1971 – İlk uzay istasyonu Salyut 1 uyduya fırlatıldı

Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında 1957’den 1975’e kadar süren, resmî olmayan bir rekabet vardı. 1969 yılında ABD’li astronot Neil Armstrong aya ilk ayak basan kişi olunca Sovyetler’in önünde uzay yarışını sürdürmek için fazla seçenek kalmamıştı.

Ya Mars’a insan gönderecek ya da insanlı uzay istasyonları kuracaktı. Sovyetler daha ucuz ve mütevazı seçenek olan uzay istasyonları planını devreye soktu. Uzay istasyonu, uzay boşluğunda insanların konaklaması ve çalışması için hazırlanan platformlardır. Uzay istasyonları, yörüngede haftalarca, aylarca, hatta yıllarca kalmak üzere tasarlanırlar.

Sovyetler çalışmalarını tamamlayıp, 19 Nisan 1971’de ilk insanlı uzay istasyonu olan Salyut 1’i uzaya gönderdi. 6 Haziran 1971’de ilk mürettebat bir kapsül içinde istasyona ulaştı.

Sovyetler başarılı ilk projenin ardından, 1980’lere kadar yörüngeye 7 tane Salyut istasyonu gönderdi. Bu istasyonlar basit, ucuz, ancak etkili ve güvenli uzay platformları olarak hizmet verdi. Salyut’lara 30’dan fazla uzay uçuşu yapan, 70’ten fazla mürettebat gitti. Bu uçuşlarda uzayın insan organizmasına etkileri üzerine değerli bilgiler ve tecrübeler edindiler, uzayda kalma rekorları kırdılar. Ayrıca bu projeyle uzayda neredeyse sürekli olarak Sovyet vatandaşlarının bulunması sağlandı.

Gelişmelerin ardından ABD de uzay istasyonu projesiyle ilgilenmeye başladı. ABD’nin ilk uzay istasyonu olan ve adı “uzay laboratuvarı” anlamına gelen Skylab, 14 Mayıs 1973’te uzaya gönderildi. İstasyona ilki 25 Mayıs 1973’te olmak üzere üç seferde toplam dokuz uzay adamı gönderildi. Skylab’ın çalışmaları, ismine uygun olarak bilimsel konularda yoğunlaştı. İstasyonda 2.000 saatten fazla bilimsel deney çalışması yapılmıştır. Ancak 1979 yılında Avustralya kıtasında çöle düştü, bazı parçaları halen NASA’da sergileniyor.

1975 – Hindistan’ın ilk uydusu olan Aryabhata fırlatıldı

1969 yılında Hindistan’ın ana uzay ajansı, Hindistan Uzay Araştırma Örgütü (ISRO) kurulmuştu. Örgütün amacı uzay teknolojisini geliştirmek ve ulusal yarara olan uygulamalarda kullanmaktı.

Kurulduğu günden bu yana ISRO, sayısız dönüm noktası yakaladı. Hindistan’ın ilk uydusu Aryabhata, 19 Nisan 1975 yılında fırlatıldı. Uydu ismini ünlü Hint gökbilimci ve matematikçi Aryabhata’dan aldı.

Uzayda bir uydu kurma ve kullanma konusunda deneyim kazanmak için ISRO tarafından inşa edilen uydu, Sovyetlerin Kosmos-3M fırlatma aracı ile Rus roket başlatma ve geliştirme alanı olan Kapustin Yar’dan fırlatıldı. Bu proje için, Sovyetler Birliği ve Hindistan arasında 1972’de imzalanan anlaşmaya göre: SSCB, Hindistan uydularını başlatmasının karşılığında, Hint limanlarını kullanabilecekti.

Uydu, X-ışını astronomisi, havacılık ve güneş fiziğinde deneyler yapmak üzere inşa edildi. 1.4 metre çapındaki uydunun, 96.46 dakikalık bir yörüngede, dünyaya en uzak olduğu mesafe 611 kilometre; en kısa mesafe ise 568 kilometreydi ve 50.6 derecelik bir eğime sahipti. Uydu, 11 Şubat 1992’de Dünya’nın atmosferine geri döndü.

İlk uydusu Sovyetler tarafından fırlatılan Hindistan, 1980 yılında Rohini adlı uydusunu, ilk kez yerli bir roketle yörüngeye yerleştirdi. Yıllar geçtikçe ISRO, Hint ve yabancı müşterilerine çeşitli projeler yürüttü. Yakın zamanda, 28 Eylül 2015’de ise Hindistan, Astrosat isimli ilk uzay gözlem uydusunu fırlattı. ISRO’nun uydu fırlatma projeleri, çoğunlukla yerli fırlatma araçları ile gerçekleşiyor ve şu an, Dünya’nın en gelişmiş uzay ajansları arasında yer alıyor.

Güneş tutulması nedir, ayın yörünge etrafında dönmesi sırasında dünya ile güneş arasına girmesi ve buna bağlı olarak ayın güneşi kısmen veya tamamen örtmesi sonucunda gözlemlenen doğa olayına verilen isimdir. Eğer ayın dünya etrafındaki yörüngesi ile dünyanın güneş etrafındaki dönüş yörüngesi aynı düzlemde olsa idi, her ay, güneş ve ay tutulmaları ortaya çıkardı. Ancak, ayın yörünge düzlemi dünyaya göre 5°8’ eğimlidir. Böylelikle ay her bir dönümde aşağı inerken bir, yukarıya çıkarken yine bir defa olmak üzere toplam iki kez ekliptiki gerçekleşir, yani dünyanın güneş etrafındaki yörünge düzlemini doğrudan keser. Ancak bu durum gerçekleştiğinde tam güneş tutulması olur. Bu noktalara yerine göre “inme düğüm noktası” ve “çıkma düğüm noktası” olarak isimlendirilir.

Güneş tutulması esnasında, güneş ışınlarının meydana getirdiği ayın gölgesi dünyaya düşer. Bu gölge iki bölümden oluşmaktadır. Merkezi olan tabanının çapı ayın çapına eşit bir konidir. Bu kısım, güneş ile ay arasındaki mesafeye bağlı olarak, 377.600-365.280 km arasında farklılaşan bir boya sahiptir. Çok daha az karanlık olan diğer bir ikinci koni de birinci bölgeyi tamamen çevreler. Bu kısım aydan uzaklaştıkça genişler. Dünyanın aya uzaklığı yaklaşık 380.800 km olduğuna için pek çok güneş tutulmasında birinci gölge konisinin tepesi dünyaya ulaşamamaktadır. Ancak ayın dünyaya en kısa olduğu mesafede koninin ucu dünya yüzeyi üzerinde 266 km genişliğinde bir iz meydana getirir. Tam bir güneş tutulmasını ancak bu izde bulunan bir gözleyici tespit edilebilir.

Dünya ile ayın hareketleri bu izin dünya yüzeyinde saatte 1600 kilometreden çok daha yüksek bir hızla hareket etmesine neden olur. Bu sebepten ötürü izin herhangi bir noktasındaki kalma süresi çok kısadır. Bazen 7 dakikayı çok az geçmesine rağmen, genel olarak iki veya üç dakikadan daha fazla sürmemektedir. 11 Temmuz 1990’da gerçekleşen güneş tutulması 7 dakika sürmüş ve 1973 yılından beri gerçekleşen en uzun güneş tutulması olmuştur.

Merkezi kısmın etrafındaki 3200 kilometrelik kısımda, güneş tutulması ayın belirli bir bölümünün güneşe karşı gelmesine bağlı olarak ortaya çıkar. Kısmi tutulma ise iki farklı biçimde de meydana gelir. Eğer merkezi kısmın tepesi erişmez ise güneşin dar bir bölümü ayın çevresinde bir halka olarak görülür.

Güneş Tutulması Nedir

Bu sebepten dolayı bu durum “halka tutulması” olarak adlandırılır. Karanlık bölüm, güneş konisinin tepesi dünyaya erişmez, fakat ona yakın olduğunda ise ve dünya ikinci gölge konisinin içinde bulunuyor ise, kısmi güneş tutulmaları meydana gelir. Normal olarak güneş tutulmaları yılda iki ya da üç defa olmasına rağmen, az da olsa daha fazla sayıda olabilir. 1935 yılında güneş beş defa tutulmuştur. Güneş tutulması, tam tutulma dışında çıplak gözle izlenmemelidir.Güneş Tutulması Türleri

Tam Güneş Tutulması: Ayın güneşi dünyadan halka şeklinde görünen ışıkyuvarını tamamen örtmesi ile oluşur. Güneş’in oldukça  parlak olan ışıkyuvarı ayın karanlık gölgesi ile sarılır ve güneşin ışıkyuvarından çok daha soluk olan güneş tacı çıplak gözle görülebilir bir duruma gelir. Tutulmaya sadece tam tutulma zamanında güvenli olarak çıplak gözlerle bakılabilir. Bu sırada gezegenler, parlak yıldızlar ve hava gözle görebileceğimiz kadar kararır. Tam tutulma, ancak dünya yüzeyindeki dar bir yolda gözlenebilir.

Halkalı Güneş Tutulması: Ayın, güneşin önünden tam kavuşumlu geçişinde güneşi tam örtmediği zaman gözlemlenebilir. Ay’ın çapı, güneşin ışıkyuvarının çapının yaklaşık 400’de birine tekabül eder. Ancak ayın dünyaya olan uzaklığı, güneşin uzaklığının yine yaklaşık 400’de birine tekabül eder. Bu sebepten dolayı ayın dünyadan görünür büyüklüğü güneş ile yaklaşık olarak birbirinin aynıdır. Ancak gerek dünyanın Güneş etrafındaki, gerekse ayın dünya etrafındaki yörüngeleri tam daire olmadığından dolayı, ay her tam kavuşumlu geçişte güneşi tam olarak sarmaz. Bu durumda, güneş diskinin ay tarafından örtülemeyen kısmı, dünyadan halka şeklinde gözlemlenebilir.

Hibrit Güneş Tutulması: Tutulma dünya yüzeyinin bazı bölgelerinde tam, bazı bölgelerinde halkalı olarak gözlenmesi anlamına gelmektedir. Hibrit tutulmalar oldukça nadir olarak görülür.

Parçalı Güneş Tutulması: Ayın güneşi kısmen örtmesine bağlı olarak oluşur. Her halkalı ve tam tutulma, parçalı tutulma şeklinde başlar ve tam kavuşumdan sonra yine parçalı tutulma halinde devam eder ve bu şekilde biter. Tam tutulma sırasında, tutulmanın tam olarak gözlenebildiği dünya yüzeyindeki dar yolun dışındaki geniş alanlarda, tutulma parçalı tutulma olarak gözlemlenir.

Prof. Dr. Aziz Sancar, zeka düzeyini ölçen IQ testlerine çok inanmadığını belirtti. Sancar, “Üstün zekanın ölçüldüğü IQ testleri neyi, ne kadar ölçüyor. Bu testlerde ben orta düzeyde çıkıyorum. Başarı için tek anahtar çok çalışmak” diyor. Gerçekten de zeka pek çoğumuzun sandığı gibi her kapıyı açan bir anahtar mı? Sadece mutluluğun anahtarı olmadığı kesin.

Kimse bir sayıdan ibaret olmak istemez. Ancak farkında olsanız da olmasanız da sizi anlatan bir sayı vardır: IQ dereceniz, ya da açmak gerekirse entelektüel zekanız.

Edinburgh Üniversitesi’nde zeka konusundaki araştırmalarıyla tanınan Stuart Ritchie’ye göre aslında IQ, bir insanın ömrü, sağlığı veya refahı üzerine muazzam veriler içeren bir yol göstericidir. Psikologlar da, benzer bulgular bulmaya devam ediyorlar.

Ritchie, Zeka: Önemli Olan Tek Şey (Intelligence: All that Matters) adlı yeni kitabında IQ’nun yapabileceklerimizin sınırını koymadığını ancak bize bir çıkış noktası sunduğunu savunuyor ve bazı insanların da diğerlerinden daha önde yaşam mücadelesine başladığını kabul ediyor.

1.Çoğu insan ortalama zekaya sahiptir

IQ’yla ilgili ilk akla gelen şey, bunun mantık, hafıza, edinilmiş bilgi ve zihinsel işleme hızına dair birçok testin sonucunda ortaya çıkarılmış bir puan olduğu. Elde edilen alt puanlar toplanıyor ve ardından bu toplam, nüfusun geri kalanıyla karşılaştırılıyor. İyi bir ortalama zeka 100 IQ kabul ediliyor.

(Not: Tam bir IQ testi saatler alan, yoğun bir işlemdir. Testin eğitimli biri tarafından yapılması ve bazı bölümlerde zaman tutulması gerekmektedir. İnternette karşınıza çıkan ücretsiz testler, doğru sonuçlar vermez).

Karşılaştığınız insanların çoğu genellikle ortalama zekaya, küçük bir kısmı da üstün zekaya sahiptir. Dünya nüfusunun yalnızca % 2.2’sinin 130 veya üstü IQ’su vardır.

Asıl şaşırtıcı olan ise, bu testlerden birinde iyi sonuç alan kişilerin, diğer testlerde de iyi sonuç almasıdır. Yani yanıp sönen bir ışığı ne kadar hızlı kapatabileceğiniz (zeka testlerinden bir bölüm) sözlü ve mekânsal mantığınızla ilişkili.

Psikologlar, puanların birbirleriyle örtüşmesine “G” faktörü veya genel zeka faktörü diyor.

Bu G faktörünün beynin hangi bölgesinde ve nasıl bulunduğu henüz tam olarak anlaşılabilmiş değil. Ancak ne kadar para kazanacağınız, ne denli üretken olacağınız ve en tüyler ürperticisi, erken ölüp ölmeyeceğiniz konusunda bilgi verebilecek bir yol gösterici.

2.Yüksek IQ’ya sahip olmak sizi ölümden korur

Bu madde biraz rahatsız edici gelebilir ancak yapılan araştırmalara göre IQ’su yüksek olan insanların daha sağlıklı olduğu ve diğer insanlardan daha uzun yaşadıkları ortaya çıkmıştır. Bir milyon İsveçli arasında yapılan araştırmada, en yüksek IQ’ya sahip olanlar ile en düşük IQ’ya sahip olanlar arasındaki ölüm riskinde üç kat fark bulunmuştur.

Bunun elbette bazı farklı sebepleri de olabilir. Örneğin yüksek IQ’lu insanlar diğerlerine göre daha fazla para kazanır, bu da onların beslenmelerine dikkat edebilmelerini kolaylaştırırken kaliteli sağlık hizmetlerine de rahatlıkla erişebilmelerini sağlar.

Ayrıca yüksek IQ’lu insanların kazalardan veya aksiliklerden kaçınma konusunda daha dikkatli olmaları da bunun başka bir sebebi olabilir. Yüksek IQ’lu insanların trafik kazasında ölme oranının daha az olması da bunun bir göstergesidir.

3.IQ’nun başarılı bir kariyer ve refah ile ilişkili olması, mutlulukla da bağlantılı olduğu anlamına gelmez.

