine de, sosyal bir çevrede her duygularını gizleyebilirler. Yengeçler eleştiriye açık değildir. Maruz kaldığı eleştiri ne kadar doğru olsa da itiraz eder. Sosyal çevrede cazibeli yapısı ile dikkatleri üzerine çeker. Cazibeli oluşlarının bir tarafında gizemli olmaları ve tuhaf bir kişiliğe sahip olmaları yatar. Diğer cazibeli yönü ise, neşeli ve sevimli olmasıdır. Yengeç burcu insanların konuşma tarzları o kadar gösterişlidir ki, insanları etrafına kolayca toplamayı başarırlar. Her alanda ilginin merkezi olmak isterler. İnsanların kendisine hayran olmasını ister, bu olmasa dahi kendisine saygı duyulmasını beklerler. Sergiledikleri bütün hareketlerin temelinde bu istek yatar. O kadar çok konuşmasına rağmen, söyledikleri sözlerin içinde kendisi hakkında bir şey bulmak oldukça zordur. Kimsenin zayıf yönünü keşfetmesini istemez, bu durumun aleyhine kullanılacağından korkar. Yengeç burcu insanları şüpheci kişiliğe sahiptir. Her durumu tartar, ölçer ve test eder. Duygusal yönlerine, sezgileri de eklenince ince eleyip, sık dokuyan bir kişilik olarak karşımıza çıkar. Dışarıdan bakıldığında aldatılması kolay bir insan gibi görünebilir ancak yakınlaştıkça bu durumun hiçte böyle olmadığını herkes görecektir. Yengeç burcu insanları kolay kolay affetmez. İntikam alma arzuları vardır. Kendisine kötülük yapan kişi, Yengeç’in bunu unuttuğu düşünebilir ancak Yengeç burcu iç dünyasında intikam planları kurar. İntikam almak için gerekli zamanı kollar ve harekete geçer. Bu tarz davranışlarından dolayı insanlar onun güvenilmez olduğunu düşünebilir. Bu durum asla ama asla doğru değildir. Sevdiği, güvendiği ve değer verdiği kişilerin yanında ömür boyu kalabilirler. Yengeç burcu insanları evcimendir. Ev hayatına düşkünlükleri ile bilinirler. Hayatları o kadar renkli olsa da ev hayatına aşırı düşkündürler. Misafir ağırlamakta üstlerine yoktur. Dostları, arkadaşları için ortamın en iyi hale gelmesi için uğraşır. Tüm bunların dolayı etrafında bolca insan olmasına şaşmamalı. Yengeç burcu insanlarının aşırı derecede hayalperest olduğunu söylemek gerekir. Kurdukları hayale kapılırlar ve bunların gerçek olduğuna inanıp bu şekilde davranmaya başlarlar. Zekalarını bu tarz zamanlarda kullanmayı unutur veya göz ardı eder. Tam da böyle anlarda, onu bu durumdan kurtaracak insanlara ihtiyacı vardır. Yengeç burcu iş hayatı Yengeç burcu için maddiyat oldukça önemlidir. Paranın gücünden ve öneminden bir haber değildir. Aslında paraya kendilerinin ve ailesinin güveni olarak ihtiyaç duyar. Bu konuda her zaman dikkatli olur. İş hayatında da bu durum değişmez. Güvenli bir şekilde iş hayatında yükselmek ve başarılı olmak ister. Risk almak ona göre değildir. Yengeç burcu aşk hayatı Yengeç burcu insanları aşk hayatlarında son derece tutkuludur ve aslında onların, aşka aşık olduklarını bile söylenebilir. Aşk hayatlarına çok fazla değer verirler. Sevdikleri kişiye, deyim yerindeyse taparlar. Varolan tüm enerjilerini aşk hayatları için harcar ve sevdiği kişinin uydusu haline gelebilirler. Yengeç burcunun olumlu yönleri Yengeç burcunun olumlu özellikleri arasında; güvenilir olması en dikkat çekici özelliğidir. Duyarlı, duygusal ve destekleyici bir kişiliğe sahiptir. İyi yürekli yapıları vardır. Tutumlu olmasını bilir. Ailesi onlar için çok önemlidir. Sabırlı ve sevimli insanlardır. Anaç ve dikkatlidir. Tüm bunlar Yengeç burcunun olumlu olan, belirgin özellikleri arasında bulunur. Yengeç burcunun olumsuz yönleri Yengeç burcunun olumsuz özellikleri arasında; sürekli değişken olması, kendilerine acıyan bir kişiliğe sahip olması, zor bağışlayan olması ve bağımlı olması en dikkat çekici olumsuz özellikleridir. Her olaya karışması, sürekli denetlemeye ihtiyacında olması, aşırı duygusal olması ve ketum olması diğer olumsuz özellikleri arasında bulur. Burçlar kuşağında yengeç Yengeç burcunun yönetici gezegeni Ay’dır. Simgesi burcunun adı olan yengeç canlısıdır. Değişken niteliktedir. Dişi burçtur ve Negatif, su grubuna bağlıdır. Uğurlu sayısı; 2, uğurlu rengi; Eflatun, uğurlu taşı; inci’dir Ev, aile ve yakın ilişkiler ile ilişkilendirilen, dördüncü evi temsil eder.

