Kısa boylu kadınlar için moda tüyoları

Moda tasarımcısı Ebru Yener, giyim konusunda önerilere açık olan kısa boylu kadınlara ilkbahar/Yaz modası için giyim tüyolarında bulundu.

Her kadın kusursuz görünmenin peşindedir. Doğru giyim, kusursuz saçlar, fevkalade bir makyaj, rahat ve şık ayakkabılar, yılın trendleri, doğru kombinasyon derken; hayat başarılarını görsellikleriyle taçlandırmak da kadınların öncelikli tercihi.

Farklı tarz, stil, zevk, vücut tipi gibi unsurlarla birlikte giyim konusunda en büyük zorluğu kısa boylu kadınlar yaşamakta.

Moda tasarımcısı Ebru Yener öncelikle herkesin kendisi ile barışık olması gerektiğini ifade edip giyim konusunda önerilere açık olan kısa boylu kadınlar için giyim tüyoları rehberi sundu.

Sezonun en trend rengi lapis mavi ve soluk pembe

Havaların ısınmaya başlamasıyla ruhlar da cıvıl cıvıl ve rengarenk olamaya başladı elbette. Ancak boyu belli bir oranın altında olan kadınlar için çok fazla rengi bir arada kullanmak olduğundan daha hantal ve tıknaz bir görünüm elde etmesine sebep olur. Tepeden tırnağa tek renk giyim ciddi bir illüzyon etkisi yaratarak sizi olduğunuzdan daha uzun, orantılı ve zayıf gösterecektir. İlkbahar/Yaz sezonunun en trend renklerinden olan lapis mavi ve soluk pembe elbise tercih edilebilir. Bu arada Ebru Yener bahar ve yaz aylarında özellikle saten ve ipek kumaşlardan uzak durulması gerektiğini belirtiyor. Saten ve ipek kumaşlar sizi terletebilir ve terle birlikte rahatsız edici bir kokuya sebebiyet olabileceğinin altını çiziyor. Koton ve pamuksu kumaş tercihleri bahar ve yaz aylarında vazgeçilmezi olmalı.

Bacaklarınızı göstermekten çekinmeyin

Kabul etmek gerekir ki minyon kadınlar mini etekleri çok daha güzel taşıyorlar. Bu sezon da moda sahnesinde kendini göstermeye devam eden retro dolgu topuklarla komine ettiğiniz minileriniz ile birlikte, uzun ve ince bacaklara sahip bir görünüm oluşturabilirsiniz. Mini tercihinizi bu sezonun çarpıcı ve şaşırtıcı sarısı cuha çiçeği sarısı, elektronik mor, metalik detaylarla bezeli tasarımlardan tercih edebilirsiniz.

Pantolondan vazgeçemeyenlere yüksel bel, boru paça ve dökümlü

Artık kış ayları geride kaldı. Kalın kotları rafa kaldırma zamanı da geldi. Kısa boylu kadınlarda kıyafet alışverişinin en zor safhası doğru pantolon seçimi. Yüksek bel pantolonlar bacakları her zaman olduğundan daha uzun gösterir. Jean, kumaş ya da desenli yüksek bel pantolon ve şortları gardırobunuzun ayrılmaz parçası haline getirin.

Deniz sezonu açılırken aklınızda bulundurun

Tiril tiril kıyafetleri giydiğimiz günlerden, havuz ve deniz sezonuna geçeceğimiz döneme de az kaldı. Güzelliğinden ve doğru tercihlerden ödün vermek istemiyorsanız plajlarda da bedeninize uygun tercihler yapmak kusursuzluğunuzu perçinleyecektir. Yeni çıkardığı markasıyla kişiye özel mayo tasarımları yapan Ebru Yener, kısa boylu kadınlar için öncelikli olarak baldırları ön planda tutan kesimleri önerdi. Beli ön plana çıkarmaya yardımcı olan bu kesimler vücut proporsiyonunu doğru göstermeye yardımcı olacaktır. Göğüsleriniz küçükse bu senenin mayo trendlerinde kendini gösteren asimetrik ve tek omuzlu kesimler en doğru tercih olarak karşımıza çıkıyor. Aynı şekilde valon modeller de dikkatleri buraya çekeceğinden göğüslerinizin daha büyük görünmesini sağlayacak minik güzellik hilelerinden.

Dikey çizgili modeller, koyu renkli bikini altları ve baskılı ürünler bacaklarınızı olduğundan uzun gösterecektir.

30’unda 18 yaşındaymış gibi görünen Japon kadınların beslenme alışkanlıklarını açıklıyoruz.
Japon kadınların ince kalma sırları

Japon kadınlar, güzel siluetleri ve duru güzellikleriyle dünyadaki en güzel kadınlar arasında sayılıyor. 30 yaşındayken 18 yaşındaymış gibi görünüyor ve uzun yaşıyorlar. Dünyanın hemen her yerinde gençlere taş çıkartan Japon kadınlara siz de rastlamışsınızdır.

Peki bunun sırrı ne?

Dengeli besleniyorlar

Japonların yalnızca suşi yedikleri yaygın bir yanlıştır. Oldukça çeşitli bir yemek anlayışları var.Balık, deniz yosunu, sebze, soya, pirinç, meyve ve yeşil çay öncelikli tercihleri.

Japon diyeti, yüksek kalorili gıdalardan ve abur cuburlardan tamamen uzak.

Onlar için, sebzelerin taze ve mevsime uygun olması çok önemli. Mevsime uygun beslenmeyi tercih ediyorlar. Bu da hazır gıdalardan uzak durduklarını gösteriyor. Japonlar, kışın geleneksel olarak et, balık ve sıcak içecek ve çorbaları, yaz sıcağında ise soğuk çorbalar, deniz ürünleri ve salataları tercih ediyorlar.

Pişirme yöntemleri farklı

Japonlar, geleneksel olarak yemeklerini, az miktarda yağ ile özel bir tepsiye dikerek, ızgara yaparak veya buharda pişiriyor. Sebzeleri, daha iyi görünmesi ve daha çabuk pişmesi için dilimliyorlar. Bu yöntemle, gıdaların besleyici özelliklerini kaybetmemelerini sağlıyorlar. Birçok yemekte sebze suyu kullanıyor, baharatları mide, karaciğer ve böbreklere fazla yük olmadan, az miktarda kullanıyorlar. Japon mutfağının özü; doğal güzelliği, rengi ve lezzeti korumak.

Yemek kültürü

Yemek, Japonya’da bir ayin gibidir. Yavaşça, küçük tabaklarda, küçük parçalar halinde yemek yiyorlar. Her yemek için farklı tabak kullanır ve asla ağzına kadar doldurulmaz. Böylece aşırı yemek yemezler.

Ekmek yerine pirinç

Pirinç, her yemeğin önemli bir parçasıdır ve özellikle tuz veya tereyağı olmadan pişirilir.

Kahvaltı en önemli öğün

Kahvaltı, Japonların en önemli yemeğidir. Kahvaltı bizim bildiğimiz şekilde değil, birkaç yemekten oluşan ana yemek şeklinedir. Balık, pilav, omlet, çorba, deniz yosunu ve yeşil çay.

Çok az tatlı var

Japonya’da tatlı tüketimi çok azdır. Tatlı çeşitleri de oldukça kısır. Pirinçten yapılan bir dondurmaları var. Japon tatlıları genelde az yağlı ve az şekerlidir.

YORUMLAR

Sıradan gibi görünen bu kozmetik ürünü, içerisindeki bileşenlerle sağlığımıza ciddi zararlar veriyor.
 
Sık oje sürmek kanseri tetikliyor

Çok sık oje kullanıyorsanız, bu haberi dikkatlice okumalısınız. Hepimizin bildiği gibi, çok sık oje kullanmak, bir süre sonra tırnakların kurumasına ve sararmasına neden olur. Ojelerin tehlikeli olmasının başlıca nedeni zehirli olmasıdır. Bu sıradan gibi görünen kozmetik ürünü, içerisindeki bileşenlerle sağlığımıza ciddi zararlar verir. Bu bileşenler ve verdiği zararlara bir göz atalım.

Üreme bozukluğuna neden oluyor

Ojelerin içinde bulunan toluen maddesi; tırnaklar üzerinde daha pürüzsüz bir yüzey oluşturur ve rengi sabitlemeye yarar. Bunu yaparken de merkezi sinir sistemini etkileyebilir ve üreme bozukluklarına neden olabilir. Baş ağrısı, halsizlik, bayılma ve mide bulantısı da bu maddenin olası sonuçlarından sadece birkaçıdır.

Kanseri tetikliyor

Bir diğer madde formaldehittir. Ojenin ömrünü uzatan renksiz bir gazdır. Eğer alerjiniz varsa bu maddeyle temas olası kimyasal yanıklara neden olabilir. Ayrıca kalp ritim bozukluklarını, ve kanseri tetikleyebilir.

Hormonal hasar veriyor

Ojelere koku veren dibütil rehitalat maddesi, hormonlar ve metabolizma üzerinde hasarlara, jinekolojik hastalıklara ve solunum yolları hastalıklarına neden olabilir.

Sonuçlar kaygı verici

Bilim adamlarının yaptığı bir araştırmada, 24 kadından oluşan bir grupta, tırnaklarının boyanmasından 6 saat sonra difenil fosfat seviyelerinin yükseldiği görüldü. Bu madde hormon dengesini bozarak, yağ depolanmasına ve aşırı kilo alımına sebep oluyor.

Özellikle Uzak Doğu’da vücuttaki herhangi bir ağrı için doğal çözümler bulunuyor. İşte bunlardan biri. Bütün gün bilgisayar karşısında oturarak çalışmanın sonucu, akşamları yaşayacağınız sırt ve boyun ağrıları oluyorsa, size önereceğimiz kompresle ağrıyı hafifletebilirsiniz.

Pirinçle doğal kompres

Yapacağınız şey çok basit. Eski bir çorabı pirinçle doldurun, isterseniz içerisine rahatlatıcı bir esans yağı da ekleyebilirsiniz. Çorabı bağlayın veya dikin. Ardından mikrodalgada 40 saniye ısıtın.

Boynunuza ve sırtınıza yapacağınız bu pirinçli kompres, ağrılarınızın hafiflemesini sağlayacaktır.

Yaşam şeklinizde yapacağınız küçük değişiklikler ve edineceğiniz alışkanlıklar hafızanızı güçlendirebilir.
 
Hafızayı güçlendirmenin 7 yolu

Her sabah evden çıkarken ütünün fişini çekmediğinizi hatırlamıyor ve geri dönüyorsanız, yapacağınız işler unutuyorsanız, okuduğunuz kitabın içeriğini hatırlamıyorsanız, sizin de hafızanızla ilgili problemler olabilir. Hafızayı güçlendirmek için yaşam şeklinizde yapacağınız küçük değişiklikler ve edineceğiniz alışkanlıklar size yardımcı olacaktır.

Bulmaca çözün

Bilgisayar, telefon ya da gazete eklerindeki bulmacaları çözün. Bulmaca çözerek sadece bilgilerinizi tazelemekle kalmayacak, aynı zamanda eski bilgilerinizi hatırlamaya çalışırken beyninizdeki sinapslar da yeniden aktifleştirecektir.

Uykunuza dikkat edin

Rahat uyuyamadığınız gecelerden sonraki gün yaptığınız işlere odaklanmanız ne yazık ki zor olur. Çünkü uyku ve hafıze birbiriyle bağlantılıdır. Öğrenmek ve odaklanmak için ihtiyacınız olan uykuyu almanız gerekir. Ayrıca siz uyurken beyniniz, yeni öğrendiğiniz bilgiyi kavramanıza yardımcı olur.

Sebze ve meyve tüketin

Sebze ve meyveler, hafızayı kuvvetlendirir ve zihin sağlığını güçlendirir. Özellikle meyveler, bilişsel fonksiyonu güçlendiren antioksidan türlerinden biri olan antosiyanin kaynağıdır ve Alzheimer hastalığına karşı savaşmanıza yardımcı olur. Brokoli ve ıspanak gibi yeşil sebzeler, bilişsel gerilemeyi yavaşlatırken; avokado ise beyne kan akışını hızlandırır.

Açık havada yürüyün

Araştırmalara göre her gün 40 dakika yürümek ya da koşmanın beyin sağlığında etkili olduğunu gösteriyor.

Kahve için

Siz de güne kahve içmeden başlayamayanlardansanız şanslısınız. Çünkü kahve tüketimi, uzun süreli hafızaya sahip olmak için pozitif etki yaratıyor.

Vitamin desteği alın

Hafıza güçlendirici vitaminlerden destek alın. Vitamin desteği almak, ileriki yıllarda yaşayabileceğiniz unutkanlığı önlemeye yardımcı olacaktır.

Gülmeyi ihmal etmeyin

Araştırmalara göre gülmenin yetişkinlerde kısa süreli de olsa hafızayı kuvvetlendirdiği görülmüş. Siz de yüzünüzden gülümsemeyi eksik etmeyerek hafızanın kuvvetlenmesine yardımcı olun.

Aşk bir delilik midir, bir duygu mudur, bir uçuş mudur?

Platonik aşk takıntısı nedir

Takıntı haline gelen platonik aşkların kökeni çocukluk hatta bebeklik dönemine kadar uzanıyor. Güvenli bağlanma problemlerinin platonik takıntının gelişmesinde önemli bir faktör olduğunu belirten uzmanlar, “Güvenli bağlanma, kişinin kendisini sevilmeye değer bir kişi olarak algılaması anlamına gelmektedir. Güvenli bağlanma problemi olan kişilerde takıntılı aşka daha sık rastlanmaktadır” diyor.

Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesinden Uzman Klinik Psikolog, Psikoterapist Gülçin Şenyuva, takıntı haline gelen platonik aşklarla ilgili değerlendirmelerde bulundu. Şenyuva, şunları söyledi: “İnsanlık tarihi kadar eskiye dayanan bir kavram AŞK! Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Hades ve Persephone. Aşk efsaneleri, aşk hikâyeleri, aşk şiirleri, aşk şarkıları, aşk ölümleri. Daha nicelerini okuduk, gördük ve belki de yaşadık…

AŞK, bir delilik midir, bir duygu mudur, bir uçuş mudur?

Eğer aşk bir uçuş ise aşkta tek kanatla uçulmaz ki, iki kişi gerekir. Sevdiğini yalnızca seven kişinin bildiği, sevilen kişinin haberinin olmadığı aşklar olsa bile

Başkaları ile güvenilir, samimi ilişkiler kurmak insan için önemlidir. Bunu sürdürme isteği de insani bir davranış olarak görülmektedir. Bu nedenle sağlıklı insan ilişkileri kişinin yaşam memnuniyetini, fiziksel ve ruhsal sağlık durumunu etkilemektedir. Takıntı, kişinin zihnine sürekli, tekrarlayan, istenmeyen şekilde gelen, kişide sıkıntının oluşmasına neden olan, rahatsız eden düşüncelerdir. Bu düşüncelerin yoğunluğu ve yarattığı sıkıntı nedeniyle günlük yaşamı olumsuz yönde etkilenir.

Platonik, gerçekte var olmayan, düşte kalan, hep öyle kalması istenilen anlamına gelmektedir. Platonik takıntı kavramı, takıntılı aşk, aşk bağımlılığı ya da ilişki bağımlılığı olarak değerlendirilir. Takıntılı aşk, kişinin gerçek ya da ulaşılamayan bir aşkı takıntı haline getirmesi, tüm yaşamını kişiye göre yönlendirmesi, yoğun duygular yaşamasıdır. Ancak tarihler boyu güzel olarak addedilen bu kavram bir süre sonra kişinin kendisine ve çevresine zarar vermeye başlayabilmekte ve kişinin işlevselliğinin düşmesine neden olabilmektedir.

Platonik takıntılı kişinin, karşısındakine güven duyma, ayrılık ile ilgili kaygıları sürekli zihnini meşgul eder. Bu kaygılarından kurtulmak için de kendini rahatlatacak, sürekli onu aramak, takip etmek, “beni seviyor musun” diye sorular sormak gibi davranışlarda bulunur. Bu davranışlar bir süreliğine kişinin kaygısının düşmesine yardımcı olmaktadır. Daha sonrasında zihnini meşgul eden düşünceler gelmeye devam eder. Platonik takıntılı kişi sadece aşık olduğu kişinin kendisini mutlu edeceğine inanır ve kendisi mutsuz olduğunda aşık olduğu kişinin de mutlu olmasını istememektedir. Yani zihninde yarattığı kişinin kendisinde oluşturduğu varlığa-anlama aşık olmuştur.

Kişinin reddedildiğini düşünmesi, fiziksel ve duygusal olarak devamlı kendisini kabul ettirmeye çabalamasıdır. Kişinin hedeflerinin olmaması, tatmin olmadığı iş ve sosyal hayatının olması ile ortaya çıkan anlamsızlık duygusu platonik takıntının nedenlerinden sayılabilir. Bununla birlikte, özgüven düşüklüğü, başarısızlık, yetersizlik ve zayıflık hissi kişide kaygıya sebebiyet vermektedir. Böylece kişinin zihninde oluşturduğu platonik sevgili kişinin varlığı ile var olduğunu düşünmesine ve yaşadığı boşluğu doldurmasına sebebiyet verebilmektedir. Güvenli bağlanma problemleri platonik takıntının gelişmesine önemli bir faktördür. Güvenli bağlanma, kişinin kendisini sevilmeye değer bir kişi olarak algılaması anlamına gelmektedir. Bu kişiler ilişkilerinde karşısındaki kişiye bağlı olmaktan dolayı mutludur, terkedilmeye dair ya da istenmediklerine dair kaygıları bulunmamaktadır. Uzun soluklu ilişki kurabilirler. Güvenli bağlanmanın oluşabilmesi için, birincil bakım veren kişinin bebeklik ve çocukluk döneminde ilgi ve ihtiyaçlarının karşılanması, bebeğin-çocuğun bakım vericisinin orada olduğunu bilmesi ile gelişebilen bir durumdur. Güvenli bağlanma problemi olan kişilerde takıntılı aşka daha sık rastlanmaktadır.

Bağımlı ve obsesif kişilik özelliği olan kişilerde takıntılı aşka daha sık rastlanmaktadır. Bağımlı kişilik özelliği olan kişiler, terk edilme korkusu ile yaşar, ilişkinin bozulmaması için ellerinden geleni yapar, hayattan keyif almaya dair zorunlu olduklarına ve mutlu olduklarını hak etmediğine inanırlar, özgüvenleri genelde düşüktür. Obsesif kişilik özelliği olan kişilerde, belirsizlik çok fazla rahatsız eder, hata yapmaktan korkar, mükemmeliyetçi yapıları vardır.”

Sağlıklı aşk var mı?

Gülçin Şenyuva, “İlişkide güven ve saygının olması en önemli unsurlardır. Kişilerin istek ve ihtiyaçlarını konuşabiliyor olmaları, birbirlerinin istek ve ihtiyaçlarına duyarlı olmaları sağlıklı ilişki ve sağlıklı aşkın zeminini oluşturmaktadır. Duygusal yaşantılarımız yaşadığımız olaylar ile belirlenmez, olaylarla ilgili düşüncelerimiz ile belirlenir. Yani yaşamımızda değişiklik istiyorsak, alternatif düşüncelerin oluşmasına izin vermeliyiz.”tavsiyesinde bulundu.

Çoğuuzmun farkında olmadığı 10 kişilik bozukluğu

Çoğumuzun farkında olmadan sergilediği davranışlar, kişilik bozukluklarının işareti olabilir.

Çoğumuzun farkında olmadığı 10 kişilik bozukluğu

Kişilik bozuklukları, insanların duygularını, davranışlarını ve ilişkilerini nasıl yönettiklerini etkileyen bir tür zihinsel rahatsızlıktır. Günümüzde kişilik bozukluklarının % 40 -% 60’ına teşhis konulabilir. Çoğunlukla önemli kişisel, sosyal ve mesleki bozulma ile ilişkili davranış kalıplarının kalıcı bir şekilde değişmesiyle kendini gösterir. Bu davranışlar, sorunlarla başa çıkmaya çalışırken kendini gösterir. Aşırı kaygı, sıkıntı veya depresyona gibi psikolojik rahatsızlıklara neden olabilir.

Çoğumuzun farkında olmadan sergilediği davranışlar, kişilik bozukluklarının işareti olabilir.

1. Paranoid kişilik bozukluğu

Hasta her zaman korumacıdır ve şüpheli eylemlere dikkat eder. Reddedilmeye aşırı derecede duyarlıdır. Son derece hassastırlar. Utanç ve aşağılanma hissedebilir ve hatta kin tutabilirler. Başkalarını suçlama eğilimleri yüksek olduğu için yakın ilişkiler kurmakta zorlanırlar.

2. Şizoid kişilik bozukluğu

Şizoid, dikkati birinin iç dünyasına doğru yönelmesi ve dış dünyadan uzaklaşma gibi eğilimi belirtir. Zengin bir iç dünyaları vardır ve oldukça hassastırlar. Samimiyet için derin bir özlem duyar, ancak yakın ilişkileri başlatma ve sürdürmeyi başaramazlar. Bu nedenle iç dünyalarına geri çekilirler.

3. Borderline kişilik bozukluğu

Bu kişiler anksiyete ve psikotik bozukluk arasındaki sınırda bulunurlar. Duygusal istikrarsızlık, eleştiri karşısında öfke patlaması, intihar eğilimi ve kendine zarar verme eylemleri yaygındır. Kişi özünde bir benlik duygusundan yoksundur. Boşluk duygusu ve terk edilme korkusu yaşarlar.

4. Şizotipal kişilik bozukluğu

Şizotipal kişilik bozukluğu olan insanlar genellikle garip veya eksantrik olarak tanımlanır. Bu kişilerin, genellikle yakın ilişkileri azdır. Bu kişilerde, şizofreninin gelişme ihtimali ortalamanın üzerindedir.

5. Histrionik kişilik bozukluğu

Bu kişilik bozukluğuna sahip insanlar, kendilerini çekici ve büyüleyici görürler. Sürekli başkalarının dikkatini çekmeye çalışır, aşırı tepki vermeye eğilimleri vardır. Kendi değerlerine sahip değildirler ve devamlı olarak başkalarının onayına bağımlıdırlar.

6. Narsisistik kişilik bozukluğu

Bu bozukluğu olan insanlar kendi kendine yetme hissi taşırlar ve kendilerine hayranlık duyarlar. Üstün olduklarına inandıkları için, başkalarının duygu ve düşüncelerine saygı duymazlar. Başarılı olmak için başkalarını sömürmeye eğilimlidirler ve empatiden yoksundurlar. Dışarıdan, kendi kendini öven, hoşgörüsüz, bencil veya duyarsız görünebilirler. Eleştirilmeleri durumunda şiddete başvurabilirler.

7. Anankastik kişilik bozukluğu

Anankastik kişilik bozukluğu olan bir kişi tipik olarak şüphecidir. Temkinli, kontrollü bir yapısı vardır. Kendi kontrolü dışındaki gelişen durumlar karşısında kaygı ortaya çıkar.

8. Kaçınma kişilik bozukluğu

Bu kişilerin kedilerine saygısı düşüktür ve sürekli utanma, eleştirilme veya reddedilme korkusu taşırlar. Genelde beceriksizdirler. Sevilmeme korkusu nedeniyle insanlarla tanışmaktan kaçınırlar. Araştırmalar, bu bozukluğa sahip insanların, hem kendi hem de başkalarının iç dünyalarını aşırı derecede izlediğini ortaya koymaktadır.

9. Antisosyal kişilik bozukluğu

Bu bozukluğu olan insanlar, genellikle başkalarının bakış açılarını dikkate almadan hareket eder. Antisosyal kişilik bozukluğu, erkeklerde kadınlardan çok daha yaygındır ve başkalarının duygu ve düşüncelerini dikkate almama şeklinde kendini gösterir. Bu kişi sosyal kuralları ve yükümlülükleri göz ardı eder, sinirli ve agresiftir, dürtüsel davranır ve pişmanlık duymaz, suçluluk hissetmez.

10. Bağımlı kişilik bozukluğu

Bağımlı bozukluk, kendine karşı aşırı güven eksikliği şeklinde kendini gösterir. Kişi, günlük kararlar almak için bile yardım ister ve önemli kararları başkalarının almasını bekler. Bu kişiler, soyutlanmaktan korkar ve asla yalnız duramazlar.

Kaynak:Nermin mazlum

Günde 2 muz yemek için 5 sebep

Muz yedikten sonra vücudunuzda ne gibi değişiklikler olduğunu biliyor musunuz?
Günde 2 muz yemek için 5 sebep

Sağlıklı yiyecek her zaman lezzetli değildir. Ancak muz için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Muz yiyerek, hem damak zevkinizi tatmin edip hem de sağlığınıza önemli faydalar sağlayabilirsiniz.

1. Fazla kilolarınız kaybolur

Muz, lif bakımından zengin bir meyvedir. Sizi tok tutar. İçindeki nişasta nedeniyle de iştahınızı azaltır ve kilo almanızı durdurur. İnsülin direncine karşı kandaki şeker seviyesini hem düşürür hem de yükseltir.

2. Kansızlığa iyi gelir

Anemi solgunluk, yorgunluk ve nefes darlığına neden olur. Bu, vücuttaki kırmızı kan hücrelerindeki azalma ve kandaki hemoglobin seviyesinin düşüklüğünün bir sonucudur. Muz, kırmızı kan hücrelerinin üretimini uyaran çok miktarda demir içerir. Ayrıca, kandaki şeker seviyesini düzenler. Önemli düzeyde B6 vitamini kaynağıdır.

3. Sindirimi düzeltir

Muz, gelenekse kanaatin aksine kolay sindirilir ve mide-bağırsak sistemini tahriş etmezler. Muzda bulunan dirençli nişasta sindirilmez. Kalın bağırsağın içerisinde sağlıklı bir bakteri olarak kalır. Eğer gastrit ve mide ekşimesi şikayetiniz olursa rahatlıkla muz yiyebilirsiniz. Ayrıca ishal yaşıyorsanız muz yiyerek kaybolan mineralleri geri alabilirsiniz.

4. Stresi engeller

Muz, ruh halini de iyileştirir. Serotonin almak için bedenimiz tarafından gerekli olan triptofan içerirler. Ortalama olarak, her muzda yaklaşık 27 mg magnezyum bulunur. Bu mineral, iyi bir ruh hali ve sağlıklı bir uyku için çok önemlidir.

5. Enerji verir

Muzda bulunan potasyum kaslarınızı kramplardan korurken, içindeki karbonhidrat sayesinde ağır bir egzersizi sürdürecek enerjiyi sağlar.

YORUML

Bir bardak taze demlenmiş çay, vücudumuza zannetiğimizden çok daha fazlasını yapıyor.
 

Siyah çayın bilinmeyen 10 faydası

Türkler için çayın yeri başkadır. Sabah kahvaltısı çaysız olmaz, yemek sonrası bir bardak çaya kimse hayır diyemez. Ayrıca çay, bizde sosyalleşme aracıdır. Bir kahve yerine, bir çay içelim daha yaygındır. Hiçbir kültürde de ‘hadi bir çay koy, geliyorum’ tarzı cümleler kurulmaz.

Bizim için olmazsa olmaz olan çayın, ne zaman ve nasıl içilmesi gerektiğine dair birçok görüş bulunuyor. Fazla içildiğinde demir eksikliğine yol açtığı, çok sıcak içildiğinde boğaza zarar verdiği ve şekerli çayın kilo aldırdığı yönündeki bu olumsuz görüşleri, tersine çevirecek bilgilere ulaştık.

İşte çayın bilmediğiniz 10 faydası.

1. Ağız Sağlığına iyi gelir

Çalışmalar, siyah çayın çürük oluşumunu engellediği, bakterileri öldürdüğü ve dişlerdeki plak oluşumunu engellediğini ortaya koyuyor. Daha İyi Bir Kalp: 2009’da yayınlanan bir araştırmada, günde 3 veya daha fazla çay içen insanlarda inme ve felç riskinin daha az olduğu açıklandı.

2. Antioksidandır

Siyah çay, tütün veya diğer toksik kimyasallarla ilişkili DNA hasarını engellemeye yardımcı olan antioksidanlar olan polifenoller içerir.

3. Kanseri önler

Bazı araştırmalar, çayın içerisindeki polifenol gibi antioksidanların bazı kanser türlerini önlemeye yardımcı olabileceğini gösterdi. Siyah çay içen kadınların, yumurtalık kanseri olma ihtimalleri, içmeyenlere göre daha düşüktür.

4. Kemikleri güçlendirir

Çayda bulunan fitokimyasallar nedeniyle düzenli çay içenlerin, daha güçlü kemiklere sahip olduğu ileri sürülmüştür.

5. Diyabet riskini düşürür

Akdeniz adalarında yaşayan yaşlı insanların üzerinde yürütülen bir çalışmada, günde 1-2 bardak siyah çay tüketenlerin, Tip 2 diyabet hastalığına yakalanma olasılığının %70 daha düşük olduğu görüldü.

6. Strese karşı birebir

Hepimiz siyah çayın sakinleştirici ve rahatlatıcı faydaları konusunda bilgili ve deneyimliyiz. Uzun ve yorucu bir günün ardından ilen bir bardak sıcak çay, daha iyi konsantre olmayı sağlıyor. Ayrıca stres hormonu düzeylerini de azaltıyor.

7. Bağışıklığı güçlendirir

Siyah çay, bağışıklık sistemini güçlendiren alkilamin antijenleri içerir. Buna ek olarak, virüslerle mücadele eder. Günlük hayatımızda grip ve diğer yaygın virüslerden korunmamızı sağlar.

8. Sindirim sistemine faydalıdır

Bağışıklık sisteminizin iyileştirilmesine ek olarak, mide ve bağırsak hastalıkları üzerinde terapötik bir etkiye sahiptir ve ayrıca sindirim aktivitesini düşürmeye yardımcı olur.

9. Kalbi korur

2009’da yayınlanan bir araştırmada, günde 3 veya daha fazla çay içen insanlarda inme ve felç riskinin daha az olduğu açıklandı.

10. Mutluluk verir

İyi demlenmiş güzel bir fincan çay, kendinizi şımartmaya yardımcı olur ve mutlu eder. Daha ne olsun!

Ramazan ayı hicri takvime göre yani arap aylarına göre veya diğer bir deyişle ay takvimine göre 9. (dokuzuncu) aydır.

Ramazan ayının diğer aylara göre büyük bir yeri vardır. Çünkü Ramazan ayı onbir ayın sultanıdır. Çünkü Kur’an-ı Kerim bu ayda indirilmeye başlanmıştır. Ayrıca bin aydan daha hayırlı olan “kadir gecesi” bu ay içerisindedir ve tabi ki oruç ibadeti de bu ayda yapılmaktadır.

RAMAZAN DA KUR’AN-I KERİMİN YERİ

Ramazan ayını değerli kılan nedenlerden birisi, Kutsal kitabımız olan Kur’an’ın bu ayda indirilmiş olmasıdır. Yüce Allah Kur’an’da”Ramazan ayı insanları kurtuluş yolan götüren, doğruyu yanlıştan ayıran Kur’an’ın indiği aydır. “(Bakara suresi, ayet 185) buyurmuştur. Kur’an’, Allah tarafından insanlara öğüt vermek ve yol göstermek için gönderilmiştir. Bu nedenle Kur’an insan için hayati değer taşır. Kur’an okumak bir ibadettir. Peygamberimiz Allah’ın bildirdiği görev ve sorumluluklarımızı sıkça hatırlamamız için Kur’an’ı çok okumayı teşvik etmiştir. Müslümanlar, ramazan ayında Kur’an okumaya her zamankinden daha çok özen gösterirler. Bunun için evlerde veya camilerde bir araya gelerek, her gün Kur’an’dan yirmi sayfa okurlar. Ramazan ayının sonuna gelindiğin de ise Kur’an’ı baştan sona bir kez okumuş olurlar. Buna hatim denir. Daha sonra hatim duası yapılır. Müslümanlar yüzyıllar boyu bu geleneği devam ettirmişlerdir. Kur’anıkerim, ramazan ayının Kadir Gecesi’nde indirilmeye başlanmıştır. Kadir gecesi ramazan ayının 27. gecesi olarak bilinir. Yüce Allah Kadir Gecesi’nin “Bin aydan daha hayırlı” olduğunu haber vermiştir. Peygamberimiz de “Kim inanarak ve sevabını Allah’tan umarak Kadir Gecesi’ni değerlendirirse geçmiş günahları bağışlanır” (Buhari) buyurarak, bu gecenin önemini belirtmiştir.

RAMAZAN AYINDA ORUCUN YERİ VE ÖNEMİ

Ramazan ayını önemli kılan etkenlerden biri de, dinimizin temel ibadetlerinden olan orucun bu ay içinde tutulmasıdır. Yüce Allah Kur’an’da “…Kim Ramazan ayına ulaşırsa oruç tutsun” (Bakara suresi, 185. ayet) buyurarak, ramazan ayında oruç tutulmasını emretmektedir. Bu nedenle Müslümanlar ramazan ayı boyunca oruç tutarlar. Ramazan ayı oruç, ibadet ve sabır ayıdır. Allah’ın rahmet ve bağış kapılarının açıldığı aydır. Sevgili Peygamberimiz, ramazan ayında içtenlikle yapılan dua, ibadet ve iyiliklerin Allah katında daha değerli olacağını bildirmiştir.

Açıktan oruç yiyen, bu aya hürmet etmemiş olur. Namaz kılmayanın da, oruç tutması ve haramlardan kaçınması gerekir. Bunların orucu kabul olur ve imanları olduğu anlaşılır.

Ramazan-ı şerifte, oruç tutmak çok sevaptır. Özürsüz oruç tutmamak büyük günahtır. Hadis-i şerifte, (Özürsüz, Ramazanda bir gün oruç tutmayan, bunun yerine bütün yıl boyu oruç tutsa, Ramazandaki o bir günkü sevaba kavuşamaz) buyuruldu. [Tirmizi]

(Ama dini bir mazeret varsa oruç tutmamak günah olmaz.)

Ramazanda oruç tutmak hakkındaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:
(Ramazan ayı mübarek bir aydır. Allahü teâlâ, size Ramazan orucunu farz kıldı. O ayda rahmet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır, şeytanlar bağlanır. O ayda bir gece vardır ki, bin aydan daha kıymetlidir. O gecenin [Kadir gecesinin] hayrından mahrum kalan, her hayırdan mahrum kalmış sayılır.) [Nesai]

(Ramazan ayında oruç tutmayı farz bilip, sevabını da Allahü teâlâdan bekleyerek oruç tutanın günahları affolur.) [Buhari]

(Ramazan orucunu tutup ölen kimse, Cennete girer.) [Deylemi]

(Ramazan ayı gelince, “Ey hayır ehli, hayra koş! Şer ehli, sen de kötülüklerden el çek” denir.) [Nesai]
(Ramazan bereket ayıdır. Allahü teâlâ bu ayda, günahları bağışlar, duaları kabul eder. Bu ayın hakkını gözetin! Ancak Cehenneme gidecek olan, bu ayda rahmetten mahrum kalır.) [Taberani]

(Ramazan-ı şerif ayı geldiği zaman, Allahü teâlâ meleklere, müminlere istiğfar etmelerini emreder.) [Deylemi]

(Farz namaz, sonraki namaza kadar; Cuma, sonraki Cumaya kadar; Ramazan ayı, sonraki Ramazana kadar olan günahlara kefaret olur.) [Taberani]

(Peş peşe üç gün oruç tutabilenin, Ramazan orucunu tutması gerekir.) [Ebu Nuaym]

(Ramazan orucu farz, teravih sünnettir. Bu ayda oruç tutup, gecelerini de ibadetle geçirenin günahları affolur.) [Nesai]

(Bu aya Ramazan denmesinin sebebi, günahları yakıp erittiği içindir.) [İ.Mansur]

(Ramazan ayında ailenizin nafakasını geniş tutunuz! Bu ayda yapılan harcama, Allah yolunda yapılan harcama gibi sevaptır.) [İbni Ebiddünya]

(Ramazanın başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise, Cehennemden kurtuluştur.) [İ.Ebiddünya]

(İslam, kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, zekat vermek, Ramazan orucunu tutmak ve haccetmektir.) [Müslim]

(Cennetteki güzel köşkler, sözü hoş, selamı çok, yemek yediren, oruca devam eden ve gece namazı kılan kimselere verilir.) [İbni Nasr]

(Oruç tutan müminin susması tesbih, uykusu ibadet, duası müstecap ve amelinin sevabı da çoktur.) [Deylemi]

(Bilhassa oruçlu iken çirkin, kötü söz söylemeyin! Birisi size sataşırsa, ona “Ben oruçluyum” deyin!) [Buhari]

(Gerçek oruç, sadece yiyip içmeyi değil, boş ve hayasızca sözleri de terk ederek tutulan oruçtur.) [Hakim]

(Allahü teâlânın, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hiç kimsenin hayaline bile gelmeyen nimet dolu sofrasına, ancak oruçlular oturur.) [Taberani]

(Allah yolunda bir gün oruç tutanı, Allahü teâlâ yetmiş yıllık mesafe kadar cehennemden uzaklaştırır.) [Buhari]

(Temizlik imanın yarısı, oruç da sabrın yarısıdır.) [Müslim]

(Oruçlu iken ölene, kıyamete kadar oruç tutmuş gibi sevap yazılır.) [Deylemi]

(Oruçlu iken ölen Cennete girer.) [Bezzar]

(Oruç tutan, namaz kılan kimse, mükâfatını kıyamette aklı kadar alır.) [Hatib]

(Oruç şehveti keser.) [İ. Ahmed]

RAMAZAN AYININ ANLAM VE ÖNEMİ NEDİR?

Bu konuda imam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Mübarek Ramazan ayı, çok şereflidir. Bu ayda yapılan, nafile namaz, zikir, sadaka ve bütün nafile ibadetlere verilen sevap, başka aylarda yapılan farzlar gibidir. Bu ayda yapılan bir farz, başka aylarda yapılan yetmiş farz gibidir. Bu ayda bir oruçluya iftar verenin günahları affolur. Cehennemden azat olur. O oruçlunun sevabı kadar, ayrıca buna da sevap verilir. O oruçlunun sevabı hiç azalmaz.

Bu ayda, emri altında bulunanların, işlerini hafifleten, onların ibadet etmelerine kolaylık gösteren âmirler de affolur, Cehennemden azat olur. Ramazan-ı şerif ayında, Resulullah, esirleri azat eder, her istenilen şeyi verirdi. Bu ayda ibadet ve iyi iş yapabilenlere, bütün sene bu işleri yapmak nasip olur. Bu aya saygısızlık edenin, günah işleyenin bütün senesi, günah işlemekle geçer.

Bu ayı fırsat bilmeli, elden geldiği kadar ibadet etmelidir. Allahü teâlânın razı olduğu işleri yapmalıdır. Bu ayı, ahireti kazanmak için fırsat bilmelidir.

Kur’an-ı kerim, Ramazanda indi. Kadir gecesi, bu aydadır. Ramazan-ı şerifte, iftarı erken yapmak, sahuru geç yapmak sünnettir. Resulullah bu iki sünneti yapmaya çok önem verirdi.

İftarda acele etmek ve sahuru geciktirmek, belki insanın aczini, yiyip içmeye ve dolayısıyla her şeye muhtaç olduğunu göstermektedir. İbadet etmek de zaten bu demektir.

Hurma ile iftar etmek sünnettir. İftar edince, (Zehebez-zama’ vebtellet-il uruk ve sebet-el-ecr inşaallahü teâlâ) duasını okumak, teravih kılmak ve hatim okumak önemli sünnettir.