Ölümlülük oranında da olduğu gibi, IQ ile başarılı bir kariyer arasındaki bağlantı da doğru orantılıdır: Yüksek IQ’lu insanlar daha iyi birer çalışan olduklarından daha fazla para kazanırlar.

Söz konusu oranlar -1 ile 1 arasında değişiyor. 1 oranı demek, IQ’da görülecek herhangi bir artışın diğer değişkenlerde de (ölüm oranı veya refah gibi) aynı artışı göstermesi anlamına geliyor. Ancak hayat o kadar mükemmel değil.

Oranların çoğu genellikle 0.5’ten düşük. Bu da, kişilere özgü farklılıklara büyük bir pay kaldığı anlamına geliyor. Yani çok zeki olmalarına rağmen işlerinde başarısız olan insanlar da mevcut; ancak sizin onlarla karşılaşma ihtimaliniz çok daha az.

Yüksek IQ’nun bütün faydaları göz önüne alındığında da -refah, sağlık, uzun ömür- bu insanların diğerlerinden çok daha mutlu olacağı beklenilir, ancak bu durum da genellikle beklendiği gibi değildir.

Ritchie’ye göre IQ ile mutluluk arasındaki ilişki genellikle doğru orantılı olmasına rağmen çoğu zaman bu korelasyon küçüktür ve istatistiksel açıdan pek de anlamlı değildir.

Ayrıca genel olarak bakıldığında IQ’nun hayatta ilerlememizi sağlayan kişilik faktörleriyle bir bağlantısı yoktur. IQ’nun ilişkili olduğu tek kişilik özelliği tecrübeye açık olma özelliğidir. Ritchie’ye göre yüksek zekalı insanlar tecrübe edinmeye daha açık olur, daha çok düşünür ve yeni bilgilere erişmekten zevk alır.

4.Muhtemelen elinizde olanla yetinmeniz gerekecek.

Yapılan araştırmalara göre zeki bir çocuk, yaşlandığında da zeki bir insan olur.

Bu çizelge, 11 yaşında yaptıkları IQ testini 90 yaşında bir daha yapan bir gruba yönelik İskoçya’da yapılan bir araştırmayı göstermektedir.

Her ne kadar zeka genellikle yaşla birlikte gerilese de, küçüklüğünde yüksek IQ’ya sahip olan insanların yaşlandıklarında da zekalarını korudukları görülebilir.

5.Zeka 20’li yaşlarınızın ortasından sonlarına doğru doruğa ulaşır, sonra yavaş yavaş azalır.

20’li yaşlarınızın ortalarından sonra “kristalleşmiş zekanız” yani bilgi birikiminiz durağanlaşırken “akışkan zekanız” yani yeni sorunları çözme yeteneğiniz de azalmaya başlar. Zeka hızınız ise oldukça yavaşlar.

Ritchie’ye göre zekadaki yaşla bağlantılı düşüşleri anlamak, IQ biyolojisi üzerine araştırmalar yapılmasının en önemli sebeplerinden biridir.

6.IQ’daki değişikliklerin yaklaşık yarısı genetik ile açıklanabilir

Tek yumurta ikizleri ile çift yumurta ikizlerinin karşılaştırılmasıyla yapılan araştırmalarda IQ’nun yaklaşık yarısının genetikle bağlantılı olduğu ortaya çıktı.

Ancak ikizlerin genlerinin çocukken değil büyüdükleri zamanki IQ’ları için daha önemli bir rol oynadığı belirlendi. Sebebi ise anlaşılmış değil.

Zeka araştırmacıları Robert Plomin ve Ian Deary’ye göre bunun sebebi, çocuklar seçim yaptıkça, değiştikçe veya genetik eğilimleriyle bağlantılı çevreler yarattıkça mevcut küçük genetik farklılıkların da büyümesi olabilir.

Şöyle düşünün: Genetik eğilimi kendisini zeki olmaya yönlendiren bir çocuk kütüphanede daha fazla vakit geçirmek isteyebilir. Ancak 6 yaşında küçük bir çocuğun bunu tek başına yapamaya izni yokken 16 yaşında biri için bu sorun teşkil etmeyecektir.

Yani yaşımız ilerledikçe çevremizi daha da kontrol altına alabiliyoruz. Yarattığımız çevreler de genlerimizin potansiyelini genişletebiliyor.

7.Zeka konusundaki tek önemli şey genlerimiz değildir

Genetiğiniz, IQ’nuz konusunda kaderinizi belirlemiyor. IQ’ya yönelik değişkenliğin yaklaşık yarısı çevreye bağlı. Besin, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim, IQ’nuzda büyük rol oynuyor.

Ancak genel olarak bakıldığında IQ’yu etkileyen çevresel faktörlerin çoğu, biyoloji kadar iyi anlaşılmış değil. Ritchie’ye göre konu çevreye gelince kesin bir yargıda bulunmak oldukça zor, zira insanların yaşamları ve yaşadıkları ortamlar oldukça karmaşık, bu nedenle de herhangi bir çevresel faktörün insan zekasına etkisi tamamen rastlantısal olabilir.

8.İnsanların zekası giderek artıyor

Flynn etkisi de denen bu durum, muhtemelen çocukların beslenmesindeki, sağlık hizmetlerindeki ve eğitimdeki kalite artışının bir sonucu. (Ritchie’nin kitapta anlattığına göre bunun sebebi, bilginin ekonomimizin motoru olarak görülmeye başlanması ve bunun da IQ testlerindeki soyut düşünce tarzını teşvik etmiş olması olabilir)

9.IQ, gelişmekte olan ülkelerde daha hızla yükseliyor

IQ’daki en büyük yükseliş, çocukluktaki beslenme kalitesinin (genellikle iyot takviyeleri sayesinde) ve sağlık hizmetlerine erişimin arttığı, gelişmekte olan ülkelerde görülüyor.

Aslına bakarsanız Flynn etkisinin gelişmiş ülkelerde azalmakta olduğuna dair bazı bulgular mevcut. Ritchie’ye göre bunun sebebi IQ’yu geliştirdiğini bildiğimiz kolay ulaşılabilir şeyleri (standart eğitim veya beslenme gibi) tüketmemiz olabilir.

Zeka: Akıllılık, sorun çözmede beceriklilik, öngörü ve yaratıcılık…

Bilim adamlarının büyük bir çoğunluğuna göre, zekanın özünü akıllılık, alışılmışın dışındaki sorunları çözmedeki beceriklilik oluşturur. Özellikle de tepeden tırnağa taktik, ancak stratejiden yoksun biriyle karşı karşıya gelenler, öngörünün de zekanın vazgeçilmez bir parçası olduğunu öne sürerler. Kimileri yaratıcılığı da bu listeye eklerler.

Bana soracak olursanız, ben Cambridge Üniversitesi sinirbilim uzmanlarından Horace Barlow’un zekaya yaklaşımından yanayım.

Barlow’a göre zeka, bir şeylerin temelinde yatan yeni bir düzeni ortaya çıkaran bir kestirimde bulunmaktan oluşur.

Bu görüşüyle, Barlow zeka kavramını, bir soruna çözüm getirmek, benzer bir görüş ya da olayın mantığını belirlemek, hoşa gidecek bir uyum sağlamak, ya da bir şeyin ardından nelerin geleceğini kestirmek gibi, oldukça geniş bir yelpazeye yerleştiriyor.

Aslında hepimizin hemen hemen her zaman bir şeyin ardından neyin geleceği konusunda kestirimlerde bulunuruz. Bir fıkranın beklemediğimiz bir biçimde sonuçlanması karşısında şaşkınlığa kapılmamız da işte bundandır.

Tanımlarda farklılık normal

Zeka, tıpkı bilinç gibi, tümüyle açıklığa kavuşturulmamış bir kavram olduğundan, buna getirilecek bir tanımlamanın herkes tarafından kabul edilmesi hemen hemen olanaksızdır. Gerek zeka, gerekse bilinç zeki yaşamımızın en üst noktasını oluşturmakla birlikte, bu iki kavram sıklıkla çok daha basit zeki süreçlerle karıştırılmaktadır. Bu tür basit sinirsel düzenekler, hiç kuşkusuz, mantık ve eğretileme ile ilgili yeteneklerimizin kaynağı olabilir. Ama asıl sorun bu kaynağın nasıl oluştuğudur ki, bu da hem evrimsel hem de nörofizyolojik bir soru niteliğini taşımaktadır. İnsan zekasını kavrayabilmek için bu soruya her iki açıdan da bir yanıt getirilmesi gerekmektedir. Bu yanıtlar yapay ya da alışılagelmişin dışında bir zekanın nasıl geliştiği konusuna bile ışık tutabilir.

Zekamız öteki hayvanlara kıyasla çok daha fazla şeylere sahip oluşumuzun bir ürünü müdür? İki milimetre kalınlığındaki beyin kabuğu (korteks) beynin yeni çağrışımlar yaratmada en etkin bölümüdür. İnsan beyninin kabuğu son derece kıvrımlıdır, ancak bu kıvrımlar düzeltildiğinde dört daktilo sayfası uzunluğunda bir yer kaplar. Oysa ki, şempanzelerde bunun boyutu bir daktilo sayfası, maymunlarda bir kartpostal, farelerde ise bir pulun ki kadardır.

Ne var ki, salt niceliksel bir açıklama eksik gibi görünmektedir.

Bana göre insan zekası öncelikle beynin, dil gibi, belli alanlarda uzmanlaşmasının bir ürünüdür. İnsanların evrim süreci içinde böylesi bir uzmanlaşma onların akıl ve öngörü açısından önemli bir atılım yapmalarına olanak tanımıştır. Bu uzmanlaşma, eğer sandığım gibi, dil, el ve kol devinimlerinin tasarlanması, müzik ve dans gibi konulara özgü kimi ustalıkların gelişmesiyle ilgiliyse, o zaman açıklayıcı gücü de çok daha fazla demektir.

Zeka bölümünüzün (IQ) belirlenmesinde en önemli iki etmen, belli bir süre içinde alışılmışın dışında kaç soruyu yanıtlayabildiğiniz ve kafanızda canlandırdığınız yarım düzine imgeyi aynı anda değerlendirirken ne denli başarılı olduğunuzdur.

Derleyen: Sevda Deniz Karali

Kaynak: www.vox.com/2016/5/24/11723182/iq-test-intelligence

HAARP Projesi’nin Gizemi

H.A.A.R.P. Bu harfler, ABD’nin en gizli askeri projelerinden biri olan “High Frequency Active Auroral Research Program” isminin baş harfleri. Adından görüldüğü gibi yüksek frekansla ilgili bir program. Bu proje uzun yıllardan beri, Alaska’da Gakona askeri üssü yakınlarında, ABD Hava ve Deniz Kuvvetlerince gerçekleştiriliyor. Ayrıntılar yazımızın devamında.

HAARP Nedir? 

HAARP, yüksek frekansta yüksek enerji çıkışları ile iyonosferin ısıtılması ve burada bir takım değişimler yapılarak etkilerinin incelenmesi için başlatılmış bir projedir.

Kullanılan frekans aralığı 2.8-10 MHz arasıdır. Çıkış gücü ise resmi kaynaklarda 3.6 Gigawatt olarak belirtilmesine karşılık 10 Gigawatt’a çıkarılabileceği açıklanmaktadır. Bu enerji dünyadaki en büyük radyo vericisi ünvanını kazandırmaktadır. Merkezin 1 saat boyunca çalıştırılması durumunda Hiroşima’ya atılan atom bombası kadar enerji ortaya çıkaracağı hesaplanmıştır. Bu da enerjinin aslında ne kadar tehlikeli olduğunun bir göstergesidir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

 

HAARP’ın Yeri ve Projeyi Gerçekleştirenler

HAARP, çok ilginç bir yerde konuşlanmıştır: Alaska-Gakona. Gakona’da askeri üssün yakınlarında ve kimsenin girmediği özel bir alanda tesis kurulmuştur. Neden burası seçilmiştir? İki temel amacı vardır:

Birincisi Alaska dünyadaki elektromanyetik kuşakların özel bir kesişim bölgesinde bulunmaktadır. Dünyanın elektromanyetik alanlarına müdahale edebilmek için en iyi yerdir. İkincisi ise insanlardan uzak, korunması kolay ve gözlerden mümkün olduğunca uzak bir yer olmasıdır. Gakona daki bu merkezde 21 metre yüksekliğinde 180 adet kule üzerinde cross dipol anten inşa edilmiştir.

 

 

HAARP’ın Amaçları

Bunu ikiye ayırmak durumundayız; birincisi ABD hükümeti tarafından yapılan resmi açıklamalar, diğeri ise bağımsız kaynakların, radyo amatörlerinin ve araştırmacıların yaptıkları.

 

1) HAARP’ın resmi kaynaklardaki amaçları

1- Atmosferdeki termonükleer araçları kontrol edecek elektromanyetik vuruşları gerçekleştirmek.

2- Denizaltılar ile haberleşmeyi kolaylaştırmak. Bu haberleşme ELF (Extremely Low Frequency) ve VLF (Very Low Frequency) dediğimiz 30 Hz – 30 kHz civarında çalışmaktadır. ELF’nin yan etkileri bilindiğinden mevcut ELF vericileri ile HAARP vericileri değiştirilmek istenmektedir.

3- Radar sistemlerini geliştirmek.

4- Çok geniş bir alanda ABD ordusunun haberleşmesini sağlamak.

5- Cray ve EMass süperbilgisayarlarının yardımı ile yer altının tomografik haritasını çıkarabilmek.

6- Petrol, doğalgaz ve mineral yataklarını tespit etmek.

7- Cruise füzesine benzer alçak irtifadan uçan füze ve hava araçlarını havada imha etmek.

Sadece bunları yapması bile projenin ne kadar ileri bir seviyede olduğunu gösterir ki HAARP projesi karşıtı bilim adamları bu açıklamaları buzdağının görünen yüzü olarak değerlendirip gerçeğin aslında çok farklı olduğunu dile getirdi.

Proje karşıtı bilim adamları, dünyada HAARP ile birlikte bilinen 5 iyonosfer ısıtıcısı bulunduğunu rapor etmişlerdir. Dünyanın her yerinde 20 iyonosfer ısıtıcısı daha olma ihtimali var. Bunlardan herhangi birinin atmosfer silahı olarak kullanıldığına dair bir kanıt bulunmamakta. Ancak iyonosferin yapısını değiştirme kapasitesine sahip bulunuyorlar.

HAARP’ın LEF dalga frekansları iyonosfere gönderildiğinde dalgalar dünyaya doğru yansıtılarak toprağın ve okyanusun içinden geçiyor. Bilim adamları, ELF dalgalarının kasıtlı ya da kazara bir fay hattına yönlendirilirse korkunç bir deprem oluşması kaçınılmaz olduğunu belirtiyorlar.

2) HAARP karşıtı açıklamalar ve onları destekleyen olaylar: 

1- İklimleri değiştirebilir.

2- Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir.

3- Ozon tabakası ile oynayabilir.

4- Deprem yaratabilir.

5- Okyanus dalgalarını kontrol edebilir.

6- Dünyanın enerji kuşakları ile oynayarak insan biyolojisini ve beynini etkileyebilir.