Kaynak: http://www.yengecburcu.net/yengec-burcu-ozellikleri.html

  1.  Burcu Genel Özellikleri İkizler burcu değişken bir yapıya sahiptir ve hava grubuna bağlıdır. Tüm burçlar arasında en çekici kişiler, İkizler burcu insanlarından çıkar. Oldukça zeki ve becerikli kişilerdir. Değişken bir yapıya sahip oldukları için çok yönlü olduklarını söylemek gerekir. Tek kişilik onlara yetmez ve bu nedenle burcun adı İkizler’dir. Akıllı ve macera seven özelliklerine denk başka bir burç oldukça zor bulunur bir durumdur. Meraklıdır ve her şeyi öğrenmek, her konuda bilgi sahibi olmak isterler. Yaptıkları her şey aniden gelişen bir durumdur ancak çoğu insan bunun önceden düşünülmüş veya planlanmış bir durum olduğunu düşünür. İkizler burcunun akılları yorulmak nedir bilmez bir özelliğe sahiptir. Kendilerine özgü davranışları vardır. Özellikle de espri yetenekleri oldukça iyidir ve bu nedenle çevresinde bulunan insanlar İkizler’in sürekli olarak kendisini eğlendirmesini veya güldürmesini bekler. İkizler burcu insanları kimi zaman bu durumdan hoşlanmasa da aslında ciddi yönlerini, kendilerine en yakın olan insanlara bile çok nadir bir şekilde gösterirler. Öyle ki toplantıların, sohbetlerin eğlence noktası olarak onlar görülür. Bu özelliklerini bir kenara bıraksa da insanlar İkizleri her hali sevecektir ve bunu kendisi de fark edecektir. Görünüşleri ve konuşmaları her zaman gençlik doludur. Ruhları yaşlanmak nedir bilmez. Çocuksu bir saflıkları vardır. O kadar çekicidir ki buna kimse karşı koyamaz, bu durum doğuştan gelen özellikleridir. Derin konulardan çok yüzeysel konular ile ilgilenirler. Konuşma yetenekleri parlak ve üst düzeydir. Ancak ciddi bir konuşma yapacaksa zorlanmaya başlar. Tam anlamıyla sessiz bir kişiliğe dönüşürler. İkizler burcu insanları özel duyguları üzerinde konuşmaktan pek hoşlanmaz. Bunun yerine saatlerce macera filmi üzerinde konuşmayı tercih edecektir. Duyguları pek paylaşıma açık değildir. Gizemli bir kişiliğe sahiptir ve simgesinde mükemmellik olarak isimlendirilmektedir. Belirsiz yapılarından dolayı onları anlamak oldukça zordur. İkizler burcu insanları sevimli, yerinde duramayan, şirin ve esprili insanlardır. En belirgin özellikleri ise karışık bir kişiliklerinin olmasıdır. Karamsar, iğneleyici konuşmaları ve kıskanç olmaları olumsuzluk olarak ön plana çıkar. Kolay sinirlenir, kolay sakinleşir. Bu durum aslında burcunun simgesi gibi olan çift karakterlerinden kaynaklanır. Zeki olmalarının yanına, sezgisel güçleri de eklenince, karşısındaki insanı çözmesi hiçte zor olmayacaktır. İkizler burcu insanı tam anlamıyla karşısındaki insanı okur. Ondan bir şey gizlemek neredeyse imkansız bir olaydır. Enerjileri o kadar yüksektir ki, tam anlamıyla insanların başını döndürebilir. Hızlı ve pratik insanlardır. İstedikleri sürece başaramayacakları bir şey yoktur. Bilgili yapısı ile insanları kendisine bağlamayı iyi bilir. Eğitime olan ilgilerinden dolayı, çoğu İkizler burcu insanı üniversite mezunudur. Ancak bu olmasa dahi zekaları sayesinde kendilerini geliştirmesini iyi bilirler. İkizler burcunun duygularının biraz şeytani olduğunu unutmamak gerekir. Yetenekli ve hevesli yapıları ile içlerindeki enerjiyi sürekli olarak kullanırlar. Enerjilerini çeşitli alanlarda kullanmaktan asla çekinmez. Sürekli olarak yenilik arayışındadır. Alışılagelmişin dışında uğraşlar ile ilgilenir. Rutin işler İkizler burcuna göre değildir. Aşırı derecede sıkılırlar. Tek bir konu ile ilgilenmekten aşırı derecede sıkılır, anı yaşamak ister ve bu nedenle plancı değildirler. Bu özellikleri iş olsun, arkadaşlık olsun, aşk hayatı olsun her alanda kendisini gösterir. Saydıklarımız içerisinden birinin sıkıcı olmasına asla katlanamaz. Hareketli bir hayat ister. İstedikleri ve bekledikleri olmadığında ise aylaklığa varan davranışlar sergileyebilirler. Tüm zamanlarını boşa harcarlar. Yaratıcı olmalarından dolayı kendisini oyalayacak bir şey mutlaka bulurlar. İkizler burcu bir konuya başlarken hevesli görünebilir ve bu hevesleri de değişken olmalarından dolayı anında değişim gösterebilir ve bıkarlar. Hassas yapıya sahiptir ve kolayca kırılabilir. Aslında havai davranışlarını, kırılgan yönlerini gizlemek için sergilerler. Aşırı derece konuşkandır, suskunluk sergiliyorsa ters giden bir durum var demektir. İkizler burcu insanları kültürlü ve dengeli kişiler ile dostluk kurmak ister. Deyim yerindeyse görmüş geçirmiş insanlar ile dostluk kurarlar. Dostluğunu kabul ettiği insanları ömür boyu yanlarında tutarlar. Dostlarını o kadar önemser ki, söyledikleri sözün arkasında aslında iletmek istedikleri bir mesaj var mı diye düşünürler. İkizler burcunun hem erkeği hem de kadını macerayı seven kişilerdir. Risk olan her yerde İkizler burcu insanlarına rastlamak mümkündür. Zevkli ve beceriye dayanan işler ile ilgilenmekten hoşlanır. Sporu aşırı derecede severler ve birçok spor dalı ile uğraşan İkizler insanı vardır. Özellikle de riskli sporlar ile uğraşırlar. Dalma, paraşütle atlama, kayak vb. sporlar. Tüm bunlar ani tepkilerin gerektirdiği sporlardır, tam da İkizler burcuna uyan. Ağır sporlar onlara göre değildir çünkü çabuk sıkılır. Tehlikeli bir eğlenme alışkanlıkları vardır. İkizler burcu birçok konu ile aynı anda ilgilenmekten hoşlanır ve bu durum aslında onlara hiçte zor gelmez. Tam tersine bu durumun onlar için hayat prensibi olduğunu söylemek gerekir. Onların kendilerini