Bu ayda, her gece, Cehenneme girmesi gereken, binlerce Müslüman affolur, azat olur. Bu ayda, Cennet kapıları açılır. Cehennem kapıları kapanır. Şeytanlar, zincirlere bağlanır. Rahmet kapıları açılır. Allahü teâlâ, bu mübarek ayda Onun şanına yakışacak, kulluk yapmayı ve Rabbimizin razı olduğu, beğendiği yolda bulunmayı, hepimize nasip eylesin! Âmin. (Mektubat ,1.c. 45.m.) Mübarek vakitlerde, günahlardan titizlikle uzak durmalı, taatları, ibadetleri ve her çeşit hayratı artırmalıdır. Zira Allahü teâlâ, tarafından sevilen kimse, faziletli vakitlerde faziletli amellerle meşgul olur. Buğzettiği kul ise; faziletli vakitlerde kötü işlerle meşgul olur. Kötü işlerle meşgul olanın bu hareketi azabının daha şiddetli olmasına ve Allahü teâlânın, ona daha çok buğzetmesine sebep olur. Çünkü o, böyle yapmakla vaktin bereketinden mahrum kalmış ve onun hürmet ve şerefini çiğnemiş olur. (Mev’iza-i hasene)

RESULULLAH EFENDİMİZİN RAMAZAN İLE İLGİLİ RÜYASI

(Rüyamda acayip şeyler gördüm. Ümmetimden birini azap melekleri yakalamıştı. Aldığı abdestler gelip, onu içindeki zor durumdan kurtardı. Birini gördüm, kabri onu sıkıyordu. Kıldığı namazlar gelip, onu kabir azabından kurtardı. Birine şeytanlar musallat olmuştu. Ettiği zikirler gelip, şeytandan onu kurtardı. Birinin de susuzluktan dili çıkmıştı. Tuttuğu Ramazan orucu gelip, susuzluğunu giderdi.

Birini zulmet sarmıştı. Yaptığı hac gelip karanlıktan çıkardı. Birine ölüm meleği gelmişti. Ana babasına yaptığı iyilikler gelip, ölümüne engel oldu, geciktirdi. Birini Müslümanlarla konuşturmuyorlardı. Sıla-i rahim gelip, ona şefaat etti, onlarla konuştu. Peygamberinin yanına gitmek isteyen birine engel oluyorlardı. Aldığı gusül, onu alıp yanıma getirdi. Ateşten korunmak isteyen birisine, sadakası gelip ateşe perde oldu. Birini zebaniler alıp Cehenneme götürürken, yaptığı emr-i maruf ve nehy-i münker gelip kurtardı. Biri Cehennem ateşine atılmıştı. Allah korkusu ile döktüğü gözyaşları gelip oradan kurtardı.

Birine amel defteri solundan verilirken, Allah korkusu gelip, defterini sağa aldı. Sevapları hafif gelen birine, kendinden önce ölen çocukları gelip, sevabını ağırlaştırdı. Cehennemin kenarında, korkudan titreyen birine, Allahü teâlâya olan hüsnü zannı gelince, titremesi durdu. Sırattan zorla geçen biri, Cennete geldi. Fakat kapılar kapalıydı. Kelime-i şehadeti gelip, onu Cennete koydu.) [Taberani, Hakîm-i Tirmizi]

Atatürk’ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı hakkında genel bilgi

19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a geldiği gündür. Ulusal bayram günümüzdür. Her yıl 19 Mayıs günü Gençlik ve Spor Bayramımız yurdun her yanında spor gösterileri ve törenlerle kutlanır.
1914’de başlayan Birinci Dünya Savaşı dört yıl sürdü. Savaş öncesi Avrupa’nın belli başlı ülkeleri ikiye ayrıldı. Birbirleriyle savaştılar. Bu savaş­ta bizimle birlikte onlar yenildi. Savaş kurallarına göre biz de yenilmiş sayıl­dık. Savaş sonunda Mondros Silah Bırakışması imzalandı. Buna göre Fransızlar Adana ve Hatay’a; İngilizler Urfa, Mardin ve Merzifon’a; İtalyanlar Antalya’ya yerleştiler. 15 Mayıs 1919 günü Yunanlılar İzmir’e girdi. Böylece yurdumuz paylaşıldı. Ordularımız dağıtıldı, İstanbul Boğazı düşman gemileri ile doldu.
Trablusgarp’da Birinci Dünya Savaşı’nda Anafartalar’da düşman güçlerini yenen Mustafa Kemal bu kez yurdumuzu kurtarmak için Anadolu’ya geçmeye karar verdi. 16 Mayıs günü İstanbul’dan Bandırma Vapuru’na bindi. Bu yolculuğu General Hikmet Gerçekçi şöyle anlatıyor : «Karargah üstlerinin hemen hepsini deniz tutmuştu. Kimse kamarasından dışarı çıkamıyordu. Samsun’a az bir yolumuz kalmıştı. Herhangi bir terslik çıkmazsa, çok değil yarın sabah orada olacağımızı ümit ediyorduk, bu düşünceler içinde güvertede ellerimle küpeşte demirini tuta tuta yürümeye çalışırken O’nun kamarasından çıktığını gördüm. Sert bakışlarıyla ufka bir göz gezdirdikten sonra kaptan köşküne çıktılar. Bandırma vapurunda hemen herkesi deniz tutmuştu, oysa Mustafa Kemal dipdiriydi ve çok sağlıklıydı. Kıyı bir ana baba günü halini aldı. Gemimiz demir atınca coşkun gösteriler yükseldi. Hemen ardından geminin etrafını kayıklar aldı. Halkın bu coşkun gösterisini görünce boğazıma bir şey tıkandı, gözlerim yaşardı. Vapur 19 Mayıs sabahı Samsun Limanına yanaştı. Kemal Paşa ve arkadaşları Samsun’da sevinç gösterileri ile karşılandı.» Burada bir hafta kalan Mustafa Kemal Paşa, 27 Mayıs günü Havza’ya geldi. Çalışmalarını burada da sürdürdü.
Mustafa Kemal, Amasya’da yayınladığı genelge ile ulusu, ülkenin bütünlüğünü, bağımsızlığını kurtarmak için birlikte çalışmaya çağırdı. İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal Paşa’nın bu çalışmalarından hoşnut değil­di. Harbiye Bakanı Mustafa Kemal Paşa’yı İstanbul’a çağırdı. Bunun üzerine M. Kemal Paşa padişaha telgraf çekerek askerlikten çekildiğini bildirdi. Mustafa Kemal Paşa bundan böyle çalışmalarına sade bir yurttaş olarak devam etti. 4 Eylül günü Sivas’a gitti. Sivas Kongresi’nde «Ya bağımsızlık, Ya ölüm» ilkesi kabul edilerek yurt düşmandan kurtarılıncaya dek savaşmaya and içildi.
Mustafa Kemal Paşa Sivas’tan sonra Ankara’ya geldi 23 Nisan 1920 günü Büyük Millet Meclisi’ni topladı. Meclis başkanlığına seçilen Mustafa Kemal Paşa düzenli ordular kurdu. Bu ordular düşmanlarla çarpışmaya başladı. Birinci İnönü, ikinci İnönü, Sakarya ve Başkomutanlık Meydan Savaşı sonunda yurdumuz düşmanlardan kurtarıldı.
19 Mayıs 1919 Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başladığı gündür. Bugün aynı zamanda Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’mızdır. Spor beden eğitimidir. Spor bedeni geliştirir. Sağlıklı olmamızı sağlar. Spor yapanlar hayatta daha başarılı olurlar. İyi bir sporcu sağlam bedenli, becerikli ve başa­rılı bir insandır, içki, sigara kumar gibi alışkanlıkları yoktur. Spor kötü alış­kanlıkların edinilmesine fırsat vermez.
İlk, orta, lise ve dengi okullarımızda izci örgütleri vardır. İlk okullar­daki bu örgüte küçük izci denir, izcilik, öğrencileri yaşamın güçlüklerine alıştırır. İzcilerin özel giysileri, çantaları, mataraları, ipleri ve çakıları vardır. Beden eğitimi öğretmenleri izcilere yürüyüşler yaptırır. İzciler için yaz aylarında ormanda, yaylada, göl ve deniz kıyısında izci kampları kurulur. Bu kamplarda izciler yaşamın güçlüklerine alışırlar.
19 Mayıs’ta yurdumuzun her yerinde izciler, öğrenciler ve gençler spor gösterileri yaparlar.
19 Mayıs; 1981 yılından başlayarak «Atatürk’ü Anma Günü» olarak da kutlanmaya başlandı. Atatürk bir söyleşi sırasında : «Ben 19 Mayıs’ta doğdum» demiştir. 19 Mayıs bir yandan Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başlan­gıcı öte yandan ülkemizin kurtarıcısı, devletimizin kurucusu Atatürk’ün doğum yıldönümü olarak törenlerle kutlanır.

 

 

***
Hikayeye Anne Jarvis’in annesi Ann Maria Reeves Jarvis’ten başlamak lazım. 1832 ile 1905 yılları arasında yaşamış olan Ann Maria Jarvis, Virginia eyaletinde hem öğretmenlik yapan hem de işçilerin sağlığı ve iş güvenliği iyileşsin diye çalışmalar yapan bir sosyal aktivist. Amerikan iç savaşı sırasında anneleri her iki tarafın da yaralılarına bakmaları ve ihtiyaçlarını gidermeleri konusunda teşvik ve organize ediyor. Savaş bittikten sonra annelerin daha aktif ve daha sosyal olmaları konusunda bir kampanyayı yürütüyor ve günümüzün Anneler Günü anlayışının tam tersine “Anne Çalışma Günü” ilan edilsin istiyor. Çünkü dünyayı kurtaracak olan tek şeyin anneliğin şefkati olduğuna inanıyor.

Ann Maria Jarvis 1905’de ölüyor. Kızı Anne Jarvis annesinin misyonunu devam ettiriyor. Annesinin ölümünün yıldönümü olan 10 Mayıs 1907’den itibaren 7 yıl boyunca “Anneler Günü”nün resmi olarak ilan edilmesi için uğraşıyor. Siyasetçilere, valilere ve din adamlarına yüzlerce mektup yazıyor. Anneler günü derneğini kuruyor. “Anneler Günü” ve “Mayısın ikinci pazarı” cümlelerini kendi üzerine tescil ettiriyor. Zincir mağazalar sahibi bir sponsor da buluyor. Kampanyası nihayet 1914’de amacına ulaşıyor ve Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson anneler gününü resmen ilan ediyor. Sembolü de beyaz karanfil oluyor.

Ama asıl hikaye bundan sonra başlıyor. 1920’lere gelindiğinde Anne Jarvis, “Anneler Günü”nün önerdiği biçimdeki manasından kopup ticarileşmesine ve bir hediye alma yarışına dönüşmesine öfkelenmeye başlıyor. Zira onun istediği herkesin annesine o gün bir mektup yazıp onu ne kadar sevdiğini içtenlikle anlatmasıydı. Kız kardeşiyle beraber kendi yarattığı anneler gününe karşı bir kampanya açıyor. Anneler gününün bu haliyle iptal edilmesi için gösteriler düzenliyor, ülkenin her tarafına çağrılar yolluyor. Bu günü alışveriş için fırsat olarak kullanan mağazalara davalar açmaya kalkıyor. Kendi sponsorunun mağazasında (menüde “Anneler Günü Salatası” var diye) olaylar çıkartıyor. Ve hatta başkanın eşi Eleanor Roosvelt’e bile bebek ve anne ölümlerini azaltmaya yönelik açtığı bağış kampanyasında “Anneler Gününü” kullandı diye saldırıyor. Protesto gösterilerini o kadar abartıyor ki birkaç defa “huzuru bozmaktan” tutuklanıyor. Bütün servetini harcayarak verdiği mücadele hiçbir yere varmıyor. Anneler günü tam da onun istemediği şekliyle tüm dünyaya bir alışveriş vesilesi olarak yayılıyor.

Anneler Günü’nün yaratıcısı Anne Jarvis, hiç evlenmiyor ve çocuk sahibi olmuyor. Protestoları ve hırçınlığı nedeniyle saygınlığını yitiriyor. 84 yaşında, uzun bir hastalık döneminden sonra kör ve sağır bir halde yoksulluk ve yalnızlık içinde bir akıl hastanesinde ölüyor.

Ne acayip hikaye değil mi!

Kaynak :Mutlu Tömbekçi

İslam dininde yeri olan önemli gecelerden biri Berat Kandili’dir. Berat Arapçada temize çıkma demektir. Bu sebeple bu mübarek gecede Yüce Allah’tan bolca af dilenip, ibadet edilmelidir. Berat Kandili, üç aylardan bir olan Şaban ayının 15. gecesine denk gelmektedir. Berat Kandili, Allah’ın kulları için her şeyi bilmesi ve bu bildiklerinin kader olarak yazıldığı gecedir.

Bu rahmet gecesinde Allah’ın kullarının beratını bu gece hazırladığı bilinmektedir. O sene içinde yapılacak ameller, ölüm tarihi ve rızık gibi insanların tahmin edemeyeceği konular Allah tarafından önceden inşa edilmektedir.

Hz. Muhammed (SAV)’in de bu gecede çokça dua ve af dilediği bilinmektedir. Bu nedenle Berat Kandili’nde kulların Allah’a daha yakın olmaları adına, dünya işlerini bir kenara bırakmış vaziyette yaradanlarına tam bir teslimiyet içinde olmaları gerekiyor. Günahların af olması ve duaların kabulü için bu şekilde bir teslimiyet oldukça önemlidir. Berat gecesinde yıl içinde doğacak bebeklerin ve ölecek kişilerin akıbeti belli olmaktadır.

Mübarek aylardan biri olan Şaban ayına denk gelen Berat Kandili, bu ayın 15. gecesinde (14. günü 15. güne bağlayan gece) hatırlanmaktadır. Berat Arapçada temize çıkma anlamına gelir. Kandil olarak Müslümanlar tarafından karşılanılan bu gece, insanların önlerinde yaşayacakları bir sene içindeki olacakların Allah tarafından yazıldığı gecedir. Kulların bilmesi mümkün olmayan şeyleri Allah’ın bilmesi ve bunu kayıtlara geçmesi Berat gecesinde olmaktadır. O günü ibadetle geçiren kişilerin dualarının kabul olacağı ve günahlarının af olacağı pek çok ayet ve hadiste açıkça belirtilmiştir.

Mübarek üç ayların ilki olan Şaban ayının 15. gecesine denk gelen Berat Kandili, Müslümanlar için ibadet ederek değerlendirilmesi gereken önemli gecelerden biridir. Hz. Peygamberin (SAV) de bu gecede çokça ibadet ettiği ve ümmetine de ibadet etmeleri yönünde tavsiyelerde bulunduğu çeşitli hadislerde yer almaktadır. Önemli günlerin hatırlanması ve ibadetle geçirilmesi için belirli aralıklarla kutlanan kandiller, Müslümanların faydalı amel gerçekleştirebilmeleri için oldukça önemlidir. Ayrıca Müslümanların iletişimini kuvvetlendiren günler olması özelliği ile de telefonla ya da mesajla insanlar birbirlerinin kandillerini kutlamaktadır.

Berat Kandili’nin Önemi Nedir?

Berat Kandili’nin önemi bazı kaynaklarda borçlunun alacaklısına borcunu ödeyip borcundan nasıl kurtuluyorsa, Allah da Berat gecesinde kullarına o şekilde berat etmektedir şeklinde örneklendirilmiştir. Berat gecesinde hikmeti bol olan bütün işlerin ayrımına varmak mümkündür. Ayrıca Berat Kandili’nde yapılan amellerin karşılığı Allah katında oldukça değerlidir ve karşılığını kuluna fazlasıyla vermektedir. Bu gecede Allah tüm tövbe kapılarını sonuna kadar açmakta ve bütün duaların kabul olunacağına dair bilgiler vermektedir.

Berat Kandili gecesinde Hz. Muhammed (SAV)’in de şefaatini kazanmak için bol bol salavat getirmek gerekmektedir. Çünkü Berat gecesinde Allah, Hz. Muhammed (SAV)’in şefaat yetkisini sonuna kadar aralamıştır. Berat Kandili’ni önemli kılan diğer bir ayrıntı ise, geçmiş günahların affı söz konusu olurken, dua ile de geleceğin en güzel şekilde Allah tarafından şekillendirilmesi mümkündür.

Berat gecesinde kılınması tavsiye edilen Hayır Namazı vardır. 100 rekatlık bu namazı kılan kimse o sene ölürse şehitlik mertebesine nâil olur. Namaza şöyle niyet edilir;

“Ya rabbi , niyet ettim rızâ-yı şerifin için namaza. Beni afv-ı ilâhîne , feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden , dünya ve ahiret sıkıntılarından halas eyleyip, süedâ defterine kaydeyle”
Her rekatte Fatiha’dan sonra 10 İhlas-ı Şerif okunur. İki rekatte bir selam verilerek 100 rekate tamamlanır.
Namazdan sonra ; Allâhü Teâlâ’nın “Hû” ism-i şerîfinin ebced hesabına göre değeri 11’dir. Resûlullâh Efendimiz’in isimlerinden “Tâhâ”nın ebced hesabıyla değeri 14 olduğu için aşağıdaki 11 şey 14 kere okunur. Bunlar;
1.İstiğfar:

2.Salevat-ı Şerife (Allâhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed)

3.Fatiha-i Şerife

4.Ayet’ül-Kürsî

5.Tevbe Sûresinin son 2 ayeti besmele ile. (Lekad câeküm)

6. 14 kere Yâsîn, Yâsîn … dedikten sonra 1 Yâsîn-i Şerîf.(Yâsîn-i Şerîf’te 7 zahiri, 7 batini “Mübîn” vardır. Böylece o da

14 olur.)

7.İhlas-ı Şerif

8.Felak Sûresi

9.Nâs Sûresi

10. “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l- azîm.” duası 14 kere.

11.Salevat-ı Şerife 14 kere okunur ve dua edilir.(Allâhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed). Salat-ı Münciye okumak daha efdaldir.

BERAT KANDİLİ NAMAZI VE OKUNACAK DUALAR

Beraet gecesinde kılınması tavsiye edilen Hayır Namazı vardır. 100 rekatlık bu namazı kılan kimse o sene ölürse şehitlik mertebesine nâil olur. Namaza şöyle niyet edilir;

“Ya rabbi , niyet ettim rızâ-yı şerifin için namaza. Beni afv-ı ilâhîne , feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden , dünya ve ahiret sıkıntılarından halas eyleyip, süedâ defterine kaydeyle”

Her rekatte Fatiha’dan sonra 10 İhlas-ı Şerif okunur. İki rekatte bir selam verilerek 100 rekate tamamlanır.
Namazdan sonra ; Allâhü Teâlâ’nın “Hû” ism-i şerîfinin ebced hesabına göre değeri 11’dir. Resûlullâh Efendimiz’in isimlerinden “Tâhâ”nın ebced hesabıyla değeri 14 olduğu için aşağıdaki 11 şey 14 kere okunur. Bunlar;

1.İstiğfar:

2.Salevat-ı Şerife (Allâhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed)

3.Fatiha-i Şerife

4.Ayet’ül-Kürsî

5.Tevbe Sûresinin son 2 ayeti besmele ile. (Lekad câeküm)

6. 14 kere Yâsîn, Yâsîn … dedikten sonra 1 Yâsîn-i Şerîf.(Yâsîn-i Şerîf’te 7 zahiri, 7 batini “Mübîn” vardır. Böylece o da

14 olur.)

7.İhlas-ı Şerif

8.Felak Sûresi

9.Nâs Sûresi

10. “Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi velâ ilâhe illallâhü vallâhü ekber. Velâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’l- azîm.” duası 14 kere.

11.Salevat-ı Şerife 14 kere okunur ve dua edilir.(Allâhümme salli alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âli seyyidinâ muhammed). Salat-ı Münciye okumak daha efdaldir.

BERAT KANDİLİ NAMAZI KAÇ REKATTIR?

Berat gecesinde kılınacak namaza Salat-ül-hayr [Hayır Namazı] denir. Bu namaz 100 (yüz) rekâttır. Her rekâtta Fatiha sûresinden sonra on defa İhlâs sûresi okunarak kılınır.

BERAT KANDİLİ NAMAZI KAÇ REKATTIR?

Berat gecesinde kılınacak namaza Salat-ül-hayr [Hayır Namazı] denir. Bu namaz 100 (yüz) rekâttır. Her rekâtta Fatiha sûresinden sonra on defa İhlâs sûresi okunarak kılınır.

BERAT KANDİLİ NAMAZI NASIL NİYET EDİLİR?

100 rekatlık Berat Kandili namazı kılan kimse o sene ölürse şehitlik mertebesine nâil olur. Berat Kandili namazına şöyle niyet edilir; “Ya rabbi , niyet ettim rızâ-yı şerifin için namaza. Beni afv-ı ilâhîne , feyz-i ilâhîne mazhar eyle. Kasvet-i kalbden , dünya ve ahiret sıkıntılarından halas eyleyip, süedâ defterine kaydeyle”

Berat Kandili namazı akşam namazından sabah vaktine kadar ara verilerek kılanabilir. Namazın kılınışı şöyledir;

– 2 rekatta bir selam vererek kılınır.

– Her rekatta Fatiha Suresi’nden sonra 10 tane İhlas Suresi okunur.

– İlk rekatlarda Fatiha’dan önce Sübhaneke okunur.

– Fatiha’da Besmele çekilir, İhlas surelerinde ve Sübhanake’de Besmele çekilmez.

– Namazın tamamını peşpeşe kılmak gerekmez. Ara verilebilir, abdest tazelenip tekrar devam edilebilir.

– Bu namaz gece tamamlanamazsa, kerahet vakitlerine dikkat etmek koşuluyla ertesi günün ikindi namazı vaktine kadar yetiştirebilir.

Berat Kandili fazileti bol bir gecedir. Bu gecede amel defteri yazılır. O yıl içinde doğaca ve ölecek olanlar ile rızıklar Berat Kandili gecesinde amel defterine işlenir. Berat (Berâet), Arapça’da temize çıkma anlamına gelir. Berat Kandili aynı zamanda Rahmet Gecesi gibi adlarla da anılır.
Kur’ân-ı Kerim’de, suçsuzluk, kurtuluş belgesi (Kamer, 54/43) ve müşriklerle her türlü ilişkiyi kesme, onlardan uzak durma (Tevbe, 9/1) anlamlarında iki yerde berâet kelimesi geçmektedir. Hadislerde ise genellikle, günahtan kurtulma, bir iş veya zümreden uzak durma anlamlarında kullanılmıştır. Peygamberimiz Hazreti Muhammed Berat Gecesinin önemini şöyle anlatmıştır;

-Bu yıl içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir.

-Bu yıl içinde öleceklerin isimleri, bu gece özel deftere yazılır.

-Bu gece herkesin rızkı tertip olunur.

-Bu gece herkesin amelleri Allahü teâlâya arz olunur.

BERAT KANDİLİ 2 REKATLIK KISA NAMAZ

Berat gecesi kılınan namazlardan biride iki rekat olarak kılınır.
Birinci rekatta Fatiha okunduktan sonra kısa bir sure okunarak rükuya gidilir. Rükudan doğrulur ve secdeye gidilir. Secdede uzun sure kalınır, bu konuda belli bir tahdit yoktur, ne kadar dayanabilirsen.
İkinci rekatta da aynı şekilde Fatihadan sonra kısa bir sure okunur. İlk rekatta olduğu gibi secdeye gidildiğinde yine uzun sure secdede kalınır. Gücünüzün yettiği kadar. Secdeden kalkılır tahiyatta okunacaklar okunur ve selam verilir. Selam ile birlikte eller dua için alemlerin Rabbine kalkar…

BERAT KANDİLİ GECESİ NELER OLMUŞTUR?

Berat Gecesi, Şaban ayının 15. gecesidir Tefsirlerde Kur’an-ı kerimin, Levh-il-mahfuza bu gece indirildiği bildirilmektedir. Âyet-i kerimede mealen buyuruluyor ki:

(Apaçık olan Kitab’a andolsun ki, biz onu [Kur’anı] mübarek bir gecede indirdik. Elbette biz insanları uyarmaktayız.) [Duhan 2,3]

Her sene, Şaban ayının on beşinci Berat gecesinde, o senede olacak şeyler, ameller, ömürler, ölüm sebepleri, yükselmeler, alçalmalar, yani her şey Levh-i mahfuzda yazılır. Resulullah efendimiz, bu gece, çok ibadet, çok dua ederdi.

Şaban ayında niçin çok oruç tuttuğu sorulduğu zaman Resulullah efendimiz buyurdu ki:

(Şaban öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gâfildir. Bu ayda ameller, âlemlerin Rabbine arz edilir. Ben de amelimin oruçluyken arz edilmesini isterim.) [Nesaî]

BERAT KANDİLİ NEDİR? BERAT KANDİLİNİN ÖNEMİ NEDİR?

Berat kelimesi; borçtan kurtulma, temize çıkıp aklanma, ceza veya sorumluluktan kurtulma gibi mânâlara gelir. Berat Kandili, Allah’ın ekstra rahmet, lütuf ve mağfiretiyle tecelli ederek, kullarına bağışlanma, kapılarını ardına kadar araladığı; müminlerin dualarına icabet ettiği, günahlarını affettiği, yapılan ibadetleri normal zamanlardan kat kat fazla mükâfatlandırdığı bir zaman dilimidir. Berat kelimesinin aslı ”Berâettir.” Beraat sözlükte, ”bir zorluktan kurtarmak ve berî olmak” demektir. Bu geceye, bereketli ve feyizli bir gece olması sebebiyle mübarek gece; günahların affı ve kulların temize çıkarılması sebebiyle Beraat gecesi ve kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle de Rahmet gecesi gibi adlar da verilmiştir.

Bu gecenin dört adı vardır; mübarek gecenin en meşhur adı ”leyle-i beraa” (Berat Gecesi) olmakla birlikte ”leyle-i mübareke”, ”leyle-i rahmet” ve ”leyle-i sakk” isimleridir. Berat Kandili (Beraat Kandili) İslam dininde mübarek kabul edilen gecelerden biridir.

Her yıl Şaban ayının ondördüncü gününü onbeşinci gününe bağlayan gece Berat gecesidir. Mübarek Berat Kandili gecesini ibadet ile geçirmenin pek çok sevabı ve feyzi vardır.

(Allahü teâlâ şu dört geceyi hayırla süsler: Kurban Ramazan bayramı gecesi, Arefe gecesi Şabanın yarısının [Berat] gecesi ki, onda eceller, rızıklar yazılır.) [Deylemi]

(Salih akrabayı terk eden, ana babaya asi olan Berat gecesi affa kavuşamaz.) [Beyheki]

İçki içmek, cimrilik, kin gütmek gibi günahları işleyen kâfir olmaz. İmanı düzgünse, günahlarının cezasını çektikten sonra Cennete girer.
Sevabları günahlarından daha çok gelirse, Cehenneme girmeden de Cennete gider.

Hazret-i Âişe validemiz buyuruyor ki: Resulullah’ın, hiçbir ayda, Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bazen Şaban ayının tamamını oruçla geçirirdi. (Buhârî)

Bu geceyi ganimet bilmeli, tevbe istigfar etmeli, kaza namazı kılmalı, Kur’an-ı kerim okumalı, bilhassa ilim öğrenmeli. En kıymetli ilim, doğru yazılan ilmihâl bilgileridir. Peygamber efendimiz, “sallallahü aleyhi ve sellem” Berat Gecesi’nde, (Allahümmerzuknâ kalben takıyyen mineşşirki beriyyen lâ kâfiren ve la şakiyyâ) duasını çok okurdu. Büyük zatlar, Berat gecesinde şöyle de dua ederlerdi:

(Ya Rabbî, Kur’an-ı keriminde, “Allah, dilediğini siler, dilediğini de sabit bırakır, Levh-i mahfuz Onun katındadır” buyuruyorsun. Eğer benim ismim saidler [cennetlikler] defterinde ise, orada sabit kıl! İsmim şakiler [cehennemlikler] defterinde ise, ismimi oradan silip, saidler defterine yaz! Ey büyük Allah’ım, kalbleri iyiden kötüye, kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dininde sabit kıl, dininden döndürme, ayırma!)

Hazret-i Âişe validemiz, (Ya Resulallah, Allahü teâlâ seni günah işlemekten muhafaza buyurduğu hâlde, neden Berat Gecesi’nde çok ibadet ettin?) diye sordu. Cevabında buyurdu ki:

(Şükreden kul olmayayım mı? Bu yıl içinde doğacak her çocuk, bu gece deftere geçirilir. Bu yıl içinde öleceklerin isimleri, bu gece özel deftere yazılır. Bu gece herkesin rızkı tertip olunur. Bu gece herkesin amelleri Allahü teâlâya arz olunur.) [Gunye]

Nafile ibadetlerin sevabına kavuşabilmek için, ehl-i sünnet itikadında olmak, haramlardan kaçıp günahlara tevbe etmek, farzları kusursuz yapmaya çalışmak, o ameli ibadet olarak yapmaya niyet etmek şarttır.

Hasan-ı Basri hazretleri, Şabanın 15. günü, sanki mezardan çıkmış gibi, yüzü çok solgun görülürdü. Bu üzüntünün sebebini sorduklarında buyurdu ki:

(İlm-i yakîn ile biliyorum ki, günahım vardır. Günahım affedilmezse, sevaplarım da kabul edilmezse, hâlim nice olur diye korkumdan benzim sararıyor.)

Sevgili Günlük,

12 Ağustos
Kanada’daki yeni evime taşındım, çok heyecanliyim. Burası çok güzel. Dağların manzarası muhteşem. Onların karlarla kaplı halini görebilmek için sabrımı zorluyorum.

14 Ekim
Kanada dünyanın en güzel yeri. Yapraklar kırmızı ve turuncunun tonlarına dönmeye başladı. Bir atla kır gezintisi yaptım ve bir kaç geyik gördüm.cok güzeldiler. Muhtemelen yeryüzündeki en harika hayvanlar. Burası cennet olmalı. Burayı çok seviyorum.

11 Kasım
Geyik avlama sezonu kısa bir süre sonra başlıyor. Böyle harika hayvanları öldürmeyi nasıl olurda isterler anlamıyorum. Umarım yakında kar yağısı baslar. Burayı seviyorum.

2 Aralık
Dun gece kar yağdı. Heryerin beyaz bir örtü ile kaplanışını seyretmek için gece kalktım. Tipki kartpostal gibi. Dışarı cıktık merdivenlerdeki ve garajın önündeki karları kürekle temizledik. Kartopu oynadık(ben kazandım). Kar temizleme makinesi (belediye’nin) gelince, garajın önündeki karları tekrar temizlemek zorunda kaldık. Harika bir yer. Kanada’yı seviyorum.

12 Aralık
Dun gece biraz daha kar yağdı. Kar temizleme makinesi ile garajın önündeki karları tekrar temizledik. Burayı seviyorum.

19 Aralık
Dun gece biraz daha kar yağdı. İşe gitmek için garajdan çıkamadım. Burası çok güzel bir yer fakat kürekle kar temizlemekten yoruldum. Kar temizleme makinesine lanet olsun!

22 Aralık
Bu beyaz boktan dun gece biraz daha yağdı. Kürekle kar atmaktan ellerim su topladı ve belim ağrımaya başladı. Kar temizleme makinesinin ben garajın onunu kürekle temizleyene kadar yolun kösesinde gizlendiğini düşünüyorum. Pez…..in

25 Aralık
Sittigimin yilbaşısı. Yine yağdı.Eger kar temizleme makinesini kullanan pez…i bir elime geçirirsem yemin ederim o p…u gebertemem. Yollardaki lanet buzları eritmek için neden daha fazla tuz kullanmadığını anlamıyorum.

27 Aralık
Allahın belası dun gece yine yağdı. Kar temizleme makinesinin en son gelişinden beri 3 gündür karları kürekle atamadığım için eve hapsoldum. Hiç bir yere gidemiyorum. Hava durumunu sunan spiker bu gece 25 santim daha yağacağını söyledi. 25cm karin kaç kürek edeceğini biliyor musun?

28 Aralık
Kuş beyinli spiker yanılmış. 83cm daha yağdı. Bu gidişle karlar yazdan önce erimez. Kar temizleme aracı kara saplandı ve hıyar oğlu hıyar sürücü benden küreğimi ödünç istedi. Karları temizlerken tam altı kürek kırdığımı ve sonuncusunu da onun kalın kafasında kırmaktan zevk duyacağımı söyledim.

4 Ocak
Nihayet evden çıkabildim. Markete gittim ve yiyecek aldım. Dönüşte lanet geyiğin biri arabamın önüne atladı. Arabamda yaklaşık 3000 dolarlık hasar var. Bu hayvanların hepsini gebertmek lazım. Lanet yaratıklar her yerde varlar. Umarım avcılar hepsinin kokunu kurutur.

3 Mayıs
Arabayı şehirde bir tamirciye götürdüm. Yollara dökülen baş belası tuzlar yüzünden arabamın kaportası çürümüş.

10 Mayıs
Türkiye’ye kesin dönüş yaptım ve İzmir’e bir daha ayrılmamak üzere yerleştim. S.keyim Kanada’yı da karı da geyikleri de….

  1. ­TAKİP➡️ www.instagram.com/edepsizbirbey

  • 1 paket dilediğiniz makarna
  • Yeteri kadar su
  • 1 yemek kaşığı tereyağ
  • 1 büyük soğan
  • 1 kutu krema
  • 1/2 yemek kaşığı un
  • 1/2 çay kaşığı karabiber
  • Tuz

Soğanlı Kremalı Makarna Tarifi Yapılışı

Bismillahirrahmanirrahim.

Öncelikle makarnayı yeteri kadar suda haşlayın ve piştikten sonra süzün. Soğanı 4’e bölüp ince ince dilimleyin. Yağı erittiğiniz tencereye soğanları alarak iyice pembeleşene kadar kavurun. Daha sonra içine unu ekleyin bir iki dakika karıştırın. Ardından kremayı ekleyip koyu kıvam alana kadar pişirin. Karabiber ve tuzunu ekleyin. Daha sonra üzerine haşlayıp süzdüğünüz makarnayı ekleyip iyice karıştırın ve altını kapatın. Servise hazır, AFİYET OLSUN!

Patates Dizme Tarifi İçin Malzemeler

Köfte için:

  • 500 gr kıyma
  • 1 kuru soğan
  • 1 çay bardağı galata unu
  • 1 yumurta
  • 1 çay kaşığı karabiber
  • 1 çay kaşığı pulbiber
  • 1 çay kaşığı kimyon
  • 1 yumurta
  • 1 diş sarımsak
  • Yarım demet maydanoz

İç malzemesi;

  • 4 tane orta boy patates
  • 2 domates
  • 2 sivri biber
  • 2 kırmızı biber
  • 1 tatlı kaşığı domates salçası
  • 1 tatlı kaşığı biber salçası
  • 1 diş sarımsak

Patates Dizme Tarifi Yapılışı

Öncelikle köftemizi hazırlayalım, kıymayı yoğurma kabına alalım ,soğanı ,maydanozu ,sarımsağı rondadan geçirip kıymanın üstüne ekleyelim ,galata ununu da ekleyelim baharatlarını da ekleyelim, 1 çay kaşığı tuz ,yumurtayı da ekleyip yoğuralım, ceviz büyüklüğünde yuvarlak yapıp yuvarlak köfte şeklini verelim, firn tepsisine yağılı kağıt serelim, dizelim, 190° fırında 20 dakika kızartalım, patatesleri soyup yuvarlak doğrayalım ,hafif kızartalım, tepsiye bir köfte bir patates şeklinde dizelim ,salçayı bir kaseye koyup 2 su bardağı suyla çırpalım ,hazırladığımız köftelerin üzerinde gezdirelim, domatesleri dilimleyelim biberleri dilimleyelim ,ıslattığımız yağılı kağıdı tepsinin üstüne örtelim 190° fırında 35 dakika pişirelim

Malzemeler

  • 5 adetorta boy patates
  • 2 yemek kaşığızeytinyağı
  • 1 çay kaşığıtoz kırmızı biber
  • 1 tatlı kaşığıkekik
  • 2 dalbiberiye
  • 2 dişrendelenmiş sarımsak
  • 1 çay kaşığıtuz

Servisi için:

  • 4 daltaze kişniş

 

Püf Noktası

Patatesleri fırın tepsisine tek kat olacak şekilde dizmeye özen gösterin. Aksi takdirde bazıları çıtır bazıları yumuşak kalacaktır.

 

Pişirme Önerisi

Mevsiminde taze patates kullanıyorsanız kabuklarını soymadan fırınlayın.

 

Nasıl Yapılır?

  1. Patatesleri elma dilimi halinde kesin ve geniş bir karıştırma kabına aktarın.
  2. Patates dilimlerini zeytinyağı, toz kırmızı biber, kekik, biberiye, rendelenmiş sarımsak ve tuz ile karıştırarak harmanlayın.
  3. Tabanını yağlı kağıt ile kapladığınız fırın tepsisine baharatlı patatesleri yayın.
  4. Önceden ısıtılmış 200 derece fırında 25- 30 dakika kızarana kadar fırından yükselen mis gibi kokuyu içinize çeke çeke bekleyin.
  5. Taze kişnişleri incecik kıyın. Servis tabağına aldığınız baharatlı patateslerin üzerine serpiştirdikten sonra ılık olarak servis edin. Sevdiklerinizle paylaşın.

 

Servis Önerisi

Cips niyetine çeşitli soslarla birlikte tüketebileceğiniz gibi tavuk ve köfte tariflerinin yanında da ikram edebilirsiniz.