7- Radyasyon yaymadan termonükleer patlama oluşturabilir

 

HAARP projesinin 1994 yılında başladığını ve 2007 yılında tamamlandığını düşünürsek yukarıdaki olayların da son 10 yılda gerçekleşmiş olması ve ABD hükümetinin bu karşıt görüşlüleri tam anlamıyla yalanlayacak bir bilgiyi yayınlamamış olması karşıt görüşlülerin şüphelerinde haklı olduğunu gösteriyor. İyonosfere yolladıkları dalgalar, kutup ışımalarına benzer bir ışıma yaratıyor. Bu dalgaları yönlendirdikleri yerde, yukarıda belirtilen maddelerden herhangi birini gerçekleştirebiliyorlar.

 

Yazar: Gülnaz ATEŞ

Zaman, evren ve gerçeklik kavramlarını yeniden gözden geçirmemize neden olacak kadar büyük bir şeyi acaba yaşamımızda kullanabilir miyiz? Evet, Kuantum her şeyi yeniden yorumlamamıza neden oldu. Gözlemci her şeyi değiştiriyor, herkes gerçekliği kendi yaratıyordu. Dünyamızı olasılıklar yönetiyor ve zaman, hiçte sandığımız gibi tek yöne doğru akmıyordu.

Peki ama tüm bu uçuk fikirler nasıl hayatımıza girecek?

1967 yılında John Clauser adında ki bir bilim adamı astrofizik konusunda doktorasını tamamlamak üzereydi. Seçtiği konu ise Kuantum Mekaniği oldu.

Clauser doktora çalışmalarını yaparken ünlü bir fizikçi olan John Bell’in el yazısıyla yazılmış bir nota rastladı. Bell’in neredeyse tanınmayacak yazısında Einstein ile Bohr arasındaki savaşın galibini belirleyebilecek bir yol bulmuş gibiydi. Yazıyı okuyan Clauser, Bell’in dolanık moleküllerin gerçekten hayali bir şekilde iletişim kurup kurmadıklarını ya da bir çift eldiven gibi aralarında herhangi bir ilişki olup olmadığının nasıl ifade edilebileceğini keşfettiğini gördü. Bunun da ötesinde Bell biraz matematik kullanarak, eğer hayali bir olay yoksa Kuantum Mekaniği’’nin tek başına eksik olduğunu gösterdi.7747_computer

Bell bir teorisyendi fakat yazdıkları birçok dolanık molekülü oluşturan ve karşılaştırabilen bir makine yapılabilinirse sorunun cevabının bulunacağını gösterdi. Clauser bu makineyi hemen yapmaya koyuldu.

Clauser’ın makinesi binlerce dolanık molekülü ölçebiliyor ve çok farklı şekillerde kıyaslayabiliyordu. Sonuçlar gelmeye başladığında Clauser çok şaşırdı ve bu durum onu pekte mutlu etmedi. Çünkü onun düşündüğü sonuçların tam tersi geliyordu deneylerde. Clauser defalarca kez deneyleri tekrarlamasına rağmen hep aynı sonuçlarla karşılaştı. Ardından başka bilim adamları deney düzeneğini daha da geliştirerek deneylere devam ettiler.

Geliştirilen deney düzeneğine göre, diğerini etkileyen moleküllerden birini ölçmenin tek yolu birbirlerinin arasında ışık hızından daha hızlı bir yolculuk yapan sinyallerden geçebilirdi. Ancak Einstein, görelilik kuramında bunun mümkün olamayacağını bizzat göstermişti. Kalan tek açıklamaysa hayali bir olaydı. Deneyin sonuçlarına göre Kuantum Mekaniği matematiği doğruydu. Sonuçlarla birlikte bu konuda ki kuşkuların tamamı neredeyse ortadan kalktı. Yani dolanıklık diye bir şey vardı ve bir dolanık molekülü ölçmek diğerini aniden etkiliyordu. Einstein’ın imkansız olarak düşündüğü uzak mesafede ki hayali olay gerçekten de oluyordu.

Peki bu dolanıklık olayını teknolojik anlamda kullanabilir miyiz?

İnsanlığın muhtemelen en büyük hayali ışınlanmadır. Yani bir yerden başka bir yere geçerken arada ki boşluğu kullanmadan yolculuk yapmak, tıpkı elektronların bir yörüngeden diğerine sıçramaları gibi.

Işınlanmak İçin Dolanıklığı Kullanabilir Miyiz Acaba?

Afrika açıklarındaki Kanarya Adaları’nda bu konuda deneyler yapılmaya çoktan başlandı bile. Bu deneyler küçük molekülleri, dolanıklığı kullanarak ışınlamayı amaçlıyor.7747_quantum

Dolanık fotonlardan biri laboratuarda kalırken diğeri adanın diğer tarafında ki başka bir laboratuara lazerli bir teleskop ile gönderiliyor. Ardından ışınlamak istenilen üçüncü bir foton getiriliyor ve onu ilk laboratuarda ki foton ile etkileşime sokuyor. İşin harika kısmı ise burada başlıyor. Etkileşime sokulan foton dolanık foton vasıtasıyla diğer laboratuarda birebir üçüncü fotonun aynısını ortaya çıkarıyor. Bu üçüncü foton arada ki boşlukta seyahat etmeden yani ışınlanarak diğer laboratuara gidiyordu.

Peki bu daha da ileri götürülüp molekül ışınlama hatta ve hatta madde ışınlamaya kadar gider mi? Bizde atomlardan oluştuğumuza göre bir gün biz de ışınlanabilir miyiz acaba?

Dolanık moleküller sayesinde bu mümkün olabilir. Bunun için biri bulunduğumuz yerde diğeri ise gitmek istediğimiz yerde olmak üzere iki adet dolanık moleküllerden oluşan odacığa ihtiyacımız var. Bu odacıkta vücüdumuzda ki tüm moleküller bir bilgisayar tarafından taranır. Ardından taranan ve depolanan bilgi diğer odacığa yollanır ve dolanıklık sayesinde diğer odacığa ışınlanmış oluruz. Başta da dediğimiz gibi bu moleküllerin bir yerden başka bir yere gitmesiyle alakalı değil sadece başlangıçta ki kuantum durumunun çıkarılması ve diğer odacıkta yeniden yapılandırılmasına olanak sağlamasıyla ilgili.7747_teleportation

Günümüzde insan ışınlamadan oldukça uzağız. İnsan ışınlaması olsun ya da olmasın kuantum belirsizliği diğer tüm potansiyel uygulamalara sahip. Bunlardan günümüzde en çok revaçta olan ve üzerine en çok düşünüleni ise kuantum bilgisayarları.

Peki Kuantum Bilgisayarları Nasıl Çalışır?

Aslında normal bilgisayarlarla aynı dili konuşurlar yani 2’li kod. Bilgisayarların dili bit denilen 0’lar ve 1’lerden oluşan diziler ve algoritmalardır. Normal bir bilgisayar milyonlarca işlemi bu 2’li kodları bir araya getirerek, belirli algoritmalar kullanarak yapar.

Aynı şeyi kuantum bilgisayarlarda yapar ancak tek bir farkla. Normal bir bilgisayarda herhangi bir anda 0 ya da 1 olan klasik bitin aksine kuantum biti biraz daha esnektir. Yani kuantum biti ya da Q-Bit aynı anda hem 0 hem de 1 olabilir.

Bunun önemi şurada, Q-Bit yardımıyla aynı anda birden çok işlem yapabiliriz. Üstüne bir de bu Q-Bit’lerin nasıl bir araya geldiğini çözebilirsek hesaplama gücü katlanarak daha da mükemmel hale gelebilir.

Biliyorum ki aklınız yine fazlasıyla karıştı. O yüzden basit bir örnek vermek yerinde olacak. Dev bir labirent hayal edip rastgele labirentin ortalarında bir yerde de kendiniz olduğunu düşünün. Sizi labirentten çıkarmak için 2 tane de bilgisayarınız olsun. Bir tanesi normal bitleri kullanan günümüzde ki bilgisayar, diğeri ise Q-bitleri kullanan kuantum bilgisayarı. Şimdi gelelim bu iki bilgisayarın nasıl hareket edeceklerine.

Normal bilgisayar milyonlarca olasılığı tek tek hesaplayarak yani rastgele ilk yola girer hata yapar, ikinciye girer hata yapar, üçüncüye girer hata yapar bu döngü ta ki bilgisayar doğru yolu bulana kadar gerçekleşir. Günümüzde ki bilgisayarlar sorunları hemen hemen bu şekilde çözer. Çok hızlı işlem yapmalarına rağmen tek seferde sadece bir işlem yapabilirler. Bu da görüldüğü üzere çok zaman alır. Fakat tüm olasılıkları aynı anda deneyebilseydik bu sorunu çok çabuk çözebilirdik. İşte kuantum bilgisayarları bu şekilde çalışır. Moleküller aynı anda birçok yerde olabildiği için bilgisayar çok fazla sayıda yolu ya da çözümü aynı anda araştırıp doğru olanı hemen bulabilir.

Kuantum dünyasının güçlerini kullanmada gün geçtikçe daha da iyiye gidiyoruz. Ancak bu teorinin temelinde halen büyük bir boşluk olduğu da aşikardır.

7747_kuantumKuantum mekaniğinin gücü ve doğruluğu ortaya çıkmasına rağmen bilim adamları hala bunu anlamakta zorlanıyor. Kimi bilim adamları kuantum denklemlerinde ki bazı detayların eksik olduğunu düşünüyor ve atom altı dünyada çok fazla sayıda olasılık olmasına rağmen eksik olan kısımlar atomlardan büyük dünyada ki nesnelere giden ihtimalleri belirleyebiliyor. Böylece bu küçük dünyada ki olasılıklar dizisinden biri dışında her şey kesin bir sonuçla netleşmiş oluyor. Yani o tek sonuca ulaşabilmemiz için Kuantum’da halen eksik kısımlar olduğu düşünülüyor.

Öte yandan bir başka grup fizikçiler kuantum dünyasında var olan olasılıkların hiçbir zaman ortadan kalkmayacağına inanıyor. Her bir olası sonuç gerçekten meydana geliyor olmasına rağmen bizimkine benzer evrende sadece büyük bir kısmı gerçekleşiyor. Fakat gerçeklik hepimizin gördüğü bir evrenin ötesine gidebilir ve durmaksızın kollara ayrılarak her olasılığın gerçekleştiği alternatif dünyalar yaratabilir. Bu kuantum mekaniğinin şimdilik sınır noktası olarak görülüyor ve kimse nereye gideceğini bilmiyor.

Kuantum Mekaniği çok ama çok karışık bir konudur. Bunun üzerine binlerce makale, yüzlerce kitap yazıldı. Neredeyse her gün yeni bir teori ortaya atılıyor, asırlık bir geçmişi olsa da Kuantum’u anlamakta hala zorlanıyoruz.

Yazdığım beş makalede “Kuantum”u bu konuda herhangi bir fikri olmayan birinin dahi anlayabileceği şekilde indirgemeye çalıştım, umarım bunu başarabilmişimdir.

 

Kaynakça:
Our Mathematical Universe – Max Tegmark
Relativistic Quantum Physics – Tommy Ohlsson
The Quantum Universe – Brian Cox&Jeff Forshaw
Quantum Mechanics Concept and Applications – Nouredine Zettili

Yazar:Oktay Yıldırım

“Evvel zaman içinde” bu sihirli cümle her güzel hikayenin başında tekrarlanır.

Peki ya zamanın hikayesi…

Zaman şimdiye kadar bizlere bir nehir gibi akışı tek yönlü ve sadece geleceğe doğrudur diye anlatıldı. Size zamanın aslında sanıldığı gibi akmadığını, zaman hakkında bildiğiniz tüm doğruların yanlış olduğunu söylesem! İnanmaz mısınız bana?

Gelin zamanın hikayesine hep birlikte bakalım o halde.

Akla gelen ilk soru zaman gibi anlaşılması güç bir gizemi nasıl çözüp anlayabileceğimizdir? Bunu yapmanın yollarından en iyisi zamanı ölçmektir. Bunu geçmişten geleceğe birçok saat çeşidi kullanarak ve her geçen gün daha doğru ölçümler alarak birçok kez yaptık.

Klasik fiziğin babası olarak gösterilen Newton’a göre zaman akıp gider ve onu herhangi bir şekilde değiştiremeyiz. Newton’ın düşüncesi çok doğruymuş gibi geliyor ancak Einstein bunun doğru olmadığını fark etti. Einstein’a göre zaman farklı hızlarda akabiliyordu.

Einstein bu buluşu uzay-zaman arasında ki gizli bağlantıyı ortaya çıkardıktan sonra yaptı. Ona göre cismin hızıyla zaman arasında bir bağlantı vardı. Kabaca anlatmak gerekirse; bir arabayla kuzeye doğru 100km/saat hızla gittiğimizi düşünelim 1 saat sonra alacağımız yol 100km’dir. Şimdi de kuzeybatı yönünde 100km/saat hızla gittiğimizi düşünelim, bu sefer ise 1 saat sonunda 100km mesafe kat etmiş olmamıza rağmen kuzey yönünde 100km’ye ulaşamayız. Bunun nedeni hız kuzey ve batı arasında paylaşılmasındandır. İşte Einstein’a göre uzay ile zaman arasında da böyle bir ilişki vardır.Einstein bu buluşla klasik fizikte zaman kavramını tamamen çökertti. Zaman hareket eden birine göre daha yavaş akıyordu.

Madem öyle günlük hayatımızda neden bu etkiyi görmüyoruz diye bir soru gelebilir aklımıza.

7732_past-futureBunun nedeni Dünya üzerinde yaptığımız düşük hızlarda ki hareketimizin zaman üzerinde ki etkilerinin algılayamayacağımız kadar küçük olmasıdır. Ancak bu etki gerçek ve ölçülebilir. Bunun için ihtiyacınız olan tek şey bir çift atom saati ve bir jet uçağı. Bu deneyi 1971 yılında bilim insanları bir atom saatini dünyanın çevresinde uçurarak yaptılar, sonrasında uçaktaki saat ile yerdeki saat karşılaştırıldı. Einstein’ın da yıllar önce tahmin ettiği gibi iki saat birbirinden farklıydı. Aradaki fark sadece saniyenin birkaç milyarda biri kadardı ancak bu küçük fark Einstein’ın teorisinin kanıtıydı. Bu deney defalarca kez tekrarlandı ve her defasında da sonuç aynıydı.

Einstein’ın zaman ile uzayı birleştirmesi, aklımızı zorlayan bir şeyi fark etmesini sağlamıştı.

Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki keskin ayrımlar sadece bir illüzyon eseriydi. Günlük hayatımızda zamanı sadece akıyormuş gibi algılarız fakat zamanın anlardan ve enstantanelerden meydana geldiğini düşünüp her olayın, anların birbiri ardına dizilmesi olarak düşünülmesi Einstein’ın düşüncesini anlamanıza yardımcı olacaktır.