ifade edecekleri seçenekler kişilikleri ve yaşam tarzlarıdır. Liderlik özellikleri vardır, neşelerini hiç bir zaman kaybetmezler, bu durum endişeli olsalar da değişim göstermez. Birçok insan İkizler burcunun biraz yalancı olduğunu düşünür. Aslında bu durum tam tersidir. Söyledikleri her sözde dürüstlük sergilerler. Fikirlerinin sürekli değişim göstermesi onlara bu sıfatın takılmasına neden olur. İçten pazarlıklı davranışları sergilemez ve sergilenmesini de istemez. Bu davranışların kendisini yavaşlattığını, fikirlerini uygulamakta zorlattığını düşünür. İkizler burcu insanları genel olarak, doğal bir şekilde ilgi odağı olmayı başarır. Bunun için çaba sarf etmeseler dahi, ki etmezler de. Güncel bir kafaya sahiptir. Her konuda bilgili olmak ister. Bu nedenle her ortamda, her türlü konuşmaya dahil olabilir ve bu konularda illa ki fikir sahibidirler. İşlek zekaları sayesinde her şeyi kolaylıkla anlayıp, kavrayabilirler. Analiz etme yetenekleri de gerçekten üst seviyededir. Fikirleri kolaylıkla değişir ve başka bir duruma yine kolaylıkla uyum gösterebilirler. Yine burada çift karakterli olmaları ön plana çıkar. İkizler burcu insanlar tam anlamıyla bukalemun gibidir. İnsanların istediği ve beklediği gibi davranışlar sergilemekten hoşlanırlar. Yine de gerçek yüzlerinin insanlar tarafından keşfedilmesini istemezler. İkizler burcu keskin bir zekaya sahip olsa da romantik insanlardır. Hayal kurmayı sever ve idealisttir de. Fantezi düşkünü olmaları, onların spekülasyonlara bile inanmasına neden olur. Hayallerini gerçekleştirmek için tüm iyimserlikleri ile maceraya atılmayı göze alabilir. Ancak gerçeklerin kendisini şaşırttığını görebilir. İkizler burcu insanları yüksek uçuşlarının, yere çakılma ile son bulmasını istemiyor ise, kesin zekalarını, yaratıcılıkları ve planlı davranışları ile sergilemeleri gerekir. Öğrenme hırsları o kadar yüksektir ki tükenmek bilmez. Zamanlarını sürekli bir şeyler öğrenmek için israf edebilir. Onlar aklının kölesi olmak istemez, efendisi olmak ister. İkizler burcu insanları hem sanata hem de gündelik işlere yatkındır ve bu konuda da oldukça başarılı olduklarını söylemek gerekir. Burçlarının özelliklerinden dolayı yeteneklerini tek bir noktada toplayamazlar. Sürekli olarak başka şeylerle de ilgilenmek ister. Yetenekli yapılarını sürekli olarak değişik konular ile denemek ister. Büyük planlar ve hedefler var ise, İkizler mutlaka ilgilerini doğru alana çekmek zorundadır. Ancak o zaman istediklerini elde edebilir. İkizler burcunun insanları kolaylıkla bir öğüdü kabul etmez. Yapılmış olan iyi bir teklife bile düşünceli bir şekilde yaklaşırlar. Becerileri o kadar iyidir ki yaptıkları hareketli mazur göstermesini bilirler ve buna devam ederler. İkizler burcu insanlarının acı çekmediği, yalnızlığı hissetmediği düşünülür. Aslında bu durum tam tersidir. Aksine diğer burçlardan daha fazla acı çekebilir. Ancak bu durumu alkol alarak kapatma ihtiyacında hisseder kendisini. Ancak depresyona girse de bu durum hızlı bir şekilde değişim gösterebilir. İkizler burcu insanı güçlü bir kişiliğe sahiptir. Bu nedenle cesaretlerinin kırıldığını ve üzüldüğünü genel olarak insanlara belli etmez. Çift yönlü kişilikleri sayesinde bu durumunda üstesinden gelirler. Daha sonra yine heyecanlı ve hareketli hayatlarına geri dönüş yaparlar. İkizler burcu insanlarının içlerinden gelen sesi dinlemesi gerekir. Bu şekilde doğru yolu bulacaklardır. İkizler burcu iş hayatı İkizler burcu denildiğinde unutulmaması gerek bir diğer özellikte, özgürlük düşkünü olmalarıdır. Özgürlük ihtiyaçları iş hayatlarına da yansımıştır. Sıkıcı, masa başı işler onlara göre değildir. Asla ama asla kısıtlanmaya gelmezler. Her zaman dilediği hareket etmek ister. Bu konuda önüne nasıl bir engel çıkarsa çıksın, aşmasını iyi bilirler. Emir almak onlara göre değildir. Bu nedenle iş hayatında daima kendi işini yapmaktan yanadırlar. Üstlerinden sürekli emir alırsa tartışmalar yaşayabilir. Para kazanmanın yollarını kolaylıkla bulabilirler. İkizler burcu aşk hayatı İkizler burcu insanları aşk hayatlarında ciddi beraberlik kurmaya yatkın değildir. Genel olarak yüzeysel birliktelik kurmak ve kısıtlanmamak ister. Özgürlüğüne düşkün olmaları birlikteliklerine de yansımıştır. Son derece zeki ve çekici yapıları sayesinde, istedikleri karşı cinsi elde edebilirler. Duygularını genel olarak gizli tutarlar ve aşık olduklarında kıskanç davranışlar sergileyebilirler. İkizler burcunun olumlu yönleri İkizler burcu insanlarının olumlu yönleri arasında; çok yönlü olmaları, değişik konulara ilgi göstermeleri, özgürlüğüne düşkün olmaları, bağımız olmaları, çekici kişiliğe sahip olmaları, akıllı ve zeki olmaları, dost ve arkadaş canlısı olmaları vardır. İkizler burcunun olumsuz yönleri İkizler burcu insanlarının olumsuz yönleri arasında; huzursuz ve şüpheci olmaları, rahat hareket edememeleri, biraz şımarık olmaları, sorumluluklarının farkında olmayışları, tutarsız ve çok konuşan, geveze yanları vardır. Burçlar kuşağında ikizler İkizler burcunun yönetici gezegeni Merkür, simgesi ise tıpkı kişiliği gibi çift karakterli olan, burcunun adıyla aynı olan ikiz’dir. Eğitim, zeka, konuşma ve yenilikler ile ilişkilendirilen, üçüncü evi temsil etmektedir. Uğurlu sayısı; 5, uğurlu rengi; Mavi ve Sarı, Uğurlu taşı ise Akik’tir. Pozitif, hava grubuna bağlıdır ve erkeksi burçtur. Değişken niteliktedir. 