Mevlana 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan’ın Belh şehrinde doğmuştur. Mevlana’nın babası Belh Şehrinin ileri gelenlerinden olup, sağlığında “Bilginlerin Sultanı” ünvanını almış olan Hüseyin Hatibi oğlu Bahaeddin Veled’tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin’in kızı Mümine Hatun’dur.
Sultanü’I-Ulema Bahaeddin Veled, bazı siyasi olaylar ve yaklaşmakta olan Moğol istilası nedeniyle Belh’den ayrılmak zorunda kalmıştır. Sultanü’I-Ulema 1212 veya 1213 yılllarında aile fertleri ve yakın dostları ile birlikte Belh’den ayrıldı.
Sultanü’I-Ulema’nın ilk durağı Nişabur olmuştur. Nişabur şehrinde tanınmış mutasavvıf Feridüddin Attar ile de karşılaştılar. Mevlana burada küçük yaşına rağmen Feridüddin Attar’ın ilgisini çekmiş ve takdirlerini kazanmıştır.
Sultanü’I Ulema Nişabur’dan Bağdat’a ve daha sonra Kufe yolu ile Ka’be’ye hareket etti. Hac farizasını yerine getirdikten sonra, dönüşte Şam’a uğradı. Şam’dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Niğde yolu ile Larende’ye (Karaman) geldiler. Karaman’da Subaşı Emir Musa’nın yaptırdıkları medreseye yerleştiler.
1222 yılında Karaman’a gelen Sultanü’l-Ulema ve ailesi burada yedi yıl kaldılar. Mevlana 1225 yılında Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun ile Karaman’da evlendi. Bu evlilikten Mevlana’nın Sultan Veled ve Alaeddin çelebi adlı iki oğlu oldu. Yıllar sonra Gevher Hatun’u kaybeden Mevlana bir çocuklu dul olan Kerra Hatun ile ikinci evliliğini yaptı. Mevlana’nın bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Alim çelebi adlı iki oğlu ile Melike Hatun adlı bir kızı dünyaya geldi.
Bu yıllarda Anadolunun büyük bir kısmı Selçuklu Devleti’nin egemenliği altında idi. Konya’da bu devletin baş şehri idi. Konya sanat eserleri ile donatılmış, ilim adamları ve sanatkarlarla dolup taşmıştı. Kısaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşıyordu ve Devletin hükümdarı Alaeddin Keykubad idi. Alaeddin Keykubad Sultanü’I-Ulema Bahaeddin Veled’i Karaman’dan Konya’ya davet etti ve Konya’ya yerleşmesini istedi.
Bahaeddin Veled Sultanın davetini kabul etti ve Konya’ya 3 Mayıs 1228 yılında ailesi ve dostları ile geldiler. Sultan Alaeddin kendilerini muhteşem bir törenle karşıladı ve Altunapa (İplikçi) Medresesi’ni ikametlerine tahsis ettiler.
Sultanü’l-Ulema 12 Ocak 1231 yılında Konya’da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu Sarayının Gül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanılan Mevlana Dergahı’ndaki bugünkü yerine defnolundu.
Sultanü’I-Ulema ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlana’nın çevresinde toplandılar. Mevlana’yı babasının tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlana büyük bir ilim ve din bilgini olmuş, İplikçi Medresesi’nde vaazlar veriyordu. Vaazları kendisini dinlemeye gelenlerle dolup taşıyordu.
Mevlana 15 Kasım 1244 yılında Şems-i Tebrizi ile karşılaştı. Mevlana Şems’de “mutlak kemalin varlığını” cemalinde de “Tanrı nurlarını” görmüştü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Şems aniden öldü.
Mevlana, Şems’in ölümünden sonra uzun yıllar inzivaya çekildi. Daha sonraki yıllarda Selahaddin Zerkubi ve Hüsameddin çelebi, Şems-i Tebrizi’nin yerini doldurmaya çalıştılar.
Yaşamını “Hamdım, piştim, yandım” sözleri ile özetleyen Mevlana, 17 Aralık 1273 Pazar günü Hakk’ ın rahmetine kavuştu. Mevlana’nın cenaze namazını Mevlana’nın vasiyeti üzerine Sadreddin Konevi kıldıracaktı. Ancak Sadreddin Konevi çok sevdiği Mevlana’yı kaybetmeye dayanamayıp cenazede bayıldı. Bunun üzerine, Mevlana’nın cenaze namazını Kadı Sıraceddin kıldırdı.
Mevlana ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah’ına kavuşacaktı. Onun için Mevlana ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen “Şeb-i Arus” diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.
“ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız! / Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir.”
Her türlü kemale erişi aşkta gören Mevlana’nın bütün eserleri aşka dairdir. Zira aşk hayatın aslıdır, özüdür. Kainatın yaratılış sebebi aşktır. ‘Sen olmasaydın bu gökleri yaratmazdım.’ kudsi hadisiyle; varlık alemlerinin yaratılmasındaki yegane maksadın, Cenab-ı Hakk’ın Hazreti Peygambere (asm) duyduğu sevgi olduğu belirtilir. Mademki varlığın mayası aşktır, aşkın en ileri noktası olan Allah aşkı ve muhabbeti her şeyin üzerinde değere sahiptir. Mevlana bu düşünceden hareketle, binlerce beyitte ilahi aşkı söylemiştir. Onun aşka dair düşüncelerini dört grupta toplamak mümkündür. Akıl ve aşk mukayesesi, aşkın üstünlüğü ve değeri, fanilere duyulan aşkın geçersizliği, aşktan nasibi olmayanların zavallılığı …
Mana Padişahı Mevlana’ya göre akıl ve ilim, gayb aleminin gerçeklerini kavramada yetersizdir. Bunlar insanı bir noktaya kadar götürür, ancak hedefe ulaştıramaz. Fakat insan aşktan kanatlara sahipse , ilim ve aşkın hayal edemeyeceği kadar yücelir. Tıpkı Miraç Gecesi olduğu gibi. O kutlu gecede Hazreti Peygamber (asm) ve Cebrail (as) gök katlarında yükselirken, Sidre-i Müntehaya gelince; Cebrail (as) “Bir parmak ucu daha ilerlersem, yanarım.” diyerek kalmış, Hazret-i Peygamber (asm) ise Sidre’yi geçerek Cenab- Hakk’a yakınlığın son derecesine ulaşmıştır. Sidre-i Münteha denen yer; gerek melek gerekse peygamber, bütün varlıkların ulaşabildiği son noktadır. Bir başka deyişle emr-i İlahiden başka her şeyin son bulduğu yerdir. Mutasavvıflar buradan hareketle, Cebrail (as)’i beşer idrakin , ilim ve aklın sembolü, Hazret-i Peygamber (asm)’i ise gönül ve aşkın timsali olarak görürler.
Hazret-i Mevlana bu hususa işaret eder:
“Gerçi başlangıçta akıl muallimdi. Sonra akıl üstatken ona talebe olur.
Akıl, Cebrail gibi ; ‘ Bir adım daha gitsem; bu kol, kanat yanar.
Sen bana bakma, yürü, geç! Benim için daha ileri yer yok.” der. (Mesnevi,I/ 1112-1114)
Bu yüzden Mevlana; aşkı, her sufinin yaşaması gerekli bir hal olarak görür. Ona göre ancak aşkla sevgiliye, Hakk’a bağlanan gönül muteberdir. (Mesnevi,I / 1853). Cebrail (as) gibi, akıl ile insan Allah’a ulaşamaz; yarı yolda kalır. İnsanla Allah arası bir deniz mesafesi ise; akıl bu denizde bir yüzücü, aşk ise bir gemidir. Yüzmek güzeldir, ama uzun bir yolculuk için yeterli değildir. İnsan yüzerken yorulabilir, boğulabilir. Ama gemiye binen hedefine ulaşır. (Mesnevi IV/ 1423-27)
Bu aşkın mahiyeti ise sözle anlatılmaz, satırlara sığmaz. Ancak tadanlar bilir:
“Birisi sordu: ‘Aşıklık nedir ?’ Dedim ki : ” Benim gibi olursan bilirsin!..” (Mecalis-i Sab’a, 82)
Yüce Sultanın “Ben ol da bil!” sözü Cenab-ı Hakk’a ulaşma yolundaki , “bilmek, bulmak, olmak merhalelerinin son derecesinin aşk ile gerçekleştiğini ifade eder. İlim ve akıl ise sadece bilmeyi sağlar. Yine Mesnevide:
“Aşk ; her ne şekilde açıklasam da, anlatsam da onu tarifte insan dilsiz kalır.
Kalem, gerçi her şeyi yazar ama , aşka gelince başı döner.”
“Akıl, aşkı anlatmada çamura batmış eşek gibidir. Aşkı ve aşıklığı yine aşk izah eder.”
“Güneşe delil, yine güneştir. Sana delil lazımsa, güneşten yüzünü çevirme.” (Mesnevi, I/ 117-121)
beyitleriyle aşkın tarife sığmadığı söylenilirken , aklin acizliği bir kere daha dile getirilir.
Aşk yüzünden elbisesi yırtılanın, hırstan ve ayıptan temizlendiğini, aşkın bütün hastalıkların hekimi, kibir ve azametin ilacı olduğunu, topraktan yaratılan bedenin aşkla yüceldiğini (Mesnevi, I/22-25) söyleyen Mevlana; insanların hırs, tamah, kibir, kıskançlık ve kin gibi kötü huylardan ancak İlahi aşk ile arındığını belirtmek ister. Toplumda İlahi sevgi ile manevi alemi tanıyanlar çoğunlukta olursa aksaklıklar düzelir, huzur hakim olur. Diğer yandan insanın dünyadaki geçimi için bir sanat öğrendiği gibi, ahireti kazanmak için de bir sanat öğrenmesi, bu din sanatının, kazancının da aşk olduğu öğütlenir. (Mesnevi, II/2618-27)
Mevlana şöyle diyor;
“Anam aşk, babam aşk,
Peygamberim aşk, Allahım aşk,
Ben bir aşk çocuğuyum,
Bu aleme aşkı ve sevgiyi söylemeye geldim.”
Buradan anlaşılan şudur ki , yalnızca dinin kurallarına uymakla yetinenler, dinin özünü tanımayıp , kabukta kalanlardır. Asil olan insanin ibadetlerine Allah aşkını katması, tam bir ihlas ve samimiyetle kulluk etmesidir.
Hazret-i Mevlana, Allah aşkının dışındaki sevgilere aşk denemez;
“Aşk, renge ve kokuya bağlı olursa, o aşk değildir, kişiye bir utançtır.” (Mesnevi, I/224)
“Faniye olan aşk ebedi değildir. çünkü insan bu düzenin hükmüne, ebediliğe müsait değildir.
Her an gönüle feyizler veren, goncadan daha taze olan, gözün ve ruhun safası olan İlahi aşk bakidir.
Daima diri ve ebedi olana aşık ol, Sırrını o nura kavuştur.
Onun aşkını iste, çünkü bütün peygamberler, veliler bu aşkı, iksirin ta kendisi bildiler.
‘Bu aşka bende kabiliyet yok’ deme. Kerem sahibinin ihsan etmediği bir nesne yoktur.” (Mesnevi, I/226-230)
“Külle aşık olanlar, cüz’ e itibar etmez. Cüz’ e meyleden, küllün isteyicisi değildir.” (Mesnevi,I/ 2903)
beytiyle Mevlana, Allah aşıklarının Cenab-ı Hak dışında, başka hiçbir şeye değer vermediğini, sevgisini fani unsurlara yöneltenin ise Allah aşkından yoksun olduğunu belirtir. Ancak bazen istisnai durumlar olabilir. İnsan faniye duyduğu aşkta kararlı, vefalı ve sadık ise, bu mecazi aşk onu gerçek sevgiye, ilahi aşka götürebilir:
“Vehme, hevese aşık olan sadıksa ; bu mecaz onu hakikate götürür.” (Mesnevi, I /2861)
Mecnun, Leyla’nın aşkıyla yola çıkmış, neticede Mevla’nın aşkına ulaşmıştır. Ama insanın ne mecazi, ne hakiki aşktan nasibi yoksa Hazret-i Mevlana, bunlara sert bir dille çatar:
“Mademki aşık olmuyorsun, git yün ör, iplik eğir.
Yüz işin var, yüz renge boyanmışsın, yüz rengin var, yüz alacan…
Mademki kafatasında aşk şarabı yok,
Var, geliri bol kişilerin mutfağında kase yala…” (Rubailer, s.126)
“Her kim aşk ile yanıp tutuşmamışsa; o, uçmayan, kanatsız kuş gibidir.” (Mesnevi, I/31)
Yaradılışın özünü ve insanın fani benliğinden yükselişini aşkta bulan Mevlana; aşksız geçen ömrü, ömür saymaz:
“Baht sana yar olur, yaver kesilirse;
Aşk, seninle işe güce girişir.
Aşksız ömrü hesaba sayma;
O sayıdan dışarda kalacaktır çünkü…”  (Mecali-i Saba, 43)
Kaynak : Risale Ajans

Eğitim Reformu Girişimi (ERG)’den Didem Aksoy’a yönelttik bu soruyu.

Çocukların okullardaki akademik başarıları ya da öğrenmelerinin yanında duygusal becerileri de çok önemli. Hayal etmeleri ve kendilerini ifade edebilmeleri, bunlar aslında sosyal ve duygusal beceriler olarak tanımlanıyor.

Çocuklar okula boş bir sayfa olarak gelmiyor. Aslında onların küçük yaştan itibaren hayal güçleri zaten çok geniş ve renkli. Bizim onları nasıl destekleriz ve onlar için nasıl sağlıklı bir ortam oluştururuz bunu düşünmemiz gerekiyor.

Çocukların kendilerini rahat, güvende, özgür ve değerli hissetmeli

Sınıf ortamlarının nasıl kurulduğu çok önemli. Okul müdürlerine, öğretmenlere ve velilere büyük görev düşüyor. Çocukların okulda rahat, güvende, özgür ve değerli hissettikleri ortamlar oluşturmak gerekiyor. Bu ortam sağlanmadığında çocuk kendini baskı altında hissediyor. Kendini ifade etmek istemiyor ya da korkuyor. Kendini ifade edemediği noktada da bir yerden sonra denemeyi bırakıyor.

Bizler sınav sistemindeki yanlışlar ve “belli soruların tek bir doğru cevabı var” algısıyla çocukların hayal gücünü daraltıyoruz. Tek bir doğrunun olduğu bir eğitim sisteminde, yani A doğru cevap, kalan B, C, D yanlıştır dediğimiz noktada aslında çocukların hayal gücünü kısıtlamış oluyoruz. Yani, çocukların yaratıcı düşüncelerini yanlış olarak nitelendirmiş oluyoruz. Bir süre sonra da yaratıcı düşünceyi terk ediyorlar.

Çocuklar eleştirilirken de dikkatli olunmalı. Negatif değil, olumlu yönde geliştiricek eleştiriler almalı. Farklı düşüncelerini ifade ettiğinde, olumlu karşılanması çok önemli. Çocuğun çevresinde gelişmiş bir dinleme kültürü olmalı. Çocuklar ve gençler konuşurken sonuna kadar dinlenmeli. Sözleri kesilmemeli.

“Çocuğa yeni ve farklı olanı göstermek gerekiyor.”

Çocukların ufkunu açmak da çok önemli. Muş’ta, Kastamonu’da ve Samsun’daki bazı köy okulları ile bir çalışmamız olmuştu. Muş’ta bir çocuğa “Özel gücün olsa ne olmasını isterdin?” diye bir soru sorduk. Çocuk uçmak istediğini söyledi. “Peki dünya üzerindeki her yere gidebilecek olsan nereye uçmak istersin?” diye sorduk. Karşı köye uçmak istediğini söyledi. Yine “Hayalinizdeki evi çizin” aktivitesi sırasında bu çocukların kendi evlerine benzeyen evler yaptığını gördük. Çocuğa yeni ve farklı olanı göstermek gerekiyor. Ufku açmaktan kastettiğim bu. Gördüğünün de ötesinde, farklı hayatların oluğunu göstermek önemli. Farklı yaşamların ve farklı kültürlerin tanıtıldığı filmlere ve kitaplara yönlendirilmeliler.

Çocuğun oyun oynaması da hayal dünyasını geliştirmek için çok önemli. Oyunla eğitim, uluslararası düzeyde kullanılan bir yöntem. Ayrıca son çalışmalar, aslında çocuğa çok fazla oyuncak almadığınızda daha yaratıcı olabileceğini ve kendi oyuncaklarını kendisinin üretebileceğini gösteriyor. Çocuğun bazen sıkılması gerekiyor. Canı sıkılan çocuk kendini eğlendirmek için yeni yollar buluyor ve yeni oyunlar keşfediyor.

“Eğitim bir çocuk hakkıdır ancak okul tek bir eğitim yolu değil”

Bir de şunu sormak gerekiyor. Çocukları neden okula gönderiyoruz? Velilere belki buna meslek sahibi olsun gibi cevaplar verebilir. Eğitim bir çocuk hakkıdır. Ancak okul tek bir eğitim yolu değil. Evde eğitim, Avrupa’da ve ABD’de belli kültür düzeyindeki ailelerce kullanılan bir yöntem. Peki eğitimin ne kadarı ailenin sorumluluğuna bırakılmalı? Aile ben çocuğumu evde eğiteceğim diyerek hiçbir şey yapmayabilir de. Bu noktada devletin müdahalesi ne kadar olmalı? Bunlar hep üzerine düşünülmesi ve yeniden düzenlenmesi gereken konular.

Biz ERG olarak sosyal duygusal öğrenme üzerinde çalışıyoruz. Çocuğun sadece aklını değil kalbini de eğitmeye odaklanıyoruz. Duygularının farkında olmak, duygularını anlamak, ifade etmek ve yönetmek, empati, sosyal beceriler, sağlıklı ve şiddetsiz iletişim kurma, planlı olmak, sorumluluk alma gibi, hayatta kalabilmesi için çok önemli olan temel becerileri sağlamaya çalışıyoruz.

Eğitim Reformu Girişimi (ERG) nedir?

ERG çocuğun ve toplumun gelişimi için eğitimde yapısal dönüşüme katkı yapan bağımsız ve kar amacı gütmeyen bir girişim. Eğitimde karar süreçlerinin bilimsel verilere dayalı olması ve her çocuğun kaliteli eğitim alması kurumun en büyük hedefleri arasında. 2003 yılında kurulan ERG, Türkiye’nin önde gelen vakıfların desteklediği bir girişim.

Satürn’ün uydusu Enceladus’ta neler oluyor?

NASA, Satürn’ün doğal uydusu olan ve yüzeyi buzla kaplı olan Enceladus‘ta hidrotermal bacalar keşfedildiğini ve yaşam olabileceğine dair veriler elde edildiğini duyurdu.

Güneş’e olan uzaklığı 1.4 milyar km olan Satürn’ün uydusu Enceladus’un yüzeyi buzla kaplı; çünkü Güneş’in ışık ve ısısından faydalanamıyor. Dünya gibi Güneş’e yakın olsaydı (140 milyon km), yüzeyi buz yerine suyla, yani okyanusla kaplı olabilirdi.

1997 yılında fırlatılan ve 2004’te görev yerine varan Cassini, bir yıl sonra Enceladus’un güney kutbuna ait ilk yakın görüntüleri kaydetti. 2005’te uydunun çok yakınından geçen Cassini’nin kaydettiği verileri inceleyen bilim insanları, bölgede muazzam büyüklükte bir su buharı bulutu tespit ettiler. Uydu yüzeyindeki tektonik hareketlerin izini de süren Cassini, 2008’de buharın hidrojen molekülleri, buz partikülleri ve sair uçucu gazlar içeren bir karışım olduğunu saptadı. Bulgular, okyanus tabanında gaz pompalayan bir hareketi akla getirmişti. Hidrojeni açığa çıkaran bu hareketin magmadan kaynaklandığı düşünülüyor.

Hidrotermal bacalar

Dünya’da tektonik hareketler sonucu ortaya çıkan hidrotermal bacalara okyanus tabanlarında sıkça rastlanıyor. Okyanus tabanlarındaki kırıklardan içeri giren su, magma ile buluşunca etkileşime giriyor ve oluşan basınç suyu yüzeye itiyor, yani püskürtüyor. Bu sıcaklıkla beraber bir enerji ve bu enerjinin çevresinde de mikroorganizmalar oluşuyor. Bu mikroorganizmalar hidrotermal bacalardan oluşan enerji ile yaşıyorlar. İlginç olan nokta, güneş enerjisine ihtiyaç duymadan yaşayabiliyor olmaları.

Neden önemli?

Dolayısıyla, bu bacaların çevresinde böyle bir yaşam varsa, Enceladus’un hidrotermal bacalarında da buna benzer bir yaşam oluşmuş olabilir mi? Yaşamı destekleyen bir enerjinin varlığından söz edilebilir mi? Yaşam hidrotermallerden mi başlıyor?

Su, birçok yerde var, sadece Dünya’ya ait bir özellik değil. Neredeyse bütün yıldızlar doğum sürecindeyken su püskürtüyorlar. Enceladus gibi, başka bir uydu ya da gezegende bu bacaların bulunması yaşam ile direkt olarak ilişkilendirilmiyor olsa da, olasılık her zaman var. Cassini’nin kaydettiği bulgular ve ölçümler, daha ileri araştırmalar yapılması için önemli. Belki de ileri araştırmalar sayesinde suyu yaşam ile ilişkilendirmek mümkün olacak.


Satürn ve uydularını 13 yıldır inceleyen Cassini,
15 Eylül 2017’de görevini tamamlayacak.

Enceladus’a düşüp olası bir yaşamı etkilememesi için Satürn’ün atmosferinde yanması planlanıyor.

Kanlı Ay Tutulması

Kanlı Ay Tutulması, beş yüz yılda bir görülen, güneş, ay ve dünyanın aynı hizaya gelmesi ile ayın kırmızı görünmesine astroloji de verilen addır. İlkel çağlarda bu garip görüntünün çeşitli lanetlere ve felaketlere işaret ettiği düşünülürdü. Günümüzde hala kanlı ay tutulmasının bir kehanet ya da işaret olduğunu düşünen insanlar ve tarikatlar vardır. Kanlı ay tutulması olacağı zamanlarda kendilerine göre ibadetler ederek veya sunaklar hazırlayarak bu lanetli oldukları dönemi geçirmeye çalışırlar.

 
Kanlı Ay Tutulması Nedir Neden Olur:
Kanlı ay tutulması, ayın dünya ile güneşin arasına girmesi halidir. Normal ay tutulmasının aksine, kanlı ay tutulmasında, güneş dünya ve ay tam olarak aynı hizada olur. Güneşten gelen ışınlar sebebi ile ay kıpkırmızı bir renkte görülür. Son derece ilginç ve bir o kadar da güzel olan bu görüntü bazı insanlar tarafından lanet veya felaket habercisi olarak kabul edilir. Kanlı ay tutulması sık gerçekleşen bir doğa olayı değildir. Gerçekleşeceği zamanlarda ilkel kabileler zamanında ve hatta günümüzde bir çok insan dünyaya felaketler geleceğini düşünürler. Orta çağ da yaygın bir inanış olan cadılığın kanlı ay tutulması olayı gerçekleşince  güçleneceği inanışı vardı. Cadı olduğu düşünülen insanların kanlı ay tutulması gerçekleşince öldürülemeyeceği ve dünyaya kötülük salacağı inanışından dolayı, cadı olduğu düşünülen kişiler ya yakılır ya da boğulurdu. Afrika’nın bir çok kabilesinde ve eski Maya Uygarlığında kanlı ay tutulması yaşandığı dönemde Tanrılara hayvan ya da insan kurban edilerek felaketler engellenmeye çalışılırdı. Kanlı ay tutulması ile aynı döneme denk gelen sel, yangın, deprem gibi doğa olaylarının sebebinin kanlı ay tutulması olduğu düşünülürdü.

Kanlı ay tutulması gelgit olaylarını hızlandıracağından sellere sebep olabileceği bilimsel bir gerçektir fakat başka felaketlere yol açtığı sadece hurafedir.

Kanlı ay tutulması, özellikle Amerika Birleşik Devletlerinde yaşayan Mormon tarikatında toplu intiharlarla veya haftalar boyunca evden dışarı çıkmadan yapılan ibadetlerle karşılanır ve çok korkulan bir doğa olayıdır. Kurt adam veya vampir gibi aslı olmayan antik inanışların kaynağında kanlı ay tutulması vardır.
Kanlı Ay Tutulmasının Dinlerdeki Yeri:
Kanlı ay tutulmasında özellikle Yahudi inanışında dört tutulma dedikleri bir dönem vardır. Yahudilerin başına gelen felaketlerin bu dört tutulmaya denk geldiğine inanırlar. Kanlı ay tutulmasının kanlarının akacağı anlamına geldiğine inanırlar. 13. ve 15. yüzyıllarda yaşanan büyük Yahudi göçleri ve Arap-Yahudi savaşlarını buna örnek gösterirler. İslami inanışta kanlı ay tutulmasının lanet benzeri bir karşılığı olmasa da özellikle astroloji ile ilgilenenler, bu dönemin kuraklık, ticari başarısızlık getireceğine inanırlar. İnsanların sinirli olabileceği kan dökeceği düşünülmektedir. Hristyan inancında kanlı ay tutulması, Katolik mezhebinde geniş yer bulamaz fakat özellikle Afrika da sonradan Hristyan olan kabilelerde eski geleneklerden gelen inanışlar halen devam etmekte olup kanlı ay tutulmasının felaketlere yol açacağı düşünülür. Ayrıca Amerika Birleşik Devletlerinde Presibiteryen Kiliselerinde bazı din adamları kanlı ay tutulması döneminin genç kızları ahlaksızlığa yönlendireceği, insanlara bela geleceği gibi vaazlarla halkı uyardıkları olmuştur.

Yayı

1971 – İlk uzay istasyonu Salyut 1 uyduya fırlatıldı

Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği arasında 1957’den 1975’e kadar süren, resmî olmayan bir rekabet vardı. 1969 yılında ABD’li astronot Neil Armstrong aya ilk ayak basan kişi olunca Sovyetler’in önünde uzay yarışını sürdürmek için fazla seçenek kalmamıştı.

Ya Mars’a insan gönderecek ya da insanlı uzay istasyonları kuracaktı. Sovyetler daha ucuz ve mütevazı seçenek olan uzay istasyonları planını devreye soktu. Uzay istasyonu, uzay boşluğunda insanların konaklaması ve çalışması için hazırlanan platformlardır. Uzay istasyonları, yörüngede haftalarca, aylarca, hatta yıllarca kalmak üzere tasarlanırlar.

Sovyetler çalışmalarını tamamlayıp, 19 Nisan 1971’de ilk insanlı uzay istasyonu olan Salyut 1’i uzaya gönderdi. 6 Haziran 1971’de ilk mürettebat bir kapsül içinde istasyona ulaştı.

Sovyetler başarılı ilk projenin ardından, 1980’lere kadar yörüngeye 7 tane Salyut istasyonu gönderdi. Bu istasyonlar basit, ucuz, ancak etkili ve güvenli uzay platformları olarak hizmet verdi. Salyut’lara 30’dan fazla uzay uçuşu yapan, 70’ten fazla mürettebat gitti. Bu uçuşlarda uzayın insan organizmasına etkileri üzerine değerli bilgiler ve tecrübeler edindiler, uzayda kalma rekorları kırdılar. Ayrıca bu projeyle uzayda neredeyse sürekli olarak Sovyet vatandaşlarının bulunması sağlandı.

Gelişmelerin ardından ABD de uzay istasyonu projesiyle ilgilenmeye başladı. ABD’nin ilk uzay istasyonu olan ve adı “uzay laboratuvarı” anlamına gelen Skylab, 14 Mayıs 1973’te uzaya gönderildi. İstasyona ilki 25 Mayıs 1973’te olmak üzere üç seferde toplam dokuz uzay adamı gönderildi. Skylab’ın çalışmaları, ismine uygun olarak bilimsel konularda yoğunlaştı. İstasyonda 2.000 saatten fazla bilimsel deney çalışması yapılmıştır. Ancak 1979 yılında Avustralya kıtasında çöle düştü, bazı parçaları halen NASA’da sergileniyor.

1975 – Hindistan’ın ilk uydusu olan Aryabhata fırlatıldı

1969 yılında Hindistan’ın ana uzay ajansı, Hindistan Uzay Araştırma Örgütü (ISRO) kurulmuştu. Örgütün amacı uzay teknolojisini geliştirmek ve ulusal yarara olan uygulamalarda kullanmaktı.

Kurulduğu günden bu yana ISRO, sayısız dönüm noktası yakaladı. Hindistan’ın ilk uydusu Aryabhata, 19 Nisan 1975 yılında fırlatıldı. Uydu ismini ünlü Hint gökbilimci ve matematikçi Aryabhata’dan aldı.

Uzayda bir uydu kurma ve kullanma konusunda deneyim kazanmak için ISRO tarafından inşa edilen uydu, Sovyetlerin Kosmos-3M fırlatma aracı ile Rus roket başlatma ve geliştirme alanı olan Kapustin Yar’dan fırlatıldı. Bu proje için, Sovyetler Birliği ve Hindistan arasında 1972’de imzalanan anlaşmaya göre: SSCB, Hindistan uydularını başlatmasının karşılığında, Hint limanlarını kullanabilecekti.

Uydu, X-ışını astronomisi, havacılık ve güneş fiziğinde deneyler yapmak üzere inşa edildi. 1.4 metre çapındaki uydunun, 96.46 dakikalık bir yörüngede, dünyaya en uzak olduğu mesafe 611 kilometre; en kısa mesafe ise 568 kilometreydi ve 50.6 derecelik bir eğime sahipti. Uydu, 11 Şubat 1992’de Dünya’nın atmosferine geri döndü.

İlk uydusu Sovyetler tarafından fırlatılan Hindistan, 1980 yılında Rohini adlı uydusunu, ilk kez yerli bir roketle yörüngeye yerleştirdi. Yıllar geçtikçe ISRO, Hint ve yabancı müşterilerine çeşitli projeler yürüttü. Yakın zamanda, 28 Eylül 2015’de ise Hindistan, Astrosat isimli ilk uzay gözlem uydusunu fırlattı. ISRO’nun uydu fırlatma projeleri, çoğunlukla yerli fırlatma araçları ile gerçekleşiyor ve şu an, Dünya’nın en gelişmiş uzay ajansları arasında yer alıyor.

Barem ve WIN/Gallup International’ın 68 ülkede 66 bini aşkın kişiyle gerçekleştirdikleri araştırmada, insanların din açısından kendilerini nasıl tanımladıkları ve Tanrı, ruh, ölümden sonra hayat, cennet, cehennem kavramlarına inanıp inanmadıkları sorgulandı. Araştırma verilerine göre, Türkiye dahil 41 ülkede nüfusun yarıdan fazlası kendini dindar olarak tanımlıyor.

Türkiye’nin %74’ü dindar

Dünyadaki insanların %62’si kendini dindar olarak tanımlarken Türkiye’de bu oran %74. Global olarak insanların %74’ü bir ruhumuz olduğuna ve %71’i Tanrı’ya inanırken; %56’sı cennete, %54’ü ölümden sonra hayatı olduğuna ve %49’u cehennemin varlığına inanıyor. Türkiye’de dinle ilgili bu kavramlara inanma oranı çok daha yüksek ve sıralama oldukça farklı. Türkiye’de inanılan dini kavramlar sırasıyla; Tanrı %95, ruh %91, cennet ve cehennem %88, ölümden sonra hayat %78.

Dünya genelinde kadınlar erkeklere göre daha dindar

Dünyada dindarlık ve inançlar ile cinsiyet, yaş, gelir ve eğitim düzeyi gibi sosyo-demografik özellikler arasında bir bağlantı bulunuyor. Kadınlar erkeklere göre daha dindar ve dinle ilgili kavramlara daha çok inanıyorlar.Dindarlık oranı yaş ile değişmiyor ancak Tanrı, ruh, cennet, cehennem, ölümden sonra yaşam kavramlarına inanç, gençler tarafından daha yüksek oranlarda ifade ediliyor. Eğitim ve gelir düzeyinin artmasıyla dindarlık ve inanç azalıyor.

Türkiye’de dindar erkeklerin oranı daha fazla

Türkiye’de demografik kırılımlarda dindarlıkla ilgili dünyadan farklı bir tablo görünüyor. Türkiye’de dindar olduğunu söyleyen erkeklerin oranı kadınlardan daha yüksek. Dindarlık yaş ile artıyor. Dünyadakine paralel olarak Türkiye’de de eğitim ve gelir düzeyi arttıkça dindarların oranı azalıyor.

En dindar ülkeler Tayland ve Nijerya

Araştırma verilerine göre en dindar ülkeler olan Tayland (%98) ve Nijerya (%97). Kosova, Hindistan, Gana, Papua Yeni Gine ve Fildişi Sahili’nde dindarlık oranı ise her biri için %94. Türkiye % 74 dindar oranı ile 68 ülke içinde 26. sırada yer alıyor. Komşumuz Yunanistan ise %73 dindar oranı ile 27. sırada. Diğer komşularımızdaki dindar oranları ve sıralamaları şu şekilde; Ermenistan (%92 – 9. sıra), İran (%77 – 23. sıra), Irak (%64 – 32. sıra), Rusya (%61-35. sıra), Bulgaristan (%51 – 41. sıra), Azerbaycan (%35 – 53. sıra).

Çin’de 10 kişiden 7’si ateist

Çin, en az dindar ülke olarak karşımıza çıkıyor. Çin’in %23’ü kendini “dindar olmayan” şeklinde tanımlıyor. Her 10 kişiden neredeyse 7’si ateist. Türkiye’de dindar olmayanların oranı %12, ateistlerin oranı ise %6. Tanrı, ruh, ölümden sonra yaşam, cennet ve cehennem; bunlara en çok inanan ülkeler Bangladeş, Endonezya, Gana, Pakistan ve Papua Yeni Gine.

Güneş tutulması nedir, ayın yörünge etrafında dönmesi sırasında dünya ile güneş arasına girmesi ve buna bağlı olarak ayın güneşi kısmen veya tamamen örtmesi sonucunda gözlemlenen doğa olayına verilen isimdir. Eğer ayın dünya etrafındaki yörüngesi ile dünyanın güneş etrafındaki dönüş yörüngesi aynı düzlemde olsa idi, her ay, güneş ve ay tutulmaları ortaya çıkardı. Ancak, ayın yörünge düzlemi dünyaya göre 5°8’ eğimlidir. Böylelikle ay her bir dönümde aşağı inerken bir, yukarıya çıkarken yine bir defa olmak üzere toplam iki kez ekliptiki gerçekleşir, yani dünyanın güneş etrafındaki yörünge düzlemini doğrudan keser. Ancak bu durum gerçekleştiğinde tam güneş tutulması olur. Bu noktalara yerine göre “inme düğüm noktası” ve “çıkma düğüm noktası” olarak isimlendirilir.

Güneş tutulması esnasında, güneş ışınlarının meydana getirdiği ayın gölgesi dünyaya düşer. Bu gölge iki bölümden oluşmaktadır. Merkezi olan tabanının çapı ayın çapına eşit bir konidir. Bu kısım, güneş ile ay arasındaki mesafeye bağlı olarak, 377.600-365.280 km arasında farklılaşan bir boya sahiptir. Çok daha az karanlık olan diğer bir ikinci koni de birinci bölgeyi tamamen çevreler. Bu kısım aydan uzaklaştıkça genişler. Dünyanın aya uzaklığı yaklaşık 380.800 km olduğuna için pek çok güneş tutulmasında birinci gölge konisinin tepesi dünyaya ulaşamamaktadır. Ancak ayın dünyaya en kısa olduğu mesafede koninin ucu dünya yüzeyi üzerinde 266 km genişliğinde bir iz meydana getirir. Tam bir güneş tutulmasını ancak bu izde bulunan bir gözleyici tespit edilebilir.

Dünya ile ayın hareketleri bu izin dünya yüzeyinde saatte 1600 kilometreden çok daha yüksek bir hızla hareket etmesine neden olur. Bu sebepten ötürü izin herhangi bir noktasındaki kalma süresi çok kısadır. Bazen 7 dakikayı çok az geçmesine rağmen, genel olarak iki veya üç dakikadan daha fazla sürmemektedir. 11 Temmuz 1990’da gerçekleşen güneş tutulması 7 dakika sürmüş ve 1973 yılından beri gerçekleşen en uzun güneş tutulması olmuştur.

Merkezi kısmın etrafındaki 3200 kilometrelik kısımda, güneş tutulması ayın belirli bir bölümünün güneşe karşı gelmesine bağlı olarak ortaya çıkar. Kısmi tutulma ise iki farklı biçimde de meydana gelir. Eğer merkezi kısmın tepesi erişmez ise güneşin dar bir bölümü ayın çevresinde bir halka olarak görülür.

Güneş Tutulması Nedir

Bu sebepten dolayı bu durum “halka tutulması” olarak adlandırılır. Karanlık bölüm, güneş konisinin tepesi dünyaya erişmez, fakat ona yakın olduğunda ise ve dünya ikinci gölge konisinin içinde bulunuyor ise, kısmi güneş tutulmaları meydana gelir. Normal olarak güneş tutulmaları yılda iki ya da üç defa olmasına rağmen, az da olsa daha fazla sayıda olabilir. 1935 yılında güneş beş defa tutulmuştur. Güneş tutulması, tam tutulma dışında çıplak gözle izlenmemelidir.Güneş Tutulması Türleri

Tam Güneş Tutulması: Ayın güneşi dünyadan halka şeklinde görünen ışıkyuvarını tamamen örtmesi ile oluşur. Güneş’in oldukça  parlak olan ışıkyuvarı ayın karanlık gölgesi ile sarılır ve güneşin ışıkyuvarından çok daha soluk olan güneş tacı çıplak gözle görülebilir bir duruma gelir. Tutulmaya sadece tam tutulma zamanında güvenli olarak çıplak gözlerle bakılabilir. Bu sırada gezegenler, parlak yıldızlar ve hava gözle görebileceğimiz kadar kararır. Tam tutulma, ancak dünya yüzeyindeki dar bir yolda gözlenebilir.

Halkalı Güneş Tutulması: Ayın, güneşin önünden tam kavuşumlu geçişinde güneşi tam örtmediği zaman gözlemlenebilir. Ay’ın çapı, güneşin ışıkyuvarının çapının yaklaşık 400’de birine tekabül eder. Ancak ayın dünyaya olan uzaklığı, güneşin uzaklığının yine yaklaşık 400’de birine tekabül eder. Bu sebepten dolayı ayın dünyadan görünür büyüklüğü güneş ile yaklaşık olarak birbirinin aynıdır. Ancak gerek dünyanın Güneş etrafındaki, gerekse ayın dünya etrafındaki yörüngeleri tam daire olmadığından dolayı, ay her tam kavuşumlu geçişte güneşi tam olarak sarmaz. Bu durumda, güneş diskinin ay tarafından örtülemeyen kısmı, dünyadan halka şeklinde gözlemlenebilir.

Hibrit Güneş Tutulması: Tutulma dünya yüzeyinin bazı bölgelerinde tam, bazı bölgelerinde halkalı olarak gözlenmesi anlamına gelmektedir. Hibrit tutulmalar oldukça nadir olarak görülür.

Parçalı Güneş Tutulması: Ayın güneşi kısmen örtmesine bağlı olarak oluşur. Her halkalı ve tam tutulma, parçalı tutulma şeklinde başlar ve tam kavuşumdan sonra yine parçalı tutulma halinde devam eder ve bu şekilde biter. Tam tutulma sırasında, tutulmanın tam olarak gözlenebildiği dünya yüzeyindeki dar yolun dışındaki geniş alanlarda, tutulma parçalı tutulma olarak gözlemlenir.

Bronşiolit

Gözümüzün nuru, biricik yavrularımızın en ufak bir rahatsızlığı biz ebeveynleri son derece üzer ve endişelendirir. Biz de sizlerin bu endişesini biraz olsun giderebilmek ve sorunlarınıza çözüm getirebilmek amacıyla şimdiye kadar birçok hastalık hakkında değerli uzmanlarımızın görüşlerine baş vurduk. Ve işte bugün de brnşiolitle ilgili aydınlanmanız için Uzm.Dr. Erdem Uzunoğlu ile söyleştik. Umarız derdinize deva olabilir.
Bronşiolit Hakkında Genel Bir Bilgi Verebilir misiniz?
Bronşiolit, genellikle süt çocuklarında görülen, genellikle tüm havayollarını, ama en çok da akciğerlerdeki küçük hava keseciklerini  (Bronşiol) etkileyen bir hastalıktır. Aynı zamanda nezleye de sebep olabilen birçok farklı virüs tarafından ortaya çıkarlar. En sık neden, RSV olarak kısaltılan respiratuar sinsisial virüstür Bazı küçük çocuklar ve bebeklerin akciğerleri tam olgunlaşmamış, bronşlarının çapı dar, bronşları çevreleyen kıkırdak halkaları çok yumuşak olduğu için viral enfeksiyonlarla sık sık bronşiolit geçirmeleri mümkündür. Yaş ilerleyip akciğerler olgunlaştıkça virüsler bronşiolite neden olamamaktadır. Küçük çocuklar hastalığı, enfekte olan diğer şahıslardan kaparlar. Sıklıkla hafif grip ve soğuk algınlığı olan başka aile fertleri vardır. Çocuğun veya eşyaların bulunduğu ortamda öksürüp aksırılması ile virüsle dolu tükürük damlacıkları ortama saçılır. Enfeksiyon temas ettiği eşyalara bebeğin temasıyla bile bulaşabilir, hastalık 3 – 7 gün içinde başlar (Soğukta kalma, üşütme vs halk arasında söylenen sebeplerin etkisi yoktur).
Bronşiolit Nasıl Seyreder?
Bronşiolit, genellikle ateş ve burun tıkanıklığının eşlik ettiği soğuk algınlığı şeklinde başlar. 2–4 gün içinde bronşiollere inerek tahriş ve küçük hava yollarında daralmaya neden olur. Bu da çocukta öksürüğe ve nefes verme sırasında duyulan ıslık gibi (vızıltı) yapar. Bazı çocuklarda solunum hızı ve eforu artıp öksürük boğuklaşarak astım gibi tıkanmaya ortaya çıkabilir. Bu dönemde genellikle ateş düşer, çoğu çocuk iştahsızlaşır, süt çocuklarında emme güçlüğü ortaya çıkar. Uykuda huzursuzluğa sık rastlanır.Hırıltı 3–5 günde gerilese de burun tıkanıklığı daha uzun sürer, öksürük ise 1-2 hafta devam edebilir.
Bronşiolit Tedavisi nasıl Yapılır?
Bronşiolitlerin hafif olanları tedavisiz bile düzelebilir. Akciğer salgılarının yumuşaması için soğuk buhar yapıcı makineler, balgam sökücüler, önerilir. Burun salgılarının koyulaşmasına engel olmak için sık sık tuzlu sulu burun damlaları ve birkaç saat ara ile burun aspiratörü ile burun temizlemesi yararlıdır. Ateş için paracetamol içeren ateş düşürücüler kullanılmalıdır; aspirin bronşiolit gibi viral enfeksiyonlarda kesinlikle kullanılmaz.Bronşiolit viral bir enfeksiyon olduğundan genellikle antibiyotik kullanılmaz. Ama beraberinde orta kulak veya boğaz iltihabı da varsa antibiyotik verilebilir. Çocuğunuzun aktivitesini kısıtlamanız gerekmez; zaten o nefes darlığı hissediyorsa kendi aktivitesini kendi kısıtlayacaktır.
Hastalık Sürecinde  Öksürmenin Yararı Var mıdır, Öksürüğü baskılamak nelere sebep olur?
Evet vardır. Öksürük,  havayollarını temizlemeye yarayan güzel bir reflekstir. Öksürüğü baskılayan ilaçlar ve dekanjestan şuruplar salgıların koyulaşmasına ve hastalığın ilerlemesine neden olabilir.
Astım İle Bronşiolitin İlişkisini Nasıl Açıklarsınız?
Okul öncesi dönemde (özellikle ilk 4 – 6 yaşta) viral bronşiolit geçiren çocukların bir kısmında bu bronşiolitler astıma dönebilmektedir. Bronşiolitlerin astım olarak devam etmesini nedeni tam olarak bilinmemektedir ancak bazı risk faktörleri vardır:
1. Son 1 senede 3 kez bronşiolit geçirme,
2. Mevcut başka bir alerjinin olması,
3. Anne – baba veya kardeşlerde astım veya başka alerjilerin olması
4. 9–12. aylarda yüksek IgE değeri,
5. Sigara dumanına maruz kalma,
6. Bronşiolitin ağır seyretmesi.
Unutmayın: Her 5 çocuktan 1’i hayatının ilk 2 yılında bronşiolit geçirebilmektedir. Her bronşiolitin astıma çevireceğini öngörmek asla mümkün değildir. Ancak risk faktörleri yüksekse dikkatli olmak gereklidir.
 Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Anıl YeşildalDoktoramcamdranil@doktoramcam.comTÜM YAZILARI
Kaynak: http://www.doktoramcam.com/bronsiolit/
Bu  bölüm de  ilginizi çekebilir:
KBB – Kulak Burun Boğaz

Prof. Dr. Aziz Sancar, zeka düzeyini ölçen IQ testlerine çok inanmadığını belirtti. Sancar, “Üstün zekanın ölçüldüğü IQ testleri neyi, ne kadar ölçüyor. Bu testlerde ben orta düzeyde çıkıyorum. Başarı için tek anahtar çok çalışmak” diyor. Gerçekten de zeka pek çoğumuzun sandığı gibi her kapıyı açan bir anahtar mı? Sadece mutluluğun anahtarı olmadığı kesin.