7732_spacetiimeZamanı bir ekmek olarak ele alalım. Ekmeğin her bir ince dilimini de şimdi olarak düşünelim, dilimler ardı ardına gelerek zamanı oluşturduklarını farz edelim. Diyelim ki ekmeği düz bir şekilde kestik, kestiğimiz yerde herkes için tek bir an vardır, başka bir yerden kesersek bu sefer herkes için başka bir an vardır. Kısacası ekmeği kestiğimiz yerler zamanda ki farklı anlardır.

Bu Newton’ın klasik fiziğine göre zamanın 2 boyutlu uyarlamasıdır. Burada ekmeği bir çizgi gibi görüp herhangi bir noktasını da “an” olarak ele aldık.

Şimdi de Einstein’ın meşhur teorisine dönelim. Yani cisimler hızlanırsa zaman yavaşlar teorisine. Bunun yanında zamanla-uzayı birleştirelim ve 3 boyuta (genişlik, uzunluk, derinlik) zamanı da katarak evrenin boyut sayısını 4’e çıkartalım. Demin anlattığımız örneği bu sefer hızlanmış bir cisim ile deneyelim. Bu kez zamanı 3 boyuta uyarlıyoruz. Ekmeğin uzunluğu 1. boyut, genişliği 2. boyut ve derinliği de 3. boyut alıyoruz.

Eğer ki hızlandıkça zaman yavaşlıyorsa o halde ekmeği düz değil, açılı bir şekilde kesmiş oluruz ve ekmeği açılı bir şekilde kesersek, belki hızlanan cismin hemen yanındakiler çok etkilenmez fakat açı ekmeğin diğer kısmına gittiğinde büyük bir fark oluşturur. Daha basit anlatacak olursak; eğer bir cisim hızlanırsa uzayın uzak noktasında ki andan daha ileride olur.

Meydana gelmiş ve gelecek olan her şey aslında var demektir. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki fark sadece illüzyondan ibarettir.

7732_gravityPeki zamanda yolculuk yapılabilir mi?

Evet, teorik olarak yapılabilir. Hızın yanında kütle çekim kuvvetinin de zamanı bükebilme özelliği vardır. Çekim kuvveti ne kadar güçlüyse zamanda o kadar yavaşlar. Dünya’da bu etki fark edemeyeceğimiz kadar küçüktür ama yine de vardır. Bir gökdelenin en üst katında oturan biri en alttaki birine göre zamanı daha yavaş geçiyormuş gibi algılar. Bunun sebebi yerden uzak olmasıdır.

Eğer bir karadeliğe yolculuk edebilseydik bunun zamana büyük etkisi olurdu. Yıldızların sönmesinden sonra ki hallerine karadelik denir ve çok güçlü bir çekim gücüne sahiptirler. Kara deliğe yolculuk eden biri zamanın çok ama çok yavaşladığını görecektir. Kara deliğin boyutlarına ve ne kadar yaklaşıldığına bağlı olmak şartıyla, kara delikte 1-2 dakikalık kalınması Dünya’da 50 yıl gibi bir süreye tekabül edebilir. Böylece Dünya’da geleceğe gidilebilir.

Ya geçmişe doğru yolculuk?

7732_quantumBu da Einstein’ın solucan deliği dediği şeylerle mümkün olabilir. Solucan delikleri eğer gerçekten varsa bunlar uzay-zaman içerisindeki kestirme yollardır. Bunlar sadece 2 mekanı değil, 2 zamanı da bağlarlar.

Madem geçmişe gitmek mümkün o halde neden gelecekten gelen turistlerle karşılaşmıyoruz?

Şimdilik solucan deliklerinin varlığı henüz kanıtlanabilmiş değil bu da geçmişe yolculuğu muallakta olduğunu gösterir, en azından şimdilik.

Fizik yasaları; geçmişten günümüze defalarca kez gözlemlenmiş ve bunun matematiğe dökülmüş halleridir ve hiçbir fizik yasası zamanın tek yönlü olduğunu söylemez. Bu yasalar zaman ileri akıyorken de geri doğu akıyorken de geçerliliklerini korur. Günlük hayatımızda buna pek ihtimal vermesekte, fizik kanunları bunun mümkün olabildiğini gösteriyor.

Elinde ki bir bardağı yere bırakırsanız bunun sonucunun ne olduğunu bilirsiniz. Bardak yere düşer ve kırılır. Bunu geri çevirmek çok saçma gibi duruyor ama fizik kurallarına göre bu yapılabilir. Yapılması gereken tek hareket her şeyin hızını geri çevirmektir.

7732_big_bangİyi de neden hiç böyle bir şey görmüyoruz diyebilirsiniz. Bunun sebebi entropiden geçiyor, entropi kısaca; düzensizlik demektir ve evrende her şey düzenden düzensizliğe gitmeye eğilimlidir. Yani elinize bir deste kağıt alıp havaya atarsanız, yere düştüklerinde muhtemelen dağınık bir şekilde olacaklardır. Bunların attığınız sırayla düşme ihtimali 1 iken, diğer ihtimaller sonsuzdur. Baktığımız her yerde entropinin örneklerini görürüz.

Eğer entropi artıyorsa, bunu tersine çevirip ilk haline gidersek yani entropinin en düşük olduğu ana; İşte o anın evrenin başlangıcı yani Big Bang olduğunu söyleyebiliriz. Entropi neden azdı gibi birçok soru hala cevaplanmayı bekliyor ancak şunu söyleyebiliriz ki zamanın tek yönlü ilerlemesinin nedeni Big Bang’dir.

Belki de zamanı tek yönlü görüyor olmamızın sebebi doğanın daha büyük bir düzensizliğe doğru gitme eğilimidir.

Kısaca şu bardak örneğinde olduğu gibi kırılan bardağı hızları geri çevirerek eski haline getirebiliriz ancak hayal edebildiğiniz üzere bunu yapmak imkansızı istemek gibi bir şeydir. Zaman da geri döndürülebilir fakat bahsettiğimiz entropi nedeniyle bardakta olduğu gibi cam parçaları hızla çevreye savrulmakta ve bunun geri döndürülmesi teorik olarak her ne kadar mümkün gibi gözükse de pratikte şimdilik pek mümkün gözükmüyor.

Evrenin neden bu kadar düzenli bir durumda başladığını ise henüz bilmiyoruz.

Peki zamanın bir başlangıcı varsa ve düzensizlik sürekli artıyorsa bu bir sonunda olacağın anlamına gelmiyor mu? Çok uzak bir gelecekte evren nasıl bir yer olacak?

7732_howfastistheYakın zamanda yapılan keşifler bu duruma ışık tutuyor. Big Bang etkisini uzayın dışına doğru yöneltti, evren bunun bir sonucu olarak hala genişlemektedir. Pek çok kişi yakın zamana kadar bu genişlemenin yavaşladığını düşünüyordu. Fakat bilim insanları bunun tam tersini yani evrenin hızlanarak genişlediğini keşfettiler.

Zamanın sonuna gelecek olursak, evrene eninde sonunda kara delikler hakim olacak sonrasında onlarda buharlaşacak geriye uzayda dönüp dolaşan parçacıklardan başka bir şey kalmayacak.

Sanırım kötü bir son ama merak etmeyin bunları ne siz ne torunlarınız ne de torunlarınızın torunları görecek. Şimdilik arkanıza yaslanıp keyfinize bakabilirsiniz.

“Kuantum Mekaniği Bölüm 1” için tıklayın.

“Kuantum Mekaniği Bölüm 2” için tıklayın.

“Kuantum Mekaniği Bölüm 3” için tıklayın.

Kaynakça:
Our Mathematical Universe – Max Tegmark
Relativistic Quantum Physics – Tommy Ohlsson
The Quantum Universe – Brian Cox&Jeff Forshaw

Yazar: Oktay Yıldırım

 

Niels Bohr’a göre Kuantum Teori’si karşısında şok olmayan kişi bu teoriyi anlamamıştır.

Zamanın tersine simetrisi nasıl ki zaman kavramımızı yıkarsa dolanıklık da uzay kavramımızı öyle yıkar.

Peki nedir bu uzay kavramımızı yıkan dolanıklık?

Birlikte yaratılan iki şey dolanık’tır. İki elektronu ele alalım. Birini evrenin öteki tarafına gönderelim ve ona herhangi bir şey yapalım, diğer elektron ise yapılan bu şeye karşı cevap verir.
Hem de anında…

7717_entangled-atomsBu cevabın verilmesi için ya iletişim sonsuz hızda gerçekleşiyor ya da gerçekte halen bağlılar. Yani dolanıklar. Big Bang yani büyük patlama anında her şeyin dolanık olduğu düşünülürse demek ki her şey birbiriyle temas halinde.

Kuantum Mekaniği diyor ki fiziksel bir nesnenin seyahati tarif edilemez. Sadece elektronların nerede konumlanabileceği hakkında konuşabiliriz. Bunun garipliğini şöyle açıklayabiliriz; eğer bir bozuk parayı döndürürseniz, dönme boyunca kararsız kalacaktır fakat eğer onu durdurursanız yazı ya da tura olmasına zorlamış olursunuz. Durdurmadan önce ne yazıydı ne de tura, ikisinin karışımıydı. Bohr ve destekçileri elektronun bu şekilde davrandığını iddia ettiler. Bir anlamda, para dönüşü sırasında hem yazı hem turadır aynı ışık gibi.

Bohr elektronun nerede olduğunu ölçene kadar asla bilemeyeceğimizi iddia ediyordu ve bunu sadece elektronun nerede olduğunu bilmemiz değil garip bir şekilde elektronun aynı anda her yerde olmasıydı. Elektronların gerçeğin en basit yapı taşlarından biri olduğunu unutmamak lazım.

Bohr diyor ki; sadece elektronlara bakarak sihirli bir şekilde pozisyonlarını var ediyoruz. Bu da gerçekliğin olmadığını sadece potansiyel olarak var olduğu anlamına geliyor. Gerçeklik sadece ona baktığımız zaman var oluyordu. İkna edici gibi olabilir ancak birçok bilim insanı bu teoriyi keskin bir şekilde reddetti, bunların başında da Albert Einstein geliyordu.

Bohr ve Einstein kuantum mekaniğinin gerçeklikten vazgeçmek ya da vazgeçmemek olduğu konusunda ateşli bir tartışmaya girdiler.

Bohr’un teorisine göre biz ölçene kadar her iki bozuk para da döndükleri sürece ne yazıdır ne de turadır hatta yazı ve tura varolmuş bile değildirler. İşi biraz daha garipleştirelim öyleyse, ilk madeni parayı durdurduğumuzda tura gelmesiyle Dolanıklık prensibiyle birbirlerine bağlı olduklarından diğer para da eş zamanlı olarak yazı gelir. En ilginç kısım ise paranın ne geleceğini tahmin edememizdir. Tek bildiğimiz şey daima birbirlerinin zıttı sonuç verecekler.

Einstein ışıktan bile hızlı gelişen bu iletişime inanmayı reddetti. Kendi kuramı görecelik hiçbir şeyin hatta bilginin bile ışıktan hızlı hareket edemeyeceğini söylüyordu. Peki madeni para nasıl olurda diğerinin durduğunu bilebilirdi?

Einstein’ın fikri ise daha açıktı. Bunu daha kolay anlayabilmek için bozuk paraları değil de iki adet eldiven kullanalım, iki eldiveni farklı kutulara koyalım. Eğer ki bir kutuyu açtığımız da karşımıza çıkan sol teki ise diğeri de haliyle sağ teki olur. Yani bunun için birbirleriyle iletişime geçmeleri gerekmez. Baştan beri sağ ve sol vardı, kısacası gözlemcinin değiştirdiği bir durum yoktu. Değişen tek şeyse bizim buna dair olan bilgimiz.

Peki gerçeğin hangi açıklaması doğru? Bohr’un baktığımız anda gerçekliğe dönüşen ve büyülü bir şekilde iletişimde olan paraları mı yoksa Einstein’ın başlangıçtan beri kesinlikle sağ ve sol olarak bulunan eldivenleri mi?

İşler karışmaya başladı sanırım. Hazır karışmaya başlamışken bu durumu gerçekliklerimizi sarsacak kadar ileri götürelim.

7717_water_crystalsJaponya’da yapılan bir araştırma da bilgi yüklenen birçok su damlası eksi 25 derecede donduruldu ve daha sonra eksi 5 derecede bir yere konularak mikroskobik fotoğrafları çekildi. Sonuç çok ama çok şaşırtıcıydı. Kötü bilgiler yüklenen yani küfür ve hakaretler edilen su damlacıklarının şekli kötüyken, iyi bilgiler yani teşekkür ederim, seni seviyorum gibi şeyler söylenen suların şekli ise harikuladeydi.

Bazı Princeton araştırmacıları rastgele makineler çalışırken de bu durum gerçekleşir mi sorusuyla yola çıkarak bir deney yaptılar. Deney de ses bantları kullanıldı. Bantta sol ve sağ kulakta tıklamalar vardı ve hiç kimse dinlemezken parça çalındı. Sonrasındaysa katılımcıya bunu eve götürüp dinlemesi ve sol kulağa gelen tıklamaların sayısını sadece dinleyerek arttırması istendi. Katılımcı isteneni yaptı ve bandı araştırmacılara geri verdi. Araştırmacılar bandı dinlediğindeyse hayretlerini gizleyemediler, bantta gerçekten de sol kulağa gelen tıklamaların sayısı daha fazlaydı.

Katılımcı bandı dinlediğinde sadece o an etkisinde kalmamış zamanda geri giderek kayıt anında değişikliğe neden olmuştu.

Dünya’nın katı şeylerden yapılı olduğu öğretildi bizlere. Maddeden, kütleden, atomdan…

7717_atomAtomlar molekülü, moleküllerde maddeyi oluşturur ve her şey de bundan ibarettir. Ancak atomlar büyük ölçüde boştur. Örneğin bir basketbol atomun çekirdeği olsaydı çevresinde dönen atomlar kabaca 30 km uzaklıkta olurlardı.

Daha küçüğe bakıldığında uzay-zaman geometrisinin en temel düzeyine ulaşırız. Evrenin kusursuz yüzeyine ineriz. Burada bilgi ve bir düzen vardır, buna Planck Ölçeği denir ve evrenin dokusunu oluşturur. Bu seviyede büyük patlamadan bu yana olan bilgi bulunur. Evrenin yani maddenin büyük çoğunluğu boşluktur.

Fiziğin temel sayılan denklemleri vardır ve fiziğin temel denklemlerinde zamanın tersine simetri özelliği vardır. Yani bir süreç bu yasalara uygunsa bunun tersi de bu yasalara uygundur. Bu da şu demek oluyor; İnsanlar yaşlandığı kadar gençleşebilir, geçmişin bilgisine nasıl erişebiliyorsak, geleceğin bilgisine de erişebiliriz.

Kuantum fikri uzun zamandır var ancak geleceğin şu anı etkileyebilmesi fikri insanlara hala uzak ve akıl almaz olarak görünüyor. Geçmişin şimdiyle sebep sonuç ilişkisine inanıyoruz. Topu tutarım, bırakırım ve yere düşer. Bırakmak neden, düşmekte sonuçtur.

Peki topu bırakmamın nedeni yer olabilir mi?