Kaynak: http://www.ikizlerburcu.net/ikizler-burcu-ozellikleri.html

Boğa Burcu Genel Özellikleri Boğa burcu, tüm burçlar arasında en azimli, en katı, en inatçı burçtur. Tuttuğunu kopartan bir yapıya sahiptir. Yapması gerekenler üzerine karar vermekte oldukça zorlanır, ancak karar verdikten sonra yapmak istediğinden Boğayı kimse alıkoyamaz ve hiçbir engel onu engelleyemez. Hedeflerine ulaşma yolunda hiç kimse Boğa’nın hızına yetişemez. Hedeflerinin nasıl gerçeğe dönüşeceğini bilmese de, hayattan tam olarak ne istediklerini iyi bilirler. Boğa burcu, burçlar kuşağının en güçlü Burcu’dur. En önemli özelliği ise güvenilir ve sağlam olmasıdır. Mantıkları ile hareket etmek yerine, duyguları ve tutkuları ile hareket etmeyi tercih ederler. İşlerine yarayacak bir şeye mutlaka ulaşır, ancak işlerine yaramayacağını düşündüğü bir şeyinde asla yanına yaklaşmazlar. Boğa, kendisini mutlu etmeyecek şeyler ile ilgilenmekten hoşlanmaz. Zamanın, hatta hayatın bunun için çok kısa olduğunu düşünür. Bu durum asla bencillik olarak algılanmamalıdır. Boğa burcunun en önemli özelliği sabırlı olmasıdır. Bir konuya uzun süre tahammül edebilirler. Belirli bir yere kadar yapılan hataları görmezden gelebilirler, ancak haksızlığa uğradığını, kandırıldığını ve üzüldüğünü hissederse aşırı hırslı bir yapıya dönüşebilirler. Hırslı ve kızgın bir şekilde bulunduğu yeri terk eder ve bir daha geri dönmezler. Boğa burcu, hareketli bir yaşantıya alışık değildir. Yaşamlarının yerleşik olmasını ister. Boğa burcu insanlarında ağırbaşlılık, tutuculuk, ve pratik zeka dikkat çeker. Boğa burcu gelip geçici zevklere değil, kalıcı güzelliklere önem verir. Boğa için, hoş bir ev, yakın ilişkiler, konforlu bir düzen oldukça önemlidir. Boğa burcunun kişiliği, bir konuda hayal kırıklığına uğrarsa, kıskanç ve hükmedici davranışlara dönüşebilir. Boğa burcu, Boğanın boynuz kısmı ve baş kısmı ile ilişkilendirilir. İnsanın sağlamlığı ve toplu yapısı, Boğa burcu ile simgelenir. Oldukça dayanıklı bir yapıya ve sebatkar davranışlara sahiptir. Kolay kolay bir konuda inandırılamaz. Hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmez. Araştırmak ve denemek ister. Tüm bunların sonucunda Boğa, diğer insanlara göre daha geç harekete geçer. Ancak başarılı olması herkesten daha üst seviyededir. Boğa burcu paylaşmayı bilen, ufak tefek şeyler ile mutlu olmayı bilen özelliklere sahiptir. Dost ve arkadaş olarak şefkatli ve vefalıdır. Boğa burcu, huzur ve dengenin insanıdır. Olumsuzluklardan uzak, hayatın sunduğu güzellikler ve pozitif özellikler ile ilgilenir. Boğa burcu bir konuda fazla tartışmayı sevmez. Yine de belirli bir sabır sahibidir ve bu aşılırsa kendinden beklenmeyecek derece sinirli olabilir. Boğa burcu çekingen bir yapıya sahiptir. Sakin ve sessiz davranışlara sahiptir. Huzurlu bir hayat sürmekten yanadır, bu nedenle fazlada tartışmaya girmezler. Sevdikleri insanlar ile vakit geçirmeyi, başka hiç bir şeye değişmezler. Dostluk onlar için çok önemlidir ve bu kişilerin kendisine pozitif değerler katmasını ister. Kin tutmaz, affetmesini bilir ve merhametlidir. Hoşgörüsü yüksektir. İnsanların dürüst davranmasını ister. Kendisinden yardım isteyen insanlara asla kayıtsız kalamazlar. Boğa burcu insanları genel olarak değişimden yana değildir. Hayatlarının ve yaşantılarının bir düzen içerisinde olmasını ister. Alışkanlıkları onlar için çok önemlidir. Soğukkanlı bir yapıya sahiptir. Yaşanacak değişimlere karşı, yavaş bir şekilde olsa da çözüm bulabilir ve bu konuda oldukça başarılıdır. Hayatın zorluklarına karşı dirençlidir ve kolay kolay pes etmezler. Kendilerine acı veren durumları sona erdirmek in elinden geleni yapar ve her zaman ayakta kalmasını bilirler. Ancak şunu söylemek gerekir, Boğa burcu insanları savaşçı bir ruha sahip değildir. Yine de sorunlara önceden önlem almasını bilirler. Boğa burcu insanları kişilik olarak renkli ve sorumluluk sahibi insanlardır. Hayata zenginlik kararlar. Aslında umudun burcu olduklarını söylemek gerekir. Boğa burcunun olmadığı burçlar kuşağını düşünmek, gereksiz ve anlamsız olacaktır. Tüm burçlar