Kimse bir sayıdan ibaret olmak istemez. Ancak farkında olsanız da olmasanız da sizi anlatan bir sayı vardır: IQ dereceniz, ya da açmak gerekirse entelektüel zekanız.

Edinburgh Üniversitesi’nde zeka konusundaki araştırmalarıyla tanınan Stuart Ritchie’ye göre aslında IQ, bir insanın ömrü, sağlığı veya refahı üzerine muazzam veriler içeren bir yol göstericidir. Psikologlar da, benzer bulgular bulmaya devam ediyorlar.

Ritchie, Zeka: Önemli Olan Tek Şey (Intelligence: All that Matters) adlı yeni kitabında IQ’nun yapabileceklerimizin sınırını koymadığını ancak bize bir çıkış noktası sunduğunu savunuyor ve bazı insanların da diğerlerinden daha önde yaşam mücadelesine başladığını kabul ediyor.

1.Çoğu insan ortalama zekaya sahiptir

IQ’yla ilgili ilk akla gelen şey, bunun mantık, hafıza, edinilmiş bilgi ve zihinsel işleme hızına dair birçok testin sonucunda ortaya çıkarılmış bir puan olduğu. Elde edilen alt puanlar toplanıyor ve ardından bu toplam, nüfusun geri kalanıyla karşılaştırılıyor. İyi bir ortalama zeka 100 IQ kabul ediliyor.

(Not: Tam bir IQ testi saatler alan, yoğun bir işlemdir. Testin eğitimli biri tarafından yapılması ve bazı bölümlerde zaman tutulması gerekmektedir. İnternette karşınıza çıkan ücretsiz testler, doğru sonuçlar vermez).

Karşılaştığınız insanların çoğu genellikle ortalama zekaya, küçük bir kısmı da üstün zekaya sahiptir. Dünya nüfusunun yalnızca % 2.2’sinin 130 veya üstü IQ’su vardır.

Asıl şaşırtıcı olan ise, bu testlerden birinde iyi sonuç alan kişilerin, diğer testlerde de iyi sonuç almasıdır. Yani yanıp sönen bir ışığı ne kadar hızlı kapatabileceğiniz (zeka testlerinden bir bölüm) sözlü ve mekânsal mantığınızla ilişkili.

Psikologlar, puanların birbirleriyle örtüşmesine “G” faktörü veya genel zeka faktörü diyor.

Bu G faktörünün beynin hangi bölgesinde ve nasıl bulunduğu henüz tam olarak anlaşılabilmiş değil. Ancak ne kadar para kazanacağınız, ne denli üretken olacağınız ve en tüyler ürperticisi, erken ölüp ölmeyeceğiniz konusunda bilgi verebilecek bir yol gösterici.

2.Yüksek IQ’ya sahip olmak sizi ölümden korur

Bu madde biraz rahatsız edici gelebilir ancak yapılan araştırmalara göre IQ’su yüksek olan insanların daha sağlıklı olduğu ve diğer insanlardan daha uzun yaşadıkları ortaya çıkmıştır. Bir milyon İsveçli arasında yapılan araştırmada, en yüksek IQ’ya sahip olanlar ile en düşük IQ’ya sahip olanlar arasındaki ölüm riskinde üç kat fark bulunmuştur.

Bunun elbette bazı farklı sebepleri de olabilir. Örneğin yüksek IQ’lu insanlar diğerlerine göre daha fazla para kazanır, bu da onların beslenmelerine dikkat edebilmelerini kolaylaştırırken kaliteli sağlık hizmetlerine de rahatlıkla erişebilmelerini sağlar.

Ayrıca yüksek IQ’lu insanların kazalardan veya aksiliklerden kaçınma konusunda daha dikkatli olmaları da bunun başka bir sebebi olabilir. Yüksek IQ’lu insanların trafik kazasında ölme oranının daha az olması da bunun bir göstergesidir.

3.IQ’nun başarılı bir kariyer ve refah ile ilişkili olması, mutlulukla da bağlantılı olduğu anlamına gelmez.

Ölümlülük oranında da olduğu gibi, IQ ile başarılı bir kariyer arasındaki bağlantı da doğru orantılıdır: Yüksek IQ’lu insanlar daha iyi birer çalışan olduklarından daha fazla para kazanırlar.

Söz konusu oranlar -1 ile 1 arasında değişiyor. 1 oranı demek, IQ’da görülecek herhangi bir artışın diğer değişkenlerde de (ölüm oranı veya refah gibi) aynı artışı göstermesi anlamına geliyor. Ancak hayat o kadar mükemmel değil.

Oranların çoğu genellikle 0.5’ten düşük. Bu da, kişilere özgü farklılıklara büyük bir pay kaldığı anlamına geliyor. Yani çok zeki olmalarına rağmen işlerinde başarısız olan insanlar da mevcut; ancak sizin onlarla karşılaşma ihtimaliniz çok daha az.

Yüksek IQ’nun bütün faydaları göz önüne alındığında da -refah, sağlık, uzun ömür- bu insanların diğerlerinden çok daha mutlu olacağı beklenilir, ancak bu durum da genellikle beklendiği gibi değildir.

Ritchie’ye göre IQ ile mutluluk arasındaki ilişki genellikle doğru orantılı olmasına rağmen çoğu zaman bu korelasyon küçüktür ve istatistiksel açıdan pek de anlamlı değildir.

Ayrıca genel olarak bakıldığında IQ’nun hayatta ilerlememizi sağlayan kişilik faktörleriyle bir bağlantısı yoktur. IQ’nun ilişkili olduğu tek kişilik özelliği tecrübeye açık olma özelliğidir. Ritchie’ye göre yüksek zekalı insanlar tecrübe edinmeye daha açık olur, daha çok düşünür ve yeni bilgilere erişmekten zevk alır.

4.Muhtemelen elinizde olanla yetinmeniz gerekecek.

Yapılan araştırmalara göre zeki bir çocuk, yaşlandığında da zeki bir insan olur.

Bu çizelge, 11 yaşında yaptıkları IQ testini 90 yaşında bir daha yapan bir gruba yönelik İskoçya’da yapılan bir araştırmayı göstermektedir.

Her ne kadar zeka genellikle yaşla birlikte gerilese de, küçüklüğünde yüksek IQ’ya sahip olan insanların yaşlandıklarında da zekalarını korudukları görülebilir.

5.Zeka 20’li yaşlarınızın ortasından sonlarına doğru doruğa ulaşır, sonra yavaş yavaş azalır.

20’li yaşlarınızın ortalarından sonra “kristalleşmiş zekanız” yani bilgi birikiminiz durağanlaşırken “akışkan zekanız” yani yeni sorunları çözme yeteneğiniz de azalmaya başlar. Zeka hızınız ise oldukça yavaşlar.

Ritchie’ye göre zekadaki yaşla bağlantılı düşüşleri anlamak, IQ biyolojisi üzerine araştırmalar yapılmasının en önemli sebeplerinden biridir.

6.IQ’daki değişikliklerin yaklaşık yarısı genetik ile açıklanabilir

Tek yumurta ikizleri ile çift yumurta ikizlerinin karşılaştırılmasıyla yapılan araştırmalarda IQ’nun yaklaşık yarısının genetikle bağlantılı olduğu ortaya çıktı.

Ancak ikizlerin genlerinin çocukken değil büyüdükleri zamanki IQ’ları için daha önemli bir rol oynadığı belirlendi. Sebebi ise anlaşılmış değil.

Zeka araştırmacıları Robert Plomin ve Ian Deary’ye göre bunun sebebi, çocuklar seçim yaptıkça, değiştikçe veya genetik eğilimleriyle bağlantılı çevreler yarattıkça mevcut küçük genetik farklılıkların da büyümesi olabilir.

Şöyle düşünün: Genetik eğilimi kendisini zeki olmaya yönlendiren bir çocuk kütüphanede daha fazla vakit geçirmek isteyebilir. Ancak 6 yaşında küçük bir çocuğun bunu tek başına yapamaya izni yokken 16 yaşında biri için bu sorun teşkil etmeyecektir.

Yani yaşımız ilerledikçe çevremizi daha da kontrol altına alabiliyoruz. Yarattığımız çevreler de genlerimizin potansiyelini genişletebiliyor.

7.Zeka konusundaki tek önemli şey genlerimiz değildir

Genetiğiniz, IQ’nuz konusunda kaderinizi belirlemiyor. IQ’ya yönelik değişkenliğin yaklaşık yarısı çevreye bağlı. Besin, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişim, IQ’nuzda büyük rol oynuyor.

Ancak genel olarak bakıldığında IQ’yu etkileyen çevresel faktörlerin çoğu, biyoloji kadar iyi anlaşılmış değil. Ritchie’ye göre konu çevreye gelince kesin bir yargıda bulunmak oldukça zor, zira insanların yaşamları ve yaşadıkları ortamlar oldukça karmaşık, bu nedenle de herhangi bir çevresel faktörün insan zekasına etkisi tamamen rastlantısal olabilir.

8.İnsanların zekası giderek artıyor

Flynn etkisi de denen bu durum, muhtemelen çocukların beslenmesindeki, sağlık hizmetlerindeki ve eğitimdeki kalite artışının bir sonucu. (Ritchie’nin kitapta anlattığına göre bunun sebebi, bilginin ekonomimizin motoru olarak görülmeye başlanması ve bunun da IQ testlerindeki soyut düşünce tarzını teşvik etmiş olması olabilir)

9.IQ, gelişmekte olan ülkelerde daha hızla yükseliyor

IQ’daki en büyük yükseliş, çocukluktaki beslenme kalitesinin (genellikle iyot takviyeleri sayesinde) ve sağlık hizmetlerine erişimin arttığı, gelişmekte olan ülkelerde görülüyor.

Aslına bakarsanız Flynn etkisinin gelişmiş ülkelerde azalmakta olduğuna dair bazı bulgular mevcut. Ritchie’ye göre bunun sebebi IQ’yu geliştirdiğini bildiğimiz kolay ulaşılabilir şeyleri (standart eğitim veya beslenme gibi) tüketmemiz olabilir.

Zeka: Akıllılık, sorun çözmede beceriklilik, öngörü ve yaratıcılık…

Bilim adamlarının büyük bir çoğunluğuna göre, zekanın özünü akıllılık, alışılmışın dışındaki sorunları çözmedeki beceriklilik oluşturur. Özellikle de tepeden tırnağa taktik, ancak stratejiden yoksun biriyle karşı karşıya gelenler, öngörünün de zekanın vazgeçilmez bir parçası olduğunu öne sürerler. Kimileri yaratıcılığı da bu listeye eklerler.

Bana soracak olursanız, ben Cambridge Üniversitesi sinirbilim uzmanlarından Horace Barlow’un zekaya yaklaşımından yanayım.

Barlow’a göre zeka, bir şeylerin temelinde yatan yeni bir düzeni ortaya çıkaran bir kestirimde bulunmaktan oluşur.

Bu görüşüyle, Barlow zeka kavramını, bir soruna çözüm getirmek, benzer bir görüş ya da olayın mantığını belirlemek, hoşa gidecek bir uyum sağlamak, ya da bir şeyin ardından nelerin geleceğini kestirmek gibi, oldukça geniş bir yelpazeye yerleştiriyor.

Aslında hepimizin hemen hemen her zaman bir şeyin ardından neyin geleceği konusunda kestirimlerde bulunuruz. Bir fıkranın beklemediğimiz bir biçimde sonuçlanması karşısında şaşkınlığa kapılmamız da işte bundandır.

Tanımlarda farklılık normal

Zeka, tıpkı bilinç gibi, tümüyle açıklığa kavuşturulmamış bir kavram olduğundan, buna getirilecek bir tanımlamanın herkes tarafından kabul edilmesi hemen hemen olanaksızdır. Gerek zeka, gerekse bilinç zeki yaşamımızın en üst noktasını oluşturmakla birlikte, bu iki kavram sıklıkla çok daha basit zeki süreçlerle karıştırılmaktadır. Bu tür basit sinirsel düzenekler, hiç kuşkusuz, mantık ve eğretileme ile ilgili yeteneklerimizin kaynağı olabilir. Ama asıl sorun bu kaynağın nasıl oluştuğudur ki, bu da hem evrimsel hem de nörofizyolojik bir soru niteliğini taşımaktadır. İnsan zekasını kavrayabilmek için bu soruya her iki açıdan da bir yanıt getirilmesi gerekmektedir. Bu yanıtlar yapay ya da alışılagelmişin dışında bir zekanın nasıl geliştiği konusuna bile ışık tutabilir.

Zekamız öteki hayvanlara kıyasla çok daha fazla şeylere sahip oluşumuzun bir ürünü müdür? İki milimetre kalınlığındaki beyin kabuğu (korteks) beynin yeni çağrışımlar yaratmada en etkin bölümüdür. İnsan beyninin kabuğu son derece kıvrımlıdır, ancak bu kıvrımlar düzeltildiğinde dört daktilo sayfası uzunluğunda bir yer kaplar. Oysa ki, şempanzelerde bunun boyutu bir daktilo sayfası, maymunlarda bir kartpostal, farelerde ise bir pulun ki kadardır.

Ne var ki, salt niceliksel bir açıklama eksik gibi görünmektedir.

Bana göre insan zekası öncelikle beynin, dil gibi, belli alanlarda uzmanlaşmasının bir ürünüdür. İnsanların evrim süreci içinde böylesi bir uzmanlaşma onların akıl ve öngörü açısından önemli bir atılım yapmalarına olanak tanımıştır. Bu uzmanlaşma, eğer sandığım gibi, dil, el ve kol devinimlerinin tasarlanması, müzik ve dans gibi konulara özgü kimi ustalıkların gelişmesiyle ilgiliyse, o zaman açıklayıcı gücü de çok daha fazla demektir.

Zeka bölümünüzün (IQ) belirlenmesinde en önemli iki etmen, belli bir süre içinde alışılmışın dışında kaç soruyu yanıtlayabildiğiniz ve kafanızda canlandırdığınız yarım düzine imgeyi aynı anda değerlendirirken ne denli başarılı olduğunuzdur.

Derleyen: Sevda Deniz Karali

Kaynak: www.vox.com/2016/5/24/11723182/iq-test-intelligence

Ortada büyük yalanlar, yanlışlar ve durumlar yoksa yani durum ciddi değilse, bazen bir bakış, bir gülüş, bir öpücük ya da sıcacık bir sarılma bile barışmak için yeterlidir. Türlere göre taktikler vardır. Eski sevgiliyle barışmak ayrı, yeni ayrıldığımız sevgiliyle barışmak ayrı, dostça barışmak ayrı, aşk barışması ayrı, arkadaşımız olan ve aramızda kıvılcımlar olan biriyle barışmak apayrıdır. Biz, sevgili iken küsen bir çiftten bahsedeceğiz. Kırıcı bir söz söylenmiş olabilir.

Günün stresi ve yorgunluğu ile bazen karşımızda en sevdiğimiz kişi bile olsa ona nedensiz bir şekilde patlayabiliyoruz. Kadın ya da erkek farketmez, özür dilemek oldukça medeni bir tavır ve kabahatli tarafın mutlaka özür dilemesi gerek. Az çok  sevgilinizin tepkisini ve kişiliğini biliyorsunuz tahmin ederek de yola çıkabilirsiniz.

Arayı soğutup biraz zaman geçmesini bekleyebilir, size olan öfkesi veya kırgınlığı azalınca onu arayabilirsiniz. Veya tam tersine anında pişman olup özrünüzü dileyebilirsiniz. Kendinizi affettirmenin birçok yolu var. Tabii konu aşk olunca işler biraz karışıyor. Bir erkek, sevgilisini kırdıysa durum zorlaşabilir. Kadınlar çabuk kırılan bir yapıya sahip, hatta tozdan nem kaparlar. Sözlerimize, hareketlerimize ve herşeye dikkat etmeli ve kırıcı olmamaya özen göstermeliyiz.

Büyük bir yanlış olmadığı sürece bir erkeğin kırılması veya küsmesi daha kolay halledilir. Çünkü erkekler konular üzerinde fazla durmazlar, önem eşikleri daha düşüktür. Umursamaz demeyelim ama daha rahattırlar pek çok konuda. Bu durumda cazibenizi kullanıp onunla barışmak kolaydır. Her iki taraf için de, yapılan kusurun farkına varılması, oturup konuşarak sorunların çözülmesi ve özür dileyerek tatlıya bağlanması en sağlıklısıdır.

Bir kadın kırıldıysa, kırmızı gülleri ayakları altına serin, aşk ve sevgi mesajları iletin, balonlarla havaya adını yazın, şaşırtıcı sürprizler yapın, mesela ona kendi ellerinizle yemek yapın ve romantik bir gece düzenleyin. Sizi affettikten sonra da hediyenizi verin. Pencerenin önünde serenat yapmak eski bir yöntem olsa da etkili ve romantik. Ona şiir yazın. Onun resmini yapın. Yaşadığınız ayrılığı olabildiğince zarif ve gururlu bir biçimde kabullenin ama bunu gösteriş olsun diye değil, gerçekten hissederek yapın.

Böylece sizden ayrılan taraf üzerinde büyük bir etki bırakacaksınız. Ve ayrılık kararını gözden geçirmek isteyecek. İkili ilişkilerimizi de tıpkı normal insan ilişkileri gibi düşünüp öyle değerlendirmeliyiz. Bizi istemeyen artık yanında görmek istemeyen bir arkadaşımız olsa idi hala onun arkadaşı veya onun etrafında olur muyduk? Kesinlikle hayır.

Sevgilimiz bizi terkettiğinde ayrılmak istediğinde bunu medeni bir şekilde kabul etmeli ve karşı tarafı bunaltıcı soru yağmurlarına girişmemeliyiz. Böylece ne kadar olgun ve aslında ilişki yaşanası biri olduğumuzu düşünecektir ve zaman geçtikten sonra belki de bizi yine arayacaktır.

Dediğim gibi, kesin bir ayrılık söz konusu değilse, işimiz kolaylaşır. Bir özür dileme, romantik bir akşam yemeği düzenleme, en sevdiği şeyleri hazırlayıp sunma, hediye alma, bir öpücük, bir gülüş veya sıcak bir kucaklaşma sorunları çözmeye yeter. Siz siz olun sevgilinizi kırmadan önce bir kez daha düşünün..

Erkeğiniz hangi burçtan olursa olsun size yakınlaşmalı. Eğer zaten sizinse, size sonsuz bir aşkla bağlanmalı. Sevdiğiniz ya da hoşlandığınız erkek hangi burçtan önce bunu öğrenin. Zodyak’ın 12 burcunun da 12 ayrı özelliği var. Malum biz kadınlar burçlara ve astrolojiye daha yatkınız.. Erkekler bu konularla pek ilgili değil. Neyse ki, burca göre şerbet vermeyi biz biliyoruz. Bilmeyenleri de konuya dahil ediyorum.. Evet kızlar şimdi tam zamanı.. Onun dikkatini çekme sonra da yanınıza çekme vaktidir! İşte burçlara göre erkekleri etkileme yolları..

Koç Erkeği: Nisan ayında doğan yakışıklımız, aceleci, sabırsız, çekici ve hırslıdır. Duygusal değil mantık adamıdır. Biraz asi olmanız ona ilginç gelecektir. Abartmadan naz da yapabilirsiniz. Gizeminizi koruyun, güçlü ve doğal olun.

Boğa Erkeği: Güzellik, bakımlı olmak ve maddiyat bu erkeği etkiler. Aşkı ve tatlı sözleri sever. Ona kompliman yapın, güzel yemekler yapın. Eleştirmeyin. Kendinizi her ortamda belli edin canlı olun.

İkizler Erkeği: Entelektüel, akıllı ve mantıklı olduğu gibi böyle kadınlardan hoşlanır. Üzerinde baskı ve hakimiyete tahammül edemez. Hem arkadaş hem sevgili olmayı bilin. Kıskançlık ve sürekli sorular sormanız onu kaçırır.

Yengeç Erkeği: Anneci ve evcimen bu erkeğin ailesinin de kalbini kazanmalısınız. Titiz olun, sadık ve sevgi dolu olun. Ona aşkınızı gösterin, onu tahrik edin. Sadık olan yengeçleri kıskanmayın. Dürüstlükle onu elde edin, çünkü güvene önem verir.

Aslan Erkeği: Onu şımartın, tabii abartmadan. Cömerttir ve kolay ikna eder. Rolünü iyi yapar aslanlar. Dikkatli olun ve asıl niyetini iyi anlayın. Ona sevgi gösterilerinde bulunun ama tamamen bağlandığınızı asla belli etmeyin. Gösterişli olmayı sürdürün.

Başak Erkeği: Hem aşkla hem insanlarla arası yoktur. Sizden hoşlanmadığını hemen belli eder. Bu erkeği ancak maddi şeylerle etkileyebilirsiniz. Mesela güzel bir hediye.. Ona masraf çıkarmayın. Temiz ve şık olun. Daima sabırlı olun.

Terazi Erkeği: Kurnaz bir erkekle başa çıkarım diyorsanız siz bilirsiniz. Kurnazdır çünkü centilmenliğiyle sizi tavlar. Övülmekten hoşlanır. Davranışlarınız onun için güzelliğinizden de önemli. Aşkı ve sadakati ona verin. Az ama öz konuşan, zarif kadınları severler.

Akrep Erkeği: Bitmek bilmeyen enerjisine ayak uydurmak gerek. Sadık, şehvetli ve bakımlı kadınlar ilgisini çeker. Kıskançtır bu yüzden onu kıskandırmaktan kaçının. Anlayışlı ve iyi vakit geçirebileceği bir kadınla beraber olacaktır.

Yay Erkeği: Esprili ve içtendir. Maceracı ve özgür ruhludur. Fazla inanmayın çünkü birden gidebilir. Hesap sormayın, sorgulamayın, evlilikten bahsetmeyin. Önce arkadaşı olun ve ortak yönlerinizi paylaşın. Hareketli ve çekici olun. Neşeli ve sosyal olun.

Oğlak Erkeği: İnatçı biriyle berabersiniz. Konuşkandır ve iyi bir dinleyici olmanızı bekler. Maddiyat konuşmaktan ve hesap yapmaktan hoşlanır. Tutumlu olun. Evlilikten korkar. Sevecen, kibar ve nazik olun. Bu şekilde ilgisini çekebilirsiniz.

Kova Erkeği: Aklını iyi kullanır ve sizi sözleriyle bile etkiler. Özgür ruhlu kovaları rahat bırakın. Hesap ve sorgudan hiç hoşlanmaz. Duygularınızı gizleyin. Anlaşılır olun aynı zamanda merak ettirin. Yalandan kaçının. Kendini beğenen kovalar zor bağlanır.

Balık Erkeği: Hayalci ve aşk adamıdır. Dopdolu bir aşk hayatınız olabilir. Duyarlıdır ama dozunu kaçırabilir. Ona karşı anlayışlı olun, sürekli aşkınızı gösterin. Sevgi sözcükleri duymak ister. İlgisizlikten bir anda gidebilir.

Öncelikle bunu düşünenlerin içini rahatlatmak isterim ki, uzmanların da dediği gibi vitaminler kilo aldırmaz. Vitaminler, vücudumuzun karbonhidrat, yağ ve proteini kullanmasını da sağlar. Besinlerden vitamin almadığımız zaman metabolizmamız bozulur. Vücudun dengesi tamamen değişir ve hastalıklar baş gösterir. Vitaminler vücutta yakılmadığından doğrudan onlardan kalori almıyoruz. Suda çözülen vitaminler sıvılarla dışarı atılır, yağda çözünen vitaminler ise yağ dokusunda depolanır. Bu tür vitaminleri fazla dozda tüketmek sorunlara yol açacaktır.

A ve D vitaminlerinin tüketiminde dikkatli olmak gerekir. Aşırıya kaçılmamalıdır. Birçoğu karaciğerde depolanır. Bu iki vitamin iyi depolandığından eksikliği uzun süre hissedilmez çünkü yeterince tutulur. B vitamini ve komplekslerinde ise durum tam tersidir. Az süre tutulurlar ve eksikliği mesela unutkanlık gibi etkileri hemen yaşanır. En ciddisi de C vitamini eksikliğidir çünkü skorbit hastalığı ortaya çıkar ve ölümle sonuçlanabilir.

Vitaminlerin hepsi bizim için gereklidir. Aklınıza gelebilecek hemen hemen her hastalığa iyi gelmekte ve mutlaka tüketilmesi gerekir. Doğal yolla alınan yani sebze, meyve ve benzeri besinlerden alınan vitaminler kilo aldırmaz fakat dolaylı yolla alınan vitamin hapları daha fazla enerji ihtiyacı doğuracağından vücudun kalori alma isteğini artırır. Daha çok yeriz ve iştah açılınca dengesiz beslenmeye başlarsak, kilo alırız! Yani tamamen bize kalmış. Vücut bir takım besinlerden aldığı enerjiyi yakmazsa kiloya dönüşür..

Bu bakımdan sporumuzu yapıp sağlıklı ve dengeli beslenerek kilo alımını durduruz. Hatta zayıflama planımıza da devam edebiliriz. Diyet yaparken halsiz kalan kişiler destek amaçlı vitamin hapları alıyor. B vitamini hapları dolaylı yoldan kilo aldırabilir. Bu yüzden diyetisyeninize danışarak bu tür takviyeleri alın. Sizin bünyeniz çabuk yağlanan ve tutan bir bünye ise işiniz daha zordur. Bunun dışında vitaminler doğal yollar ile alındığında son derece güvenilir ve gereklidir. Sağlığa olan faydalarından kısaca bahsedeyim.

A, D, E ve K vitaminleri kalıcı, B ve C vitaminleri geçici ve suda eriyenlerdir. B grubu vitaminler, sinir hücrelerini korur, zararlı maddeleri engeller, hafızayı güçlendirir. C grubu vitaminler, katarakta iyi gelir, bazı kanser türlerini durdurur. Folik asit, doğum kusurlarını önler, kanser ve beyin hastalıklarına karşı korur.

A vitamini, göz hastalıklarını önler ve göze iyi gelir. Daha iyi görmeyi sağlar. Fazlası kemiklere zarar verir. D vitamini, kemik kırılmalarını önler. Kolon ve yumurtalık gibi kanser türleri ile savaşır. E vitamini, hücreyi dış etkenlerden korur. Alzhimer ve kansere iyi gelir. K vitamini, kan ve kemikler için birebirdir. Vücudumuz için gereken vitaminlerin tamamını besinlerden alabiliriz. Bunun için ek takviyelere gerek yok .

3 ana besin maddesini almamız yeterlidir. Karbonhidrat, yağ ve protein. Hiçbir diyette bu besin gruplarından taviz verilmemelidir. Aksi halde değil kilo vermek nefes bile alamayız, yaşamsal faaliyetlerimiz aksar hatta durur. Yani vitaminlerin sağlığa olan faydalarının yanısıra gerekliliği de var. Yaşamı devam ettiren ana damarlardan biridir vitaminler..

 

Hamilelik belirtilerinden başlayarak, 9 aylık hamilelik dönemi boyunca anne adayının vücudunda birçok değişiklikler yaşanmaktadır. Yaşanacak değişiklikleri önceden bilmek anne adaylarını rahatlatır diye düşünüyorum.Hamilelik boyunca yaşanan 8 çok önemli değişiklik… 

 

 

1. Adet Gecikmesi

images (2)
Düzenli adet gören ve düzenli cinsel ilişkisi olan bir kadının adet gecikmesi olduğunda bunu gebeliğin ilk belirtisi olarak düşünmek gerekir. Gebelik olmasına rağmen, ilk 2-3 ay “üstüne görme” tabir edilen adet kanaması nadiren yaşanabilir. Fakat bu kanama her zaman normal adet kanamasından daha az miktarda ve daha kısa süreli olur.

2. Hormonal Değişim

images (3)Gebeliğin ilk aylarındaki hormonal değişimlerle birlikte vücutta sıvı tutulumuna bağlı ödem gerginlik, karında şişlik, kilo artışı, bulantı, kusma görülebilir. Yeme alışkanlıklarının gözden geçirilmesi, tuzun azaltılması, hareketliliğin arttırılması ile bu değişimler sıkıntı oluşturmayacak boyuta getirilebilir. Bulantıları az az sık sık yağsız daha çok katı gıdalar yiyerek kontrol altına almak çoğu kez mümkündür.Fazla tatlı isteği belirir dikkat edilmelidir.

 

3. Kansızlıkla Birlikte Uyku İsteği Artıyor

images (5)

 

 

Gebelikle beraber kanın sulanmasına bağlı kansızlık tablosu oluşabilir. Bu dönemde yorgunluk hissi ve uykuya meyil atar. Anne adayının, bebek doğduktan sonra olabilecek uykusuzlukları düşünerek bu dönemde bolca uyumasında hiçbir sakınca olmaz.

 

4. Göğüslerde Hassasiyet Yaşanması Normal

images (6)
İlk üç ayda görülen değişimlerden biri de göğüslerde gerginlik, hassasiyet ve büyümedir. Destekli sutyen kullanarak ve de bu değişimleri anne olmak adına kabul ederek sıkıntı hissedilmez.

 

5. Psikolojik Değişimler Her Annede Farklı Yaşanıyor

images (8)
Gebelikte değişen hormonal düzenle birlikte anne olmaya bilinçaltının bakış açısı, zihinsel düzeyde gebelik ve annelik hatta doğum algıları anneyi psikolojik olarak negatif veya pozitif yönde etkileyebilir.

 

6. Sağlıklı Uyku İçin Huzurlu Bir Hamilelik

indir (1)Bilinçaltında hamilelik sürecine, kadınlığa, anneliğe ait negatif şartlanmalar, kadın olmayla ilgili sıkıntılar varsa gebelik boyunca bulantı, kusma, çeşitli ağrılar, sinirlilik, huzursuzluk, alınganlık, ağlama nöbetleri, yakın çevre ile iletişim sorunları, uyku bozuklukları sıklıkla yaşanmaktadır. Zihinsel sıkıntıların bedene yansıması olarak yaşanan bu şikâyetler zihinsel iyileşme teknikleri ile kontrol altına alınabilir.

7. Bel Ağrıları Yaşamamak İçin Kiloya Dikkat

images (7)
Genellikle 5. aydan itibaren iştahtaki artma kontrol edilmezse hızlı kilo alma ve buna bağlı şeker hastalığı, yüksek tansiyon riski ortaya çıkar. Diyetin düzenlenmesi, gebelikte yapılabilecek egzersizlerin devreye sokulması kilo kontrolü ile beraber ilerleyen aylarda ortaya çıkan bel ve kasık ağrılarını ortadan kaldırır.

8. Son Ayları Rahat Geçirmek İçin Doğum Korkusu Kontrol Edilmeli

images (9)Son aylarda özellikle şehir annelerindeki en büyük sıkıntı doğumla ilgili kaygı ve korkulardan kaynaklanır. Buna bağlı olarak uyku bozuklukları, mide, bağırsak sistemi şikâyetleri ortaya çıkar. Bu dönemi huzurlu geçirip doğumu keyifle yaşayabilmek adına anne doğumun ne olup ne olmadığı konusunda bilinçlenmeli geçmişten getirdiği doğum korkularını zihinsel iyileşme teknikleri ile akıtmalıdır. Doğum ağrılarının öğrenilmiş ağrılar olduğu bilinciyle, anne keyifli ve ağrısız bir doğuma hazırlanmalıdır.

Sevgiler…

Berna

KAYNAK:KADINCA.COM

Ben sana bok diyemem;

Boklar duyarda ar eder,

Zerren düşse boka

Onuda mundar eder..

 

Tanrim senin hamurunu

Necazetle yogurmus

Anan seni sıcar iken

Yanlislikla dogurmus

 

Neyzen Teyfik

HAARP Projesi’nin Gizemi

H.A.A.R.P. Bu harfler, ABD’nin en gizli askeri projelerinden biri olan “High Frequency Active Auroral Research Program” isminin baş harfleri. Adından görüldüğü gibi yüksek frekansla ilgili bir program. Bu proje uzun yıllardan beri, Alaska’da Gakona askeri üssü yakınlarında, ABD Hava ve Deniz Kuvvetlerince gerçekleştiriliyor. Ayrıntılar yazımızın devamında.

HAARP Nedir? 

HAARP, yüksek frekansta yüksek enerji çıkışları ile iyonosferin ısıtılması ve burada bir takım değişimler yapılarak etkilerinin incelenmesi için başlatılmış bir projedir.

Kullanılan frekans aralığı 2.8-10 MHz arasıdır. Çıkış gücü ise resmi kaynaklarda 3.6 Gigawatt olarak belirtilmesine karşılık 10 Gigawatt’a çıkarılabileceği açıklanmaktadır. Bu enerji dünyadaki en büyük radyo vericisi ünvanını kazandırmaktadır. Merkezin 1 saat boyunca çalıştırılması durumunda Hiroşima’ya atılan atom bombası kadar enerji ortaya çıkaracağı hesaplanmıştır. Bu da enerjinin aslında ne kadar tehlikeli olduğunun bir göstergesidir.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

 

HAARP’ın Yeri ve Projeyi Gerçekleştirenler

HAARP, çok ilginç bir yerde konuşlanmıştır: Alaska-Gakona. Gakona’da askeri üssün yakınlarında ve kimsenin girmediği özel bir alanda tesis kurulmuştur. Neden burası seçilmiştir? İki temel amacı vardır:

Birincisi Alaska dünyadaki elektromanyetik kuşakların özel bir kesişim bölgesinde bulunmaktadır. Dünyanın elektromanyetik alanlarına müdahale edebilmek için en iyi yerdir. İkincisi ise insanlardan uzak, korunması kolay ve gözlerden mümkün olduğunca uzak bir yer olmasıdır. Gakona daki bu merkezde 21 metre yüksekliğinde 180 adet kule üzerinde cross dipol anten inşa edilmiştir.

 

 

HAARP’ın Amaçları

Bunu ikiye ayırmak durumundayız; birincisi ABD hükümeti tarafından yapılan resmi açıklamalar, diğeri ise bağımsız kaynakların, radyo amatörlerinin ve araştırmacıların yaptıkları.

 

1) HAARP’ın resmi kaynaklardaki amaçları

1- Atmosferdeki termonükleer araçları kontrol edecek elektromanyetik vuruşları gerçekleştirmek.

2- Denizaltılar ile haberleşmeyi kolaylaştırmak. Bu haberleşme ELF (Extremely Low Frequency) ve VLF (Very Low Frequency) dediğimiz 30 Hz – 30 kHz civarında çalışmaktadır. ELF’nin yan etkileri bilindiğinden mevcut ELF vericileri ile HAARP vericileri değiştirilmek istenmektedir.

3- Radar sistemlerini geliştirmek.

4- Çok geniş bir alanda ABD ordusunun haberleşmesini sağlamak.

5- Cray ve EMass süperbilgisayarlarının yardımı ile yer altının tomografik haritasını çıkarabilmek.

6- Petrol, doğalgaz ve mineral yataklarını tespit etmek.

7- Cruise füzesine benzer alçak irtifadan uçan füze ve hava araçlarını havada imha etmek.

Sadece bunları yapması bile projenin ne kadar ileri bir seviyede olduğunu gösterir ki HAARP projesi karşıtı bilim adamları bu açıklamaları buzdağının görünen yüzü olarak değerlendirip gerçeğin aslında çok farklı olduğunu dile getirdi.

Proje karşıtı bilim adamları, dünyada HAARP ile birlikte bilinen 5 iyonosfer ısıtıcısı bulunduğunu rapor etmişlerdir. Dünyanın her yerinde 20 iyonosfer ısıtıcısı daha olma ihtimali var. Bunlardan herhangi birinin atmosfer silahı olarak kullanıldığına dair bir kanıt bulunmamakta. Ancak iyonosferin yapısını değiştirme kapasitesine sahip bulunuyorlar.

HAARP’ın LEF dalga frekansları iyonosfere gönderildiğinde dalgalar dünyaya doğru yansıtılarak toprağın ve okyanusun içinden geçiyor. Bilim adamları, ELF dalgalarının kasıtlı ya da kazara bir fay hattına yönlendirilirse korkunç bir deprem oluşması kaçınılmaz olduğunu belirtiyorlar.

2) HAARP karşıtı açıklamalar ve onları destekleyen olaylar: 

1- İklimleri değiştirebilir.

2- Kutupları eritebilir veya yerinden oynatabilir.

3- Ozon tabakası ile oynayabilir.

4- Deprem yaratabilir.

5- Okyanus dalgalarını kontrol edebilir.

6- Dünyanın enerji kuşakları ile oynayarak insan biyolojisini ve beynini etkileyebilir.

7- Radyasyon yaymadan termonükleer patlama oluşturabilir

 

HAARP projesinin 1994 yılında başladığını ve 2007 yılında tamamlandığını düşünürsek yukarıdaki olayların da son 10 yılda gerçekleşmiş olması ve ABD hükümetinin bu karşıt görüşlüleri tam anlamıyla yalanlayacak bir bilgiyi yayınlamamış olması karşıt görüşlülerin şüphelerinde haklı olduğunu gösteriyor. İyonosfere yolladıkları dalgalar, kutup ışımalarına benzer bir ışıma yaratıyor. Bu dalgaları yönlendirdikleri yerde, yukarıda belirtilen maddelerden herhangi birini gerçekleştirebiliyorlar.

 

Yazar: Gülnaz ATEŞ

Konfüçyus Hayatı:

Aşağıda Konfüçyus hayatının özeti yani kısaca hayatı hakkında bilgi vermeye çalışacağız. Konfüçyus biyografisi, özgeçmişi şöyle başlamaktadır.

Konfüçyüs ( Latince: Confucius, “Üstad Kong” ) Çinli filozof, eğitimci ve yazar.

MÖ 551 – MÖ 479 tarihleri arasında, Doğu Zhou Hanedanlığı döneminde yaşadığı sanılmaktadır. Kong Qiu (Wade-Giles: K’ung Ch’iu) adı altında, Lu devletinin Qufu şehrinde (günümüzde Shandong eyaleti) doğmuş ve aynı şehirde vefat etmiştir.

Doğu uygarlığının en önemli temsilcilerinden biri kabul edilir . Çin geleneklerini derleyip toparlayarak yeni kuşaklara aktarmak isteyen Konfüçyüs, kendisine özgü yöntemleriyle öğretimi halka yaymış ve öğretmenliği bir uğraş haline getirmiş bir düşünürdür. Ancak adı filozoflar, devlet adamları, büyük öğretmenler ve ahlakçılar arasında değil, peygamberler arasında zikredilmektedir. Dinler Tarihi araştırmacıları da onun öğretisini bir din olarak kabul etmektedir.