Zamanda ileri gidilebildiği fikri sadece bilinçli beynimizdedir. Kuantum dünyasında zamanda geriye de gidilebilir. Beyinde bazı şeylerin geriye doğru işlendiğine dair ip uçları mevcut. Örneğin 1970’lerin sonlarında California Üniversitesi’nde çok ilginç deneyler yapıldı. Beyin ameliyatı yapılan hastaların kafa derilerine lokal anesteziyle kafa tasları açılır. Bu sırada hastalar uyanık ve beyin faaliyetleri çalışmaktadır. Yapılan deney ise küçük parmakları uyarıp, duyusal kortekste ilgili bölgede ki tepkiye bakılıyor, bunu elektrikle kaydediyor sonrasında hastaya hissedip, hissetmediği soruluyor. Ayrıca korteksin bu bölümünü de uyarıyordu. Şöyle düşünebilirsiniz küçük parmağı uyardığımızda bunun korteksin diğer tarafına gitmesi bir süre alır, böylece hasta uyarıdan kısa bir süre sonra onu hissedecektir. Korteksi eğer doğrudan uyarırsanız hasta bunu hemen bildirecektir. Normalde olması beklenen budur ancak bunun tam tersi oluyor ve hastanın küçük parmağı uyarılınca hasta hemen hissediyor, korteksi uyarıldığındaysa gecikmeli bir şekilde hissediyor. Deney tekrar tekrar yapıldıktan sonra araştırmacılar bilginin bir şekilde zamanda geriye yansıtıldığı sonucuna vardılar.

Bazı araştırmalarda görüldü ki insan elini oynatmaya veya bir şey yapmaya başlarken daha ne yapmaya çalıştığının bilincine varmadan beyinde belli sinir hücrelerinde bazı etkinlikler oluyor. Yani, sanki önce yapıyor sonra karar veriyormuşuz gibi.

1960’lı yıllardan günümüze yüzlerce kez yapılan başka bir deney daha var. Rastgele 1 ve 0’lardan oluşan bir dizi oluşturan makineye sadece düşünceyle 1 ya da 0’ı daha fazla getirtebilmek.

7717_cryptographyTüm deney sonuçları ve araştırmalar, 1 veya 0 istenmesinin sonuca net bir şekilde etkisinin olduğunu göstermiştir. Makineden daha fazla 1 isterseniz makine bir şekilde karşınıza 1’lerin çok olduğu bir dizi çıkartıyor.

Akla hemen şu soru geliyor tabi ki insanlar dünyanın gerçekliğini etkileyebiliyor mu? Bunun cevabı evet. Her insan gördüğü gerçekliği etkiliyor.

Bizi diğer türlerden ayıran şey Frontal Lobun beynin geri kalanına oranıdır. Frontal Lob dikkat, planlama, dürtü kontrolü, empati, organizasyon, muhakeme yeteneği..vs. gibi fonksiyonları vardır. Beyin, nöron denilen minik sinir hücrelerinden oluşur, bunların diğerleriyle birleşip nöron ağları oluşturan minik dalları vardır. Her bağlanma beyin için bir bilgiyi ifade eder.
Beyin gördüğüyle, hatırladığı arasındaki farkı asla bilmez çünkü aynı sinir ağları ateşlenir. Zihinsel bir prova yapar ve bu yetimizi kullanırsak beyin devrelerinin geliştiği görülür.

7717_brainHiçbir dini metinde düşünce önemsizdir yazmaz. Dua ve niyet dinlerin en büyük gerçeklikleridir. Bunun nasıl işe yaradığını açıklamaksa Kuantum Mekaniği ve gözlemcinin işidir. Düşünceyi eğer her şeyden daha gerçek yapabilirsek, ki beyin bunu yapabilir. Frontal Lob düşünceyi uzun zaman tutmamızı sağlar, zaman ve mekan algısı ortadan kalkar ve bu da Kuantum alanına girdiğimiz, düşünceyi her şeyden daha gerçek kıldığımız bir andır.

Bu Dolanık Evren kavramını alıp, insan deneyimine uyarlarsanız bu kendini acaba nasıl gösterir?

Eğer başka bir zihinle bağlantı oluşturulursa buna telepati, başka yerde ki bir nesneyle bağlantı varsa durugörü, zamanı aşan bir bağlantı varsa buna kehanet, düşünce gücüyle cisimleri hareket ettirme olayını ise telekinezi olarak adlandırıyoruz. Böyle sayabileceğimiz 10-12 psişik deneyim türü daha var bildiğimiz. Fakat bu yalnızca buz dağının görünen küçücük bir kısmı.

“Kuantum Mekaniği Bölüm 1” için tıklayın.

“Kuantum Mekaniği Bölüm 2” için tıklayın.

Kaynakça:
Joseph Dispenza D.C – Doctor of Chiropractic Degree at Life University
Dr. Masaru Emoto – Doctor of Alternative Medicine. Pen İnternational University Japan Director, Messages From Water
Stuart Hameroll M.D University of Arizona Toward a Science of Consciousness, Ultimate Computing
Andrew Newberg M.D University of Pennsylvania
Drean Radin Ph.D University sonoma state
William Tiller Ph.D Stanford Universty Department of Materials Science

Yazar: Oktay Yıldırım

Gezegenlerin güneşin etrafında dönmesini sağlayan yasaları, elimizden bıraktığımız bir cismin yere nasıl düştüğünü, havuzun yüzeyinde ki dalgaların nasıl hareket ettiğini kısa bir süre önce çözdüğümüzü düşünüyorduk. Bu olayları açıklayan yasaların hepsi klasik mekanik denilen denklemlerle ortaya çıkıyor ve bu yasalar sayesinde maddelerin davranışlarını kesin bir şekilde önceden kestirebiliyorduk.

Kurucularından Niels Bohr’a göre Kuantum Mekaniği düşündüğümüz gibi garip bir şey değildir. Yalnızca düşünebildiklerimizden daha gariptir. Kuantum Kuramı her şeyi değiştirmişti çünkü, eskiden mekanik bir sistem olarak düşünülen dış evren artık bir zeka ağına dönüşmüştü.

Bohr bu gizemi çözmenin yolunun maddenin kalbinden yani atomun yapısından geçtiğine inanmıştı. 1910’ların başında Niels Bohr maddenin atomlar düzeyinde incelenmesinde klasik fiziğin yetersiz kaldığını düşünüyordu. Bunun üzerine çalışmalarını atom üzerine yoğunlaştırdı ve 1913 yılında Rutherford’un atomik yapılarını, Max Planck’in kuantum teorisine uyarladı ve kendi Bohr atom modelini yarattı.

7683_bohr_modeliNiels Bohr atomların küçük güneş sistemlerine benzediğini ve elektron denilen çok daha küçük moleküllerin güneş etrafında dönen gezegenler gibi çekirdeğin etrafında döndüğünü düşünüyordu. İlerleyen zamanlarda Dünya’yı sarsan ışığın hem parçacık hem de dalga hareketi yapması üzerine çalışmalara başladı ve bunun sonucunda da çok ilginç bazı sonuçlara vardı.

Bohr, atom ısıtıldığında elektronlarının uyarılabileceğini ve sabit bir yörüngeden diğerine sıçrayabileceğini keşfetti. Her bir sıçrama ışık formunda çok belirgin frekanslarda enerji yayabiliyor ve atomların bu ışımalar sonucunda çok belirgin renkler ürettiğini gördü. Kuantum sıçraması tabiri de buradan gelmektedir. Bu sıçramanın ilginç noktası ise elektronun bir yörüngeden diğerine atlamasıdır. Yani elektron iki yörünge arasında ki boşlukta hareket etmiyordu. Bohr bu durumun atomların içinde ki elektronların özelliklerinden kaynaklandığını öne sürdü. Tüm enerji tekrar bölünemeyen belirli minimum miktarlarda kuantumlar denilen farklı parçalardan geliyordu ve bu yüzden elektronlar belirli farklı yörüngeleri işgal edebiliyordu.

Peki parçacık olan elektronlar nasıl oluyor da dalga hareketi yapabiliyorlardı?

1920’lerde yapılan çifte yarık deneyinin ardından bilim insanları dalgaların tam anlamıyla nasıl hareket ettiklerini bilmiyorlardı. Evet bir girişim deseni ortaya çıkıyordu fakat detaylarını bir türlü anlamamışlardı.

Sonunda Max Born adında bir bilim adamı dalga denkleminin ne anlama geldiği konusunda yeni ve devrim niteliğinde bir fikir ortaya attı. Born dalganın elektrondan ya da daha önce bilimde karşılaşılmış hiçbir şeyden yayılmadığını söyledi ve oldukça tuhaf bir şeyden bahsetti “Olabilirlik Dalgası”…

7683_schrodingerBorn herhangi bir yerdeki dalga boyutunun orada bulunan elektronun olasılığının önceden tahmin ettiğini ileri sürdü. Bir elektronu fırlattığımız zaman nereye gideceğini tam olarak asla bulamayız. Fakat Schrödinger Denklemi’ni kullanırsak fırlattığımız herhangi bir elektronun gideceği yeri kesin bir şekilde tahmin edebiliriz. Burada kafamız biraz karışmış olabilir. Bunun için basit bir örnek verelim. Hatırlarsanız çifte yarık deneyinde gönderdiğimiz elektronlar bir girişim modeli oluşturmuşlardı. İşte bu girişimde bantlarda ki yoğunlukların oranını veren bir denklemdir Schrödinger Denklemi. Örneğin elektronların perde de en kenara gitme olasılığı %8 iken perdenin ortasına gitme olasılığı %33’tür. Bu tarz tahminler sürekli deneyler yapılarak defalarca kez doğrulanmıştır. Yani Kuantum denklemleri inanılmaz şekilde kesin ve doğru bir hal almıştır.

Sizinde kabul edeceğiniz gibi Kuantum tamamen olasılık üzerine kurulu bir sistemdir.

7683_girisimEvrendeki bütün cisimler kesinlik değil olasılık kurallarına göre yönetilen atomlardan ve atomu oluşturan moleküllerden meydana gelmiştir. Kuantum açısından kabul görülen düşünce artık buydu. Fakat bu düşünceyi Einstein hiç ama hiç sevmedi ve o ünlü sözü söyledi: “Tanrı zar atmaz.” Diğer fizikçiler ise bu konudan çokta rahatsız olmadı çünkü kuantum denklemleri onlara atom gruplarının ve ufak moleküllerin davranışlarını çok net bir şekilde tahmin edebilme gücü veriyordu. Çok geçmeden bu güç inanılmaz buluşlara öncülük etti. Lazerler, transistörler, kuantum bilgisayarlar ve tüm elektronik dalları gibi.

7683_bozuk_paraTüm bu zaferlere rağmen kuantum hala gizemini korumaktadır.

Niels Bohr’a göre ölçüm her şeyi değiştirir. Molekülü ölçmeden ya da gözlemlemeden önce özelliklerinin belirsiz olduğunu düşünüyor. Yani ölçme hareketi moleküle karar vermesi için zorluyordu. Bohr gerçekliğin temelinde olasılık olduğunu kabul etti. Fakat Einstein kesinliğe inandı ve 1935 yılında nihayet kuantum mekaniğinin zayıf noktasını bulduğunu düşündü. Kuantum Mekaniği’nde bu dolanıklık olarak geçmektedir.

Dolanıklık, kısaca kuantum denklemlerinden gelen teorik bir tahmindir. Bir sonra ki makalede kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

Kaynakça:
Quantum Mechanics Concept and Applications – Nouredine Zettili
The Quantum Universe – Brian Cox&Jeff Forshaw
Relativistic Quantum Physics – Tommy Ohlsson
The Quantum World – Kenneth W. Ford
The Strange World of Quantum Mechanics – Daniel F. Styer

Yazar: Oktay Yıldırım

kaynak:bilgiustam.com

Bilimsel bir bakış açısıyla her şey çok çok hızlı gelişiyor. Sadece birkaç kuşak öncesine kadar nesneleri sadece gördüğümüz gibi algılıyorduk. Gördüğümüz şey doğruydu. Yani Newton’ın dünyası…

Newton’a göre yaşamımızın temeli, kütle çekimidir ve bu fikir bilim tarihinde bir çığır açmıştır.

Teknoloji o kadar gelişmiştir ki artık teleskopların yerini radyo teleskoplar, mikroskopların yerini ise elektro mikroskoplar aldı. Elektro mikroskoplar sayesinde görebildiğimiz nesneler o kadar küçüldü ki onlara mercek aracılığıyla bakıldığında foton onlara çarpıp gelecek ve bu sayede hareketinin yönü değişecekti. Bir anlamda atomun iç dünyasına doğru yapılan yolculuk her şeyi değiştirdi. Çünkü bilim insanları bu parçacıkların aslında parçacık olmadığını keşfetti. Ölçüleri parçacıkları andırıyordu fakat dalgalar gibi yayılıyor ve hareket ediyorlardı. Bunun üzerine bilim insanları bir dizi kuram ortaya attılar. İşte bütün olarak bunlara Kuantum Kuramı ya da Kuantum Mekaniği denilmektedir.

Berlin 1890…

Almanya kendi içindeki birliği yeni sağlamış ve sanayiye aç bir ülkeydi. Bu tarihlerde Almanya’da Edison’un yeni buluşu olan lambanın patentini alabilmek için milyonlar harcayan birkaç mühendislik firması kuruldu. Firmalar Alman İmparatorluğu’na sokak lambası yapmanın getirilerinin çabucak farkına vardılar. Farkında olmadıkları şeyse, bunun bilim açısından bir devrim olmasıydı.

Edison’un lambası ilginç bir soruna işaret ediyordu, mühendisler lamba telini elektrikle ısıttıklarında parlıyordu. Bunun bilimsel açıklaması ise o tarihlerde henüz bilinmiyordu. Mühendisler bu gizemi çözmek için baya istekliydiler ve yeni Alman İmparatorluğu’nun vermiş olduğu desteklerle Berlin Enstitüsü kuruldu ve oraya ünlü de bir bilim adamı getirildi.

Bilim adamının adıysa Max Planck’ti.

6948_max_planckPlanck gelir gelmez basit gibi görünen bir problem üzerinde çalışmalarına başladı. Işığın rengi neden lamba telinin sıcaklığının artmasıyla değişiyordu?

Bunu bulabilmek için Planck ve arkadaşları siyah cisim ısıtıcısı adıyla bir sistem kurdular. Kısaca açıklamak gerekirse siyah cisim ısıtıcısı sıcaklığı ve frekansı ölçebilen bir alettir. Bu çalışmaların sonucunda Planck ışığın rengi, frekansı ve enerjisi arasında matematiksel bir ilişki buldu. Fakat bu ilişkiyi tam olarak anlamadı.

Öte yandan bilim dünyasının o sıralar en çok ilgisini çeken bir başka konuysa radyo dalgaları ve bu dalgaların nasıl iletildiğiydi. Bazı bilim insanları da bu konu üzerinde çalışmalarını sürdürüyorlardı.