arasında en insancıl olan burçtur. Sıcakkanlıdır. Doğa, bu anlamda bütün özellikleri ona vermiştir. Boğa bilindiği üzere Venüs tarafından yönetilmektedir. Bu nedenle başarı ile övünmek yerine, oraya ulaşmalarını sağlayan değerlerden hoşlanır. Boğa burcu insanları, doğaya aşık insanlardır. Vakitleri oldukça bu alanda aktivitede bulunmak isterler. Toprağa bağlılıkları vardır. Ani yaşanan değişimler, Boğa burcu insanlarının hayatlarını alt üst edebilir. Dengeleri bozulur. Yaşanan değişimlerden sonra normal hale dönmeleri uzun bir süre alır. Aslında Boğaların her şeyin sonsuza kadar sürecekmiş inancında olmaları, bu alanda daha fazla zorlanmasına neden olur. Sabrın, dayanıklılığın ve istikrarın örneği, Boğa burcudur. Diğer insanların kaçarak uzaklaştığı durumlarda Boğa dayanıklılık gösterir ve dik bir şekilde ayakta kalır. Boğa burcu insanları, hayatlarında herşey altüst olsa bile, kısa sürede toparlayabilecek insanlardır. Belki de en çok zorlandıkları alan sosyal hayattır. Sosyal hayatlarına uyum sağlama konusunda sorunlar yaşarlar. Kuralların her alanda kesin olmasından yanadırlar. Yine de hiç bir zaman cesareti ilk kaybeden kişi Boğa burcu olmaz. Koruma içgüdüleri de oldukça yüksek seviyededir. Boğa burcu insanları duyguları ile fazla harekete geçmezler. Daha çok mantıksal bir şekilde hareket edeler. Bu nedenle hayatlarında bundan kaynaklanan zorluklar yaşamaları olası bir durumdur. Büyük başarıya ulaşmak istiyorlarsa, duygusal olarak da bağlılık hissetmeleri gerekir. Duygu eksikliği olduğu sürece bir konuda odaklanmaları neredeyse imkansızdır. Boğa burcu insanları sevgiye ve ilgiye aç kişilerdir. Her zaman sevilmek ve ilgi odağı olmak ister. Bu durum küçüklükten itibaren başlar ve yaşları ilerlese de değişmez. İsteseler dahi bu durumu bastıramaz ve değiştiremezler. Aynı durum karşı cins konularında da kendisini gösterir. Çekingen yapısından dolayı ilk adımı atan daima karşı taraf olmalıdır. Özellikle de karşı cins konusunda. Boğa burcu insanları sabit fikirlere sahiptir. Hayat onlar için siyah ve beyazdan ibarettir ve bu değişmez. Çevresinde bulunan yakın insanlar ile anlaşma konusunda oldukça iyidir. Pes etmenin ne olduğunu bilmezler, bunu kabullendikleri zaman aslında hayatları daha kolay bir hal alacaktır. Boğa burcu iş hayatı Boğa burcu insanları tam anlamıyla mükemmel bir işkoliktir. Yaptıkları her işte başarılı olmasını ve yaptıkları her işi mutlaka sonlandırmasını bilirler. Hırslı ve çalışkan olmalarından dolayı mutlaka yükselecek ve başarılı olacaklardır. İşlerine fazlasıyla düşkün olduğunu söylemek gerekir. Riskli işlere atılmaz ve maddi gücü olabildiğince iyi kullanırlar. Parasal konularda iyidir ve geleceğini garanti altına alır. Boğa burcu aşk hayatı Boğa burcu insanları aşk hayatında ciddi beraberlik peşindedir. Kendisine layık olacak kişiyi beklerler. Birlikteliklerinde kıskanç olabilirler. Ancak, ilişkilerinin ihtiraslı olmadığını söylemek gerekir. Romantik kişilerdir ve bu durum birlikteliklerine yansır. Aşk hayatlarında takıntılı, tutkulu ve duyarlı bir yapıya sahiptirler. Boğa burcunun olumlu yönleri Boğa burcunun olumlu özellikleri arasında; dayanıklı olması, mantıklı bir şekilde hareket etmesi, güvenilir olması, kendine yeten bir kişiliğe sahip olması, barışçıl olması, duyarlı, üretken ve sabırlı olması, dengeli bir kişiliğe sahip olması ve son derece nazik olması vardır. Boğa burcunun olumsuz yönleri Boğa burcunun olumsuz özellikleri arasında; inatçı, bildiğini okuyan bir yapıya sahip olması, aşırı kıskanç olması, gözü doymayan bir kişiliğe sahip olması, keyiflerine aşırı düşkün olmaları, sadece kendilerini düşünmeleri, kimi zaman katı olması, yavaş hareket etmesi, kibirli olması, takıntılı ve müsrif olması vardır. Burçlar kuşağında boğa Yönetici gezegeni, aşk tanrıçası olarak bilinen Venüs olan Boğa burcunun simgesi Boğa veya Boğa’nın baş kısmıdır. Maddiyat, para ve güç ile ilişkilendirilen, ikinci evi temsil eder. Uğurlu sayısı; 6, uğurlu rengi; pembe ve uğurlu taşı; zümrüt’tür. Negatif, toprak grubuna bağlıdır ve dişi burcudur. Sabit niteliklidir.