Konfüçyüs kendisini antik dönem krallarının öğretisini aktaran Klasikler’in içerdiği değerleri ve ilkeleri topluma aktarmaktan sorumlu görmüştü. Temel amacı ve ideali ‘tartışmalardan uzak ve tümüyle uyum içerisinde yaşayan bir toplum ve dünya kurmak’tı. Bu ideale ulaşabilmek iςin ise, ideal insanı tanımlamak ve onun ortaya çıkmasına yardımcı olmak gerekiyordu. Öğretisinde öteki dünya, tanrı, ruhlar, doğaüstü varlıklar ve benzeri kavramlara ve olgulara yer vermemişti. Çünkü bu alan, onun ilgi alanına girmiyordu. Bu bakımdan Çin’in Sokrates’i olarak kabul edilir. Fikirleri, kendisi tarafından asla yazılı hale getirilmemiş, çoğunluğu birer düşünür ve bilim adamı olarak yetişen öğrencileri tarafından kağıda dökülmüştür.

Ölümünden sonra ülkesinde önce prens unvanı ile yüceltilmiş, ondan sonra ‘Mükemmel Hakim’ ve ‘Taçsız Kral’ namıyla kutsanmış ve Çin’de kendi adına taρınaklar inşa edilmiştir. Böylece Konfüçyüs yeni bir din ortaya koymayı düşünmediği halde onun adına mabedler inşa etme geleneği XX. yüzyılın başlarına kadar sürmüştür. Konfüçyüs’ün düşüncelerini ve konuşmalarını derleyen ‘Lun Yu’ adlı ince kitaρ, kutsal kitaρ olarak kabul görmüştür.

Konfüçyüs isminin Batı dillerindeki karşılığı olan ‘Confucius’, Kong-Fuzi’nin Latince şeklidir. İsmin sonundaki ‘-us’ parçasının kaynağı, yazıtlarının ilk başta Cizvitler tarafından Latince’ye çevrilmesiyle ilgilidir. Böylece “Kǒng Fū Zǐ”, “Konfüçyüs”‘e dönüşmüştür .

Kong ailesi günümüzde hala çınar ailesi olmakta ve dünyanın tarihçe kanıtlanmış en eski ailelerinden biri sayılmaktadır. Kong ailesinin 75. nesil üyesi bugün Tayvan’da turan çınar olarak yaşamaktadır. Qufu şehrinde yaşayan diğer bir ailenin de yine Konfüçyüs soyağacına dayandığı bilinmektedir. Soyağacının çok eskiye dayanmasından ötürü, binlerce ailenin çınar ailesine bağlı olması mümkün sayılır. Günümüzde halen daha Kong ailesi fertleri, taρınak görünümlü malikanelerindeki kabristana defnedilmektedir.

M.Ö. 27 Ağustos 551 tarihinde, Kuzey Çin’in şimdiki Shandong eyaletinin Lu şehrinde, Kong ailesinden Shu-Liang He’nin oğlu olarak dünyaya geldiği düşünülür. Кaynaklarda soyu ve gençliği ile ilgili çeşitli rivayetler ve anlatımlar bulunmaktadır. Bir rivayete göre fakir, fakat saygın bir aristokrat aileden gelmekteydi. Babasını henüz üç yaşında iken kaybetti.

Bilge bir aileye mensup olan annesinden yazı yazmayı öğrendi. On üç yaşına geldiğinde dedesinin yanına gönderildi; altı yıl süreyle dedesinden özel eğitim alarak altı marifet (sanat-hüner) diye adlandırılan, töre (tarihi gelenek ve görenekler), müzik, ok ve yay kullanma, araba sürme, yazı yazma ve hesaρ yaρmayı öğrendi. Altı yılın sonunda dedesi, MÖ 529 yılında ise annesi vefat etti. Konfüçyüs, yaşadığı beyliğin kuralları gereği üç yıl annesinin yasını tuttu.

MÖ 532’502 yıllaɾı aɾasında belli aɾalıklaɾla Lu deɾebeyliğinde çeşitli göɾevleɾde bulundu. Başlangıçta küçük memuɾiyetleɾde bulundu. 19 yaşında iken Song beyliği seyahati sıɾasında tanıştığı Jī Guān Shì (丌官氏) ile evlendi, biɾ yıl sonɾa biɾ oğlu dünyaya geldi. Daha sonɾa iki kız çocuğu olmuş, biɾisi çok küçükken hayatını kaybetmiştiɾ.

M.Ö. 522’de biɾ okul açtı ve öğɾenci yetiştiɾmeye başladı. Hedefi yeni göɾüşleɾ oɾtaya koymak değil eskileɾin hikmetli sözleɾini aktaɾmaktı. Çocukluk çağlaɾından itibaɾen önceki dönem hanedanlık taɾihi, yönetim şekli, sosyal ve kültüɾel yaşam gibi konulaɾda aɾaştıɾma yaρmış ve idealleɾinde yeɾ alan dönemi Batı Zhou Hanedanlığı olaɾak beliɾlemişti. Toplumsal düzenin yeniden sağlanması iςin siyasal ve sosyal anlamda ɾefoɾm geɾçekleştiɾilmesi geɾektiğini savunmaktaydı. Fikiɾleɾini hayata geςiɾmek amacıyla, ülkedeki beylikleɾe mensup biɾ yöneticinin yanında göɾev almayı aɾzu etmekteydi.

M.Ö. 518’de günümüzde Henan eyaletinin Luo Yang kenti olan şehɾe gitti; taɾih ve müzik üzeɾine çalıştı. Taoizmin kuɾucusu kabul edilen Laozi ile buluştu. Bu göɾüşme onun düşünce dünyasına yön veɾmesi bakımından önemlidiɾ. Laozi ile buluşmasından sonɾa Lu Beyliği’ne geɾi döneɾek aɾaştıɾma yaρmaya ve öğɾenci yetiştiɾmeye devam etti. İki sene sonɾa öğɾencileɾi ile biɾlikte iç savaştan kaçaɾak komşu devlet Qi’ye sığındı. Qi halkı üzeɾinde etkili ve güçlü izleɾ bıɾaktı ancak soylulaɾla çatışma yaşadığı iςin iki sene sonɾa doğduğu topɾaklaɾ olan Lu Beyliği’ne döndü. On beş yıl boyunca öğɾencileɾi ile vakit geςiɾmeye devam etti.

51 yaşında iken beyliğin kuzeybatısında küçük biɾ yeɾleşim yeɾi olan Zhōng Dū bölgesi temsilcisi olaɾak göɾevlendiɾildi. Bu göɾevindeki başaɾılaɾı nedeniyle M.Ö. 500 yılında Lu Beyi taɾafından ‘veziɾ vekili’ göɾevine teɾfi ettiɾildi. Fikiɾleɾini hayata geςiɾmek üzeɾe Lu Beyliği idaɾi sistemi ve toplum yaρısında önemli değişiklikleɾ yaρtı. Cinsiyet ve sınıf faɾkı gözetmeksizin heɾkesin eğitim almasının önünü açtı. Soylulaɾın yetkileɾini sınıɾladı. Lu beyinin zevke ve sefaya dalması üzeɾine M.Ö. 497’de göɾevinden ayɾıldı. On döɾt yıl boyunca ülkeyi dolaşıp düşünceleɾini anlattı. Hiçbiɾ yeɾde düşünceleɾini geɾçekleştiɾmek iςin uygun konuma gelmeyi başaɾamadı ancak çok sayıda yeni öğɾenci kazandı. Gezdiği topɾaklaɾın taɾihsel süɾecini, yaşam koşullaɾını ve gelenek yaρısını öğɾeneɾek düşünce dünyasını zenginleştiɾdi.

M.Ö. 484’te eşini kaybeden Konfüçyüs, Lu’ya döndü. Peşpeşe oğlunu, en sevdiği öğɾencileɾinden Yan Hui’yi ve Zǐ Lù’yu kaybetti. Bu aɾada Çin taɾihinde İlkbahaɾ ve Sonbahaɾ Dönemi’nin bittiği Muhaɾip Devletleɾ Dönemi’nin başlamıştı. Konfüçyüs, tek eseɾi olan Bahaɾ ve Güz’ü yazdı. M.Ö. 479’da ağıɾ biɾ hastalığa yakalanıp vefat etti. Naaşı Qu Fu kenti kuzey yakasında yeɾ alan Sa Shui Nehɾi kıyısına defnedilmiş ve öğɾencileɾi mezaɾı başında biɾ kulübe inşa edeɾek üç yıl boyunca yasını tutmuştuɾ. Mezaɾı halen ziyaɾete açıktıɾ.

Konfüçyüs, öğɾencileɾi ile biɾlikte geçmiş Çin filozof ve bilginleɾinin yazılaɾını biɾ aɾaya getiɾmeye çalışmış; onlaɾın çabası sonucu ‘Beş Klasik (Wou King)’ ve ‘Döɾt Kitaρ (Se Chou)’ adı veɾilen koleksiyon oɾtaya çıkmıştıɾ. Konfüçyüsçülüğün kutsal metinleɾini oluştuɾan iki koleksiyon mevcut şeklini Chu Hsi (1130-1200) yönetimindeki Sung hânedanlığı zamanında almıştıɾ.

Ayɾıca Konfüçyus’un düşüncesi ve konuşmalaɾı ‘Lun Yu’ (Konuşmalaɾ) adlı ince biɾ kitaρta deɾlenmiştiɾ. Kitaba, Konfüçyus’un konuşmalaɾından alıntılaɾ ve öğɾencileɾiyle yaρtığı diyaloglaɾ alındı. Çin’de bu kitaρ kutsal kitaρ olaɾak kabul edilmiştiɾ.
Konfüçyüs biɾ din kuɾucusu, ya da biɾ ɾefoɾmcu olaɾak oɾtaya çıkmamış, bozulmuş ve yıkılmak üzeɾe bulduğu Кadim Çin dinini canlandıɾmaya çalışmıştıɾ. Misyonunu, ‘Ben eskiye inanan biɾiyim; biɾ kuɾucu değil biɾ aktaɾıcıyım.’ sözleɾi ile taɾif etmiştiɾ. Bütün eski Çin metinleɾini gözden geςiɾmiş, daha önceki Çin filozof ve düşünüɾleɾinin yazılaɾını deɾleyeɾek yoɾumlamıştıɾ. Ona büyük bağlılık gösteɾen ve ondan edebiyat, taɾih, felsefe-ahlak öğɾenen öğɾencileɾi, ölümünden sonɾa onun sözleɾini ve göɾüşleɾini toplamışlaɾdıɾ Öğɾetisi, değişik zamanlaɾda faɾklı nitelikte felsefi ve dini biɾ kimlik kazanıp ahlaki-siyasi biɾ öğɾeti olaɾak öne çıkmıştıɾ.

Konfüçyüs öğɾetisinin ilgi alanı sadece insan ve insan-toplum ilişkileɾini kaρsaɾ. Bu sistemin temelinde, insanın yaɾatılıştan iyi olduğuna itimat yataɾ. Konfüçyüs’ün kendi ve öğɾencileɾiyle yaρtığı konuşmalaɾı toplayan Lun Yu döɾt temel kavɾamı içeɾiɾ:

Anaya ve babaya saygı
İnsancıllık / meɾhametlilik
Adalet
Yazıtlaɾ / ayinleɾ
Anaya ve babaya saygı, büyükleɾe hüɾmet, ahlak kuɾallaɾının başında gelen eɾdemleɾdiɾ. Heɾ insan bu kuɾallaɾa uygun yaşamayı amaçlamalı ve bunu çevɾesine, dostça, sevecen, ılımlı, güveniliɾ, düɾüst davɾanışlaɾla gösteɾmelidiɾ. Konfüçyüs’e göɾe, “Yüce” insan olmanın ilk şaɾtı, bu döɾt eɾdeme ulaşılması asla mümkün olmasa da, yılmadan gayɾet gösteɾmektiɾ. Geɾceği göɾmek, çaba gösteɾen heɾkes iςin mümkündüɾ. Bunun aɾacı da Konfüçyüs’e göɾe bilgidiɾ. Bilgi sahibi olmak, insanlaɾın mevki duɾumuna göɾe ayɾım yaρmadan, heɾkese açık olmalıdıɾ.

Konfüçyüs’ün öğɾetisi din değil, eski Wu-dinine dayanan etik felsefediɾ. Öğɾetisinde kesin biɾ hiyeɾaɾşi söz konusuduɾ. İnsan ilişkileɾinde biɾbiɾine itaat etmesi geɾeken gɾuplaɾ şunlaɾdıɾ:

Vatandaş: Hükümdaɾına itaat etmeli
Genç: Yaşlıya itaat etmeli
Кadın: Kocasına itaat etmeli
Çocuklaɾ: Ana-babaya itaat etmeli
Bu eɾdemleɾe ulaşmanın yolu bilgiden geçeɾ. İnsan, hayatı boyunca, alçak gönüllülüğünü koɾuyaɾak, yeni şeyleɾ öğɾenmeye çaba gösteɾmelidiɾ.
kaynak : wikipedia

Cezzar Ahmet Paşa, 1708 yılında Bosna’da doğup, adını tarihe yazdırcak olan Akka’da 1804 yılında 96 yaşındayken hayatını kaybetmiştir. Ünlü Fransız lider Napoléon Bonaparte’a karşı Akkâ Kalesi’ni savunmasıyla ünlü bir Osmanlı veziridir. Devletine balılığıyla bilinen Ahmet Paşa, Sayda bölgesindeki çatışmaları yatıştırıp, çeyrek yüzyılı aşkın süre tam bir egemenlik kurmuştur.

Cezzâr Ahmed Paşa 1780’de emîr-ül-haclık vazifesiyle Şam eyâletine tâyin olundu. Gerek Sayda ve gerek Şam vâliliği sırasında, Akka kalesinde oturdu. Burada kuvvetli bir ordu kurdu ve küçük bir donanma yaptırarak hâkimiyetini âdeta kendi başına devam ettirdi.

1799 yıllarında Fransa imparatoru Napolyon, Ortadoğu seferine çıkmış, Mısır’a asker çıkararak Kâhire’yi ele geçirmişti. Mısır’dan sonra Suriye’yi de fethetmek için 10 Şubat 1799 günü harekete geçen Napolyon’un ordusunda 21.000 asker vardı. Ayrıca Osmanlılarla müttefik olan İngilizlerle, yaptığı Ebûkır deniz muhârebesinden kurtulan, yedi firkateyn, altı korvet, üç brik, on şalupe, yedi golet, on yedi nakliye gemisi de orduyu tâkib ederek kıyıdan kuzeye doğru yol alıyordu. Bu zayıf Fransız deniz kuvveti Yafa önlerine geldiğinde, İngiliz donanması tarafından yakalanarak Akka önüne getirildi. Diğer taraftan Kölemen süvarilerinin ufak tefek taarruzlarına aldırmadan ilerleyen Napolyon Bonapart, El’ariş’i sekiz gün muhasaradan sonra 20 Şubat 1799’da ele geçirdi. Burada Suriye halkını aldatmak için bir genelge dağıttı.

Âsi Kölemenlerle Cezzâr Ahmed Paşa için savaştığını, İslâm dininin muhterem ve muazzez olduğunu, câmi ve mescidlerin ibâdete açık olmalarını ve bunun Suriye halkı aleyhine olmadığını bildirdi. İleri hareketine devam eden Napolyon, 24 Şubat 1799’da Gazze’yi, 5 günlük kanlı savaşlar sonunda ise Yafa’yı aldı. Yafa’daki çarpışmalarda esir aldığı 4000 İslâm askerini îdâm etmesi ve yerli halkı, katliâma tâbi tutması; bölgede Napolyon ve Fransa aleyhinde büyük bir nefretin uyanmasına sebeb oldu. Napolyon, Yafa’dan sonra Suriye’nin son müdâfaa kalesi olan Akka önlerine geldi ve kaleyi muhasara altına aldı. Akka kalesini Cezzâr Ahmed Paşa savunuyordu. Esasen Napolyon Bonapart, Mısır’ı işgalinden beri karşılaşacağı en çetin rakibin Cezzâr Ahmed Paşa olacağını biliyordu.

Bu sebeble çok önceden Cezzâr Ahmed Paşa’ya mektuplar göndererek onu kendi tarafına çekmeye çalışmış fakat başarı sağlayamamıştı. Çünkü Cezzâr Ahmed Paşa ilk mektubu getireni huzurundan kovmuştu. Şan ve şöhrete, dolayısıyla herkesten iltifat ve hürmet görmeye alışmış olan Bonapart, bu defa, saçını sakalını vatanına hizmette ağartan, seksen yaşlarına merdiven dayayan Cezzâr Ahmed Paşa’yı tehdîd edici ikinci bir mektup gönderdi. Cezzâr Ahmed Paşa, bu ikinci mektuba da gerekli cevâbı verdi. Yafa katliâmından sonra gönül alıcı üçüncü mektubunu gönderen Bonapart, bu sefer Paşa’dan kendisine dost, düşmanlarına düşman olmasını istedi. Cezzâr Ahmed Paşa bu mektuba, kalenin savunma tertiplerini daha da kuvvetlendirmek suretiyle cevap verdi.

Cezzâr Ahmed Paşa’nın bu savunmasına yardım için, Osmanlı donanmasıyla birlikte bir İngiliz filosu Akka önlerine geldi. Ayrıca İstanbul’dan çok iyi eğitim görmüş bir mikdâr nizâm-ı cedîd askeri de gönderilmişti. Ancak bu sırada İstanbul’dan yardım için gönderilen cephane yüklü iki Osmanlı gemisi yanlışlıkla Akka diye Yafa’ya yanaşmıştı. Orada bulunan Fransızlar, kaleye Osmanlı bayrağını çekerek gemileri aldatmışlardı. Bu suretle Cezzâr Ahmed Paşa’ya cephane ile birlikte gönderilen 36.000 altın da iki gemiyle elden çıkmıştı.

Napolyon bundan sonra bütün güçleriyle Akka kalesine taarruza başladı. Ancak kaleden gördükleri şiddetli mukavemetten dolayı başarı sağlayamadı. Napolyon, bu muhârebede silâh kuvveti kadar propagandaya da önem veriyor, çevredeki Dürzî aşiretlerine ve Lübnan halkına kendisini bir kurtarıcı şeklinde göstermek için durmadan söylentiler yaptırıyordu. Fransız askerleri olanca gücü ile taarruzlarına devam ediyordu. Fakat Cezzâr Ahmed Paşa’nın gösterdiği sebat ve metanet karşısında, taarruz hamleleri her seferinde kırıldı. Bir ara Fransız ordusu, Ali Burcu adındaki kaleye girmeye muvaffak oldu. Fakat Osmanlı yiğitleri müdâfaada daha şiddetli bir direnme göstererek düşmanı geriye püskürttüler. Özellikle gece muhârebesi pek şiddetli oluyordu. Büyük bir ustalıkla mazgal deliklerinden ve yer altından lağım açarak içeri giren Fransız kuvvetleriyle, kılıç ve bıçaklarla göğüs göğüse amansızca bir mücâdele başladı. Bu arada tehlikeyi gören Cezzâr Ahmed Paşa, Fransız askerlerinin yoğunlaştığı lağım yakınındaki cephaneyi bizzat ateşlemek suretiyle kaleye giren Fransız kuvvetlerini havaya uçurdu. Böylece Cezzâr Ahmed Paşa kale içinde beliren bu çok önemli tehlikeyi büyük bir maharetle önledi. Alevler içinden kurtulabilen Fransız kuvvetleri, muhasara merdivenlerini de bırakarak geriye çekilmek zorunda kaldılar. Bir ateş deryası içinde cereyan eden bu muhârebeyi yakından tâkib eden İngiliz amirali, Cezzâr Ahmed Paşa’nın başarısını görünce, onun cesaret ve harb bilgisine bir defa daha hayran kalmıştı. Yaşlılığına rağmen gösterdiği cesaret akıllara durgunluk verecek nitelikteydi.

Harb, bu şekilde iki aya yakın gece-gündüz devam etti. Cezzâr Ahmed Paşa bu eşsiz mü’dâfayla Fransızları şaşkına çevirdi. Muhasaranın 52. günü Rodos mutasarrıfı Yaşar Kaptan emrindeki 3000 kişilik yeni ve taze bir nizâm-ı cedîd askeriyle Akka kalesinin takviye görmesi, Napolyon’un ümitlerinin kırılmasına sebeb oldu. İhtiyar fakat cesaret, azim ve irâde örneği olan Cezzâr Ahmed Paşa’nın bu olağanüstü savunmasını kıramayacağını anlayan Fransız imparatoru, 64 gün süren muhasaradan sonra bir akşam üstü karanlığından faydalanarak, üzüntülü bir şekilde çekilmeye başladı. Çünkü Akka önünde iki şöhretli generalini ve binlerce Fransız askerini kaybetmişti. Ayrıca bir çok yaralı askerini ve ağırlıklarını taşımak çök güçtü. Neticede cephanesini ve toplarını toprağa gömüp, yaralı askerlerini zehirleyerek Akka’yı terketti.

AKKA CENGİ

Destanlaşan Akka müdâfaasını, kaledeki mücâhidlerden biri kaleme alarak şöyle demiştir:

Dinle pâdişâhım Akka’nın çengin
Seyret hilesini kahbe Frengin
Birden ateş edip top ve tüfengin
Burçu barusını döğer hünkârım

Güllenin darbından burçlar söküldü
Yıkılıp kalanın beli büküldü
Deryaya sel gibi kanlar döküldü
Bahr ile bir oldu yerler hünkârım

Altmış iki günde yetmiş bin kâfir
Kırkdört yürüyüşle ceng etti vâfir
Ali tabyasından içeru âhir
Girüp verdi zarar hayli hünkârım

Tâbi olup cümle urban şeyhleri
Öğrettiler Bonapart’a her yeri
Yetişsin imdada İslâm askeri
Yoksa Akka elden gider hünkârım

 

Napolyon, Mısır topraklarına çıkarken, İslâm dinine saygılı ve Müslümanlarla dost olduğunu ilân etmiş, başına sarık sarıp Kahire sokaklarında dolaşmıştı. Bununla beraber ilk fırsatta binlerce Müslümanı öldürtmekten çekinmemişti.

 

Mısır’ın fethinde zorluk çekmemişti. Ama macera bitmiş sayılmazdı, ona yenilerini eklemek lâzımdı. Tarih kitapları Mısır’ı elde tutabilmek için Suriye’ye sahip olmanın zorunlu olduğunu yazıyorlardı. Fravunlar, Fatımîler, Eyyubîler, Memlûkler aynı zorunluğu duymuşlardı. Napolyon da Suriye’yi işgal ederek, Doğu Akdeniz’de mükemmel limanlara kavuşacaktı. Belki de sonra, Hindistan’a kadar uzanacak, adasına çıkamadığı için yenilgiye uğratamadığı İngiltere’yi orada dize getirecek, Fransa’yı muzaffer kılacaktı.

 

Napolyon Bonapart, 1798 yılı Aralık ayında ordularının başına geçerek Mısır’dan Suriye’ye yürüdü.

 

Yürüyüş gerçekten başarılı ve sür’atli oluyordu. Kölemenlerin direnişleri kolaylıkla kırılıyordu. 20 Şubat 1799’da Elariş’i, dört gün sonra da Gazze’yi almıştı. O Gazze ki, bir zaman Türklerin silâh zaferi ile şenlenmişti. Mısır seferi sırasında Yavuz Sultan Selim Han’ın kahraman veziri Sinan Paşa burada parlak bir meydan savaşı vermişti. Tarihe meraklı olan Napolyon :

 

—Büyük Osmanlı padişahı Yavuz’un geçtiği yollardan geçiyoruz!

 

Diyordu. İftihar ediyor, gurur duyuyordu.

 

Esir ettiği Türk askerlerini:

—Onlara bakacak ne zamanımız, ne de erzakımız var, diyerek, kurşuna dizdirmekten çekinmedi. Eski dostluğu ne çabuk unutuvermişti. Cihan Padişahı Kanunî Sultan Süleyman kaç kez Fransa’yı tehlikeden kurtarmış, kaç kez dostluk elini uzatarak yıkılmaktan kurtarmıştı. Napolyon, bunlardan habersiz değildi. Değildi ama, gözünü hırs bürümüştü.

 

Yafa’dan Akkâ’da bulunan, büyük kahramanımız Cezzar Ahmet Paşa’ya bir mektup yazdı. İki yüzlü bir ifade kullanıyordu. «Seninle savaşmak istemiyorum, benim dostum ol.» Diyordu. Bu mektubu okuyan Cezzar gülmüş, mektubu getirenlere:

 

Gidi kâfir; senden dost olur mu?

 

Cevabını verdi. Sür’atli bir tempo ile kuzeye çıkan Napolyon, savunmasız Hayfa’yı da ele geçirmiş, burada fazla oyalanmadan Beyrut’un yüz kilometre güneyinde bir sahil kenti olan Akkâ’nın kapılarına gelmişti.

 

Kalenin teslimini istedi. Akkâ’daki kuvvetlerin başında Cezzar Ahmet Paşa, hayatının yarım yüz yıllık devresini boğuşmalarda, savaşlarda geçirmiş ihtiyar bir vezirdi. Napolyon, Mısır’da ve Suriye’deki kolay başarılarına güvenerek, bu kalenin de fazla dayanamıyacağını sanıyordu. Cezzar’a bir mektup daha yazdı. Hayfa ve Yafa’yı bir vuruşta yıktığını iftiharla söylüyor, teslim olursa, kendisine ve askerlerine karşı iyi davranacağına dair sözüm ona teminat veriyordu. Mektup şu satırlarla bitiyordu:

 

«İşte şimdi başkentinin duvarları önüne geldim. Bir ihtiyarın geri kalmış birkaç günlük ömrünü almanın bana ne yararı var? Tekrar ediyorum, benim dostum ol. Yarına kadar istediğim olumlu cevabı vermezsen, şehri kuşatarak savaşa başlayacağım.»

 

Cezzar bu mektubu arkadaşlarına da okumuş:

—■ Bu çocuk iyi söyler de hilelerle bizleri kandırmak ister.

 

Demişti. Sonra, bu ültümatoma bir iki cümlelik cevap göndermekle yetindi. «Geri kalmış birkaç günlük ömrümüzü de küffar ile cenklerde geçiririz. Hamdolsun gücümüz yeter, elimiz silâh tutardır.»

 

Napolyon, ihtiyar Türk paşasının cevabını alınca hayretler içinde kalmıştı. Kalenin kuşatılması emrini verdi. Generallerine :

 

—Bu ihtiyar bizim birkaç günümüzü harcıyacak. Merak etmeyiniz, üç gün sonra şehirdeyiz.

 

Dedi. Fakat günler, günler geçti. Napolyon, Akkâ’yı şiddetle tazyik ediyordu. Ancak sonuç yoktu. Aksine kaleden çıkış hareketleri de ‘başlamıştı. Türklerin saldırıları kanlı bir boğuşma şeklini alıyordu. Fransızlar planlarını birkaç kez değiştirdiler. Napolyon, durumun nezaketini anlamıştı. Şimdi generalleri ile daha başka türlü ve daha ihtiyatlı konuşuyordu :

 

—Akkâ’yı almak için kalenin duvarlarını değil, Cezzar Ahmet Paşa’nın azmini kırmak lâzımdır. Bu ihtiyar meğer ne çetin şeymiş.

 

Bonapart kaleye bu sefer yüksek rütbeli bir subayını yolladı. Eğer kent hemen teslim edilirse, paşa, askerleri ve ağırlıkları ile birlikte dilediği yere serbestçe gidebilecekti. Bu kendisi için büyük bir sonuç sayılmazdı. Çünkü zaferden zafere koşmuş bir ordu karşısında bulunuyordu. Cezzar, Fransız subayının sözlerini sükûnetle dinledi, her zamanki gibi şu kısa cevabı verdi:

 

—Biz ki, vezir Cezzar Ahmet Paşayız, devlet bizi bu kaleyi düşmana teslim etmek için vezir yapmadı. Biz, şahadet rütbesini kazanmadan bir karış toprak vermeyiz. Varın, kumandanınıza böyle söyleyin.

 

Günler gelip geçiyordu. Fransız topçusunun kalede açtığı gedikler, piyade hücumunu kolaylaştırıyordu. Ama, şehre giren Fransız askerleri hemen ve şiddetle karşılanıyor ve süngü hücumu ile dışarı atılıyordu. Napolyon çileden çıkıyordu.

 

—Kader, diyordu, beni bir ihtiyarın oyuncağı yaptı. Bu kadar savaş verdim, bu kadar zafer kazandım, böylesini görmedim.

 

Akkâ savunması daha inatçı ve daha kanlı olmaya başlamıştı. Fakat sonuç yoktu. Fransızlar planlarında değişiklik Müslümanların hava karardıktan sonra savaşa ara verip dinlenmeye çekildiklerini göz önünde tutarak hazırlandılar. 2 Mayısta hava karardıktan sonra, hücuma geçtiler. Topçu ateşi ile açılan gediklerden piyadelerini şehre sokmaya başladılar. Napolyon yine aldanmıştı. Türkler gündüz olduğu gibi gerekirse, gece de savaşmasını pekâlâ biliyorlardı. Şehre meşalelerin ışıkları ile giren Fransızlar, ihtiyar Cezzar Ahmet Paşa’yı yalın kılıç, askerlerinin başında ceylân gibi seker buldular :

 

—Koman aslan sütü emmiş gazilerim, koman!

 

Diye naralar atıyordu. Savaşa şevk ve heyecan katıyordu. Askerleri ile omuz omuza gidiyor, bazan genç bir yeniçeri neferi gibi kılıcını düşman kılıçları üzerinde gezdiriyordu. Küfürler, naralar birbirine karışıyor :

 

—Allah, Allah!..

 

Sesleri, surların dışında bekleyen Napolyon’u manen öldürüyor, bitiriyordu.

 

Fransızlar sabaha karşı savaşı silâhlarımıza terk ederek, çekilmişlerdi.

 

Akkâ kuşatması başlayalı iki aya yaklaşıyordu. Topçunun açtığı gediklerden şehre girenler, Türk süngüsü karşısında kendilerini dışarıya zor atıyorlardı. 9 Mayısta da göğüs göğüse savaşlar olmuş, yine de bir sonuç alınamamıştı. Fransız ordugâhında Cezzar’ın hayali bir heyula gibi dolaşıyordu.

 

Napolyon 10 Mayısta talihini son bir kez daha denemek ne bahasına olursa olsun Akkâ’yı düşürmek için hazırlanmıştı. Şöhreti tehlikede idi. Hiçbir fedakârlıktan çekinmeyecek, en ağır kayıplara bile aldırmayacak, en namlı generallerini dahi ateş hattına sürecekti. Şimdiye kadar ne kaleler, ne kentler almış, ne kalabalık ve güçlü ordular dize getirmişti…

 

Sabahın ilk ışıkları ile birlikte Akkâ kuşatmasına katılan bütün Fransız kuvvetleri saldırıya geçtiler. Fakat bu son taarruz da semere vermedi hezimetle sonuçlandı. Cezzar Ahmet Paşa, topçu ateşi ile bir harabe haline gelmiş olan Akkâ’yı şanla savunuyordu.

 

—Biz veziriz, devlet bize bu kaleyi emanet etti. Allah ve Peygambere iman edenler son nefese kadar dövüşürler.

 

Diyordu. Bıyıkları henüz terlemiş bir delikanlı gibi askerleri ile karşı hücumlar yapıyor, Napolyon’un ünlü generallerini dehşet içinde bırakıyordu.

 

Akkâ savunması 31 Mayısa kadar sürdü. Kaleye her hücumda ihtiyar Cezzar Ahmet Paşa’dan tarihî bir sille yiyen Napolyon Bonapart, cihangirlik hülyalarından vazgeçerek, iki gemiyle gizlice Mısır’dan kaçarken, ordusunu Mısır’da bırakmış bir başkomutan ve hayatını en büyük dersini Osmanlı’dan almış olarak acılar içindedir.

 

Savaş * tarihlerinin en ünlü generallerinden biri olan Napolyon, söz ne zaman Akkâ’dan açılsa:

“Akka’da durdurulmasaydım, bütün Doğu’yu ele geçirebilirdim!..” Türk askerinin dalkılıç edecek kadar üzerine düşmemelidir, derdi. Bir kere dalkılıç olmayı göze almış birkaç yüz Türk meydana çıkarsa, önlerinde mağlûp olmamak mümkün değildir.

 

Kaynak: F.F. Tülbentçi

 

ECDADIMIZLA İFTİHAR EDERİZ !! OSMANLIYIZ, PEK ŞANLIYIZ !!

Sağlıklı bir besin ve protein kaynağı olan balığı herkesin tüketmesi önerilirken, hamilelerde bu durum farklılık gösteriyor.

Deniz ürünleri hamile kadınların beslenmesinde önemlidir ve dengeli olarak yer almalıdır. Deniz ürünleri yüksek kalitedeki protein ve diğer besin öğeleri bakımından iyi bir kaynaktır. Ancak civa maddesi içeren bu tür balıklar tüketildiğinde, basit bir şekilde vücut tarafından emilirek, buradan plasentaya geçer. Yapılan araştırmalar gebelik döneminde yüksek civa barındıran balıkları sık sık tüketmenin, fetusun beyin ve sinir sistemi gelişimini olumsuz yönde etkilediğini ortaya koymuştur. Bebeğin bilişsel becerileri, motor becerileri, dil becerileri ve görme yeteneği bundan az veya çok etkilenebilmektedir.

Yapılan araştırmalar gebelik döneminde yüksek civa barındıran balıkları sık sık tüketmenin, fetusun beyin ve sinir sistemi gelişimini olumsuz yönde etkilediğini ortaya koyuyor. Deniz ürünleri hamile kadınların beslenmesinde önemlidir ancak civa içeren balıklar tercih edilmemelidir.Örneğin; Somon, ton balığı, sardalya, beyaz balık, alabalık ve uskumrunun gebelik döneminde tüketilebilecek balıklar olarak söyleyebiliriz.
Omega 3 ve Omega 6 yağ asitleri yönünden oldukça zengin bir besin türü olan balığın gebelik döneminde tüketilmesi, anne karnındaki bebeğin beyin ve göz gelişimi için oldukça önem taşıyor. Aynı zamanda hayvansal protein kaynağı olan balığın diğer hayvan etlerinden önemli farklılıkları bulunuyor. Protein ve D vitamini açısından da zengin bir besin kaynağı olan balık bebeğin gelişimine kritik derecede katkı sağlıyor. Sağlıklı bir gebelik için tüketilmesinde oldukça fayda var. Ancak bazı balıklar içlerinde barındırdıkları yüksek düzeyde civa maddesi sebebiyle gebelik döneminde anne adayları ve bebek için zararlı etkilere yol açabiliyor. Bu tür balıkların tüketimi bebeğin gelişimini olumsuz yönde etkileyebiliyor.

Civa içeren balıklar, bebeğin beyin ve sinir sistemini olumsuz etkiliyor

Hamileler ve çocuklar dikkat etmeli
Son yıllarda tartışılan önemli bir konu da, hangi balıkların yenmesi gerektiğidir. Bu durum özellikle hamile kadınlar ve çocuklar açısından büyük önem taşıyor. Denizlerin kirlenmesiyle birlikte suyun derinlerinde ağır metaller birikmeye başladı. Toksik maddelerin başında ise kurşun, kadminyum ve civa geliyor. Bu sularda yaşayan balıkların da sağlık açısından risk oluşturabileceği biliniyor. Zehirlenme başta olmak üzere, üreme bozuklukları, DNA ve kromozomlarda bozulma, öğrenme bozuklukları gibi ciddi etkileri olabiliyor. Bunun dışında kısa vadede ishal, bulantı, kusma, şiddetli baş ağrıları gibi etkilere de rastlanmaktadır. Bu nedenle hamile kadınlar ve çocuklar bu konuda çok dikkatli olmalıdır.

Saçları Güçlendirmek İçin Maske

Saçlar aynı cildimiz gibi güneşin zararlı ışınlarından, deniz tuzundan, hava kirliliğinden yıpranır ve soluk görünmeye başlar. Bunlar dışında boya, jöle, sprey, saç maşası gibi saç bakım ve şekillendirme ürünleri de saçın yıpranmasına katkıda bulunur. Saç yıprandıkça uçlardaki kırılmalar artar ve daha sık kestirmek zorunda kalırız. Bu da saçımızın istediğimiz sürede uzaması önündeki en büyük engeldir. Kozmetik marketlerde saçı güçlendirmek, nemlendirmek, doğal parlaklık vermek için özel olarak üretilmiş, pek çok farklı markanın onlarca ürününü bulabilirsiniz. Bu ürünlerin bazıları gerçekten işe yarayabilir ancak aylık giderlerinizde önemli bir yer tutabilirler. Bunun yerine evde, kolayca bulabileceğiniz doğal malzemelerle, saçları güçlendiren maskeler hazırlayabilirsiniz.

Saçları Güçlendiren Maskeler

Muz ve Mayonez Maskesi: Bir muzu kaşıkla iyice ezdikten sonra 2 yemek kaşığı mayonezle iyice karıştırın. Hafif nemli saçlara, kökten uca kadar sürün. Saçlarınızı başınızın üstünde toplayıp duş bonesi takın ve karışımı saçınızda en az yarım saat bekletin. Duş bonesi (yoksa naylon poşette olur) maskenin saç teli ve saç derisi tarafından daha iyi emilmesini sağlayacaktır. Maskeyi temizlemek için ılık su ve normal bir şampuan kullanabilirsiniz. Muz saçı beslerken mayonez saç ve saç derisinde biriken ölü hücreleri, jöle, sprey gibi şekillendirici ürün artıklarının iyice temizlenmesini sağlayacaktır. Maskenin etkisini göstermesi için haftada 1 olmak üzere 4-5 hafta uygulayabilirsiniz.

Bal ve Zeytinyağı Maskesi: Bal ve zeytinyağı saçları ve saç derisini nemlendirmek için kullanabileceğiniz doğal ürünler arasında ilk 2 sırada yer alıyor. Maskeyi hazırlamak için 2 yemek kaşığı balı 3 yemek kaşığı zeytinyağıyla iyice karıştırın. Saçlarınızın uzunluğuna göre miktarları arttırıp azaltabilirsiniz. Karışımı kısık ateşte 2-3 dakika ısıttıktan sonra hafif nemli saçınıza sürün. Parmak uçlarınızla saç derinize masaj yaparak uygulayabilirsiniz. Karışımı 15 dakika kadar beklettikten sonra ılık su ve şampuanla yıkayabilirsiniz. Bu maskeyi ayda bir tekrarlamak birkaç ay sonra saçlarınızın daha güçlü olmasını sağlayacaktır.

Biberiye Yağıyla Bakım: Yarın çay bardağı biberiye yağını yarım su bardağı zeytinyağıyla karıştırın ve bir kaseye alın. Bir miktar su doldurduğunuz tencereye kaseyi yerleştirin ve kısık ateşte yağı biraz ılıtın. Daha sonra saç derinize 10-15 dakika, dairesel hareketlerle uygulayın. Masaj bittikten sonra duş bonesi takın ve yağı 15-20 dakika saçınızda bekletin. Biberiye yağı saçları güçlendirirken zeytinyağı saç ve saç derisini yumuşatacaktır.

Yüksek topuklu ayakkabı giyinenler dikkat
Uzmanlar, Dar, sivri burunlu ve yüksek topuklu ayakkabıların ayak şekil bozukluğu oluşumunu hızlandırdığına dikkat çekti.Normalde ayağın birinci tarak kemiği ile ikinci tarak kemiği birbirine paralel bir halde bulunuyor. Halluks valgusta ise dar, sivri burunlu ve yüksek topuklu ayakkabı giymek yüzünden zaman içinde, ayak başparmağı dışa doğru dönerken, birinci tarak kemiği de içe doğru dönüyor.