Yapılan çalışmalar neticesinde elektroskop bulundu ve üzerinde ışığın herhangi bir etkisi olup olmadığına yönelik deneyler yapıldı. İlginç bir şekilde, kırmızı ışığın gözle görülür bir etkisi olmazken mor ötesi bakımından zengin olan, özel bir mavi ışık elektroskobun yapraklarını tamamen kapattı. Peki mor ötesi ışık bunu neden kırmızı ışıktan çok daha iyi yapabilmekteydi?

Bu yeni bilmece bilim dünyasında, foto-elektrik olay olarak bilinmeye başlandı.
İki bilinmezlik bilim dünyasını tamamen etkisi altına almıştı. Mor ötesi ışınlar ve foto-elektrik olayı…

Bilim su götürmez bir şekilde ışığın bir dalga olduğunu söylüyordu. Işık dalgalar halinde yayılıyor ve büyük dalga boylarının etkisi daha güçlü oluyordu. Her şey buraya kadar güzeldi ancak dalga boyu büyük olan kırmızı ışık elektroskoba etki edemezken, dalga boyu küçük olan mavi ışık nasıl oluyor da elektroskobun yapraklarını hareket ettirebiliyordu.

6948_albert_einsteinBunun çözümü için birinin düşünülmeyeni düşünmesi lazımdı. O kişi Albert Einstein oldu.

Einstein foto-elektrik olayını açıklayacak yeni bir teori ortaya attı ve ışığın bir mermi gibi parçacık hareketi yaptığını söyledi. Parçacıkları açıklamakta kullanmış olduğu terimse Kuantum’du.

Einstein’a göre kırmızı ışığın her partikülü çok küçük enerjiler taşımaktaydı çünkü kırmızı ışık düşük frekansa sahipti. Mavide ise durum tam tersiydi yani yüksek frekansa sahip ve her bir ışık parçacığı daha fazla enerji taşıyordu. Bu teori foto-elektrik olayını iyi bir şekilde açıkladı. Ayrıca Einstein’ın bu fikri Planck’in gizemli lamba sorununu çözmeye yardımcı oldu. Işığın rengi değişiyordu çünkü artan enerjiyle birlikte ışığın dalga boyu değişiyor ve bu da renkler arası geçişi sağlıyordu.

Ancak Einstein’ın teorisi bir şeyi açıklarken arkasında koca bir bilinmezlik getiriyordu. Işık gölge deneylerinde bir dalga olduğu kesin bir şekilde defalarca kez ispatlanmıştı. Şimdiyse tam tersi söyleniyordu. Öte yandan ise Einstein’ın teorisi mor ötesi ve foto elektrik bilmecelerini mükemmel bir şekilde açıklıyordu.

Peki ışık dalga halinde mi yayılıyordu yoksa parçacık hareketi mi yapıyordu? Bilim dünyası her yerde bunu tartışıyor, bunu merak ediyordu ve sonunda dünyanın çeşitli yerlerinde Einstein’ın ışığın parçacık hareketi yaptığı teorisi üzerine çalışmalar başladı.

Işığın nasıl hareket ettiğinin ilk verileri de gelmeye başladı haliyle. Ve sonunda Albert Einstein’ın teorisi ispatlandı yani ışık parçacık hareketi yapıyordu fakat aynı zamanda dalga hareketi de yapıyordu.

Peki bu nasıl mümkün oluyordu?

6948_tek_yarik2O zaman sizi çift ve tek yarık deneylerine alalım. Öncelikle parçacıkların ve dalgaların nasıl hareket ettiğine bakalım. Bunun için basit bir deney düzeneğini ele alalım. Elimizde demir bilye atan bir silah, bir adet ortasında yarık olan engel ve en arkada da büyük bir karton olsun. Eğer silahla yarığa defalarca kez ateş edersek kartonda oluşan şekil düz çizgi gibi bir bant olacaktır.

Şimdi de dalganın nasıl davrandığına bakalım. Bunu da havuzda yaptığımızı düşünelim, yine tek yarıklı bir engel ve en arkada şeklin oluşacağı bir alan. Eğer tek yarıklı bir engele dalga gönderirsek, dalgalar yarıktan geçerler ve arkada ki alanda şekilde ki gibi ortası daha güçlü, kenarlara doğru daha zayıf bir şekil oluşur.

Bunu bir de çift yarıklı düzenekler de yapalım.

6948_dalgaEğer demir bilye atan silahtan çift yarıklı engele defalarca kez ateş edersek kartonda bu kez iki çizgi şeklinde bantlar oluşacaktır. Aynı şeyi bu kez havuzda yapalım ve çift yarıklı bir engele dalga yollayalım. Dalgalar çift yarıktan geçerken her yarık kendine yeni bir dalga oluşturur. Birinin tepesi diğerinin tepesi, birinin dibi diğerinin dibiyle çakışır ve arkada ki alanda bu kez bir girişim şekli oluşur.

Parçacıkların ve dalgaların nasıl hareket ettiğini öğrendik. Şimdi bunu ışığa uyarlayalım. Ne dersiniz?

Öncelikle elimizde elektron yollayabilen bir alet olduğunu düşünelim ve bu aletle tek yarıklı engele elektronları yollayalım. Sonuç olarak perde de aynı demir bilyelerde olduğu gibi tek çizgiden oluşan bir şekil oluşur. Bunu bir de çift yarıklı engelde deneyelim. Normal şartlarda çift yarıklı demir bilye deneyinde ki gibi 2 çizgiden oluşan bir şekil oluşmasını bekleriz. Ancak öyle olmuyor ve çift yarığa yollanan elektronlar aynı dalgalar gibi bir girişim deseni oluşturuyor. Bilim adamları da sizler gibi şaşırıyor tabi ki de.

Nasıl olur da elektron gibi bir madde parçası dalga gibi hareket eder?

Bunun yanıtını bulabilmek için deneyi daha detaylı bir şekilde yapıyorlar ve elektronları tek tek atmaya karar veriyorlar. Tüm hazırlıkları yapıyorlar ve makineyi ayarlayıp elektronları yollamaya başlıyorlar. Fakat bir saat sonra yine girişim modeli oluşmuştu perde de.

6948_ift_yarikBilim adamları bir türlü inanamadılar bu duruma ve daha da yakından bakmaya karar verdiler. Bu kez engelin hemen yanına bir ölçüm cihazı konuldu. Böylelikle elektronun hangi yarıktan geçtiği bilinecek ve bu gizem sonunda çözülecekti.

Düzenek hazırlandı ve elektronlar tek tek yollanmaya başlandı. Fakat Kuantum hayallerin de ötesindeydi. Onlar gözlemleyince elektronlar demir bilyeler gibi davrandı ve iki çizgiden oluşan bantlar ortaya çıktı.

Elektron farklı davranmaya karar verdi, sanki izlendiğinin farkındaymış gibi ve işte tam da burada Kuantum’un garip serüveni başladı.

Madde nedir? Parçacık mı dalga mı?

Peki ya gözlemcinin tüm bunlarla alakası neydi?

 

Kaynakça:
Quantum Mechanics Concept and Applications – Nouredine Zettili
The Quantum Universe – Brian Cox&Jeff Forshaw
Relativistic Quantum Physics – Tommy Ohlsson
The Quantum World – Kenneth W. Ford
The Strange World of Quantum Mechanics – Daniel F. Styer

Yazar: Oktay Yıldırım

kaynak:bilgiustam.com

 

 

Işık saniyede 300.000 km (üç yüz bin) hızla hareket etmektedir. Dünyamız içinde düşününce bu hız ulaşılamaz, muazzam bir hız olarak görünüyor. Öyle ki ışık, bir saniye içerisinde Dünya’nın çevresini 7 kez dolaşabilir. Dünya’dan Ay’a bir saniyede gidebilirdik.Fakat Evrenin muazzam büyüklüğü göz önüne alınınca ışık hızı yetersizdir. Eğer Işık hızında hareket etseydik, Güneş’e 8 dakikada ya da en yakın galaksi olan Andromeda’ya 2 milyon yılda gidebilirdik. Einstein’ın “görelilik kuramına” göre ışık hızından yüksek bir hız yoktur. Yani ışık hızı limit noktasıdır. Fakat o zamanlar bugün bilinen bilgilerin birçoğu bilinmiyordu. Örneğin evrenin sürekli genişlediği.

Evrende yolculuk yüzlerce yıldır insanlığın en büyük hayalleri olmuştur. Birçok bilim kurgu filmlerine ve belgesellerine konu olmuş olan ışık hızının ötesi var mı acaba? Günümüzde bilim adamlarına göre ve yapılan deneylere göre böyle bir şey mümkün. Bilim adamları tarafından yapılan, halen devam eden İsviçre’deki CERN deneyinde, atomik boyuttaki parçacıklar çarpıştırıldı. Gerek evrenin oluşumu, gerek ışık hızı hakkında önemli bilgiler elde edildi. Bazı parçacıkların az da olsa ışık hızını geçtiği saptandı. Bilim adamları sonuçların yanlış olma ihtimaline karşın, bunu 15 bin kez tekrarladılar ve sonuç yine aynı çıktı. Yine de bilim adamları bunun yanlış olabileceğini söylüyorlar. Peki yanlış değilse? O zaman görelilik kuramı tamamen kalkmasa bile büyük değişikliklere uğrayacaktır. İnsanlığın yüzyıllardır hayalini kurduğu uzayda yolculuğu beklide mümkün olabilecek ve insanlık galaksinin sınırlarını zorlayabilecek. Günümüzde bu konuda bazı teoriler var.

Takyonlar

4453_3

Işık hızından yüksek hızların mümkün olduğunu söyleyen teorilerden biri “Takyon”lardır. Teorinin özünde sanal sayılar vardır. İzafiyet teorisine göre E = m.c²’dir. Burada E: enerji, M: kütle, c: ışık hızıdır. Yani enerji ve kütle, hıza bağlı olarak değişir. Ama bu formülün sade halidir, formülün asıl hali şudur:

Bu teoriye göre eğer, cismin hızı ışık hızından hızlı olursa karekökün içerisi eksili çıkar. Buda kütleyi eksi değerlikli yapar. Normalde kütle eksi olamaz diyebiliriz, fakat sanal sayılar matematikte kabul gördükten sonra birçok konuda faydalı olmuştur. Bilinen fizik kurallarına göre bu mümkün değildir, fakat matematik bunu onaylıyor. Işık hızının altındaki bir hızda hareket eden şeylere madde dersek eğer, ışık hızından yüksek hızda hareket eden şeylere de anti madde diyebiliriz. Fakat burada sınır ışık hızıdır, maddeler nasıl ışık hızında hareket edemezse, takyonlar da ışık hızında hareket edemezler.

Sicim Teorisi

Sicim teorisi,temel fizik modellerinden biridir.Bu teori evrendeki her şeyin sicim denilen bölünemeyecek kadar küçük olan (on üzeri eksi 35 metre) maddelerin farklı rezonanslarda titreşimi sonucu oluştuğunu söyler. Bilim adamları son 5 yıldır bu teoriye “Her Şeyin Teorisi” diyorlar. Bilim adamlarına göre sicimler gözlemlenebilir ve anlaşılırsa,en küçük alemlerden en büyüğüne kadar her şey rahat bir şekilde açıklanabilecek.

M-Teorisi

M-Teorisine göre macro (büyük) alemlerdeki soruların cevabını micro (küçük) alemlerde bulabiliriz. Küçük bir örnekle açıklamak gerekirse,bir saç teli uzaktan bakılınca tek boyutlu olarak görünür,yani sadece uzunluğu olduğu görünür. Ama bir karınca ya da bir pire için telin uzunluğu,hatta genişliği dahi vardır. Atomik boyutta da durum böyledir. İnceleyemediğimiz sicimler eğer gözlemlenebilirse, evrenin sırları hakkında birçok yeni bilgi edinebilir ve farklı boyutlara kapı açabiliriz.

4453_1

Kaynakça:Yazar: Hasan Can Bozkurt
http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/09/24/isik-hizi-gecildi
http://tr.wikipedia.org/wiki/Takyon
http://tr.wikipedia.org/wiki/I%C5%9F%C4%B1k_h%C4%B1z%C4%B1
http://www.yasarozkan.com/makaleler/8-makale-takyonlar

April 6, 2017

Albert Einstein, bilim dünyasına kazandırdığı çalışmalarıyla elbette ki ayrı bir yerde duruyor. Onun bilimsel çalışmalarının ışığında gelişen dünya, muhakkaktır ki kendisine çok fazla şey borçlu.

Bilim için yaptıklarının yanı sıra düşünsel dünyasından insanlığa aktardıkları da oldukça önemli ve altı çizilesi cümleler barındırıyor. İşte Albert Einstein’dan insanlığa bir armağan gibi kurulmuş altın değerinde öneriler.

1. Benim merak ettiğim neden bazı insanların başarılı olup bazılarının olamadığıdır. Bu yüzden yıllarca başarı üzerine çalıştım.

einstein
Merakınızın peşinden giderseniz başarıya ulaşırsınız.

2. Benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir.

Albert Einstein
Aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz.

3. İnsanı ayakta tutan iskelet ve kas sistemi değil, prensipleridir.

12gravity_hp-facebookJumbo

4. Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur.

861940981401539267232827687

5. Posta pullarının gideceği yere varasıya kadar mektuba yapışıp kalmasından ötürü çok değerli olduğu söylenir.

Albert-Einstein-Violin
Posta pulu gibi olun ve başladığınız işi bitirin.

6. İki atı aynı anda süremezsiniz. Bir şeyler yapabilirsiniz ama her şeyi yapamazsınız.

albert_einstein_1945
Şimdiye odaklanın ve bütün enerjinizi şu anda yaptığınız işe verin.

7. Hayal gücünüzün hantallaşmasına izin vermeyin. Hayal bilimden daha önemlidir, çünkü bilim sınırlıdır.

32af550b-9ac1-4292-8f42-5b4d83540387
İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.

8. Hata yapmaktan korkmayın. Eğer nasıl okuyacağınızı bilirseniz hatalar sizi daha iyi bir konuma getirebilir.

maxresdefault
Başarılı olmak istiyorsanız yaptığınız hataları üçe katlayın.

9. Geleceği ayarlamanın tek yolu olabildiğiniz kadar şimdide olmaktır. Şu anda dünü ya da yarını değiştiremezsiniz. Önemli olan tek an şimdidir.

23359-004-ADFA47C8

10. Zamanınızı başarılı olmak için harcamayın, değerler yaratın. Eğer değerli olursanız başarı kendiliğinden gelecektir.

everything-you-ever-wanted-to-know-about-albert-einstein (1)

11. Her gün aynı rutinde yaşayarak farklı görünmeyi bekleyemezsiniz. Hayatınızın değişmesini istiyorsanız kendinizi değiştirmelisiniz.

vv

12. Bir konuyu tartışabilirsiniz ama bu size sadece felsefi bir anlayış kazandırır. Bir konuyu bilmek istiyorsanız onu deneyimlemelisiniz.

einstein-teoria_0

13. Yapmanız gereken iki şey var. Birincisi oynadığınız oyunun kurallarını öğrenmek. İkincisi ise oyunu herkesten iyi oynamayı istemek.