Kaynak: http://www.bogaburcu.net/boga-burcu-ozellikleri.html

 Koç Burcu Genel Özellikleri Koç burcu yönetici niteliklere sahip, burçlar kuşağının en hareketli, en aceleci burcudur. Açık sözlü olması en temel özellikleri arasında bulunmaktadır. Aceleci yapılarından dolayı önce harekete geçip daha sonra düşünmeyi tercih ederler. Oldukça inatçı bir yapıya sahiptir. Sürekli yeni fikirler düşünen, her konuda yaratıcı, ancak kolay sıkılan bir yapıya sahiptirler. İlgilerini kolay dağılması olumsuz özellikleri arasında bulunur. Sürekli olarak teşvik edilirse, ancak o zaman ilgilerini bir yerde toplayabilirler. Burçlar kuşağının ilk takımyıldızı Koç’tur. Güneş, Koç burcundayken dünyaya gelen, Koç burcu insanlarının inanılmaz enerjileri vardır. Bu enerji hem fiziksel, hem de ruhsaldır. Bu özellikleri sayesinde dünyaya pozitif enerji katmayı başarırlar. Koç burcunun en temel özelliği hareketli olmaları, güler yüzlü olmaları ve çabalayıcı olmalarıdır. Kolay sinirlenir ancak kin tutmazlar. Sabırsızdır ve alışkanlıklarından kolayca vazgeçmezler. Paraya fazla önem vermezler, övgünün ve ün’ün maddiyattan daha değerli olduğunu düşünürler. Koç burcu insanlarının çevresinde kendinden daha popüler insanlar görülmez, çünkü en ünlü kişinin o olmasını ister. Koç burcu istediği sürece insanların aklını oyalayabilir ve dikkatlerini istediği yöne çekebilir. Bu sayede insanların birçok şeyi unutmasını sağlayabilir. Başta da söylediğimiz gibi, bu sadece kendi istediği sürece olur. Koç burcu hemen her şeyden önce sadece kendisini düşünür, daha sonra karşısındaki insanı. “Ben” merkezcidir. Kendisini sürekli dinleyecek, övgülerde bulunacak insanlar karşısında tüm cazibelerini kullanırlar. Koç burcuna karşı gelecek birisi oldukça zor bir durum içerisine girecektir. Çünkü Koç burcu aniden öfkelenebilir ve tüm ortamı bozabilir. Kimi zaman haklı, kimi zamanda haksız olabilir ancak öfkelenmeleri yıldızlarından kaynaklanır. Yaşamlarında değişimde bulunur ve kendilerine yeni uğraşlar edinirse belirli bir konu üzerine odaklanabilir ve odaklandığı konu üzerine görüşlerde bulunabilirler. Koç burcu insanları, aklına koyduğu her şeyi yapabilecek yeteneklere sahiptir ancak planlı bir şekilde hareket etmesi gerekir. İşine gelmeyecek durumları kolayca göz ardı edebilir ve geride bırakabilirler. İlk burç olmasından dolayı tam anlamıyla esin perisinin etkisi ile hareket ederler. Aslında bu nedenle özensiz davranabilirler. Özen göstermek ister ancak bunu da unutabilirler. Yaptıkları ve yapacakları konusunda ihmalkâr davranabilir. Sona ulaştığında ise bedeli neyse öder ve işin içinden çıkar. Aklına geldiği gibi davranmayı tercih ederse insanlar onu dikkatsiz ve düşüncesiz olarak tanır. Koç burcunun hayatı oldukça hareketlidir ve resmen dünyaya meydan okuyan yaşam tarzları vardır. Çoğu insanın uzun süre yaşayamayacaklarını kısa bir süre içerisinde yaşayabilirler. Kişilikleri, yaşama hiç düşünmeden dalacak şekildedir. Koç burcu zekidir. Savaşçı bir ruha sahiptir. İçlerine kapanık değildir ve idealist bir düşünce yapısına sahiptir. Coşkuları her zaman üst seviyededir. Kendini düşünen bir yapıya sahip olduğu için diğer insanların duygularına ve düşüncelerine önem vermez. Kendilerine olan güvenleri her zaman üst seviyededir. Tüm bu özellikler Koç burcunun bencil olarak tanınmasına neden olur. Açık sözlü olmaları, patavatsızlıkları ile bir araya gelir. Hayatı dolu, dolu yaşamak isteyen insanların çoğu Koç burcu insanlarıdır. Deli doludur ve macera yaşamaktan aşırı derecede hoşlanır. Sakin, rutin bir hayat sürmek Koç burcu insanlarına göre değildir. Eğlenmeyi ve lüksü severler. Tanınan bir insan olmak en büyük arzularıdır, her alanda başarılı olmak ister ve hayatlarını da buna göre yaşarlar, çalışmalarını bu duruma göre yaparlar. Koç burcu insanları doğaldır ve içgüdüleri ile hareket ederler. Heyecanları sürekli tazedir. Çekingen değildir ve çekingenliği insanları yoran bir özellik olarak görür. Koç burcu ilk olarak hayattan zevk almaya çalışır ve hayatın sundukları ile ilgilenir. İnsanların kendisi hakkında ne düşündüğünü, yaptıklarının onaylanıp, onaylanmadığını pek umursamaz ve bu nedenle bazı insanlar Koç’u egoist olarak tanımlar. Hayatlarının hemen her alanını meydan okuma olarak kabul ederler. Cesareti, enerjisi ve kişisel inisiyatifi ile tanınmak ister. Aslında bunlar Koç’un liderlik özelliklerinden kaynaklanır. Koç burcu görünen ile ilgilenir. Ufak tefek detaylardan nefret eder. Detaylar ile başkalarının uğraşmasını ister. Her zaman yenilik peşinde koşar ve bu isteklerine asla engel olamazlar. Bu isteklerine engel olursa kişiliklerini de kaybederler. Dürüst yapılar ile kimi zaman insanlara karşı kırıcı davranırlar. Bunu da bilerek yaptıkları söylenemez. Koç burcu doğallığını sınır tanımaz davranışlarına borçludur. Koç insanları her ne kadar dost canlısı olsa da küstah davranışlarda bulunan insanları yakınlarına yaklaştırmazlar. Yaklaşmaya cesaret eden kişi ise Koç’un ne kadar mantıklı ve keskin yapılı olduğunu fark eder. Koç burcu özgürlüğüne düşkündür. Kısıtlanmaktan asla hoşlanmaz ve böyle bir şeyin olacağını hissettiği anda savaşçı ruhunu ortaya çıkartır. Koç burcu aslında toleranslıdır ve istediği insanlara karşı da oldukça şefkatli davranır. Kolay kolay beğenmez ve bunu başarmakta oldukça zordur. Koç yardımseverdir ve bunun reddedilmesi Koç’un hayal kırıklığına uğramasına, kırılmasına neden olur. Birçok şeyi aldırmaz bir yapıda görünür ancak iç dünyaları biraz daha farklıdır. Kimi zaman da oldukça duygusal davranır. Koç burcu fiziksel özellikleri bakımından da dikkat çekicidir. Yüz hatları çok barizdir. Yapılı ve uzun boylu insanlar, genellikle Koç burcu insanlardır. Küçük göz ve ağız, parlak ve gür saçlara sahiptir. Bu özellikleri ile etrafı kolayca etkilerler. Koç burcu iş hayatı Koç burcu iş hayatını bir hobi olarak görür ancak iş dışında birçok hobisi olacaktır. Sanat, bilim ve spor ile ilgilenen birçok Koç burcu vardır. En azından bir tanesi ile mutlaka ilgilenecek ve profesyonel anlamda yürütecektir. Bu konuda birçok aktiviteye sahip olduklarını belirtmek gerekir. Koç burcu erkeği bir konuda bilgi sahibi ise, o konuda mutlaka iddialı olacaktır. Profesyonel olarak yürüttüğü hobilerden para kazanabilir. Koç burcu genel olarak iş hayatında kendi işini yapmak ister. Bunu başaramazsa mutlaka yönetici olarak iş hayatına devam etmek ister. Koç burcu aşk hayatı Koç burcu insanları aşk hayatında çekici, ateşli ve son derece etkileyici kişiliğe sahiptir. Sevgi dolu birliktelik yaşamayı arzu ederler. Ancak, aşk hayatları zaman zaman çelişkili olabilir. Aşk hayatlarında genel olarak otoriter bir karakter sergilerler. Aşk hayatlarında mutlaka istediğini elde etmesini bilirler. İstedikleri bir kişiyi kararlı ve sevimli yapıları sayesinde mutlaka baştan çıkarır ve elde ederler. Koç burcunun olumlu yönleri Koç burcunun olumlu özellikleri arasında; yönetici olmaları, cesur, hiçbir şeyden korkmayan yönleri, enerjilerinin üst seviyede olması, kararlı yapıya sahip olması, coşkulu bir şekilde yaşaması, tutkulu olması, atılgan ve hırslı olması vardır. Koç burcunun olumsuz yönleri Koç burcunun olumsuz özellikleri arasında; inatçı, dediğim dedik olması, her şeye karşı fazla meraklı olması, kendini düşünen bir yapıya sahip olması, kimi zaman saldırgan olması, tembel, gözü doymayan ve taşkın olması vardır. Burçlar kuşağında koç Yönetici gezegeni Mars olan Koç burcunun simgesi Koç veya Koç’un baş kısmıdır. Uğurlu sayısı; 9, uğurlu rengi; narçiçeğidir. Uğurlu taşı; ametisttir. Kişiliğimiz, fiziksel görünüşümüz ve başlangıçlar ile ilişkilendirilen, birinci evi temsil eder. Pozitif, ateş grubuna bağlıdır ve erkeksi bir burçtur. Başlangıç ve yenilik ile ilişkilendirilen birinci evi yönetir. Lider niteliklere sahiptir.