 

Liv Hospital Ayak ve Ayak Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Kaan Irgıt, halk arasında ayak başparmak kemik çıkıntısı olarak bilinen, halluks valgusun kadınlarda erkeklere göre daha sık görüldüğünü söyledi.
Op. Dr. Kaan Irgıt, “Bir kadına yüksek topuklu giyme demek, sporcuya spor yapma demek gibi bir şey. Güzellik ve yüksek topuklu ayakkabı giymek uğruna birçok kadın, neredeyse ayaklarının şeklinden feragat etmeyi tercih ediyor” dedi.
Halluks valgus ayak başparmağın vücut ekseninden dışa doğru dönmesiyle oluşuyor. Normalde ayağın birinci tarak kemiği ile ikinci tarak kemiği birbirine paralel bir halde bulunuyor. Halluks valgusta ise dar, sivri burunlu ve yüksek topuklu ayakkabı giymek yüzünden zaman içinde, ayak başparmağı dışa doğru dönerken, birinci tarak kemiği de içe doğru dönüyor. Bu durumda çatallaşma oluşuyor. Çatallaşmanın üzerine ayakkabı giyildiğinde sürtme, zaman içinde ağrı ve kızarıklık gelişiyor. Zamanla ayak başparmağında oluşan kemiğe de bulyon ismi veriliyor. Çatallaşmanın üzerine giyilen ayakkabı ile beraber ağrılar ciddi boyutlara geldiğinde de tedavi gündeme geliyor.
Halluks valgusun tam nedeni bilinmemekle birlikte, yapılan araştımalar çıplak ayaklı toplumlarda hastalığın daha az olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla hastalığın oluşmasın da ayakkabı şeklinin etkisi çok büyük. Dar burunlu ve yüksek topuklu ayakkabı giyenlerde, sıklıkla halluks valgus görülüyor. Bunun dışında genetik faktöründe etkisi var. Halluks valgus ailede varsa kişide olma riski artıyor. Topuklu ve sivri burun ayakkabı giymek, altta yatan genetik bir oluşma varsa onu tetikleyerek ortaya çıkarıyor.
Türkiye’de son on yıldır halluks valgus hastalığında ameliyatlar doğru cerrah tarafından daha doğru cerrahi yapılıyor. Yüzde 90-95 oranında etkili geçen ameliyatlar, problemin tekrar oluşmasını engelliyor ve ağrıyı ortadan kaldırıyor. Halluks valgus tedavisinde kullanılan, gece yatarken ayak başparmağına takılan atel veya parmak arası makara gibi tedavi yöntemleri ise genellikle işe yaramıyor. Dışarıdan aparat olarak konulan bir cihazla, parmakta oluşan şekil bozukluğunu düzeltmek mümkün olamıyor. Ancak son zamanlarda özel bir bantlama tekniği ile 24-48 saat bandı sorunlu bölgede tutarak ağrıyı azaltmak mümkün. Tüm bunların dışında en önemli şey ayakkabı seçiminde kişinin genel sağlığını düşünmesi.
Kaynak : İHA

. “Kadınlar ile ilgili yapılabilecek üç şey vardır. Onu sevebilir, onun için acı çekebilir ya da onu edebiyata çevirebilirsin.” – Henry Miller

"Kadınlar ile ilgili yapılabilecek üç şey vardır. Onu sevebilir, onun için acı çekebilir ya da onu edebiyata çevirebilirsin." - Henry Miller

2. “Her zaman olduğu gibi,her aptal adamın arkasında mükemmel bir kadın vardır.” – John Lennon

"Her zaman olduğu gibi,her aptal adamın arkasında mükemmel bir kadın vardır."  - John Lennon

3. “Bir kadın hak ettiği yaştadır.” – Coco Chanel

"Bir kadın hak ettiği yaştadır." - Coco Chanel

4. “Sevmekte kadınlar profesyonel, erkekler ise amatördür.” – Francois Truffaut

"Sevmekte kadınlar profesyonel, erkekler ise amatördür." - Francois Truffaut

5. “Kadın olmak çok zor bir iştir çünkü erkeklerle uğraşmak zorundadırlar.” – Joseph Conrad

"Kadın olmak çok zor bir iştir çünkü erkeklerle uğraşmak zorundadırlar." - Joseph Conrad

6. “Kadınlar sevilmek için yaratılmıştır, anlamak için değil.” – Oscar Wilde

"Kadınlar sevilmek için yaratılmıştır, anlamak için değil." - Oscar Wilde

7. “Eğer ki kadınlar olmasaydı, dünyadaki paranın hiçbir değeri kalmazdı.” – Aristotle Onassis

"Eğer ki kadınlar olmasaydı, dünyadaki paranın hiçbir değeri kalmazdı." -  Aristotle Onassis

8. “Dünyayı kadınlar yönetiyor olsaydı hiç savaş yaşanmazdı ancak 28 günde bir derin müzakereler yaşanırdı.” – Robin Williams

"Dünyayı kadınlar yönetiyor olsaydı hiç savaş yaşanmazdı ancak 28 günde bir derin müzakereler yaşanırdı." - Robin Williams

9. “Sadece iki kadın tipi vardır, tanrıçalar ve paspaslar.” – Pablo Picasso

"Sadece iki kadın tipi vardır, tanrıçalar ve paspaslar." - Pablo Picasso

10. “Bir kadına doğru ayakkabıları verirseniz dünyayı bile fethedebilir.” – Marilyn Monroe

"Bir kadına doğru ayakkabıları verirseniz dünyayı bile fethedebilir."  - Marilyn Monroe

11. “Havayı geldiği gibi, rüzgarı estiği gibi, kadını da olduğu gibi kabul edin.” – Alfred de Musset

"Havayı geldiği gibi, rüzgarı estiği gibi, kadını da olduğu gibi kabul edin." -  Alfred de Musset

12. “Kadınların siyasal güçleri yoktur sözde; oysa akıllı kadınlar, aptal kocalarını hiç güçlük çekmeden parlamentoya sokar, hatta bakan koltuklarına oturturlar.” – Bernard Shaw

"Kadınların siyasal güçleri yoktur sözde; oysa akıllı kadınlar, aptal kocalarını hiç güçlük çekmeden parlamentoya sokar, hatta bakan koltuklarına oturturlar." -  Bernard Shaw

13. “Dürüst bir kadının güzelliği, ateşe benzer; yaklaşmayana hiçbir zararı dokunmaz.” – Cervantes

"Dürüst bir kadının güzelliği, ateşe benzer; yaklaşmayana hiçbir zararı dokunmaz." - Cervantes

14. “Kadın insanın gölgesi gibidir; kovalarsanız kaçar, kaçarsanız kovalar.” – François Rene de Chateaubriand

"Kadın insanın gölgesi gibidir; kovalarsanız kaçar, kaçarsanız kovalar."  - François Rene de Chateaubriand

15. “Erkeklerin tersine kadınlar, sevdikten sonra arzu etmeye başlarlar.” – Henry de Montherland

"Erkeklerin tersine kadınlar, sevdikten sonra arzu etmeye başlarlar."  - Henry de Montherland

16. “Kadınlar bizi sevdikleri zaman, her suçumuzu bağışlarlar.” – Honore de Balzac

"Kadınlar bizi sevdikleri zaman, her suçumuzu bağışlarlar."  - Honore de Balzac

17. “Yeryüzünde gördüğümüz her şey, kadının eseridir.” – Mustafa Kemal Atatürk

"Yeryüzünde gördüğümüz her şey, kadının eseridir." - Mustafa Kemal Atatürk

18. “Güzel bir kadın göze, iyi bir kadın da kalbe hoş görünür, birincisi pırlanta, ikincisi hazinedir.” – Napoleon Bonaparte

"Güzel bir kadın göze, iyi bir kadın da kalbe hoş görünür, birincisi pırlanta, ikincisi hazinedir." - Napoleon Bonaparte

19. “Kadınlar güller gibidir, bir defa açıldılar mı, yaprakları hemen dökülmeye başlar.” – William Shakespeare

"Kadınlar güller gibidir, bir defa açıldılar mı, yaprakları hemen dökülmeye başlar."  - William Shakespeare

20. “Hıçkırarak ağlayan bir kadının gözyaşları, ağlatan adamın başına geleceklerinin altına atılacak imzadır.” – Charles Bukowski

"Hıçkırarak ağlayan bir kadının gözyaşları, ağlatan adamın başına geleceklerinin altına atılacak imzadır." - Charles Bukowski

21. “Kadın; bilmeyene ‘nefs’, bilene ‘nefes’tir.” – Şems-i Tebrizi

"Kadın; bilmeyene 'nefs', bilene 'nefes'tir." - Şems-i Tebrizi

22. “Bir kadın, sevdiği adamın başka bir kadın tarafından mutlu edildiğini görmektense, onu can çekişirken görmeyi tercih eder.” – Gabriel Garcia Marquez

"Bir kadın, sevdiği adamın başka bir kadın tarafından mutlu edildiğini görmektense, onu can çekişirken görmeyi tercih eder."  - Gabriel Garcia Marquez

23. “Ateş karşısında bozulmayan altın, altın karşısında bozulmayan kadın, kadın karşısında bozulmayan erkek; kalitelidir.” – Gorki

"Ateş karşısında bozulmayan altın, altın karşısında bozulmayan kadın, kadın karşısında bozulmayan erkek; kalitelidir."  - Gorki

24. “Kadınlar kendini güldüren erkekten hoşlanır sözü yalandır unutma. Çünkü kadınlar, sadece hoşlandıkları erkeklere güler aslında.” – Can Dündar

"Kadınlar kendini güldüren erkekten hoşlanır sözü yalandır unutma. Çünkü kadınlar, sadece hoşlandıkları erkeklere güler aslında." - Can Dündar

25. “Bir kadın söyleyeceği çok şey olduğu halde susuyorsa, erkek artık tüm şansını kaybetmiştir.” – Pablo Neruda

 

Kaynak : onedio.com

İlginizi Çekebilir

Kalp atışını hissettiren yüzük

Yok Artık! Sevdiğinizin Kalp Atışını Hissettiren Yüzük

Nerede olursanız olun sevdiğinizin kalp atışını hissettiren yüzük HBRing, aşkını “Seni seviyorum” demekten daha yoğun …

zerdecal-maskesi1

Sarkık ciltlerin bitkisel düşmanı

Sarkık ciltlerin bitkisel düşmanı Eğer sağlıklı olayım, olduğumdan genç görüneyim diyorsanız bitkisel kökenli tedavileri hayatınızın …

Bir

Kilo almamıza neden olan iştahınızı kontrol altında tutabildiniz peki hızlı kilo vermek için başka neler yapmalısınız….

1. Merdiveni kullanın, asansörü değil

Muhtemelen bunu daha önce duydunuz, ancak hiç denediniz mi? Bir arkadaşım, sadece apartmanında merdiveni kullanarak, birkaç hafta içinde 15 kilo verdi. 30 dakika merdiven çıkmakla yaklaşık 300 kalori kaybedecek ve aynı zamanda kalp rahatsızlığı yaşama ihtimalini azaltacaksınız. Sadece merdivenin iyi havalandırılmış olduğundan emin olun.
2. Hızlı kilo vermek istiyorsanız, yakın bir park yeri aramayın
Bunun yerine, daha uzağa park edin ve yürüyün! Ayrıca bir hafta sonu, alışveriş merkezi girişine yakın güzel bir yer bulma umuduyla çevresinde daireler çizmemek size zaman tasarrufu bile sağlayabilir. Hem kilo kaybetmek, hem de aynı zamanda zamandan tasarruf? Kulağa gayet iyi geliyor.
3. Marketin ortasından kaçının
İşlenmiş gıdalar hep buralardadır. Bunun yerine, taze ürünlerin, kepekli tahılların bulunduğu kenarları deneyin. Ben şahsen, girişteki meyve ve sebze bölümlerini seviyorum. Orada alışveriş sepetinizi doldurun, böylece orta koridorlara yaklaşırken sepetinize daha fazla şeyler koyma gereği hissetmezsiniz. Bu şekilde, az kalorili sağlıklı gıdalar ile kolay, hızlı kilo vermek mümkün olacaktır.
4. Kilo kaybetmeye başlamak için bir yiyecek günlüğü tutun
Gün boyunca yediğiniz ve içtiğiniz her şeyi kaydetmek için küçük bir dizüstü bilgisayar ya da bir not defteri harika bir yol olacaktır. Bir hafta boyunca deneyin ve notları gözden geçirin. Yaptığınız tüm seçimleri açıkça görmek mümkün olsun.
5. Dışarıda yemek yerine, evde kendi yemeğinizi hazırlayın
Restoranlarda porsiyon büyüklüğü olması gerekenin 2 ila 3 katıdır. Evde ise porsiyonlar normal bir boyutta olacaktır.
6. Bir porsiyonun ne olduğunu öğrenin
Bir başka önemli nokta, normal bir porsiyonun ne kadar gıda içerdiğini bilmektir. Bir porsiyon et veya balık, bir deste kağıdı boyutunda olmalıdır. Neredeyse her şeyin bir porsiyonu, avuç içinize sığacak büyüklüktedir. Ve en önemlisi, doyduğunuzu düşünüyorsanız, kendinizi tabağınızdaki her şeyi yemek zorunda hissetmeyin. Vücudunuzu dinleyin, o yemeyi durdurmak için doğru zaman ne zamandır bilir.
7. Daha hızlı kilo kaybetmek istiyorsanız, ekmekten kaçının
Ekmeği tamamen bırakmak en iyisi, ama mutlaka yiyecekseniz, işlenmiş beyaz ekmek yerine tam tahıllı ekmek tercih edin. Bu ekmekte lif ve daha az kalori vardır. Ve çok daha lezzetlidir! Az ekmek yemeye başlamak biraz zaman alabilir, ancak bir kez başardınız mı, bunun kilo vermek için en etkili ve en hızlı yollardan biri olduğunu göreceksiniz.
8. Kilo vermenin en hızlı yollarından biri: Kolaya “Hayır” demek
Kolayı tamamen bırakmak ve sadece su içmek kilo vermek için mükemmel bir yoldur. Ancak, bu alışkanlığı kırmak kolay değildir. Eğer kola veya başka bir şekerli içecek olmadan yaşayamıyorsanız, taze sıkılmış meyve suyu ya da ev yapımı limonatayı tercih edin. Günde yarım litre içtiğinizi varsayarsak, kolayı bırakmakla yılda 43.000′den fazla kalori tasarruf edersiniz. Bu aynı zamanda genel sağlık için de büyük bir gelişme olur! Bazı insanlar, diyet kola içmek kilo yapmaz diye düşünür. Ama aslında diyet kola normal koladan bile daha kötüdür.
9. Salata soslarını bırakın
Salatalar ve yeşillikler mükemmel ve düşük kalorili besleyicilerdir, salata sosu ve kıtır ekmek içermedikleri sürece. Kilo vermenin en hızlı yollarından biri, sadece biraz sirke, zeytinyağı ve limon suyu ile salata yemektir.
10. Yemek yemeden önce 1 bardak su için
Yemekten 15-20 dakika önce bir bardak su içmeye çalışın. Bu şekilde açlığı yenmeniz mümkün olacaktır. Ve sonuç olarak daha az yemek = kolay ve hızlı bir şekilde kilo vermek.

 

Sarkık ciltlerin bitkisel düşmanı

Eğer sağlıklı olayım, olduğumdan genç görüneyim diyorsanız bitkisel kökenli tedavileri hayatınızın bir parçası haline getirmelisiniz. Bu bitkilerden biri de kesinlikle zerdeçal.

Hazırlanışı

Bir çay kaşığı zerdeçalı, 1 kahve kaşığı bal ile karıştırın ve yüzünüze maske yapın. Haftada bir kez mutlaka uygulayın. Kısa süre içinde lekelerde azalma, kırışıklıkların gerginleşmesi sizi şaşırtacak.

Ojelerinizi kurutmak için vaktiniz veya oje kurutucunuz yoksa saç spreyinizi kullanarak sorunuza çözüm bulabilirsiniz.

Ojeleri hızlı bir şekilde kurutmak ve kururken herhangi bir yere çarpmadan ya da deforme etmeden muhafaza etmek oldukça zordur. Beklenmedik bir anda çalan telefon veya bir yere sürten oje bozularak sizi sinir eder. Yalnızca sinir etmekle de kalmaz aynı zamanda yeniden oje sürmenize neden olarak ekstra iş çıkartır.

Saç spreyi kullanın

Her zaman bu ekstra işe ayıracak zamanınız olmayabilir. Bu yüzden ojenizi sürdükten sonra onu hemen kurutmaya ne dersiniz? Eğer cevabınız evetse ve elinizin altında oje kurutucu yoksa sizin için en uygun ürün; saç spreyi. Saç spreyi içerdiği kimyasal bileşenler sayesinde uygulandığı yüzey üzerinde ‘donma‘ etkisi yaratır. Bu yüzden özellikle aceleniz olduğu zamanlarda bu yöntem oldukça işinize yarayacaktır.

Nasıl uygulanır

Bir plastik eldivenin tırnaklarınıza denk gelen kısımlarını kesin. Daha sonra ojelerinizi sürün. Sürdükten sonra üzerlerine saç spreyini sıkın. Yaklaşık 30 saniye sonra ojeleriniz kuruyacaktır. Kuruduktan sonra eldiveninizi çıkarabilirsiniz.

Kaynak:kadinkadin

Saçlarınızın hızlı bir şekilde uzamasını istiyorsanız patates suyu kürünü mutlaka deneyin.

Yeteri kadar vitamin ve minerak almıyorsanız saçlarınızın uzaması yavaşlar, donuklaşır ve uçları kırılır. A, B ve C vitaminleri özellikle saçın sağlıklı bir şekilde uzaması için çok önemlidir.

Patates, içerisinde bulundurduğu mineraller ile saçlar için çok faydalıdır.

Saç uzatan patates kürü

Patatesleri iyice yıkayıp kabuklarını soyun.
Ufak parçalar halinde dilimleyin ve blenderda karıştırıp püre kıvamına getirin. Çok koyu kıvamlı olursa biraz su ekleyebilirsiniz.

Bir kasenin üzerine ince bir tülbent serin ve püreyi bu tülbentten geçirerek suyunu çıkarın. Kasede biriken suyu saçınıza uygulayın, 20-25 dakika bekletin ve ılık su ile durulayın.

Haftada 1 kez yapmanız yeterli olacaktır.

Birçok kitaba ve filme konu olmuş, bazıları tarafından bir kurtuluş bazıları tarafından ise felaket olarak görülen bir buluştur karşı madde. Bulunduğu günden itibaren ne amaçla kullanılacağı devamlı tartışma konusu olmuştur.

Karşı madde ya da diğer adıyla anti maddenin tarihçesi 1920’ li yıllarda Paul Adriyan Mourice Dira isimli bir fizikçinin garip bir matematiksel denklem çıkarması sonucu başlamıştır. 20. Yüzyılın başlarında ise kuantum mekaniği ve görecelik teorileri fizik dünyasını kasıp kavuruyordu. 19. Yüzyılda Albert Einstein’ in bulduğu görecelik teorisi uzayın zamanla, kütlenin ise enerji ile arasındaki ilişkiyi açıklamaya yetiyordu. Max Planck’ın bir teorisine göre ise ışık dalgaları küçük dalgacıklar halinde yayılıyordu ve buda ışığın hem dalga hem de parçacık halinde yayıldığını ispatlıyordu.

1920’lerde Paul Dirac kuantum teorisini ve özel göreliliği aynı denklem içinde kullanarak elektron davranışlarını tespit etmiş oldu. Fakat Dirac denklemi olarak bilinen bu denklemde bazı sorunlar çıkmıştı. Denklemin hem pozitif hem de negatif enerjili elektronlar için iki çözümü vardı. Bu soruna açıklama olarak Dirac, her parçacığın kendisiyle birebir aynı ama zıt yüklü bir karşı parçacığı olduğunu savundu. Bu da karşı maddenin dünya üzerindeki çıkış noktası oldu.
1930’da Ernest Lawrence’ ın icat ettiği parçacık hızlandırıcı bilim dünyasında yeni bi çağın doğuşuna ve parçacık fiziği adında yeni bir dalın oluşmasına sebep oldu. 1950’li yıllara gelindiğinde Berkeley’de yapılan yoğun çalışmalar sonucunda karşı protonları saptamak için yeni bir icat yapmışlardı. Kesintisiz yapılan deneylerde 1959’da bilim adamları karşı nötronu buldular.1930’lu yıllarda karşı parçacık fizikçileri kendisini aramaya zorladı. Kozmik ışınların keşfedilmesi ile birlikte Carl Anderson ve Cal Tech’ ten bir profesör yaptıkları sis odası ile pozitronu keşfetmeyi başardılar. Pozitif ve negatif yükleri ayırt etmek için onları bir manyetik alan içinde izlemek gerekiyordu. Anderson, deneyiyle elektron gibi davranan bazı parçacıkları pozitif yüklü olduğunu manyetik alandaki izlerinden anlamış oldu. Bu olayın arkasından gözlemler ve deneyler hızla sürdü fakat karşı protonun keşfedilmesi 22 yıl sürdü.

1960’larde yapılan araştırmalar sonucunda atomu oluşturan 3 parçacığında birer adet karşı parçacığı olduğunu göstermişti. CERN’ de ve Brookhaven Ulusal Laboratuvarı’nda yapılan döteryum deneyleri başarıyla sonuçlandı ve karşı çekirdeği elde etmeyi başardılar.

1990’lara gelindiğinde ise bilim adamlarının kafasında tek bir soru işareti vardı; karşı çekirdekten nasıl karşı madde üreteceklerdi. CERN bunun cevabını bulabilmek için kendisine Düşük Enerji Karşı Proton Çemberi (LEAR) adında çok özel ve dünya’da bir eşi daha olmayan bir makine yaptı. Bu makinenin icadından sonra fizikçiler karşı parçacıkları kullanarak karşı madde oluşturmak için deneylere başladılar. 1995’in sonlarına gelindiğinde CERN ilk karşı atomları elde etmeyi başarmıştı. 9 karşı atom üretilmesine rağmen hakkında çıkan haberler dünyayı yeni bir heyecana sürüklemişti. Fakat üretilen karşı hidrojenin normal bir hidrojen gibi mi davranacağını öğrenmek için CERN Karşı Proton Yavaşlatıcısı adında yeni bir makine icat etti.

Bu hızlandırmalar ve yavaşlatmalar karşı madde üzerinde deneyler yapmanın tek yolu değildir. Karşı madde dünya harici bir yerde, örneğin dış uzayda da bulunabilir. Günümüzde ki inanışa göre madde öncelikli tek bir evren vardır. Fakat başka bir evrende ki doğan karşı madde bizim dünyamıza ulaşmaya çalışırsa dünya atmosferinde bulunan bir çekirdekle imha olur ve gözlemlenmesi imkansızdır. Karşı madde hakkında çalışmalar hala tüm hızıyla devam etmektedir. Bakalım bu buluş dünyamızı ne şekilde etkileyecektir.

Yazar: Birkan GÜNGÖRDÜ

 

Zaman, evren ve gerçeklik kavramlarını yeniden gözden geçirmemize neden olacak kadar büyük bir şeyi acaba yaşamımızda kullanabilir miyiz? Evet, Kuantum her şeyi yeniden yorumlamamıza neden oldu. Gözlemci her şeyi değiştiriyor, herkes gerçekliği kendi yaratıyordu. Dünyamızı olasılıklar yönetiyor ve zaman, hiçte sandığımız gibi tek yöne doğru akmıyordu.

Peki ama tüm bu uçuk fikirler nasıl hayatımıza girecek?

1967 yılında John Clauser adında ki bir bilim adamı astrofizik konusunda doktorasını tamamlamak üzereydi. Seçtiği konu ise Kuantum Mekaniği oldu.

Clauser doktora çalışmalarını yaparken ünlü bir fizikçi olan John Bell’in el yazısıyla yazılmış bir nota rastladı. Bell’in neredeyse tanınmayacak yazısında Einstein ile Bohr arasındaki savaşın galibini belirleyebilecek bir yol bulmuş gibiydi. Yazıyı okuyan Clauser, Bell’in dolanık moleküllerin gerçekten hayali bir şekilde iletişim kurup kurmadıklarını ya da bir çift eldiven gibi aralarında herhangi bir ilişki olup olmadığının nasıl ifade edilebileceğini keşfettiğini gördü. Bunun da ötesinde Bell biraz matematik kullanarak, eğer hayali bir olay yoksa Kuantum Mekaniği’’nin tek başına eksik olduğunu gösterdi.7747_computer

Bell bir teorisyendi fakat yazdıkları birçok dolanık molekülü oluşturan ve karşılaştırabilen bir makine yapılabilinirse sorunun cevabının bulunacağını gösterdi. Clauser bu makineyi hemen yapmaya koyuldu.

Clauser’ın makinesi binlerce dolanık molekülü ölçebiliyor ve çok farklı şekillerde kıyaslayabiliyordu. Sonuçlar gelmeye başladığında Clauser çok şaşırdı ve bu durum onu pekte mutlu etmedi. Çünkü onun düşündüğü sonuçların tam tersi geliyordu deneylerde. Clauser defalarca kez deneyleri tekrarlamasına rağmen hep aynı sonuçlarla karşılaştı. Ardından başka bilim adamları deney düzeneğini daha da geliştirerek deneylere devam ettiler.

Geliştirilen deney düzeneğine göre, diğerini etkileyen moleküllerden birini ölçmenin tek yolu birbirlerinin arasında ışık hızından daha hızlı bir yolculuk yapan sinyallerden geçebilirdi. Ancak Einstein, görelilik kuramında bunun mümkün olamayacağını bizzat göstermişti. Kalan tek açıklamaysa hayali bir olaydı. Deneyin sonuçlarına göre Kuantum Mekaniği matematiği doğruydu. Sonuçlarla birlikte bu konuda ki kuşkuların tamamı neredeyse ortadan kalktı. Yani dolanıklık diye bir şey vardı ve bir dolanık molekülü ölçmek diğerini aniden etkiliyordu. Einstein’ın imkansız olarak düşündüğü uzak mesafede ki hayali olay gerçekten de oluyordu.

Peki bu dolanıklık olayını teknolojik anlamda kullanabilir miyiz?

İnsanlığın muhtemelen en büyük hayali ışınlanmadır. Yani bir yerden başka bir yere geçerken arada ki boşluğu kullanmadan yolculuk yapmak, tıpkı elektronların bir yörüngeden diğerine sıçramaları gibi.

Işınlanmak İçin Dolanıklığı Kullanabilir Miyiz Acaba?

Afrika açıklarındaki Kanarya Adaları’nda bu konuda deneyler yapılmaya çoktan başlandı bile. Bu deneyler küçük molekülleri, dolanıklığı kullanarak ışınlamayı amaçlıyor.7747_quantum

Dolanık fotonlardan biri laboratuarda kalırken diğeri adanın diğer tarafında ki başka bir laboratuara lazerli bir teleskop ile gönderiliyor. Ardından ışınlamak istenilen üçüncü bir foton getiriliyor ve onu ilk laboratuarda ki foton ile etkileşime sokuyor. İşin harika kısmı ise burada başlıyor. Etkileşime sokulan foton dolanık foton vasıtasıyla diğer laboratuarda birebir üçüncü fotonun aynısını ortaya çıkarıyor. Bu üçüncü foton arada ki boşlukta seyahat etmeden yani ışınlanarak diğer laboratuara gidiyordu.

Peki bu daha da ileri götürülüp molekül ışınlama hatta ve hatta madde ışınlamaya kadar gider mi? Bizde atomlardan oluştuğumuza göre bir gün biz de ışınlanabilir miyiz acaba?

Dolanık moleküller sayesinde bu mümkün olabilir. Bunun için biri bulunduğumuz yerde diğeri ise gitmek istediğimiz yerde olmak üzere iki adet dolanık moleküllerden oluşan odacığa ihtiyacımız var. Bu odacıkta vücüdumuzda ki tüm moleküller bir bilgisayar tarafından taranır. Ardından taranan ve depolanan bilgi diğer odacığa yollanır ve dolanıklık sayesinde diğer odacığa ışınlanmış oluruz. Başta da dediğimiz gibi bu moleküllerin bir yerden başka bir yere gitmesiyle alakalı değil sadece başlangıçta ki kuantum durumunun çıkarılması ve diğer odacıkta yeniden yapılandırılmasına olanak sağlamasıyla ilgili.7747_teleportation

Günümüzde insan ışınlamadan oldukça uzağız. İnsan ışınlaması olsun ya da olmasın kuantum belirsizliği diğer tüm potansiyel uygulamalara sahip. Bunlardan günümüzde en çok revaçta olan ve üzerine en çok düşünüleni ise kuantum bilgisayarları.

Peki Kuantum Bilgisayarları Nasıl Çalışır?

Aslında normal bilgisayarlarla aynı dili konuşurlar yani 2’li kod. Bilgisayarların dili bit denilen 0’lar ve 1’lerden oluşan diziler ve algoritmalardır. Normal bir bilgisayar milyonlarca işlemi bu 2’li kodları bir araya getirerek, belirli algoritmalar kullanarak yapar.

Aynı şeyi kuantum bilgisayarlarda yapar ancak tek bir farkla. Normal bir bilgisayarda herhangi bir anda 0 ya da 1 olan klasik bitin aksine kuantum biti biraz daha esnektir. Yani kuantum biti ya da Q-Bit aynı anda hem 0 hem de 1 olabilir.

Bunun önemi şurada, Q-Bit yardımıyla aynı anda birden çok işlem yapabiliriz. Üstüne bir de bu Q-Bit’lerin nasıl bir araya geldiğini çözebilirsek hesaplama gücü katlanarak daha da mükemmel hale gelebilir.

Biliyorum ki aklınız yine fazlasıyla karıştı. O yüzden basit bir örnek vermek yerinde olacak. Dev bir labirent hayal edip rastgele labirentin ortalarında bir yerde de kendiniz olduğunu düşünün. Sizi labirentten çıkarmak için 2 tane de bilgisayarınız olsun. Bir tanesi normal bitleri kullanan günümüzde ki bilgisayar, diğeri ise Q-bitleri kullanan kuantum bilgisayarı. Şimdi gelelim bu iki bilgisayarın nasıl hareket edeceklerine.

Normal bilgisayar milyonlarca olasılığı tek tek hesaplayarak yani rastgele ilk yola girer hata yapar, ikinciye girer hata yapar, üçüncüye girer hata yapar bu döngü ta ki bilgisayar doğru yolu bulana kadar gerçekleşir. Günümüzde ki bilgisayarlar sorunları hemen hemen bu şekilde çözer. Çok hızlı işlem yapmalarına rağmen tek seferde sadece bir işlem yapabilirler. Bu da görüldüğü üzere çok zaman alır. Fakat tüm olasılıkları aynı anda deneyebilseydik bu sorunu çok çabuk çözebilirdik. İşte kuantum bilgisayarları bu şekilde çalışır. Moleküller aynı anda birçok yerde olabildiği için bilgisayar çok fazla sayıda yolu ya da çözümü aynı anda araştırıp doğru olanı hemen bulabilir.

Kuantum dünyasının güçlerini kullanmada gün geçtikçe daha da iyiye gidiyoruz. Ancak bu teorinin temelinde halen büyük bir boşluk olduğu da aşikardır.

7747_kuantumKuantum mekaniğinin gücü ve doğruluğu ortaya çıkmasına rağmen bilim adamları hala bunu anlamakta zorlanıyor. Kimi bilim adamları kuantum denklemlerinde ki bazı detayların eksik olduğunu düşünüyor ve atom altı dünyada çok fazla sayıda olasılık olmasına rağmen eksik olan kısımlar atomlardan büyük dünyada ki nesnelere giden ihtimalleri belirleyebiliyor. Böylece bu küçük dünyada ki olasılıklar dizisinden biri dışında her şey kesin bir sonuçla netleşmiş oluyor. Yani o tek sonuca ulaşabilmemiz için Kuantum’da halen eksik kısımlar olduğu düşünülüyor.

Öte yandan bir başka grup fizikçiler kuantum dünyasında var olan olasılıkların hiçbir zaman ortadan kalkmayacağına inanıyor. Her bir olası sonuç gerçekten meydana geliyor olmasına rağmen bizimkine benzer evrende sadece büyük bir kısmı gerçekleşiyor. Fakat gerçeklik hepimizin gördüğü bir evrenin ötesine gidebilir ve durmaksızın kollara ayrılarak her olasılığın gerçekleştiği alternatif dünyalar yaratabilir. Bu kuantum mekaniğinin şimdilik sınır noktası olarak görülüyor ve kimse nereye gideceğini bilmiyor.

Kuantum Mekaniği çok ama çok karışık bir konudur. Bunun üzerine binlerce makale, yüzlerce kitap yazıldı. Neredeyse her gün yeni bir teori ortaya atılıyor, asırlık bir geçmişi olsa da Kuantum’u anlamakta hala zorlanıyoruz.

Yazdığım beş makalede “Kuantum”u bu konuda herhangi bir fikri olmayan birinin dahi anlayabileceği şekilde indirgemeye çalıştım, umarım bunu başarabilmişimdir.

 

Kaynakça:
Our Mathematical Universe – Max Tegmark
Relativistic Quantum Physics – Tommy Ohlsson
The Quantum Universe – Brian Cox&Jeff Forshaw
Quantum Mechanics Concept and Applications – Nouredine Zettili

Yazar:Oktay Yıldırım

“Evvel zaman içinde” bu sihirli cümle her güzel hikayenin başında tekrarlanır.

Peki ya zamanın hikayesi…

Zaman şimdiye kadar bizlere bir nehir gibi akışı tek yönlü ve sadece geleceğe doğrudur diye anlatıldı. Size zamanın aslında sanıldığı gibi akmadığını, zaman hakkında bildiğiniz tüm doğruların yanlış olduğunu söylesem! İnanmaz mısınız bana?

Gelin zamanın hikayesine hep birlikte bakalım o halde.

Akla gelen ilk soru zaman gibi anlaşılması güç bir gizemi nasıl çözüp anlayabileceğimizdir? Bunu yapmanın yollarından en iyisi zamanı ölçmektir. Bunu geçmişten geleceğe birçok saat çeşidi kullanarak ve her geçen gün daha doğru ölçümler alarak birçok kez yaptık.

Klasik fiziğin babası olarak gösterilen Newton’a göre zaman akıp gider ve onu herhangi bir şekilde değiştiremeyiz. Newton’ın düşüncesi çok doğruymuş gibi geliyor ancak Einstein bunun doğru olmadığını fark etti. Einstein’a göre zaman farklı hızlarda akabiliyordu.

Einstein bu buluşu uzay-zaman arasında ki gizli bağlantıyı ortaya çıkardıktan sonra yaptı. Ona göre cismin hızıyla zaman arasında bir bağlantı vardı. Kabaca anlatmak gerekirse; bir arabayla kuzeye doğru 100km/saat hızla gittiğimizi düşünelim 1 saat sonra alacağımız yol 100km’dir. Şimdi de kuzeybatı yönünde 100km/saat hızla gittiğimizi düşünelim, bu sefer ise 1 saat sonunda 100km mesafe kat etmiş olmamıza rağmen kuzey yönünde 100km’ye ulaşamayız. Bunun nedeni hız kuzey ve batı arasında paylaşılmasındandır. İşte Einstein’a göre uzay ile zaman arasında da böyle bir ilişki vardır.Einstein bu buluşla klasik fizikte zaman kavramını tamamen çökertti. Zaman hareket eden birine göre daha yavaş akıyordu.

Madem öyle günlük hayatımızda neden bu etkiyi görmüyoruz diye bir soru gelebilir aklımıza.

7732_past-futureBunun nedeni Dünya üzerinde yaptığımız düşük hızlarda ki hareketimizin zaman üzerinde ki etkilerinin algılayamayacağımız kadar küçük olmasıdır. Ancak bu etki gerçek ve ölçülebilir. Bunun için ihtiyacınız olan tek şey bir çift atom saati ve bir jet uçağı. Bu deneyi 1971 yılında bilim insanları bir atom saatini dünyanın çevresinde uçurarak yaptılar, sonrasında uçaktaki saat ile yerdeki saat karşılaştırıldı. Einstein’ın da yıllar önce tahmin ettiği gibi iki saat birbirinden farklıydı. Aradaki fark sadece saniyenin birkaç milyarda biri kadardı ancak bu küçük fark Einstein’ın teorisinin kanıtıydı. Bu deney defalarca kez tekrarlandı ve her defasında da sonuç aynıydı.

Einstein’ın zaman ile uzayı birleştirmesi, aklımızı zorlayan bir şeyi fark etmesini sağlamıştı.

Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki keskin ayrımlar sadece bir illüzyon eseriydi. Günlük hayatımızda zamanı sadece akıyormuş gibi algılarız fakat zamanın anlardan ve enstantanelerden meydana geldiğini düşünüp her olayın, anların birbiri ardına dizilmesi olarak düşünülmesi Einstein’ın düşüncesini anlamanıza yardımcı olacaktır.

7732_spacetiimeZamanı bir ekmek olarak ele alalım. Ekmeğin her bir ince dilimini de şimdi olarak düşünelim, dilimler ardı ardına gelerek zamanı oluşturduklarını farz edelim. Diyelim ki ekmeği düz bir şekilde kestik, kestiğimiz yerde herkes için tek bir an vardır, başka bir yerden kesersek bu sefer herkes için başka bir an vardır. Kısacası ekmeği kestiğimiz yerler zamanda ki farklı anlardır.

Bu Newton’ın klasik fiziğine göre zamanın 2 boyutlu uyarlamasıdır. Burada ekmeği bir çizgi gibi görüp herhangi bir noktasını da “an” olarak ele aldık.

Şimdi de Einstein’ın meşhur teorisine dönelim. Yani cisimler hızlanırsa zaman yavaşlar teorisine. Bunun yanında zamanla-uzayı birleştirelim ve 3 boyuta (genişlik, uzunluk, derinlik) zamanı da katarak evrenin boyut sayısını 4’e çıkartalım. Demin anlattığımız örneği bu sefer hızlanmış bir cisim ile deneyelim. Bu kez zamanı 3 boyuta uyarlıyoruz. Ekmeğin uzunluğu 1. boyut, genişliği 2. boyut ve derinliği de 3. boyut alıyoruz.

Eğer ki hızlandıkça zaman yavaşlıyorsa o halde ekmeği düz değil, açılı bir şekilde kesmiş oluruz ve ekmeği açılı bir şekilde kesersek, belki hızlanan cismin hemen yanındakiler çok etkilenmez fakat açı ekmeğin diğer kısmına gittiğinde büyük bir fark oluşturur. Daha basit anlatacak olursak; eğer bir cisim hızlanırsa uzayın uzak noktasında ki andan daha ileride olur.

Meydana gelmiş ve gelecek olan her şey aslında var demektir. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki fark sadece illüzyondan ibarettir.

7732_gravityPeki zamanda yolculuk yapılabilir mi?

Evet, teorik olarak yapılabilir. Hızın yanında kütle çekim kuvvetinin de zamanı bükebilme özelliği vardır. Çekim kuvveti ne kadar güçlüyse zamanda o kadar yavaşlar. Dünya’da bu etki fark edemeyeceğimiz kadar küçüktür ama yine de vardır. Bir gökdelenin en üst katında oturan biri en alttaki birine göre zamanı daha yavaş geçiyormuş gibi algılar. Bunun sebebi yerden uzak olmasıdır.

Eğer bir karadeliğe yolculuk edebilseydik bunun zamana büyük etkisi olurdu. Yıldızların sönmesinden sonra ki hallerine karadelik denir ve çok güçlü bir çekim gücüne sahiptirler. Kara deliğe yolculuk eden biri zamanın çok ama çok yavaşladığını görecektir. Kara deliğin boyutlarına ve ne kadar yaklaşıldığına bağlı olmak şartıyla, kara delikte 1-2 dakikalık kalınması Dünya’da 50 yıl gibi bir süreye tekabül edebilir. Böylece Dünya’da geleceğe gidilebilir.

Ya geçmişe doğru yolculuk?

7732_quantumBu da Einstein’ın solucan deliği dediği şeylerle mümkün olabilir. Solucan delikleri eğer gerçekten varsa bunlar uzay-zaman içerisindeki kestirme yollardır. Bunlar sadece 2 mekanı değil, 2 zamanı da bağlarlar.

Madem geçmişe gitmek mümkün o halde neden gelecekten gelen turistlerle karşılaşmıyoruz?

Şimdilik solucan deliklerinin varlığı henüz kanıtlanabilmiş değil bu da geçmişe yolculuğu muallakta olduğunu gösterir, en azından şimdilik.

Fizik yasaları; geçmişten günümüze defalarca kez gözlemlenmiş ve bunun matematiğe dökülmüş halleridir ve hiçbir fizik yasası zamanın tek yönlü olduğunu söylemez. Bu yasalar zaman ileri akıyorken de geri doğu akıyorken de geçerliliklerini korur. Günlük hayatımızda buna pek ihtimal vermesekte, fizik kanunları bunun mümkün olabildiğini gösteriyor.

Elinde ki bir bardağı yere bırakırsanız bunun sonucunun ne olduğunu bilirsiniz. Bardak yere düşer ve kırılır. Bunu geri çevirmek çok saçma gibi duruyor ama fizik kurallarına göre bu yapılabilir. Yapılması gereken tek hareket her şeyin hızını geri çevirmektir.