Science - Physics - Albert Einstein

Bu iki şeyi yaparsanız başarı sizinle olur!

14. Zorlukların göbeğinde fırsatlar yatıyor.

einstein-piyano

15. Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.

albert-einstein-e-mc

Kaynak: 1

Barbaros Akkurt

.

Japon araştırmacılar seri üretim güneş panellerinin verimliliğinde yeni bir rekora imza attı, bunun anlamı bir miktar daha Güneş enerjisinin elektriğe dönüştürülmesi demek oluyor.

Güneş panelleri için verimlilik rekoru artık %26,6 – 2015 yılında kırılmış önceki rekoru egale etmiş durumda. “Silisyum güneş pillerinin foto-dönüşüm etkinliğini artırmak, yenilenebilir elektriğin ortaya konması için önemli bir adım” diye konuşan Japonya’nın Kaneko şirketinin yetkilileri, “silisyum fotovoltaik enerjinin potansiyelini onaylamış oldu”diyor.

Rekor kıran verimlilik seviyesine ulaşmak için, elektronların bulunamadığı ve güneş enerjisinin boşa harcandığı bant boşluklarını azaltmak için hücrelerin içine tabaka halinde silisyum ilave etmiş.

Bu yaklaşıma ince film hetero-dirsek (HJ) uygunlaştırması deniyor ve diğer araştırmacılar bu yöntemi daha önce denemiş olmalarına rağmen Kaneko araştırmacıları bu tekniği geliştirmiş ve %26,6’lık yeni rekora imza atmış oldular.

Ekip, çalışmalarını hücrenin arkasına doğru düşük dirençli elektrotlar yerleştirerek en uygun hale getirmişler, böylelikle ön taraftan toplanan fotonların sayısını en üst düzeyde tutmuşlar. Foton toplanması amorf silisyum ve üst taraftaki yansımayı önleyici tabakalarla daha da iyi olmuş ve güneş enerjisinin kaybolan kısmı azaltılmış.

Araştırmalarla elde edilen panellerin bazı hallerde verimlilikleri artmışsa da (bazı hallerde %40’ı aştığı belirtiliyor), evsel kullanım amaçlı panellerde bu rekor yeni ve tüketici panelleri için hangi teknolojilerin uygun olduğunu söylemek her zaman kolay değil.

Bir nesnenin tüketici dostu olmasının tarifi her zaman değişiyor, bunun sebebi üretim süreçlerinin gelişmesi ve maliyetlerin aşağıya çekilmesi; dolayısı ile bunu takip etmek kolay olmuyor. Fakat sözün özü, bir gelişim yaşıyoruz.

Bu özel durumda, kristal silisyum esaslı güneş panel hücreleri kullanılıyor ve bilim insanlarının en iyi tahminlerine göre %29 civarında bir teorik verimi var. Bu piller güvenirlilikleri ve maliyetlerinin nispeten düşük olması nedeniyle endüstri standardı haline geldi.

Her  zamanki gibi, yukarıda gösterilen verimlilik planı (ABD Ulusal Yenilenebilir Enerji Laboratuarı) çeşitli güneş panel teknolojilerinin nereye gittiği konusunda faydalı bilgile verecektir.

Araştırma ekibi, elde ettikleri başarının seri üretimde de sürmesi için gerekli adımları keşfetmekle meşgul, ancak bunun uzun süreceğini düşünmüyoruz ve Güneş’ten gelen daha çok enerjiyi kullanmanın mümkün olacağına inanıyoruz.

Kaynak: sciencealert.com

Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği ve Amerika Birleşik Devletleri Ankara Büyükelçiliği ortaklığında yürütülen “Bilim ve Teknolojide Kız Çocuklar” (Girls Can STEM) projesi endüstriyelleşmiş toplumlarda cinsiyetlendirilmiş olan bilim ve teknoloji alanlarında eşitsizliği ortadan kaldırmayı ve özellikle kız çocukları pozitif bilimlere yönlendirmeyi, bilim ve teknoloji alanlarında üretim yapmaları için onları teşvik etmeyi, yenilikçi düşünmeye sevk etmeyi ve sorgulayıcı araştırmaya dayalı bir öğrenim hayatı için ilk adımları atmayı amaçlamaktadır.

Proje kapsamında Ankara, Kırşehir, Yozgat, Niğde ve Sivas illerinde belirlenen okullarda eğitim ve atölye çalışmaları düzenlenecektir.

7. Sınıf öğrencilerine yönelik olan proje kapsamında, kadın ve erkek rollerine dair kalıplaşmış yargıların yıkılmasına yardımcı olmak, erken yaşta çocukların ufuklarını açmak ve onları pozitif bilimlere yönlendirmek amacıyla eğitimler düzenlenmesi planlanmıştır. Ayrıca, kız çocukların meslek edinirken göz önünde bulundurdukları seçeneklerin çeşitlenmesi gayesiyle, bilim ve teknoloji alanında çığır açmış örnek bilim insanlarıyla çocukları buluşturmak, projenin önemli adımlarından birini oluşturmaktadır. Projemiz, bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında teknik bilgi ve beceriler veren, öğrencileri gerçek hayata hazırlayan, modern iş hayatının gereksinimlerine ve becerilerine öncelik veren bir eğitim yaklaşımı hedeflemektedir.

Projenin fiili olarak saha çalışması 23 Nisan itibariyle başlayacak.

Daha fazla bilgi için:

Metro Skyway, Tel Aviv merkezli Urban Aeronautics’in bir alt kuruluşu olarak, 2022 yılına kadar dört kişilik, hidrojen yakıtlı “uçan araba”ların tepemizde uçacağını beklediklerini ifade etti.

Araç önce jet yakıtı kullanacak, ama daha sonra teknolojisi ticari olarak yarışabilir hale gelince sıvı hidrojene dönecek. VTOL olarak bilinen dikey kalkışlı ve inişli arabaya CityHawk ismi veriliyor ve Urban Aeroutics tarafından patentli iç rotor sistemi de bulunuyor.

Urban Aeronautics’in başkan yardımcısı olan Janina Frankel-Yoeli, “hidrojen kullanmanın tek yolu çarpışmaya karşı dayanıklı yakıt tankları kullanmak” diyor, “ancak şu anda kullanımda olan oldukça fazla hidrojenli taşıt var ve hidrojen yakıtının neden jet yakıtından daha güvenli olduğunu açıklayacak birkaç da sebebimiz var”.

Bunun başarıya ulaşamayacak bir proje olduğunu düşündüyseniz bir de Urban Aeronautics’in bu konuya on yıldan fazla bir süredir kafa yorduğuna dikkat edin. Kuzey İsrail’de bir tonluk, insansız Cormorant isimli aracın deneme sürümleri devam etmekte.

Cormorant, İsrail silahlı kuvvetleri için tasarlanmış. Uçuş testinin bakılacak bir tarafı yok, ancak inişte Cormorant’ın toprak üzerindeki bir işarete odaklandığını ve otomatik olarak onun yanına indiğini söyleyelim. İsrail’de 2004 yılında AirMule isimli atasına yapılan ilk testten bu yana Cormorant’ın çok yol kat ettiğini kabul etmek lazım.

Metro Skyways, CityHawk’ın Cormorant’a göre daha basit bir tasarıma sahip olacağını söylüyor, ve silahlı kuvvetlere ait ekipman yerine yolcu taşıyacak. Cormorant’ın, binaların arasından ve elektrik kablolarının altından geçebileceğini, en fazla 185 km/h hızla gideceğini, havada bir saat kadar kalacağını ve yaklaşık 500 kg taşıyacağını ekliyor. Şirket Cormorant’ın otomatik özelliklerinden bir kısmını alıp CityHawk’a entegre etmeyi umuyor.

Ama bu şeyin uçmasına izin verilecek mi? Metro Skyways, uçan taksi kavramının ABD ve Avrupa uçuş güvenlik standartları ile tam uyumlu olduğunu düşünüyor, ancak bu düzenleme kuruluşları henüz bu VTOL projesini görüşmeye başlamadı ve güvenliği düzenleyecek standartları da kurmuş değil.

Uzmanlar VTOL teknolojisinin büyük iş yapacağı görüşünde. Airbus “Vahana” uçan araba tasarımı üzerinde çalışıyor ve geçtiğimiz haftalarda Washington, DC’deki büyük bir “kentsel hava hareketliliği” konferansı düzenledi. Önümüzdeki haftalarda ise Uber Dallas’taki bir kısım uzmanı toplantıya çağıracak ve dünyanın ilk talep üzerine çalışan hava ağ sistemini kurmanın olasılığını tartişacak.

Şu anda pencereden bakınca uçan arabaların var olmadığını görüyorsunuz. Henüz bir prototip bile görmüş değiliz. Uçan arabalar bir yana uçan Uber’lerin gökyüzünde süzüldüğünü görmeden önce gürültü seviyesi, pil ömrü ve hava-trafik kısıtlamaları gibi çok sayıda zorluk tasarımcıların önünde engel olarak duruyor.

Kaynak: theverge.com

Yazar: Peyman Mahouti

Prof. Dr. Volkan Baltacı, yeni geliştirilen cihazlar ile kişinin tüm genetik dizisinin çıkarılabileceğini, genetik şifrenin bilinmesinin de hastalıkların tedavisinde önemli bir aşama sağlayacağını açıkladı.

Genetik bir tanı merkezinin direktörü olan Prof. Dr. Baltacı, genetik çalışmalar konusunda gelinen noktada AA muhabirine açıklamalarda bulundu.

Direktörlüğünü yürüttüğü genetik tanı merkezince kullanılan ve genetik şifreyi ortaya çıkaran cihazı tanıtan Baltacı, “Bir insan genomu demek, bir hücrenin içindeki tüm genetik materyal demek.

Bu tüm genetik materyali bu cihaz bize dizeleyip verebiliyor. Bunu da çok büyük kapasiteli depolarda ancak saklayabiliriz ve çok kapasiteyi bilgisayarlarda da yorumlayabiliyoruz.” diye konuştu.

Baltacı’nın sözünü ettiği genetik materyalin bir cihaz aracılığıyla dizelenmesi, insan DNA’sında yer alan tüm genetik özelliklere sahip şifrelerin, yakın gelecekte “hafıza kartlarına” yüklenebilmesine imkân tanıyacak.

Bu sayede, genetik geçmiş, artık küçük bir hafıza kartında cüzdanda taşınabilecek.

“Genetik Şifrede Bir Hata Bulamıyoruz”

Zekâ geriliği ile seyreden kas hastalıkları, metabolik bozukluklarla seyreden ve çoğu zaman tedavisi olmayan rahatsızlıkların sebebinin ortaya çıkarılamamasının genetik şifre hataları ile ilişkili olduğunu belirten Baltacı, şu değerlendirmede bulundu:

“Bir grup hastada biz bu bölgeyi iyi tarasak bile genetik şifrede bir hata bulamıyoruz.

Örneğin, bir kadın üç defa aynı bozukluktan hasta çocuk doğuruyor. Bunu şansla açıklamak mümkün değil.

Belli ki genetik bir durum, ya babadan ya da anneden geçiyor. Genetik şifreyi tarıyoruz ama bazen hiçbir şey bulamıyoruz. Bunların bir kısmı, genetiğin henüz tanımlayamadığımız diğer yüzde 99’luk kısmından kaynaklanıyor.

Biz artık genomun tamamına bakıyoruz. Bu alet bütün genetik materyali başından sonuna kadar dizisini çıkarabiliyor.”

Prof. Dr. Baltacı, genetik şifrelerin ortaya çıkmasının en büyük yararının, kişiye özel tedavi imkânı sunması olduğuna dikkati çekerek, şöyle dedi:

“Genetik, bilimin üzerinde durduğu en önemli konudur. Bütün genetik bilimi bu ilişkiyi çözmeye çalışıyor. Bu ne kadar zengin olursa insan ömrü de o kadar uzayacak. Hastalıklara da o kadar az yakalanacağız.

O yüzde birlik kısım genelde benzer, yüzde 99’luk kısım ise çok farklı varyasyonlardan oluşuyor. Ben o bilgiyi bilerek size diyebilirim ki ‘Sizin metabolizmanız şu molekülü iyi sindiremiyor. Ondan zararlı atıkları arındırması mümkün değil.

Bu da kanser yapabilir. Siz bundan uzak durun.’ Size söyleyebileceğimiz bir uyarı sizin ömrünüze 5 yıl katabilir. ”

Genetik Şifreler Artık Cüzdana Girecek!
Yazar: Tarlan Mahouti

Cep telefonunun yaratığı ısıl etkinin beyne ulaştığı ve uzun süreli telefon konuşmaları için kulaklık kullanılması gerektiği açıklandı.

Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ayfer Haydaroğlu, dünyada cep telefonunun kansere yol açıp açmadığı konusunda pek çok araştırma yapıldığını ama kanser ve cep telefonu kullanımı arasında herhangi bir bağ tespit edilmediğini açıkladı.

Cep telefonu kullanımı sırasında yayılan radyasyonun düşük enerjili ve iyonize olmayan radyasyon olduğunu hatırlayan Haydaroğlu, “Düşük enerjili radyasyon olmasına rağmen ısıl etkinin beyne ulaştığını biliyoruz. DNA zincirinde bozulma ya da kopmalara neden olmasa da, bu etkinin DNA üzerinde farklı zararlı etkileri olduğunu biliyoruz. Bu yüzden uzun görüşmelerde kulaklık kullanımı bu etkiyi biraz da olsa azaltacaktır.” dedi.

 

“Sadece Çocuklar Değil Herkes Uzun Süre Konuşmaktan Kaçınmalı”

Elektromanyetik ışınımın ne kadar şiddette olduğunu ölçen termografik ölçümlerin 15 dakikadan daha uzun süre telefonlar konuşanlarda bu etkinin ortaya çıktığını ekleyen Prof. Dr. Ayfer Haydaroğlu şunları söyledi:

“Cep telefonu kanser arasında bir bağ tespit edilemese bile tam olarak cep telefonu kanser yapmaz diyemeyiz. Örneğin son dönemlerde beyin tümörüne kulak etrafında daha sık rastlıyoruz. Bu örnek de bilim adamlarını bu durumun cep telefonundan kaynaklı olup olmadığı konusunda düşünmeye itmiştir.”

Haydaroğlu, telefonla konuşma sırasında telefon etrafında radyasyonun fazlalaştığını ve bu durumdan dolayı sağlığını düşünen herkesin uzun süreli cep telefonu konuşmalarından kaçınması gerektiğini belirtti.  Küçük yaşlardaki çocukların yetişkinlere göre kafa kemiklerinin daha ince olduğu, bu radyasyondan yetişkinlere oranlara daha fazla etkilendiği ve bu yüzden de çocukların telefon, bilgisayar gibi radyasyon yatan cihazları çok uzun süre kullanmaları gerektiği konusunda uyardı.

Sadece cep telefonunun değil, bilgisayar ya da Wi-Fi cihazlarının da radyasyon yaydığını hatırlatan Haydaroğlu, elektromanyetik dalgaların şiddetinin artmasının ani arı ölümlerine de yol açtığını belirtti. Haydaroğlu, “Arılar tozlaşmayı sağlayarak dünya üzerindeki canlı hayatın devam etmesini sağlıyor. Çok fazla elektromanyetik alan yayan cihazlar kullanarak doğanın ekolojik dengesini de bozuyoruz.” dedi.