Kaynak: http://www.kocburcu.net/koc-burcu-ozellikleri

Astroloji Nedir?

Astroloji, gezegen ve yıldızların insanların üzerindeki etkisini yorumlayan bir bilim dalıdır. İnsanoğlunun yazılı tarihinin başından beri var olan astroloji bilimlerin en eskisidir.

Astroloji kader değildir, herşey insanın kendi elindedir. Astroloji dönemleri inceler, fırsat alanlarını, şanslı zamanları, doğum haritanızda sizi kısıtlayan, zorlayan alanları, gecikmeleri gösterir. Sonuçta nasıl hareket edeceğiniz, neler yapacağınız hepsi sizin iradeniz içindedir. Gezegenlerin iyi açılar yaptığı şanslı dönemlerde, hiçbir şey yapmadan oturursanız bu fırsatları kaçırabilirsiniz. Aynı şekilde gezegenlerin zorlayıcı etkiler yaptığı dönemlerde gerekli gayret ve azmi gösterirseniz tüm zorlukları aşabilir, farkında bile olmadığınız içinizdeki gücü ortaya çıkarabilirsiniz.

Tarihçe

Astroloji insanlık tarihi kadar eskidir.Tarihçilerin araştırmalarına göre farklı uygarlıklar birbirlerinden bağımsız olarak astroloji ile ilgilenmişlerdir. Aşağı yukarı bütün büyük uygarlıklar astroloji ile ilgilendiklerini açıklayan kanıtlar bırakmışlardır. Babil, Mısır, Hint, Çin, Maya, Yunan, Roma ve Arap uygarlıkları bunlar arasındadır. İlk astrologların kimler olduklarını bilmiyoruz, fakat bulduklarını ilk kaydeden Kaldeliler’dir. M.Ö. 3000 yılında Kaldeliler (şimdiki Irak) astrolojinin bilinen en özgün şekillerinden birini ortaya çıkarmışlardır. Bazı uzmanlar astrolojiye ait ilk kayıtların M.Ö. 5800 yılına kadar gittiğini belirtiyorlar. Maya uygarlığı, Hindistan ve Çin M.Ö. 2000 yılında astroloji bilimini kullanıyorlardı. Pitagoras ve Plato’nun yazılarında M.Ö. 500 yıllarında eski Yunanlılarda astrolojinin varlığından bahsedilmektedir. Kuzey Afrika’daki ve Doğu Akdeniz’deki Araplar da M.S. 8. yüzyılda astrolojiyi kullanıyorlardı. M.S. (805-85) yılları arasında yaşamış olan Albumasur ya da diğer adıyla Abu Maaschar’ın yazmış olduğu “Introductorium in Astronomiam” adlı eserle astroloji orta çağda yeniden önem kazanmıştır.

Zodyak yani burçlar kuşağı ilk astrolojik kayıtlarda şimdikinden biraz daha farklı idi. M.S. 180 yılında büyük Yunan matematikçi ve astronom Ptolemy tarafından bugünkü şekline getirilmiştir. Bu yüzyılda ise Carl Jung astroloji hakkında yazılar yazmış, insan kişiliği ve motivasyonu hakkındaki çalışmalarında astrolojiden faydalanmıştır.

#alıntıKaynakBilinmiyor

Okumaya devam

Kayıp Şehirlerin Gizemi

Savaş,göç ya da geçim sıkıntıları gibi birçok sebepten dolayı terk edilen ve sahipsiz kalan birçok gizemli şehir mevcut. Arkeologların keşifleri ve araştırmaları sonucu bu şehirlerin birçoğu hali hazırda incelenmekte. Ardında birçok sırrı ve tarihi geride bırakan kayıp şehirlerin birkaçından bahsetmek istiyorum sizlere.