7732_big_bangİyi de neden hiç böyle bir şey görmüyoruz diyebilirsiniz. Bunun sebebi entropiden geçiyor, entropi kısaca; düzensizlik demektir ve evrende her şey düzenden düzensizliğe gitmeye eğilimlidir. Yani elinize bir deste kağıt alıp havaya atarsanız, yere düştüklerinde muhtemelen dağınık bir şekilde olacaklardır. Bunların attığınız sırayla düşme ihtimali 1 iken, diğer ihtimaller sonsuzdur. Baktığımız her yerde entropinin örneklerini görürüz.

Eğer entropi artıyorsa, bunu tersine çevirip ilk haline gidersek yani entropinin en düşük olduğu ana; İşte o anın evrenin başlangıcı yani Big Bang olduğunu söyleyebiliriz. Entropi neden azdı gibi birçok soru hala cevaplanmayı bekliyor ancak şunu söyleyebiliriz ki zamanın tek yönlü ilerlemesinin nedeni Big Bang’dir.

Belki de zamanı tek yönlü görüyor olmamızın sebebi doğanın daha büyük bir düzensizliğe doğru gitme eğilimidir.

Kısaca şu bardak örneğinde olduğu gibi kırılan bardağı hızları geri çevirerek eski haline getirebiliriz ancak hayal edebildiğiniz üzere bunu yapmak imkansızı istemek gibi bir şeydir. Zaman da geri döndürülebilir fakat bahsettiğimiz entropi nedeniyle bardakta olduğu gibi cam parçaları hızla çevreye savrulmakta ve bunun geri döndürülmesi teorik olarak her ne kadar mümkün gibi gözükse de pratikte şimdilik pek mümkün gözükmüyor.

Evrenin neden bu kadar düzenli bir durumda başladığını ise henüz bilmiyoruz.

Peki zamanın bir başlangıcı varsa ve düzensizlik sürekli artıyorsa bu bir sonunda olacağın anlamına gelmiyor mu? Çok uzak bir gelecekte evren nasıl bir yer olacak?

7732_howfastistheYakın zamanda yapılan keşifler bu duruma ışık tutuyor. Big Bang etkisini uzayın dışına doğru yöneltti, evren bunun bir sonucu olarak hala genişlemektedir. Pek çok kişi yakın zamana kadar bu genişlemenin yavaşladığını düşünüyordu. Fakat bilim insanları bunun tam tersini yani evrenin hızlanarak genişlediğini keşfettiler.

Zamanın sonuna gelecek olursak, evrene eninde sonunda kara delikler hakim olacak sonrasında onlarda buharlaşacak geriye uzayda dönüp dolaşan parçacıklardan başka bir şey kalmayacak.

Sanırım kötü bir son ama merak etmeyin bunları ne siz ne torunlarınız ne de torunlarınızın torunları görecek. Şimdilik arkanıza yaslanıp keyfinize bakabilirsiniz.

“Kuantum Mekaniği Bölüm 1” için tıklayın.

“Kuantum Mekaniği Bölüm 2” için tıklayın.

“Kuantum Mekaniği Bölüm 3” için tıklayın.

Kaynakça:
Our Mathematical Universe – Max Tegmark
Relativistic Quantum Physics – Tommy Ohlsson
The Quantum Universe – Brian Cox&Jeff Forshaw

Yazar: Oktay Yıldırım

 

Niels Bohr’a göre Kuantum Teori’si karşısında şok olmayan kişi bu teoriyi anlamamıştır.

Zamanın tersine simetrisi nasıl ki zaman kavramımızı yıkarsa dolanıklık da uzay kavramımızı öyle yıkar.

Peki nedir bu uzay kavramımızı yıkan dolanıklık?

Birlikte yaratılan iki şey dolanık’tır. İki elektronu ele alalım. Birini evrenin öteki tarafına gönderelim ve ona herhangi bir şey yapalım, diğer elektron ise yapılan bu şeye karşı cevap verir.
Hem de anında…

7717_entangled-atomsBu cevabın verilmesi için ya iletişim sonsuz hızda gerçekleşiyor ya da gerçekte halen bağlılar. Yani dolanıklar. Big Bang yani büyük patlama anında her şeyin dolanık olduğu düşünülürse demek ki her şey birbiriyle temas halinde.

Kuantum Mekaniği diyor ki fiziksel bir nesnenin seyahati tarif edilemez. Sadece elektronların nerede konumlanabileceği hakkında konuşabiliriz. Bunun garipliğini şöyle açıklayabiliriz; eğer bir bozuk parayı döndürürseniz, dönme boyunca kararsız kalacaktır fakat eğer onu durdurursanız yazı ya da tura olmasına zorlamış olursunuz. Durdurmadan önce ne yazıydı ne de tura, ikisinin karışımıydı. Bohr ve destekçileri elektronun bu şekilde davrandığını iddia ettiler. Bir anlamda, para dönüşü sırasında hem yazı hem turadır aynı ışık gibi.

Bohr elektronun nerede olduğunu ölçene kadar asla bilemeyeceğimizi iddia ediyordu ve bunu sadece elektronun nerede olduğunu bilmemiz değil garip bir şekilde elektronun aynı anda her yerde olmasıydı. Elektronların gerçeğin en basit yapı taşlarından biri olduğunu unutmamak lazım.

Bohr diyor ki; sadece elektronlara bakarak sihirli bir şekilde pozisyonlarını var ediyoruz. Bu da gerçekliğin olmadığını sadece potansiyel olarak var olduğu anlamına geliyor. Gerçeklik sadece ona baktığımız zaman var oluyordu. İkna edici gibi olabilir ancak birçok bilim insanı bu teoriyi keskin bir şekilde reddetti, bunların başında da Albert Einstein geliyordu.

Bohr ve Einstein kuantum mekaniğinin gerçeklikten vazgeçmek ya da vazgeçmemek olduğu konusunda ateşli bir tartışmaya girdiler.

Bohr’un teorisine göre biz ölçene kadar her iki bozuk para da döndükleri sürece ne yazıdır ne de turadır hatta yazı ve tura varolmuş bile değildirler. İşi biraz daha garipleştirelim öyleyse, ilk madeni parayı durdurduğumuzda tura gelmesiyle Dolanıklık prensibiyle birbirlerine bağlı olduklarından diğer para da eş zamanlı olarak yazı gelir. En ilginç kısım ise paranın ne geleceğini tahmin edememizdir. Tek bildiğimiz şey daima birbirlerinin zıttı sonuç verecekler.

Einstein ışıktan bile hızlı gelişen bu iletişime inanmayı reddetti. Kendi kuramı görecelik hiçbir şeyin hatta bilginin bile ışıktan hızlı hareket edemeyeceğini söylüyordu. Peki madeni para nasıl olurda diğerinin durduğunu bilebilirdi?

Einstein’ın fikri ise daha açıktı. Bunu daha kolay anlayabilmek için bozuk paraları değil de iki adet eldiven kullanalım, iki eldiveni farklı kutulara koyalım. Eğer ki bir kutuyu açtığımız da karşımıza çıkan sol teki ise diğeri de haliyle sağ teki olur. Yani bunun için birbirleriyle iletişime geçmeleri gerekmez. Baştan beri sağ ve sol vardı, kısacası gözlemcinin değiştirdiği bir durum yoktu. Değişen tek şeyse bizim buna dair olan bilgimiz.

Peki gerçeğin hangi açıklaması doğru? Bohr’un baktığımız anda gerçekliğe dönüşen ve büyülü bir şekilde iletişimde olan paraları mı yoksa Einstein’ın başlangıçtan beri kesinlikle sağ ve sol olarak bulunan eldivenleri mi?

İşler karışmaya başladı sanırım. Hazır karışmaya başlamışken bu durumu gerçekliklerimizi sarsacak kadar ileri götürelim.

7717_water_crystalsJaponya’da yapılan bir araştırma da bilgi yüklenen birçok su damlası eksi 25 derecede donduruldu ve daha sonra eksi 5 derecede bir yere konularak mikroskobik fotoğrafları çekildi. Sonuç çok ama çok şaşırtıcıydı. Kötü bilgiler yüklenen yani küfür ve hakaretler edilen su damlacıklarının şekli kötüyken, iyi bilgiler yani teşekkür ederim, seni seviyorum gibi şeyler söylenen suların şekli ise harikuladeydi.

Bazı Princeton araştırmacıları rastgele makineler çalışırken de bu durum gerçekleşir mi sorusuyla yola çıkarak bir deney yaptılar. Deney de ses bantları kullanıldı. Bantta sol ve sağ kulakta tıklamalar vardı ve hiç kimse dinlemezken parça çalındı. Sonrasındaysa katılımcıya bunu eve götürüp dinlemesi ve sol kulağa gelen tıklamaların sayısını sadece dinleyerek arttırması istendi. Katılımcı isteneni yaptı ve bandı araştırmacılara geri verdi. Araştırmacılar bandı dinlediğindeyse hayretlerini gizleyemediler, bantta gerçekten de sol kulağa gelen tıklamaların sayısı daha fazlaydı.

Katılımcı bandı dinlediğinde sadece o an etkisinde kalmamış zamanda geri giderek kayıt anında değişikliğe neden olmuştu.

Dünya’nın katı şeylerden yapılı olduğu öğretildi bizlere. Maddeden, kütleden, atomdan…

7717_atomAtomlar molekülü, moleküllerde maddeyi oluşturur ve her şey de bundan ibarettir. Ancak atomlar büyük ölçüde boştur. Örneğin bir basketbol atomun çekirdeği olsaydı çevresinde dönen atomlar kabaca 30 km uzaklıkta olurlardı.

Daha küçüğe bakıldığında uzay-zaman geometrisinin en temel düzeyine ulaşırız. Evrenin kusursuz yüzeyine ineriz. Burada bilgi ve bir düzen vardır, buna Planck Ölçeği denir ve evrenin dokusunu oluşturur. Bu seviyede büyük patlamadan bu yana olan bilgi bulunur. Evrenin yani maddenin büyük çoğunluğu boşluktur.

Fiziğin temel sayılan denklemleri vardır ve fiziğin temel denklemlerinde zamanın tersine simetri özelliği vardır. Yani bir süreç bu yasalara uygunsa bunun tersi de bu yasalara uygundur. Bu da şu demek oluyor; İnsanlar yaşlandığı kadar gençleşebilir, geçmişin bilgisine nasıl erişebiliyorsak, geleceğin bilgisine de erişebiliriz.

Kuantum fikri uzun zamandır var ancak geleceğin şu anı etkileyebilmesi fikri insanlara hala uzak ve akıl almaz olarak görünüyor. Geçmişin şimdiyle sebep sonuç ilişkisine inanıyoruz. Topu tutarım, bırakırım ve yere düşer. Bırakmak neden, düşmekte sonuçtur.

Peki topu bırakmamın nedeni yer olabilir mi?

Zamanda ileri gidilebildiği fikri sadece bilinçli beynimizdedir. Kuantum dünyasında zamanda geriye de gidilebilir. Beyinde bazı şeylerin geriye doğru işlendiğine dair ip uçları mevcut. Örneğin 1970’lerin sonlarında California Üniversitesi’nde çok ilginç deneyler yapıldı. Beyin ameliyatı yapılan hastaların kafa derilerine lokal anesteziyle kafa tasları açılır. Bu sırada hastalar uyanık ve beyin faaliyetleri çalışmaktadır. Yapılan deney ise küçük parmakları uyarıp, duyusal kortekste ilgili bölgede ki tepkiye bakılıyor, bunu elektrikle kaydediyor sonrasında hastaya hissedip, hissetmediği soruluyor. Ayrıca korteksin bu bölümünü de uyarıyordu. Şöyle düşünebilirsiniz küçük parmağı uyardığımızda bunun korteksin diğer tarafına gitmesi bir süre alır, böylece hasta uyarıdan kısa bir süre sonra onu hissedecektir. Korteksi eğer doğrudan uyarırsanız hasta bunu hemen bildirecektir. Normalde olması beklenen budur ancak bunun tam tersi oluyor ve hastanın küçük parmağı uyarılınca hasta hemen hissediyor, korteksi uyarıldığındaysa gecikmeli bir şekilde hissediyor. Deney tekrar tekrar yapıldıktan sonra araştırmacılar bilginin bir şekilde zamanda geriye yansıtıldığı sonucuna vardılar.

Bazı araştırmalarda görüldü ki insan elini oynatmaya veya bir şey yapmaya başlarken daha ne yapmaya çalıştığının bilincine varmadan beyinde belli sinir hücrelerinde bazı etkinlikler oluyor. Yani, sanki önce yapıyor sonra karar veriyormuşuz gibi.

1960’lı yıllardan günümüze yüzlerce kez yapılan başka bir deney daha var. Rastgele 1 ve 0’lardan oluşan bir dizi oluşturan makineye sadece düşünceyle 1 ya da 0’ı daha fazla getirtebilmek.

7717_cryptographyTüm deney sonuçları ve araştırmalar, 1 veya 0 istenmesinin sonuca net bir şekilde etkisinin olduğunu göstermiştir. Makineden daha fazla 1 isterseniz makine bir şekilde karşınıza 1’lerin çok olduğu bir dizi çıkartıyor.

Akla hemen şu soru geliyor tabi ki insanlar dünyanın gerçekliğini etkileyebiliyor mu? Bunun cevabı evet. Her insan gördüğü gerçekliği etkiliyor.

Bizi diğer türlerden ayıran şey Frontal Lobun beynin geri kalanına oranıdır. Frontal Lob dikkat, planlama, dürtü kontrolü, empati, organizasyon, muhakeme yeteneği..vs. gibi fonksiyonları vardır. Beyin, nöron denilen minik sinir hücrelerinden oluşur, bunların diğerleriyle birleşip nöron ağları oluşturan minik dalları vardır. Her bağlanma beyin için bir bilgiyi ifade eder.
Beyin gördüğüyle, hatırladığı arasındaki farkı asla bilmez çünkü aynı sinir ağları ateşlenir. Zihinsel bir prova yapar ve bu yetimizi kullanırsak beyin devrelerinin geliştiği görülür.

7717_brainHiçbir dini metinde düşünce önemsizdir yazmaz. Dua ve niyet dinlerin en büyük gerçeklikleridir. Bunun nasıl işe yaradığını açıklamaksa Kuantum Mekaniği ve gözlemcinin işidir. Düşünceyi eğer her şeyden daha gerçek yapabilirsek, ki beyin bunu yapabilir. Frontal Lob düşünceyi uzun zaman tutmamızı sağlar, zaman ve mekan algısı ortadan kalkar ve bu da Kuantum alanına girdiğimiz, düşünceyi her şeyden daha gerçek kıldığımız bir andır.

Bu Dolanık Evren kavramını alıp, insan deneyimine uyarlarsanız bu kendini acaba nasıl gösterir?

Eğer başka bir zihinle bağlantı oluşturulursa buna telepati, başka yerde ki bir nesneyle bağlantı varsa durugörü, zamanı aşan bir bağlantı varsa buna kehanet, düşünce gücüyle cisimleri hareket ettirme olayını ise telekinezi olarak adlandırıyoruz. Böyle sayabileceğimiz 10-12 psişik deneyim türü daha var bildiğimiz. Fakat bu yalnızca buz dağının görünen küçücük bir kısmı.

“Kuantum Mekaniği Bölüm 1” için tıklayın.

“Kuantum Mekaniği Bölüm 2” için tıklayın.

Kaynakça:
Joseph Dispenza D.C – Doctor of Chiropractic Degree at Life University
Dr. Masaru Emoto – Doctor of Alternative Medicine. Pen İnternational University Japan Director, Messages From Water
Stuart Hameroll M.D University of Arizona Toward a Science of Consciousness, Ultimate Computing
Andrew Newberg M.D University of Pennsylvania
Drean Radin Ph.D University sonoma state
William Tiller Ph.D Stanford Universty Department of Materials Science

Yazar: Oktay Yıldırım

Gezegenlerin güneşin etrafında dönmesini sağlayan yasaları, elimizden bıraktığımız bir cismin yere nasıl düştüğünü, havuzun yüzeyinde ki dalgaların nasıl hareket ettiğini kısa bir süre önce çözdüğümüzü düşünüyorduk. Bu olayları açıklayan yasaların hepsi klasik mekanik denilen denklemlerle ortaya çıkıyor ve bu yasalar sayesinde maddelerin davranışlarını kesin bir şekilde önceden kestirebiliyorduk.

Kurucularından Niels Bohr’a göre Kuantum Mekaniği düşündüğümüz gibi garip bir şey değildir. Yalnızca düşünebildiklerimizden daha gariptir. Kuantum Kuramı her şeyi değiştirmişti çünkü, eskiden mekanik bir sistem olarak düşünülen dış evren artık bir zeka ağına dönüşmüştü.

Bohr bu gizemi çözmenin yolunun maddenin kalbinden yani atomun yapısından geçtiğine inanmıştı. 1910’ların başında Niels Bohr maddenin atomlar düzeyinde incelenmesinde klasik fiziğin yetersiz kaldığını düşünüyordu. Bunun üzerine çalışmalarını atom üzerine yoğunlaştırdı ve 1913 yılında Rutherford’un atomik yapılarını, Max Planck’in kuantum teorisine uyarladı ve kendi Bohr atom modelini yarattı.

7683_bohr_modeliNiels Bohr atomların küçük güneş sistemlerine benzediğini ve elektron denilen çok daha küçük moleküllerin güneş etrafında dönen gezegenler gibi çekirdeğin etrafında döndüğünü düşünüyordu. İlerleyen zamanlarda Dünya’yı sarsan ışığın hem parçacık hem de dalga hareketi yapması üzerine çalışmalara başladı ve bunun sonucunda da çok ilginç bazı sonuçlara vardı.

Bohr, atom ısıtıldığında elektronlarının uyarılabileceğini ve sabit bir yörüngeden diğerine sıçrayabileceğini keşfetti. Her bir sıçrama ışık formunda çok belirgin frekanslarda enerji yayabiliyor ve atomların bu ışımalar sonucunda çok belirgin renkler ürettiğini gördü. Kuantum sıçraması tabiri de buradan gelmektedir. Bu sıçramanın ilginç noktası ise elektronun bir yörüngeden diğerine atlamasıdır. Yani elektron iki yörünge arasında ki boşlukta hareket etmiyordu. Bohr bu durumun atomların içinde ki elektronların özelliklerinden kaynaklandığını öne sürdü. Tüm enerji tekrar bölünemeyen belirli minimum miktarlarda kuantumlar denilen farklı parçalardan geliyordu ve bu yüzden elektronlar belirli farklı yörüngeleri işgal edebiliyordu.

Peki parçacık olan elektronlar nasıl oluyor da dalga hareketi yapabiliyorlardı?

1920’lerde yapılan çifte yarık deneyinin ardından bilim insanları dalgaların tam anlamıyla nasıl hareket ettiklerini bilmiyorlardı. Evet bir girişim deseni ortaya çıkıyordu fakat detaylarını bir türlü anlamamışlardı.

Sonunda Max Born adında bir bilim adamı dalga denkleminin ne anlama geldiği konusunda yeni ve devrim niteliğinde bir fikir ortaya attı. Born dalganın elektrondan ya da daha önce bilimde karşılaşılmış hiçbir şeyden yayılmadığını söyledi ve oldukça tuhaf bir şeyden bahsetti “Olabilirlik Dalgası”…

7683_schrodingerBorn herhangi bir yerdeki dalga boyutunun orada bulunan elektronun olasılığının önceden tahmin ettiğini ileri sürdü. Bir elektronu fırlattığımız zaman nereye gideceğini tam olarak asla bulamayız. Fakat Schrödinger Denklemi’ni kullanırsak fırlattığımız herhangi bir elektronun gideceği yeri kesin bir şekilde tahmin edebiliriz. Burada kafamız biraz karışmış olabilir. Bunun için basit bir örnek verelim. Hatırlarsanız çifte yarık deneyinde gönderdiğimiz elektronlar bir girişim modeli oluşturmuşlardı. İşte bu girişimde bantlarda ki yoğunlukların oranını veren bir denklemdir Schrödinger Denklemi. Örneğin elektronların perde de en kenara gitme olasılığı %8 iken perdenin ortasına gitme olasılığı %33’tür. Bu tarz tahminler sürekli deneyler yapılarak defalarca kez doğrulanmıştır. Yani Kuantum denklemleri inanılmaz şekilde kesin ve doğru bir hal almıştır.

Sizinde kabul edeceğiniz gibi Kuantum tamamen olasılık üzerine kurulu bir sistemdir.

7683_girisimEvrendeki bütün cisimler kesinlik değil olasılık kurallarına göre yönetilen atomlardan ve atomu oluşturan moleküllerden meydana gelmiştir. Kuantum açısından kabul görülen düşünce artık buydu. Fakat bu düşünceyi Einstein hiç ama hiç sevmedi ve o ünlü sözü söyledi: “Tanrı zar atmaz.” Diğer fizikçiler ise bu konudan çokta rahatsız olmadı çünkü kuantum denklemleri onlara atom gruplarının ve ufak moleküllerin davranışlarını çok net bir şekilde tahmin edebilme gücü veriyordu. Çok geçmeden bu güç inanılmaz buluşlara öncülük etti. Lazerler, transistörler, kuantum bilgisayarlar ve tüm elektronik dalları gibi.

7683_bozuk_paraTüm bu zaferlere rağmen kuantum hala gizemini korumaktadır.

Niels Bohr’a göre ölçüm her şeyi değiştirir. Molekülü ölçmeden ya da gözlemlemeden önce özelliklerinin belirsiz olduğunu düşünüyor. Yani ölçme hareketi moleküle karar vermesi için zorluyordu. Bohr gerçekliğin temelinde olasılık olduğunu kabul etti. Fakat Einstein kesinliğe inandı ve 1935 yılında nihayet kuantum mekaniğinin zayıf noktasını bulduğunu düşündü. Kuantum Mekaniği’nde bu dolanıklık olarak geçmektedir.

Dolanıklık, kısaca kuantum denklemlerinden gelen teorik bir tahmindir. Bir sonra ki makalede kaldığımız yerden devam edeceğiz.

 

Kaynakça:
Quantum Mechanics Concept and Applications – Nouredine Zettili
The Quantum Universe – Brian Cox&Jeff Forshaw
Relativistic Quantum Physics – Tommy Ohlsson
The Quantum World – Kenneth W. Ford
The Strange World of Quantum Mechanics – Daniel F. Styer

Yazar: Oktay Yıldırım

kaynak:bilgiustam.com

Bilimsel bir bakış açısıyla her şey çok çok hızlı gelişiyor. Sadece birkaç kuşak öncesine kadar nesneleri sadece gördüğümüz gibi algılıyorduk. Gördüğümüz şey doğruydu. Yani Newton’ın dünyası…

Newton’a göre yaşamımızın temeli, kütle çekimidir ve bu fikir bilim tarihinde bir çığır açmıştır.

Teknoloji o kadar gelişmiştir ki artık teleskopların yerini radyo teleskoplar, mikroskopların yerini ise elektro mikroskoplar aldı. Elektro mikroskoplar sayesinde görebildiğimiz nesneler o kadar küçüldü ki onlara mercek aracılığıyla bakıldığında foton onlara çarpıp gelecek ve bu sayede hareketinin yönü değişecekti. Bir anlamda atomun iç dünyasına doğru yapılan yolculuk her şeyi değiştirdi. Çünkü bilim insanları bu parçacıkların aslında parçacık olmadığını keşfetti. Ölçüleri parçacıkları andırıyordu fakat dalgalar gibi yayılıyor ve hareket ediyorlardı. Bunun üzerine bilim insanları bir dizi kuram ortaya attılar. İşte bütün olarak bunlara Kuantum Kuramı ya da Kuantum Mekaniği denilmektedir.

Berlin 1890…

Almanya kendi içindeki birliği yeni sağlamış ve sanayiye aç bir ülkeydi. Bu tarihlerde Almanya’da Edison’un yeni buluşu olan lambanın patentini alabilmek için milyonlar harcayan birkaç mühendislik firması kuruldu. Firmalar Alman İmparatorluğu’na sokak lambası yapmanın getirilerinin çabucak farkına vardılar. Farkında olmadıkları şeyse, bunun bilim açısından bir devrim olmasıydı.

Edison’un lambası ilginç bir soruna işaret ediyordu, mühendisler lamba telini elektrikle ısıttıklarında parlıyordu. Bunun bilimsel açıklaması ise o tarihlerde henüz bilinmiyordu. Mühendisler bu gizemi çözmek için baya istekliydiler ve yeni Alman İmparatorluğu’nun vermiş olduğu desteklerle Berlin Enstitüsü kuruldu ve oraya ünlü de bir bilim adamı getirildi.

Bilim adamının adıysa Max Planck’ti.

6948_max_planckPlanck gelir gelmez basit gibi görünen bir problem üzerinde çalışmalarına başladı. Işığın rengi neden lamba telinin sıcaklığının artmasıyla değişiyordu?

Bunu bulabilmek için Planck ve arkadaşları siyah cisim ısıtıcısı adıyla bir sistem kurdular. Kısaca açıklamak gerekirse siyah cisim ısıtıcısı sıcaklığı ve frekansı ölçebilen bir alettir. Bu çalışmaların sonucunda Planck ışığın rengi, frekansı ve enerjisi arasında matematiksel bir ilişki buldu. Fakat bu ilişkiyi tam olarak anlamadı.

Öte yandan bilim dünyasının o sıralar en çok ilgisini çeken bir başka konuysa radyo dalgaları ve bu dalgaların nasıl iletildiğiydi. Bazı bilim insanları da bu konu üzerinde çalışmalarını sürdürüyorlardı.

Yapılan çalışmalar neticesinde elektroskop bulundu ve üzerinde ışığın herhangi bir etkisi olup olmadığına yönelik deneyler yapıldı. İlginç bir şekilde, kırmızı ışığın gözle görülür bir etkisi olmazken mor ötesi bakımından zengin olan, özel bir mavi ışık elektroskobun yapraklarını tamamen kapattı. Peki mor ötesi ışık bunu neden kırmızı ışıktan çok daha iyi yapabilmekteydi?

Bu yeni bilmece bilim dünyasında, foto-elektrik olay olarak bilinmeye başlandı.
İki bilinmezlik bilim dünyasını tamamen etkisi altına almıştı. Mor ötesi ışınlar ve foto-elektrik olayı…

Bilim su götürmez bir şekilde ışığın bir dalga olduğunu söylüyordu. Işık dalgalar halinde yayılıyor ve büyük dalga boylarının etkisi daha güçlü oluyordu. Her şey buraya kadar güzeldi ancak dalga boyu büyük olan kırmızı ışık elektroskoba etki edemezken, dalga boyu küçük olan mavi ışık nasıl oluyor da elektroskobun yapraklarını hareket ettirebiliyordu.

6948_albert_einsteinBunun çözümü için birinin düşünülmeyeni düşünmesi lazımdı. O kişi Albert Einstein oldu.

Einstein foto-elektrik olayını açıklayacak yeni bir teori ortaya attı ve ışığın bir mermi gibi parçacık hareketi yaptığını söyledi. Parçacıkları açıklamakta kullanmış olduğu terimse Kuantum’du.

Einstein’a göre kırmızı ışığın her partikülü çok küçük enerjiler taşımaktaydı çünkü kırmızı ışık düşük frekansa sahipti. Mavide ise durum tam tersiydi yani yüksek frekansa sahip ve her bir ışık parçacığı daha fazla enerji taşıyordu. Bu teori foto-elektrik olayını iyi bir şekilde açıkladı. Ayrıca Einstein’ın bu fikri Planck’in gizemli lamba sorununu çözmeye yardımcı oldu. Işığın rengi değişiyordu çünkü artan enerjiyle birlikte ışığın dalga boyu değişiyor ve bu da renkler arası geçişi sağlıyordu.

Ancak Einstein’ın teorisi bir şeyi açıklarken arkasında koca bir bilinmezlik getiriyordu. Işık gölge deneylerinde bir dalga olduğu kesin bir şekilde defalarca kez ispatlanmıştı. Şimdiyse tam tersi söyleniyordu. Öte yandan ise Einstein’ın teorisi mor ötesi ve foto elektrik bilmecelerini mükemmel bir şekilde açıklıyordu.

Peki ışık dalga halinde mi yayılıyordu yoksa parçacık hareketi mi yapıyordu? Bilim dünyası her yerde bunu tartışıyor, bunu merak ediyordu ve sonunda dünyanın çeşitli yerlerinde Einstein’ın ışığın parçacık hareketi yaptığı teorisi üzerine çalışmalar başladı.

Işığın nasıl hareket ettiğinin ilk verileri de gelmeye başladı haliyle. Ve sonunda Albert Einstein’ın teorisi ispatlandı yani ışık parçacık hareketi yapıyordu fakat aynı zamanda dalga hareketi de yapıyordu.

Peki bu nasıl mümkün oluyordu?

6948_tek_yarik2O zaman sizi çift ve tek yarık deneylerine alalım. Öncelikle parçacıkların ve dalgaların nasıl hareket ettiğine bakalım. Bunun için basit bir deney düzeneğini ele alalım. Elimizde demir bilye atan bir silah, bir adet ortasında yarık olan engel ve en arkada da büyük bir karton olsun. Eğer silahla yarığa defalarca kez ateş edersek kartonda oluşan şekil düz çizgi gibi bir bant olacaktır.

Şimdi de dalganın nasıl davrandığına bakalım. Bunu da havuzda yaptığımızı düşünelim, yine tek yarıklı bir engel ve en arkada şeklin oluşacağı bir alan. Eğer tek yarıklı bir engele dalga gönderirsek, dalgalar yarıktan geçerler ve arkada ki alanda şekilde ki gibi ortası daha güçlü, kenarlara doğru daha zayıf bir şekil oluşur.

Bunu bir de çift yarıklı düzenekler de yapalım.

6948_dalgaEğer demir bilye atan silahtan çift yarıklı engele defalarca kez ateş edersek kartonda bu kez iki çizgi şeklinde bantlar oluşacaktır. Aynı şeyi bu kez havuzda yapalım ve çift yarıklı bir engele dalga yollayalım. Dalgalar çift yarıktan geçerken her yarık kendine yeni bir dalga oluşturur. Birinin tepesi diğerinin tepesi, birinin dibi diğerinin dibiyle çakışır ve arkada ki alanda bu kez bir girişim şekli oluşur.

Parçacıkların ve dalgaların nasıl hareket ettiğini öğrendik. Şimdi bunu ışığa uyarlayalım. Ne dersiniz?

Öncelikle elimizde elektron yollayabilen bir alet olduğunu düşünelim ve bu aletle tek yarıklı engele elektronları yollayalım. Sonuç olarak perde de aynı demir bilyelerde olduğu gibi tek çizgiden oluşan bir şekil oluşur. Bunu bir de çift yarıklı engelde deneyelim. Normal şartlarda çift yarıklı demir bilye deneyinde ki gibi 2 çizgiden oluşan bir şekil oluşmasını bekleriz. Ancak öyle olmuyor ve çift yarığa yollanan elektronlar aynı dalgalar gibi bir girişim deseni oluşturuyor. Bilim adamları da sizler gibi şaşırıyor tabi ki de.

Nasıl olur da elektron gibi bir madde parçası dalga gibi hareket eder?

Bunun yanıtını bulabilmek için deneyi daha detaylı bir şekilde yapıyorlar ve elektronları tek tek atmaya karar veriyorlar. Tüm hazırlıkları yapıyorlar ve makineyi ayarlayıp elektronları yollamaya başlıyorlar. Fakat bir saat sonra yine girişim modeli oluşmuştu perde de.

6948_ift_yarikBilim adamları bir türlü inanamadılar bu duruma ve daha da yakından bakmaya karar verdiler. Bu kez engelin hemen yanına bir ölçüm cihazı konuldu. Böylelikle elektronun hangi yarıktan geçtiği bilinecek ve bu gizem sonunda çözülecekti.

Düzenek hazırlandı ve elektronlar tek tek yollanmaya başlandı. Fakat Kuantum hayallerin de ötesindeydi. Onlar gözlemleyince elektronlar demir bilyeler gibi davrandı ve iki çizgiden oluşan bantlar ortaya çıktı.

Elektron farklı davranmaya karar verdi, sanki izlendiğinin farkındaymış gibi ve işte tam da burada Kuantum’un garip serüveni başladı.

Madde nedir? Parçacık mı dalga mı?

Peki ya gözlemcinin tüm bunlarla alakası neydi?

 

Kaynakça:
Quantum Mechanics Concept and Applications – Nouredine Zettili
The Quantum Universe – Brian Cox&Jeff Forshaw
Relativistic Quantum Physics – Tommy Ohlsson
The Quantum World – Kenneth W. Ford
The Strange World of Quantum Mechanics – Daniel F. Styer

Yazar: Oktay Yıldırım

kaynak:bilgiustam.com

 

 

Mariana çukuru, Büyük okyanusun batısındaki Mariana adalarının en büyüğü olan ve en güneyindeki adası olarak bilinen Guam adasının güney batısında, Japonya ve Endonezya’nın tam ortasında yer alır. Dünya üzerindeki en derin noktadır. Bilim adamları tarafından yapılan araştırmalar neticesinde en derin noktasının 10.994 metre olduğu belirlenmiş ayrıca uzunluğunun 2542 kilometre olduğu tespit edilmiştir. Çukurun genişliği ise 69 kilometredir.

Mariana Çukuru’nun nasıl oluştuğunu açıklamak gerekirse ; Kimi zamanlar yerkabuğunu oluşturan plakalardan bazıları birbirlerine yaklaşarak çarpışırlar. Bu çarpışma neticesinde plakalardan biri diğerinin altına girerek ‘’dalma’’ adı verilen bir durum gerçekleştirir.

Dalma durumunun anlamı ise yoğunluk bakımından üstün olan plakanın, daha az yoğun olan plakanın altına kayması olayıdır. Sonuç olarak bu bölgelerde şiddetli depremler görülebilir ve depremlerin oluştuğu derinlikler levhaların büyüklüğüne göre 700 kilometreyi bulabilir. İşte Mariana Çukuru’da Pasifik plakası ile Mariana Plakası’nın birbirine çarpması sonucu oluşmuş bir çukurdur.

Doğal olarak oluşmuş bu çok büyük derinliğe ilk olarak inen kişiler Amerikalı asker Teğmen Donald Walsh ve İsviçreli bilim adamı Jacques Pİccard’tır. Dalışı gerçekleştirmek için Batiskaf (çok yüksek basınçlara dayanabilen sert maddeden yapılmış çelik küre biçimli, dalış için benzin boşaltarak onun yerine deniz suyu alarak demir safra atan araç) adlı su altına dalıp çıkabilen bir araç kullanmışlardır. Dalış tam 5 saat sürmüş ve 10916 metre derinliğe inilmiştir. 25 Mart 2012 tarihinde’de Titanik, Terminatör, Aliens ve Avatar gibi ünlü filmlerin yönetmenliğini ve aynı zamanda prodüktörlüğünü yapmış olan James Cameron kendi özel denizaltısıyla 156 dakikada tabana inmeyi başardı ve bu derinlikte yapmış olduğu saatler süren araştırma sonunda 70 dakikalık bir yukarı çıkış yolculuğu ile serüvenini tamamladı.

Mariana Çukuru’nun derinliklerine doğru yapılan bu yolculuklar her ne kadar kazasız ve belasız atlatılmışsa da göğüs gerilen ve göz ardı edilen tehlikeler oldukça büyüktür çünkü dip noktadaki basınç yeryüzü basıncının nerdeyse 1000 katı oranındadır. James Cameron’un dalış yaptığı denizaltıda bu sebepten dolayı metrekare başına 7250 tondan daha fazla oluşabilecek bir basınca karşı dayanıklı olarak yapılmıştır. Okyanusta basınç her 10 metrede santimetrekareye 1 kilogram artar. Bu örnek verildiğinde zaten hiçbir insanın yardımsız ve geliştirilmiş araç v.b ekipmanlar olmadan bu tarz derinliklere iniş yapamayacağı net bir şekilde anlaşılabilir.

Yazar: Kaan GÜNDÜZ

 

 

Aslında illuminati için Dünya’nın kontrol merkezi desek, pek de yanılmış olmayız. Çünkü bu örgüt, bulunduğumuz sistemin başında yönetici katogerisinde bulunanların doğrudan veya dolaylı olarak illuminati’ye hizmet ettiği var sayılıyor.

İlk olarak 1 Mayıs 1776’da Adam Weishaupt isimli Kabbalacı bir Hukuk Profesörü ve Baron von Knigge ile kurulan gizli topluluktur. Ayrıca İlluminati’nin sözcük anlamı ‘Aydınlanmış Olanlar’ anlamına gelmektedir.

Rönesans döneminde kurulmuş olan bu topluluğun amacı kelime anlamına eşdeğer olan insanların düşüncelerini hür kılmak, dinsel dogmatik düşüncelerden arındırmak ve Newtoncu pozitif bilimi geliştirmek olsa da, Dünya siyasi tarihinin en fazla komplo teorisi almış topluluğudur.

Son derece gizlilik içinde tutulan üyelerin kayıtları ve bilgilerini kimse bilmemekteydi. Üyerlerin her birinin kod adları olup, yazışma ve haberleşmede bu takma adlar kullanılmaktaydı. Örnek vermek gerekirse, Adam Weishaupt’un kod adı ‘Spartacus’ idi.

En başta 12 kişilik üye ile kurulan bu topluluk daha sonra 80 kişiye ulaşmıştır. 1874’de İlluminati, gizli siyasi amaçları olduğu öne sürülerek yasaklanmıştı. Fakat benimde en dikkatimi çeken nokta ise 19. yüzyılın başlarında ünlü Alman filozof Hegel’in katılımı bu topluluğa yeni bir nefes, canlılık katmış ve İlluminati eski parlak dönemine geri dönmüş.

İlluminati, üyesi olan Hegel’in tez-antitez kuramlarıyla Yeni Dünya Düzeni düşüncesinin geliştiği bir ütopya topluluğu haline gelmiştir. İlluminati daha sonra dinsel dogmatik düşüncelerin egemen olduğu İtalya’ya ulaşmıştır ve ünlü rönesansçı şahıslar tarafından Katolik Kilisesi’ne siyasi bir savaş başlatmıştır. Bu savaşın amacı ise bilimin ispatladığı gerçekler için kiliseyi ikna ettirmekti.

Günümüzde dahi son derece faal olan bu örgüt birçok siyasi, askeri ve ekonomik olayın sorumlusu haline gelmiştir.Birçok ABD Başkanı illuminati’ye hizmet etmiş olup alınan tüm siyasi kararların illuminati’den geçtiği düşünülüyor.

Myron Fagan’a göre Waterloo Savaşı, Fransız İhtilali ve açıklanamayan John F. Kennedy suikasti bu örgütün işidir.
Dikkat çeken başka br nokta ise Holywood film sektörü bu örgütün elindedir. Günümüzde ise 10 adet yöneticisi ve 300’e yakın alt kadrosu bulunduğu, bu grubun içinde tanınmış ünlüler, bankacılar ve sanatçıların bulunduğu iddia edilmektedir.

Gelelim bu Dünya’yı yöneten bu dev örgütün nasıl yürütüldüğüne:
Öncelikle her yıl bir kere toplanan İlluminati topluluğu, ‘Yeni Dünya’ ve ‘Tek Din’ planlarını masaya yatırıyor.

Peki bunu nasıl yapmayı planlıyorlar?
Kendi düzenlerini, ilkelerini benimsetmek ve yoluna koymak için ülkeler arası çıkar kavgaları, ekonomik krizler ve terrör yanlısı savaş sinyalleri ile ellerinde tuttukları güç ile Dünya geleceğine yön çiziyorlar. Peki bunu neden mi yapıyorlar? işte sebebi; İlluminati örgütünün esas ilkesi ‘kaostan kaynaklanan düzen’ olarak nitelendirilen var olan rejimi bozup, tek devlet ve tek dine dayalı istedikleri tek dünyayı kurmak..
Örgütün geçmişinde ki diğer ilginç nokta ise tarihe göz attığımızda ortaya çıkmakta.  İlluminati’nin seçkin üyeleri Yuvarlak Masa tabirini verdikleri plan ve programların görüşüldüğü bir konsey oluşturdular. Oluşturdukları alt kadrolar diğer ülkelere yayılmış ve devlet adamlarını kapsamaktaydı. Bunun etkisi ise 1. Dünya Savaşında görülüyordu.