Küçük Çocuklar İçin ‘Cep Telefonu’ Uyarısı

Thomas Edison Kimdir? (1847-1931)

Bini aşkın buluş yapan, bu arada elektrik ampulünü fonografi ve film gösterme makinelerini geliştiren Amerikalı mucittir. 7 yaşındayken ailesi ile birlikte Michigan’daki Port Huron’a yerleşen Edison, ilk öğretimine burada başladıysa da yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel öğretmenlerle eğitildi.

Son derece meraklı ve yaratıcı kişiliğe sahip bir çocuk olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi ve bu arada evlerinin kilerinde bir kimya laboratuarı kurdu. Özellikle kimya deneylerine ve Volta kaplarından elektrik akımı elde etmeyi yönelik araştırmalara ilgi duydu; bir süre sonra kendi başına bir telgraf aygıtı yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. Reklamlar

O günlerde geçirdiği bir hastalık nedeniyle kulakları ağır işitmeye başladı. 1878’de William Wallace’ın yaptığı 500 mum gücündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company’yi kurdu.

Oksijenle yanan elektrik arkı yerine, havası boşaltılmış bir ortamda ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla, 14 ay boyunca filaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879’da, özel, yüksek gerilimli elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan, karbon filamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı.

Sonraki yıllarında Edison, burada laboratuarının 10 katı kadar bir laboratuar açtı. İki kez evlenen Edison’un 6 çocuğu oldu. Yaşamının sonuna kadar yeni buluşlar yapmaya devam etti. Geriye çığır açıcı buluşlarını yanı sıra, gözlemleriyle dolu 3.400 not defteri bıraktı.

Edison çok fakir bir ailenin çocuğuydu. Okulunda başarısı yoktu. Bu okuldan atılmasına neden oldu. Sonra içini bir hırs bürüdü. Çöplüklerden bulduğu dergilerden ve gazetelerle kendini geliştirdi. Ve sonunda en önemli buluşu olan Ampulü buldu. EDISON’un 100’un üzerinde önemli buluşları vardır…

Evrenimizde süzülen nesneler ne kadar büyük olabilir?

Karşılaştırma videosu oldukça büyük bir nesne olan, uydumuz Ay ile başlıyor ve hayal etmekte zorlanacağımız boyutlardaki yıldızlarla sonlanıyor.

İyi seyirler.

1955 – Dr. Jonas Salk tarafından geliştirilen çocuk felci aşısının güvenli ve etkili olduğu açıklandı

Günümüzde çocuk felci Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde salgın hastalık durumunda. Bir zamanların en tehlikeli hastalığının, şimdi az sayıda ülkede etkin olmasını sağlayan kişi ABD’li doktor ve biyolog Jonas Salk. Ünlü “Eğer bütün böcekler dünyadan yok olacak olsaydı, 50 yıl içerisinde dünyada hayat sona ererdi. Eğer insanoğlu dünyadan yok olsaydı, 50 yıl içerisinde bütün yaşam kendini yeniler ve gelişirdi” sözünün sahibi bilim insanı.

Salk, yoksul bir göçmen ailenin çocuğu olarak doğdu. Babası bir tekstil işçisiydi. Salk devlet okullarında ve New York Şehir Koleji’nde eğitim gördü. 1939 yılında tıp eğitimini tamamladı. II. Dünya Savaşı boyunca ABD kuvvetleri için grip aşısı geliştirmeye çalıştı.

1947 yılında Pittsburgh Üniversitesi’nde görevli olan Salk, grip aşısı çalışmasındaki bulgularını, çocuk felci için geliştirdiği bir aşının çalışmalarla birleştirdi. Çocuk felci virüsü, virüse yakalananlarının %5’i ila %10’u arasında ölümcül etki gösteriyordu. Diğerlerini ise sakat bırakıyor ya da kol ve bacaklarda işlev yetersizliğine yol açıyordu. 1952 yılında çocuk felci ile ilgili korkunç sonuçlar ortaya çıktı. Sadece o yıl ABD’de 3 bin çocuk bu hastalık nedeniyle öldü, 55 bin çocuk da sakat kaldı.

O dönemdeki yaygın görüş ölü virüsler ile aşı üretilemeyeceği yönündeydi. Ancak Salk, pek çok bilim insanının görüşlerinin aksi yönünde, ölü bir virüs aşısı üzerinde çalışıyordu. 1952 yılında formoldehid kullanarak virüsü etkisizleştirmeyi ve geliştirdiği aşı sayesinde virüsü taşıyan kişilerin çocuk felci virüsüne bağışıklık kazanmasını sağladı. Aşı önceleri maymunlar üzerinde denendikten sonra 12 Nisan 1955’te güvenli ve etkili olduğu açıklandı ve hastalar üzerinde uygulanmaya başlandı. Salk, aşıyı ailesi, çalışanları, diğer gönüllüler ve kendisi üzerinde de kullandı. 1969 yılına gelindiğinde ABD’de hastalıktan hiç kimsenin ölmediği rapor edildi. Bu tıp tarihinin en büyük zaferlerinden biriydi.

Salk, çocuk felci salgınının doruk noktasında olduğu sırada bulduğu aşıya patent almayı reddederek, 7 milyar doları elinin tersiyle bir kenara itti ve bu sayede aşının son sürat seri üretime girmesini sağlayarak milyonlarca çocuğu ömür boyu sakat kalmaktan kurtardı.

1961 – Sovyetler Birliği, uzaya ilk insanı gönderdi. Vostok 1 ile uzaya giden Yuri Gagarin, uzayda 108 dakika kaldı

Vostok 1 modülü ile uzay yörüngesine çıkma projesi 20’ye yakın kozmonot düşünülmüştü. Görev yaklaşırken, bu kozmonotların sayısını 2’ye indirildi: German Titov ve Yuri Gagarin. İkisi de genç, başarılı pilotlardı. Ancak bu görev için, daha sıcak bir imajı olan Yuri Gagarin isminde karar kılındı. Bu seçimde Gagarin’in köylü bir aileden yetişmiş olmasının da etkili olduğu söylenir. Gagarin, son ana kadar ailesine ‘tarihe geçecek yolculuğu’ söylemedi, çok riskli olduğunu biliyordu.

SSCB uzay roketlerinin baş tasarımcısı Sergey Korolyov, kalkışı bekleyen Yuri Gagarin’e son çağrısını gönderdi: ‘Birazdan kalkış başlayacak.’ Yuri Gagarin, kapsülünde bulunan kamera ile TV ekranlarına yanıt verdi: “Anlaşıldı. İyi hissediyorum, moralim yerinde. Gitmeye hazırım.” Ve 108 dakikalık, dünyanın ilk başarılı ‘uzay yolculuğu’ başladı. Dünya yörüngesinde turunu tamamladı. Görevde hiçbir problem yoktu, Yuri Gagarin, sürekli olarak uzay üssüyle iletişim halindeydi. Ancak hizmet modülü ile iniş modülünün ayrılması için emir verilmesinin ardından, modüller ayrılmadı. Kablolar sıkışmıştı… Kapsül bir süre dönmeye başladı. Gagarin kapsülle birlikte irtifa kaybederken paraşütünü açtı, ve SSCB topraklarına indi. Bir anne ve çocuğu tarafından fark edilen Gagarin, Moskova’yla görüşmek için bu aileden telefon istedi ve müjdeli haber başkente gitti. Görev tamamlanmıştı!

Artık dünya tarihine geçen bir isim olmuştu. Bir süre eğitim uçuşlarına dahi katılmasına izin verilmedi, SSCB, ‘ulusal başarı’ Yuri Gagarin’e bir şey olmasını istemiyordu. Ancak Gagarin, tekrar savaş pilotu olmak için rutin eğitim uçuşları yapıyordu, son uçuşunda eğitmeni ile birlikte hayatını kaybetti.  Yuri Gagarin’in ölümü sonrasında devlet gizlilik kararı aldı ve o gün yaşananlar bir sır oldu. Olayın üzerinden 50 yıl geçmesine rağmen farklı iddialar bugün hala gündemde. Aynı gün farklı bir uçağın, Gagarin’in bulunduğu MIG-15 eğitim uçağını düşürdüğüne yönelik de iddialar var.

21 Nisan 1961’de Time dergisinde ‘Man in Space’ (uzaydaki adam) başlığı ile kapakta yer almasına rağmen zamanın Sovyet Bloku karşıtı ülkelerinde, bugün bile hala Yuri Gagarin geri planda kalmış durumda. Uzay aracı şu anda Rusya RKK Energiya Müzesi’nde, diğer uzay araçları ile birlikte sergileniyor. Birçok farklı ülkelerde Gagarin adına anıtlar da var. Dünya uzay partisi olarak da geçen ‘Yuri’s Night’ etkinlikleri, 12 Nisan günü dünyanın farklı bölgelerinde kutlanıyor.

12 Nisan 1961, Yuri Gagarinin komuta ettiği Vostok 1’in kalkışı Rus radyosunda

1981 – İlk uzay mekiği Columbia fırlatıldı

Dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’ın onayı ile 1972’de başlayan Uzay Mekiği projesi, ilk test uçuşu ile 1976 yılında fiilen hayata geçti. İlk üretilen uzay mekiğinin adı Uzay Yolu dizisi hayranlarının başlattığı kampanya sonucunda bu Enterprise (Atılgan) oldu. Bu araç, ana motorları ve ısı kalkanı olmadan üretildiği için uzay uçuşlarına uygun değildi. Bu yüzden adece test uçuşu için kullanıldı.

Enterprise’ın test uçuşlarının ardından, uzaya çıkan ilk uzay mekiği Columbia, 12 Nisan 1981 yılında ilk uçuşunu yaptı. İlk görevinde iki astronot ile uçan uzay mekiğinde bu iki astronot uzay yürüyüşü yapmayı başardılar. 2,2 milyar dolar değerindeki uzay mekiği ile giden astronotlar, 16 günlük süre boyunca 80’den fazla bilimsel deney yaptı. Mekikte bulunan 4 tonluk bilimsel malzemenin değeri 78 milyon dolardı.

Columbia Uzay Mekiği uzayda yaklaşık 54,5 saat kaldı ve dünya etrafında tam 37 tur attı. ABD’nin Florida eyaletindeki Kennedy uzay üssünden kalkan Columbia, görevini başarıyla tamamlayarak, 14 Nisan 1981 tarihinde dünyaya döndü.

İlk tamamıyla işlevsel uzay mekiği olan Columbia, ilk görevinden 22 yıl sonra, 16 Ocak 2003’te çıktığı iki haftalık STS-107 görevini tamamlayıp 1 Şubat 2003 günü Dünya’ya dönerken yakıt sarnıcından kopan bir parçanın aracın kanadına çarpması nedeniyle iniş esnasında infilak etti. Columbia, o dönemde NASA’nın en yaşlı uzay mekiğiydi. 1981 yılında ilk görevini yapmış olan mekik, son uçuşunda 28. görevine gidiyordu. Bu kazanın ertesinde NASA, Uzay Mekiği uçuşlarına 2,5 yıl boyunca ara verdi.

12 Nisan 1981, Columbia’nın fırlatılma anı

1993 – Türkiye internete bağlandı

Kökenleri, ABD, Fransa ve İngiltere hükümetlerinin bilgisayarlar arasında bağlantı kurmak için yaptığı çalışmalara dayanan internetin bildiğimiz haliyle ortaya çıkışı 1980’lere uzanıyor. Bu teknolojinin Türkiye’ye gelişi ise, 1987 birçok üniversitenin öncülüğünde kurulan, Türkiye Üniversite ve Araştırma Kurumları Ağı ile gerçekleşti. Ancak ilerleyen yıllarda bu ağın hat kapasitesi yetersiz kaldı.

1991 yılı sonlarına doğru ODTÜ ve TÜBİTAK, internet teknolojilerini kullanan yeni bir ağın tesis edilmesi için ortak bir proje başlattı. 2 yıl süren uğraşların ardından Türkiye, 12 Nisan 1993’te 64kbit/sn kapasiteli kiralık hat ile ODTÜ’den Washington’a bağlanarak ilk kez internetle tanıştı. Aynı yıl ODTÜ ve Bilkent üniversiteleri ilk Türkçe web sitelerini yayına verdi. 64kbit/sn hızında olan bu hat, çok uzun bir süre ülkenin tek çıkışıydı.

1996 yılında Türk Telekom’un herkesin internetten yararlanmasını sağlayacak TURNET projesi hayata geçti ve İnternetin Türkiye’de ticari kuruluşlara ve evlere girmesi ise mümkün oldu. TURNET’in, ikisi İstanbul’dan (2MBit/sn ve 512 kbit/sn hızlarında); diğeri Ankara’dan (2Mbit/sn hızında) olmak üzere, toplam 3 hattından yararlanan servis sağlayıcı şirketlerin sayısı Ekim 1997’de 80’e ulaştı ve bu yıllarda Superonline gibi şirketler internet hizmetini üçüncü kişilere satmaya başladı.

1997’den itibaren dünyadaki kullanıma paralel olarak, internet ülkemizde de popüler oldu ve birçok banka, internet üzerinden kişisel bankacılık servisi vermeye başladı. Birçok günlük gazete ve dergi internet üzerinden yayınlanmaya ve yine aynı yıllarda bağlantı hızının düşük olmasına rağmen internet üzerinden radyo ve TV yayımcılığı popüler olmaya başladı.

Bugünün öne çıkan Ekşi Sözlük ve sahibinden.com gibi Türk internet girişimleri ise 2000’li yılların başlarında ortaya çıktı. Türkiye’de internet 20 yıllık kısa macerasında büyük aşamalar kaydetti. 1997 yılı sonlarında 250.000 kişi olarak tahmin edilen internet kullanıcı sayısı bugün 46,3 milyona ulaştı.

Dünya yörüngesindeki yapay uydu Uluslararası Uzay İstasyonu’nda görev yapacak iki uzay adamını taşıyan Soyuz kapsülü, Kazakistan’ın Baykonur Uzay Üssü’nden fırlatıldı.

Dünya yörüngesindeki yapay uydu Uluslararası Uzay İstasyonu’nda (UUİ) görev yapacak iki uzay adamını taşıyan Soyuz kapsülü, Kazakistan’ın Baykonur Uzay Üssü’nden fırlatıldı.

Kazinform ajansının haberine göre, Rus kozmonotu Fyodor Yurçikhin ve Amerikalı astronot Jack Fisher’in bulunduğu Soyuz uzay aracı Baykonur uzay üssünden yerel saat ile 13.13’te fırlatıldı.

Soyuz kapsülünün UUİ’ye 6 saatlik yolculuktan sonra ulaşması bekleniyor.Bilim Teknoloji

Company SA
CIF: B123456789
New Burlington St, 123
CP: W1B 5NF Londra (Birleşik Krallık)
Tel: 9XX 123 456

office@company.com

Hayata Dair Hersey
Araç çubuğuna atla