1) Patagonya Kayıp Şehri:
The City Of The Caesars diğer bir ismi Patagonya.Amerika’nın güneyinde kurulduğuna ve yerleşimin bu alan etrafında gerçekleştiği ve soyluların,zengin ailelerin yaşadığı belirtiliyor. Birçok kayıp şehirde olduğu gibi Patagonya’da efsanelere ve hikayelere sahiplik yapıyor. Kimilerine göre devler ve hayaletler bu şehre hakimdi ve inanılmaz bir altın rezervine sahipti. Şehrin bir İspanyol gemi batığından sağ kurtulanlar tarafından kurulduğu da söylemler arasında.

2) Truva Kayıp Şehri:
Homer’in büyük kahramanlık destanı ile gün yüzüne çıkan efsanevi bir şehir Truva. Zamanının en güçlü bölgelerinden bir tanesi ve büyük Truva savaşının ev sahipliğini yapan ve ülkemiz sınırları içerisinde yer alan bir bölge. Tarım’ın fazlasıyla geliştiği söylenmekte ve en güçlü yanları denize kıyısı olmasından dolayı coğrafi konumu ve donanmaları olarak biliniyor. 1870’lerde Heinrich Schliemann tarafından keşfedilmiştir ve birçok araştırma incelemeye ev sahipliği yapmıştır ancak zamanla yıpranmış ve tarihi dokusunu kaybetmiştir. Kesin bilinen Truva şehrinin çok büyük bir alana yayıldığıdır.

3) Atlantis:
M.ö 360 yılında ilk kez adından bahsedilmiş ve çok güçlü ve geniş bir şehir olarak betimlenmiştir. Yazılanlara göre şehir lanetlenerek sular altında kalmış ve bu şekilde yok olmuştur. Naziler Tibet’e giderken bu şehri bulma amaçlı çalışmalar düzenlemiştir ancak bu şehir hakkında henüz bir belirti yok bu yüzden Atlantis şehri efsaneleriyle ve yazılanlarla Kayıp şehirler listesinde yerini almaktadır.

4) Machu Picchu:
Keşfedilmiş olan ve üzerinde çalışmalar yapılmış en gizemli kayıp şehirler arasında yer almaktadır. Şehir 1400’lerde İnkalılar tarafından inşa edilmiş ancak dışarıdan gelen çiçek hastalığı yüzünden terk edilmeye mahkum olmuştur.Şehrin inşasında kimilerine göre burası bir tapınak kimilerine göre ise bir hapishane.Şehrin gizemi hala korunuyor ancak keşfi sonrası geniş bir çalışma ve araştırma yapılmıştır.

5) Angkor:
MS 800 yılından 1400’lere kadar Khmer İmparatorluğu’na ev sahipliği yapan gizemli bir şehir. Tayland ordusunun saldırılarından sonra şehir tamamen terk edilmiştir. Tapınaklara ve dini alanlara sahip büyük bir şehir.araştırmalar sonucunda hiçbir tarihi dokuya zarar verilmediği ve incelemelerin titizlikle yapıldığı belirtilmiş.Sanayi öncesi dönemin en büyük şehri olarak bilinmektedir.

6) El Dorado:
Efsane şehirlerin en ünlü ve en gizemli isimlerinden bir tanesi El Dorado. Güney amerika’nın uçsuz bucaksız ormanlarında kurulduğu belirtiliyor. İnanılmaz bir hazinenin bulunduğu efsaneler arasında.Gonzalo Pizarro tarafından yönetilen 300 asker ve ardında bulunan birçok Hintli ile sefer düzenlenmiş ancak şehrin izine rastlanmamıştır.İlginç olan nokta bu grup hastalık ve yerlilerin saldırısı sonucu dağılmıştır.

7) Petra:
Ürdün’de ölü deniz yakınlarında olduğu bilinmektedir.Şehir fazlasıyla gelişmiş ve ticaret merkezi yapısına bürünmüştür.Mimarisi ile dikkat çeken bu şehir barajları ve tarım alanlarıyla da dikkat çekmektedir.Romalıların saldırıları sonucu fazlasıyla yıpranmış olan şehir daha sonra deprem ve doğal afetler nedeniyle tamamen terk edilmiş ve yok

Kayıp şehir kavramı farklı tanımlanmakta ve kimilerine göre bu şehirlerin sayısı daha fazla ancak bahsedilen 8 kayıp şehir en çok adı geçen ve ilgi odağı olan şehirlerdir.

Yazar: Ali ERSOY

 

Anneme söylemeyin?? bunu simdi buraya mi atiyoduk ???

  • ­Bir Babaannem vardi benim;

Kücükken yatagina kosardim giriverirdim yorganin altina,

Hemen sariliverirdi…

Hep dualar ederdim”Allahim Babaannem uzun yasasin benimle yasasin”

Ve yillar sonra Alzheimer oldu ve felc gecirdi…7 sene yanimda benimle kaldi..o benim kizimdi,ev arkadasimdi,evimde bir nefesti kavgayada sohpetede gülmeyede hep bir arkadasti..Aslinda o benim kabul olmus duamdi..kimse bunu anlamadi..87 yasinda kaybettim onu..ne tuhaftir ki o kücüldü ben büyüdüm korktugunda yanima alirdim..benimle uyurdu..hala piskolojik anlamda sicrayip uykudan yanimda iyimi diye bakiyorum…yanimda olmadigini gorunce icimde birseyler kiriliyor..o bana cok sey ogretti …hep derim “ölümü bile ögreticiydi” büyük aciydi,bir o kadar tecrübe…Bir yasli bakmasi evet cok zor…insanlarin o yasa gelecegini unutarak bana ayakbagi oldugunu soylemeleri cok acimasizca..Insan bu Insan..evet cok yoruldum bazende bezdim…kediyi kopegi bile sokaga birakmaya kiyamiyorken nasil bir öneriydi ki bu…Insanlar acimasiz..bakmak zorunda degildim..ama o kadin bana “güvendi” “kabul olmuş duamdi”..ve bu kiz onu cok özledi…(bu kizin günlüğü)

Company SA
CIF: B123456789
New Burlington St, 123
CP: W1B 5NF Londra (Birleşik Krallık)
Tel: 9XX 123 456

office@company.com

Hayata Dair Hersey
Araç çubuğuna atla