Peki nasıl mı?  Savaşta yer alan karşıt ülkelerin temsilcileri savaşın devamında Yuvarlak Masa’da bir araya gelip savaşın gidişatı ve sonucunda çıkacak çıkar ortamları konusunda planlarını görüşüyorlardı. Savaşın çıkış sebebinden, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar plan program içinde olan İlluminati, savaşların sonucunda çıkan düzensizlikten faydalanıp hedeflerindeki Tek Dünya için bütün ülkeleri çemberi içine almış olucaktı.

Bu bilgiyi de sizinle paylaşmak isterim ki; İlluminati’nin  On Gizli Liderinin serveti, 102 bagımsız devletin gayri safi milli hasılasından daha fazladır. Şu anda ABD’nin uyguladığı diğer strateji ise enerji kaynaklarını ele geçirmektir. Hatta ABD’den Christoper Fettews, Parameter dergisindeki makalesinde şöyle diyor: Orta Asya ve Hazar denizini merkez bölge olarak niteleyip, bu bölgenin önemli Enerji kaynaklarına sahip olunmuştur. Söz konusu rezervlerin kontrolü için ABD, Rusya, Çin, İran ve Türkiye büyük Satranç oyununda rol almaktadırlar…

11 Eylül olayı da bu satranç oyununun hamlelerinden biriydi sadece.. Fakat bu olayların suçlusu olarak görülen ABD yönetimi bu planın sadece aracılığını üstlenmişti. Asıl yöneten kişiler İlluminati’nin seçkin üyeleriydi. Birçok araştırmacının ortak görüşe vardığı kanı ise ABD’nin 100 yılı aşkındır İlluminati’nin kontrolü altında olması.

Dünya’nın en büyük Siyonist örgütü olan İlluminati’nin iç çemberinde bulunan seçkin üyelerinden biri ise ABD’nin tanınmış zengini David Rockefeller olduğu söyleniyor. 91 yaşında olan Rockfeller dünyanın en büyük bankalarından Chase Manhattan Bank, Citibank ve Standard Oil, Mobil gibi dünya petrol pazarını elinde tutan dev şirketlerin en büyük hissedarıydı. Şirketlerinin cirosu dünyadaki pek çok devletin yıllık gelirlerinden daha fazla olduğu söyleniyor.

Aşağıdaki resimde 1 Amerikan Dolar’ının üstündeki illuminati simgeleri belirtilmektedir:


İşte günümüzde yer alan olayların birçoğu bu kuruluşun elindedir. Sadece siyasi değil, bütün insanlığa ulaşabilecek bütün yayın organlarını kullanmaktadırlar.

Peki ya Bilgisayar oyunları ? Cizgi filmler ? veya herkesin dilinden düşürmediği şarkıların içeriğindeki mesaj ?
Evet bu konu bizi en tedirgin eden nokta. Dünyaca ünlü MMORPG online oyunlar (Devasa oyunculu çevrimiçi rol yapma oyunları) birçok masonik etkileşim aracıdır.

Algının en güçlü ve karakter arayışının çocukluk çağında olduğunu hepimiz biliyoruz ve bazı cizgi filmler de rol alan karakterler ve simgeler İlluminati eğilimli mesajlar vermektedir. Günümüzde ünlü camiasından birçok kişi bu topluluğa bağlı olduğunu iddia ediyor, belki doğru belki de dikkat çekmek amaçlı ama şunu bilmeliyiz ki yaşadığımız çevrede gelişen teknoloji ve medya ile birlikte her sektörde varolan bir örgüttür illuminati.

Kimbilir belki bizde bu topluluğa doğrudan ya da dolaylı olarak hizmet edenlerden bazılarıyız..

Bu konuya ilgi duyanların ise ‘Mozart’ın Yapıtlarındaki Masonik Örgü’ kitabını okumasını tavsiye ederim.

Yazar: Ozan GÜNGÖ

Teleportasyon yani ışınlanma deneyleri günümüzde hız kazanmaya başladı, yapılan son deneyler uzaktan bakıldığında çok küçük gibi görünsede aslında ışınlanma adına büyük gelişmeleri temsil ediyor. Bilim adamları yaptıkları deneylerde maddenin özelliklerini bir milimetreden daha kısa bir mesafe içerisine aktarmayı başardı. Işınlanma enerji, hareket ve manyetizmanın atomlar arasında iletilmesi ile gerçekleştiriliyor, günümüzde teleportasyon ile ilgili deneyleri National Institute of Standards and Technology öğretim üyesi David J. Wineland ile Innsbruck Üniversitesi’nden Rainer Blatt yönetiyor.

Teleportasyon çalışmaları için beril veya kalsiyum atomları kullanılıyor, ışınlanmanın gerçekleşmesi için bir atomun kuantum özellikleri eş değer bir atoma kopyalanıyor bu olaya ise entaglement adı veriliyor, bu olay ile birbirlerinden kilometrelerce uzaktaki eş atomları eşlemek dahi mümkün oluyor atomların eşleşmesi ise yanlızca milisaniyelerler ifade ediliyor.

 

 

Işık saniyede 300.000 km (üç yüz bin) hızla hareket etmektedir. Dünyamız içinde düşününce bu hız ulaşılamaz, muazzam bir hız olarak görünüyor. Öyle ki ışık, bir saniye içerisinde Dünya’nın çevresini 7 kez dolaşabilir. Dünya’dan Ay’a bir saniyede gidebilirdik.Fakat Evrenin muazzam büyüklüğü göz önüne alınınca ışık hızı yetersizdir. Eğer Işık hızında hareket etseydik, Güneş’e 8 dakikada ya da en yakın galaksi olan Andromeda’ya 2 milyon yılda gidebilirdik. Einstein’ın “görelilik kuramına” göre ışık hızından yüksek bir hız yoktur. Yani ışık hızı limit noktasıdır. Fakat o zamanlar bugün bilinen bilgilerin birçoğu bilinmiyordu. Örneğin evrenin sürekli genişlediği.

Evrende yolculuk yüzlerce yıldır insanlığın en büyük hayalleri olmuştur. Birçok bilim kurgu filmlerine ve belgesellerine konu olmuş olan ışık hızının ötesi var mı acaba? Günümüzde bilim adamlarına göre ve yapılan deneylere göre böyle bir şey mümkün. Bilim adamları tarafından yapılan, halen devam eden İsviçre’deki CERN deneyinde, atomik boyuttaki parçacıklar çarpıştırıldı. Gerek evrenin oluşumu, gerek ışık hızı hakkında önemli bilgiler elde edildi. Bazı parçacıkların az da olsa ışık hızını geçtiği saptandı. Bilim adamları sonuçların yanlış olma ihtimaline karşın, bunu 15 bin kez tekrarladılar ve sonuç yine aynı çıktı. Yine de bilim adamları bunun yanlış olabileceğini söylüyorlar. Peki yanlış değilse? O zaman görelilik kuramı tamamen kalkmasa bile büyük değişikliklere uğrayacaktır. İnsanlığın yüzyıllardır hayalini kurduğu uzayda yolculuğu beklide mümkün olabilecek ve insanlık galaksinin sınırlarını zorlayabilecek. Günümüzde bu konuda bazı teoriler var.

Takyonlar

4453_3

Işık hızından yüksek hızların mümkün olduğunu söyleyen teorilerden biri “Takyon”lardır. Teorinin özünde sanal sayılar vardır. İzafiyet teorisine göre E = m.c²’dir. Burada E: enerji, M: kütle, c: ışık hızıdır. Yani enerji ve kütle, hıza bağlı olarak değişir. Ama bu formülün sade halidir, formülün asıl hali şudur:

Bu teoriye göre eğer, cismin hızı ışık hızından hızlı olursa karekökün içerisi eksili çıkar. Buda kütleyi eksi değerlikli yapar. Normalde kütle eksi olamaz diyebiliriz, fakat sanal sayılar matematikte kabul gördükten sonra birçok konuda faydalı olmuştur. Bilinen fizik kurallarına göre bu mümkün değildir, fakat matematik bunu onaylıyor. Işık hızının altındaki bir hızda hareket eden şeylere madde dersek eğer, ışık hızından yüksek hızda hareket eden şeylere de anti madde diyebiliriz. Fakat burada sınır ışık hızıdır, maddeler nasıl ışık hızında hareket edemezse, takyonlar da ışık hızında hareket edemezler.

Sicim Teorisi

Sicim teorisi,temel fizik modellerinden biridir.Bu teori evrendeki her şeyin sicim denilen bölünemeyecek kadar küçük olan (on üzeri eksi 35 metre) maddelerin farklı rezonanslarda titreşimi sonucu oluştuğunu söyler. Bilim adamları son 5 yıldır bu teoriye “Her Şeyin Teorisi” diyorlar. Bilim adamlarına göre sicimler gözlemlenebilir ve anlaşılırsa,en küçük alemlerden en büyüğüne kadar her şey rahat bir şekilde açıklanabilecek.

M-Teorisi

M-Teorisine göre macro (büyük) alemlerdeki soruların cevabını micro (küçük) alemlerde bulabiliriz. Küçük bir örnekle açıklamak gerekirse,bir saç teli uzaktan bakılınca tek boyutlu olarak görünür,yani sadece uzunluğu olduğu görünür. Ama bir karınca ya da bir pire için telin uzunluğu,hatta genişliği dahi vardır. Atomik boyutta da durum böyledir. İnceleyemediğimiz sicimler eğer gözlemlenebilirse, evrenin sırları hakkında birçok yeni bilgi edinebilir ve farklı boyutlara kapı açabiliriz.

4453_1

Kaynakça:Yazar: Hasan Can Bozkurt
http://www.sabah.com.tr/Dunya/2011/09/24/isik-hizi-gecildi
http://tr.wikipedia.org/wiki/Takyon
http://tr.wikipedia.org/wiki/I%C5%9F%C4%B1k_h%C4%B1z%C4%B1
http://www.yasarozkan.com/makaleler/8-makale-takyonlar

2. Dünya Savaşı mimarlarından Hitler günümüzde hala konuşuluyor. Özellikle de gündeme gelişinin sebebi, ” Yahudi Soykırımı ”, diğer adıyla ” Holokost ” . 2. Dünya Savaşı esnasında 6 milyona yakın Yahudi’ nin öldürüldü. Bunun sorumlusunun da, Almanların Führer olarak adlandırdıkları Hitler olduğu belirtiliyor. Peki bu soykırımı Hitler neden yaptı? Çeşitli söylemlerin dışında, bu konu hakkında Hitler’ in kendi yazdığı kitapta da kendi ağzından bazı söylemleri bulunuyor. Main Kampf ( Kavgam ) adlı eserinde Hitler, Yahudilerin özellikle Alman ekonomik yapısına darbe vurduğunu savunuyor. Hatta savaşı da Yahudilerin yüzünden kaybettiğini söylüyor. Savaş döneminde silah fabrikalarının çoğu Yahudilerin elindeydi ve işçileri de Yahudi’ ydi. Bu fabrikalar en gerekli oldukları zamanda greve gitmeleriyle, Almanların savaş alanlarında mühimmat sıkıntısı yaşamasına sebep oldular. Hitler işte bu ihaneti asla affedemediğini kitabında belirtiyor. Bugüne kadar bu konu hakkında araştırma yapanların yaygın görüşüne göre ise Hitler, annesinin yaşadığı hastalıktan kurtarılamaması sonucu doktorları suçlu görüyordu. Bu doktorlar da Yahudi’ ydi. Ancak araştırmacılar bu konuda sınırlı verilere ulaşmadılar. Çok daha geniş alanlarda araştırma yaptılar ve ortaya koydukları sonuçlar akıllara farklı soruların gelmesine sebep oldu. Mesela akıllara, Hitler’ in ” Yahudi Soykırımı ” nı gerçekleştirmesinde gizli güçlerin olduğu veya bizzat Siyonizm temsilcileriyle anlaştığı vb. düşüncelere ilişkin sorular geliyor. Bu sorulara cevap verebilmek için o dönemi iyi bilmek gerekir. O döneme ait tarafsız bilgileri yazacağım. Yer yer bazı iddiaların olası nedenlerine de tarafsız bilgiler ışığında değineceğim. Kısaca o döneme ait verileri, araştırmaları, yaşanmış gerçekleri size sunacağım ve akla gelen soruları cevaplandırması sizin şahsi kanaatinize kalacak. İşte o dönemin kısa bir panoraması ve o döneme ilişkin araştırma sonuçları:

Hitler’ in Almanya’ nın Başına Geçmesi ve Diktatörlüğe Giden Adımları: Akla gelen sorulara ışık tutabilecek olayların başlangıcına inmekte fayda var. Bunun için de bu dönemde gerçekleşen olayların baş kahramanı Hitler’ in Almanya’ nın başına geçtiği dönemi irdelemek gerekir. Yani 2. Dünya Savaşı’ ndan 15 yıl öncesine gitmek gerekir. Bilindiği gibi Almanya, 1. Dünya Savaşı’ nda Osmanlı ile müttefikti. Bu savaşta Almanya’ nın bulunduğu taraf yenilince, çok ağır sonuçlara katlanmak zorunda kaldılar. Hatta Dünya tarihine göz atıldığında, belki de en yüklü savaş tazminatı ödeyen ülke Almanya olmuştur. Tam 132 milyarlık altın para tazminatı Versay Barış Antlaşması ile Almanlara dayatılmıştı. Bunun yanı sıra bir de Alman ordusu 100 bin sayısına kadar düşürülmek zorunda kalmıştı. Açığa çıkan onca asker de işsizler ordusuna katıldı. Bu savaşta kaybettiği Elsaß-Lothringen ( Alsas-Loren ) Bölgesi ile ekonomisine büyük bir darbe vurulmuştu. Bu bölge bilindiği gibi demir madenin çok fazla bulunduğu bir bölge. Zaten topraklarının da büyük çoğunluğunu kaybetmesiyle işlenebilir tarım arazisi de kısıtlanmış oldu. İmparator 2. Wielhelm de savaş yenilgisinin hemen ardından ülkeden kaçtı ve siyasi bir boşluk ortaya çıktı. Bu esnada da Kasım Devrimi gerçekleşti. Kasım Devrimi’ nin akabinde seçimler oldu ve koalisyon hükümeti oluşturuldu. Bu hükümette sosyal demokratlar ve başkan Freiderich Ebert etkiliydi ancak ellerinden gelen hiçbir şey yoktu. Çünkü halkın içinde bulunduğu durum çok ağırdı.

Toplum psikolojik açıdan da çökmüştü. Çünkü Fransızlar, yani tarihi düşmanları onları Versay Antlaşması’ yla yerle bir etmişti. Almanlar bu yüzden ağır koşullardan çok hakaret olarak gördükleri bu antlaşmanın psikolojik etkisindeydiler. Dolayısıyla başlarına gelecek lider etkisiz kalmamalı ve eski Almanya ruhunu canlandırabilmeliydi. Bu dönemin parlayan yıldızı milliyetçilik akımı da, aldıkları ağır yenilgiyle kırılan gururlarını eski günlere döndürmek isteyen Almanları derinden etkiledi. Hitler işte böyle bir ortamda sahneye çıktı. Hitler bu dönemde Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi’ ne lider oldu. Hitler içinde bulundukları durumun ciddiyetini kavrayabildiğinden olsa gerek sürekli milliyetçi söylemlerle kitleleri etkiliyordu. Sürekli Versay Antlaşması’ nı asla tanımayacaklarını vurguluyor ve Almanlar için ” yeni hayat sahası ” kavramını ortaya atıyordu. Partinin programında yer alan maddelerde ise Yahudi aleyhtarlığı fark ediliyordu. İşte o programdaki maddelerden birkaçı şöyle:
– Sadece bizim milletimizden olanlar vatandaş olabilir. Sadece Alman soyundan gelenler, inancı ne olursa olsun, bizim milletimizdendir. Bu yüzden hiçbir Yahudi bizim milletimizin parçası olamaz.
-Halkımızın geçimi ve sayıları artan insanlarımızın yerleşmesi için toprak (koloni) istiyoruz.

Bu parti programı ve söylemleriyle Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi sadece 4 yılda ülke siyasetinde çok büyük bir güç haline geldi. 1924′ te mecliste 32 tane milletvekili vardı. 1924′ ten itibaren Rotchilds adındaki ünlü Yahudi aile Amerika’ daki üyeleri aracılığıyla Almanlara destek sağlamaya başlamıştır. Bunun en açık örneği de Almanların borçlarını yapılandıran Dawes ve Young Planlarıdır. J.P Morgan aracılığıyla bu aile planlar üzerinde etkili olmuştur. Peki Almanlara yarar sağlayan bu planlar karşılıksız bir şekilde mi ortaya çıktı? Bu soruyla bağlantılı dönemin Filistin’ ine göz atalım:

1924 ve Sonrasında Filistin Toprakları: Almanya’ da bu yıllarda gerçekleşen durumlar böyleydi. Peki ya Filistin’ de? Filistin bu döneme kadar, Yahudi yerleşkesi olarak Dünya Siyonist Örgütü’ nün hayaliydi. Çok paralar akıtılıp bu bölgeden birçok toprak satın alınmıştı. Osmanlı’ nın son bulmasıyla da bu örgüt daha faal bir rol üstlenmiş ve emellerine ulaşacak topraklara kısmen ulaşmışlardı. Ancak sadece toprak yetmiyordu. Hayalini kurdukları Yahudi Devleti için Yahudilerin de bu topraklara gelip yerleşmesi gerekiyordu. Bölgeyi elinde tutan İngilizler de bu örgüte destek veriyordu. Tüm propagandalara rağmen Osmanlı zamanındakilerle ve sonrasında gelen Yahudilerle birlikte Yahudi sayısı ancak 85 bine ulaştırılabilmişti. Çünkü Yahudilerin yaşam kaliteleri Avrupa’ da üst düzeydeydi. Yahudilerin bu isteksiz tavrı örgüt için bir handikaptı. Bir şekilde Yahudilerin bu topraklara göçü sağlanmalıydı. Bu dönemde de en fazla Yahudi Alman toprakları içindeydi. Zaten Yahudi Katliamı’ nda 6 milyon gibi bir sayıdan söz edilmesi de bunu kanıtlıyor. Almanya’ da milliyetçilik söylemleriyle hızlı bir yükselişe geçen Hitler işte bu noktada farklı bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Milliyetçilik söylemleriyle halkın gururunu okşayan Hitler henüz bu dönemde gerekli mali kaynağa ulaşabilmiş değildi. Zaten halkın içinde bulunduğu durumda, siyasal söylemlerini bir şekilde ekonomik olarak da desteklemeliydi. Aksi durumda O da seçimi kazanamayacağının farkındaydı.

Hitler’ in Ekonomik Destekçileri: Seçim propagandalarında sürekli ön plana çıkan Hitler’ in mali destekçilerini duyduğunuzda şaşıracaksınız. O dönemde Almanya’ da sanayi devleri olan Thysen, Krupp, Kirdoff ve Rotchilds ailesinin Amerika’ da bulunan uzantılarına ait olan General Motors, Du Pond, Ford’ un yanı sıra Yahudi petrol şirketi Standard Oil ( Rockefeller Ailesi’ nin şirketi ) Hitler’ e mali açıdan çok fazla destek olmuşlardır. Bu desteği de arkasında bulan Hitler 1933 yılında Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg tarafından iktidara getirildi. Bu hamleyle seçim de bir formaliteye dönüştü. Çünkü hem halkın hem de bu büyük şirketlerin baskısına cumhurbaşkanı dayanamamıştı. Hitler için her şey yeni başlıyor. Çünkü artık vaatlerini gerçekleştirme aşamasına gelmişti. Öncelikle Alman ırkı için yeni hayat sahalarını gerçekleştirmeliydi. Ancak çökmüş Alman ekonomisiyle savaşa girmek son derece mantıksızdı. Seçimlerden önce etkin olan Yahudilerin mali desteğine yeniden ihtiyaç vardı. Bu desteklerin organizasyon kısmında ise Dünya Siyonist Örgütü ( WZO ) vardı. Bunun kanıtı da 2. Dünya Savaşı boyunca Almanların kullandığı topların üretimini bir Yahudi şirketi olan SKF yapmıştır. Jacob Wallenberg şirketin sahibidir. Standard Oil de Nazilere ait askeri araçların petrol ihtiyacını karşılamıştır. Üstelik toplama kamplarında kullanılan gazların üretimi bile Yahudi kimya firması olan Farben şirketidir.

Savaş öncesinde üretilen 500 ton civarındaki kurşun Almanlara ulaştırılır ve bu kurşunların ödemesini gerçekleştiren Brown Bros Harriman’ dır. O da bir Yahudi’ dir. Bu ödeme, Harriman teminatı olarak gerçekleştirilmiş ve teminat tarihi de 21 Eylül 1938 olarak kayıtlara düşülmüştür. Ancak savaşa bir adım kala Alman borçlarının vadesi geliyordu ve bu durum büyük bir sıkıntıya sebep olacaktı. 1933′ te, Foster Dulles ( CFR üyesi, sonraki dönemde ABD Dışişleri Bakanı ) ve Allen Dulles ( CFR üyesi, sonraki dönemde CIA şefliği yaptı ) ile Hitler görüşme yaptılar ve bu borçların vadeleri uzatıldı. Ayrıca Yahudi ailelerinde Samuel ailesi de Hitler’ e 30 milyon pound mali destek sağlıyordu. Royal Dutch Shell adlı petrol firması bu aileye aitti. Bilinen bu gerçekleri Hitler de inkar etmemiştir. Hatta en yakın arkadaşlarından Herman Rauschning’ in yazdığı kitapta bunlara değinilmiştir. Hitler M’a Dit ( Hitler Bana Dedi ki ) ismini taşıyan kitapta, Hitler’ in mücadelesinde Yahudilerin çok önemli katkılarının olduğunu ve mali olarak çok destek verdiklerini belirtiyor. Bu ifadeyi de Hitler’ in ağzından veriyor.

Akıllara yeni sorular gelmeye devam ediyor. Yahudi çevreleri bu mali desteği neden sağladılar? Üstelik bu desteği, parti programında açıkça Yahudi aleyhtarlığı yapan bir lidere veriyorlardı. Seneler sonra ortaya çıkan Wilhelmstrasse gizli belgeleri ile bu olaya ilişkin fikirler oluştu. Bu belgelerde Siyonist Örgütler ile Hitler’ in anlaşma yaptıkları ortaya çıktı. Yahudilere yapılan baskıya, Yahudi liderlerin destek verdiği ve mali olarak Hitler’ i de bu baskıyı yapması için destekledikleri bu belgelerde yer alıyor. Özellikle de zengin Yahudi ailelere gözdağı vermek amaçlarıydı. Bu yüzden de toplama kamplarına sadece sakat, engelli, yoksul Yahudiler getiriliyordu. Bunların yanında Romanlar ve Çingeneler de vardı. Bu korkutma ve baskıyla varlıklı Yahudiler satın alınan topraklara göçe zorlanmış oluyordu. Üstelik Hitler, devlet politikası olarak Yahudilere göçün önünü açıyordu. Soykırım amacı olan bir diktatör niçin böyle bir göçe izin versin? Üstelik neden devlet politikasıyla da desteklesin? Göç etmek isteyen Yahudilerin göç organizasyonunu da Siyonistlerle birlikte yürütmüş ve sadece Filistin’ e göçe izin vermişlerdir. Nazi subaylarından olan Adolf Eichmann bu göç organizasyonunun başında yer almış ve Macaristan, Çekoslovakya ve Avusturya’ da göç büroları kurdurmuştur. 1941′ e kadar bu bürolar aracılığıyla Eichmann yasalar çerçevesinde Yahudi göçünü yürütmüş ve 250 bini aşkın Yahudi’ nin Filistin’e göçünü gerçekleştirmiştir. Hitler ilk olarak Romanya, Polonya, Avusturya ve Macaristan’ ı işgal etmiştir. Bunun sebebi de Yahudi nüfusunun bu ülkelerde daha çok olması olarak gösterilir.

Bizim de özellikle 2. Abdulhamid ile görüşmelerinden tanıdığımız gazeteci siyonist Theodor Herlz bu konu hakkında şöyle diyor: Wilhelmstrasse’ nin gizli arşivleri, Hitler İmparatorluğu ile Yahudi Örgütleri arasında, Alman Yahudilerinin Filistin’ e göçlerini kolaylaştırmak amacıyla bir anlaşma imzaladığını ortaya koymaktadır.

2. Dünya Savaşı 1945 yılında bitmiştir. Bundan sadece 3 yıl sonra da İsrail Devleti 1948′ de kurulmuştur. Çok konuşulan bu konu hakkında fikir yürütüp kanaat sahibi olmak, bu bilgiler ışığında size kalıyor.

 

Elinize bir harita alıp bakınca üçgen şeklinde görülen bu bölgede, bu zamana kadar açıklanamayan birçok esrarengiz olay gerçekleşmiştir. Kaybolan gemi, uçak ve insanların sayısı tam olarak bilinmemektedir. Bu nedenle uzun bir dönem lanetli yer veya şeytanın üçgeni gibi isimlerle anılmıştır, hatta günümüzde de bu isimleri zaman zaman kullanmaktayız.

Bermuda üçgeni, Atlantik okyanusunun 500.000 mil karelik bir alanını kaplayan, Amerika’nın Atlantik okyanusuna açılan güneydoğu sahillerinde yer alan, kuşbakışı bakıldığında ise Miami, Bermuda ve Puerto Rico sınırları içerisinde kalan üçgen şeklinde bir alandır. Okyanusun bu kısmında yüzlerce gemi ve uçak enkazı bulunur. Son 100 sene içerisinde batan gemi, düşen uçak ve kaybolan insan sayısı 1000’lerle ifade ediliyor.

Bu bölgede suyun altında çok büyük mıknatıs maden kaynaklarının yer aldığı ve bu nedenle uçakların bu yoğun manyetik çekimden etkilenerek elektronik sistemlerinin bozulduğu, buna bağlı olarak da düştükleri söyleniyordu. Buna o kadar uzun seneler inanıldı ki, kimilerine göre başka bir açıklaması kesinlikle olamazdı. Fakat diğer taraftan biraz düşünürsek, eğer böyle birşey olsaydı gemiler niye batıyor? Yoksa bir gemiyi bile çekip yutabilecek kadar kuvvetli miydi bu manyetizma? Kesinlikle hayır. Eğer mıknatıs etkisi olsa ve zıt kutuplar prensibiyle gemi çekilse bile, su yüzünde duran bir gemiyi batıracak kadar güç üretebilmesi mümkün olmazdı. Ayrıca o bölgede yapılan ölçümler aşırı veya normalin üstünde bir manyetik alan olmadığını defalarca kanıtladı.

bermuda_seytan_ucgeni.jpgBölgede asıl şüphe uyandıran ise, insanların “denizde beyaz bir su oluşuyor” şeklinde ifade ettikleri sıradışı olaylardı. Bunun üzerine robot kameralı su araçlarıyla yapılan dalışlar sonucunda suyun tabanının bembeyaz bir örtüyle kaplı olduğu görüldü ve batan gemi ve uçak enkazlarının hepsi bulundu. Şu an en kuvvetli ihtimal olarak ortaya atılan güncel teoriye göre, bu tabaka denizin dibinde yer alan büyük doğalgaz kaynağından çıkan gazların suyun altında yüksek basınç ve düşük sıcaklığın etkisiyle katılaşıp beyaz hidrat parçacıkları haline gelmesi şeklinde açıklanıyor. Bu bölgeden aynı zamanda Gulf Stream adı verilen bir sıcak su akıntısı geçer. Suyun tabanındaki hidrat parçacıkları sıcak su akıntısıyla karşılaştıklarında eriyip su yüzüne doğru harekete geçerler. Bunun sonucunda binlerce metreküp doğalgaz suya karışmış olur ve suyun yoğunluğunu çok azaltırlar. O esnada bölgeden geçen bir gemi varsa, yoğunluk farkından dolayı suyun kaldırma kuvveti gemiyi taşıyamaz ve gemi batar. Sıcak su akıntısıyla beraber hidritlerin erimesi bittiğinde su yüzünde oluşan bu beyaz tabaka da yok olur ve gemi sanki az önce orada değilmiş gibi gözden tamamen kaybolur.

Aynı şekilde su yüzeyinden havaya dağılan gazlar, atmosferdeki havadan bile daha az yoğunluğa sahiptirler ve aynı sebepten yani yoğunluk farkından dolayı uçaklar hava tarafından yeterli sürtünmeyi alamayıp irtifa kaybederler ve doğalgaz moleküllerinin havadaki oksijeni tutmasından dolayı uçağın motorları yanma için gerekli oksijeni alamayıp dururlar.

Şeytan üçgeninde kaybolarak en fazla ünlenen olay “Flight 19” idi. Oysa aynı zamanda çok sayıda uçak kaybolmuştu. Bunlar ikinci dünya savaşında Amerikan donanmasına ait bombardıman uçaklarıydı. Grumman IBM Florida Avenger tipindeki beş uçak, 5 Aralık 1945 tarihinde saat 14.00 civarında Florida’daki Fort Lauderdale donanma üssünden ayrıldıktan sonra pilotlar uçuş koşullarının gayet iyi olduğunu bildirmişlerdi.

Fakat sonra Bermuda Şeytan Üçgeni’nde birden bire yok oldular. Flight 19 uçağından son haber alındığında büyük bir deniz uçağı arama çalışmaları için yola çıkmıştı ve beş bombardıman uçağının tahmini yerine varıldığında alınan bir sinyal bir müddet sonra aniden yok oldu. Aynı gün birkaç saat içinde altı uçağın kaybolmasından sonra tarihin en büyük arama çalışmaları başladı. Fakat uçaklara ait tek bir parça bile bulunamadı.

Bermuda üçgeninin sırrı çözülmüş fakat herşeyi henüz tam olarak bilinememektedir. İleriki yıllarda “Bermuda Şeytan Üçgeni” olarak bilinen bölgenin, halen yapılmakta olan araştırmaların ışığında herşeyinin öğrenileceğini düşünüyorum.

veya Maliki mezhebi (Arapça: المذهب المالكي veya المالكية) bir İslam dini fıkıh (İslam hukuku) mezhebi. Adını kurucusu olan İmam Malik’ten alır.

İmam Malik’in kendi usulüne göre şer’i delillerden çıkardığı hükümlere ve gösterdiği yola Maliki Mezhebi denir. Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara Maliki denir. Malikilik olarak da anılır. Maliki mezhebi, İmam Malik bin Enes’in görüşleri çerçevesinde ortaya çıkmış fıkhi bir yorumdur. Ehl-i sünnet’e bağlı dört büyük fıkıh mezhebinden birisidir. Maliki mezhebi İmam Malik’in içtihatlarına dayanır. Zaman içerisinde İmam-ı Malik’in talebeleri de onun rivayet ettikleri hadisleri ve görüşleri toplayarak benimsemiş ve sistemleşmiştir. Onun talebeleri de karşılaştıkları meselelerde onun metoduna uygun şekilde fetva verdiler. Böylece Maliki mezhebi ortaya çıktı.

Malikilik mezhebi; Fas, Cezayir, Tunus, Sudan gibi bazı Afrika ülkelerinde yayılarak varlığı günümüze kadar gelmiştir. Daha çok Berberiler’in yaşadığı bölgelerde ve Afrika’da yaygındır.

Şafiî mezhebi (Arapça: المذهب الشافعي) veya Şafiîlik, bir İslam dini fıkıh (İslam hukuku) mezhebi.[1]

İmam-ı Şafiî’nin (Hicri 150 (MS 767), Gazze – Hicri 204 (M.S. 820), Kahire) kendi usulüne göre şer’i delillerden çıkardığı hükümlere ve gösterdiği yola Şafiî Mezhebi denir. Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, âmellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara Şafiî denir. Şafiîlik olarak da anılır. Şafiî mezhebi dört Sünni fıkıh mezhebinden birisidir.

Şafiî mezhebi Malezya, Endonezya, Yemen ve Doğu Afrika’da yaygındır. Türkiye’de de Hanefîlik’ten sonraki yaygın Sünni mezheptir. Şafiî mezhebinin kurucusu İmam-ı Şafiî, Maliki ve Hanefi mezheplerinin usulleri yayılmaya başladığı ilk zamanlarda yetişti. Bu yüzden İmam-ı şafii mezheplerin yollarını izleme fırsatı buldu. Ve onlardan farklı bir usul takip etti. Fıkhın usulleri ile ilgili ilk eser olan “Er-Risale” isimli kitabı yazdı. Zaman içerisinde fakihler onun etrafında toplandılar ve onun geliştirdikleri usullere göre fetva verdiler.

Böylece Şafiî mezhebi doğdu.

Şafiî mezhebine bağlı bilginlerden bazıları

Hadis bilginlerinden İmam Nesâi, kelam (akaid) bilginlerinden Eşari, Maverdi, İmam Nevevi, İmam-ül-Haremeyn Abdülmelik bin Abdullah, Gazali, İbn Hacer, Kaffal-ı Kebir, İbni Subki, İmam-ı Suyuti v.b.

İmam Nesâi’nin “Sünen”i meşhurdur, Eşari, Ehl-i sünnetin itikaddaki iki imamından birisidir. Hocalarının zinciri İmam-ı Şafii’ye ulaşmaktadır.

Daha çok Hanefilik’in yaygın olduğu bölgelerde etkinlik gösteren Nakşibendi tarikat şeyhleri genellikle Şafii’dir: Halid Bağdadî, Abdullah Dağıstani gibi.

İmam-ı Malik

Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Maliki mezhebinin reisidir.

Adı, Malik bin Enes’dir. 90 (m. 709) senesinde Medine’de doğdu. 179 (m. 795)’de yine Medine’de vefat etti. Eshab-ı kiramdan olan dedesi Ebu Amr’dır.

Tebe-i tabiinden olan imam-ı Malik, ilim ve hadis rivayetiyle meşgul olan bir ailede ve çevrede yetişmiştir. Dedesi Malik, babası Enes ve amcası Süheyl, hadis rivayeti yapmışlardır. Yaşadığı muhit, Peygamber efendimizin yaşamış olduğu ve İslam’ın hükümlerinin vaaz edildiği ve çok ilim ehlinin bulunduğu Medine-i münevvere idi.

Önce Kur’an-ı kerimi ezberledi. Kendisinin isteği ve ailesinin yardım ve teşvikiyle ilim öğrenmeye başladı. Bu hususta kendisine en çok annesi ilgi göstermiştir. Annesine, ilim tahsiline gitmek istediğini söyleyince, ona en güzel elbiselerini giydirerek sarığını sarıp: “Şimdi git, oku, yaz” demiştir. Ayrıca oğluna zamanın meşhur âlimi Rabi’at’ur Rey’in yanına gitmesini, ondan ilim ve edep öğrenmesini söylemiştir. Bu teşvik üzerine Rabi’a bin Abdurrahman’ın derslerine devam edip, genç yaşta re’ye dayanan fıkıh ilmini öğrendi Diğer âlimlerin de derslerine devam etti ve bilhassa yanından hiç ayrılmadığı hocası Abdurrahman bin Hürmüz’ün derslerinden çok istifade etmiştir.

Bu hocası hakkında şöyle derdi:
“İbni Hürmüz’ün derslerine onüç sene devam ettim. Ondan öyle ilimler öğrendim ki, bunların bir kısmını hiç kimseye söyleyemiyorum. O, bid’at ehlini red bakımından ve insanların ihtilaf ettikleri şeyler hususunda onların en bilgilisi idi.”

İmam-ı Malik, muhitindeki bütün âlimlerden faydalanmış ve ilim uğrunda büyük fedakârlık göstermiştir. Bu hususta her türlü zorluğa katlanmış ve herşeyini harcamış, hatta tahsil uğruna evini dahi satmıştır. Kendisi şöyle demiştir: “Öğle vakti Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah’ın azatlısı olan Nafi’ye giderdim ve kapısında beklerdim. Nafi’, Hazret-i Ömer’den nakledilen ilimleri ve onun oğlu Abdullah’ın ilmini biliyordu. Güneşten ve şiddetli sıcaktan korunmak için hiç bir gölge bulamazdım. Nafi’, dışarı çıkınca edeple selam verirdim ve onu kırmadan arkasından içeri girip, “Abdullah bin Ömer şu meselelerde ne buyurmuştur?” diye sorardım. O da suallerimi cevaplandırırdı.”

İmam-ı Malik, Nafi’ vasıtasıyla Hazret-i Ömer’in ve oğlu Abdullah’ın ilimlerini öğrendi. Ayrıca İbni Şihab ez-Zühri’den ve Said bin el-Müseyyib gibi Tabiin’lerden ilim öğrenmiştir. Bu hocalarından da ders almak için üstün bir gayret ve edep gösterirdi.

İmam-ı Malik şöyle anlatmıştır:
“Bir bayram günüydü. Bayram namazını kıldıktan sonra, bugün İbni Şihab’ın boş vakti olur diyerek evine gidip kapısının önüne oturdum. Hizmetçisine kapıda kim var bak dediğini duydum, o da kumral yüzlü talebeniz var deyince, onu derhal içeri al demesi üzerine beni içeri aldılar.

Biraz bekledim, ibni Şihab yanıma gelip bana “Herhalde evine gitmeden buraya geldin, yemek yemedin değil mi?” dedi. Daha ben hayır demeden yemek hazırlanmasını emredince, “Yemeğe ihtiyacım yok” diye mukabelede bulundum. Bunun üzerine, öyleyse söyle bakalım ne istiyorsun dedi. Bana hadis-i şerif öğretmenizi istiyorum efendim deyince, yazı yazacak sahifelerini çıkar dedi. Ben de çıkardım ve bana kırk tane hadis-i şerif rivayet etti. Biraz daha rivayet etmesini isteyince, şimdilik bu kadar yeter” dedi.

İmam-ı Malik, Cafer-i Sadık hazretlerinden de ilim almış, onun sohbetinde bulunmuştur. Bu hususta kendisi şöyle anlatır:
“Cafer bin Muhammed’e giderdim, o çok yumuşak ve güler yüzlü idi. Yanında Resulullah anılınca yüzü sararırdı. Onun meclisine uzun zaman devam ettim. Her görüşümde ya namaz kılar ya oruçlu olur veya Kur’an-ı kerim okurdu. Abdestsiz hadis-i şerif rivayet etmezdi. Manasız sözleri hiç ağzına almazdı. O takva sahibi, zahid, abid ve âlimlerdendi. Yanına geldiğim zaman yaslandığı yastığını alır, mutlaka bana ikram ederdi.”

Bir gün hocası Ebu’z Zinad’a hadis rivayet ederken rastlamış ve halkasına katılmamıştır. Daha sonra hocası bizim halkamıza niçin oturmadın? diye sorunca şu cevabı vermiştir:
“Yer dardı, oturamadım. Peygamber efendimizin hadisini ayakta dinlemek, edepsizlik olur diye ayakta dinlemek istemedim.”

Netice itibariyle imam-ı Malik, ilmini imam-ı Zühri’ den, Yahya bin Said’den, Muhammed ibni Münkedir’den, Hişam bin Amr’dan, Zeyd ibni Eslem’den, Rabi’a bin Abdurrahman ve daha birçok büyük âlimlerden almıştır. Üçyüzü Tabiinden, altı yüzü de onların talebelerinden olmak üzere dokuzyüz hocadan hadis-i şerif aldı. Ayrıca; Eshab-ı kiramın büyüklerinden Hazret-i Ömer’in, Hazret-i Osman’ın, Abdullah bin Ömer’in, Abdurrahman bin Avf’ın, Zeyd bin Sabit’in fetvalarını ve vahyin gelişine şahit olan, Peygamber efendimizi görüp Onun hidayet nurundan aydınlanarak, Ondan öğrendiklerini nakleden diğer Eshabın fetvalarını ve kendisinin yetişemediği Tabiinin fetvalarını da öğrenmiştir. Akaide dair bilgileri ve diğer bütün ilimleri öğrenip, zamanının en büyük âlimlerinden olup; ictihad derecesine yükselmiştir.

Peygamber efendimiz; “Öyle bir zaman gelir ki, insanlar her tarafı ararlar, Medine’deki âlimden daha âlim bir kimse bulamazlar” buyurdu. Süfyan ve Abdullah ibni Ömer’in azatlısı olan Nafi ve Zühri, Medine’deki âlimden maksat imam-ı Malik’tir dediler. Bu hadis-i şerifte, onun geleceği ve üstünlüğü bildirilmiştir.

İmam-ı Malik hazretleri, tahsilini tamamlayıp ilimde yüksek dereceye ulaştıktan sonra ders vermeye, hadis rivayet etmeye ve fetva vermeye başladı. Bu işe başlamadan önce de zamanında bulunan büyük âlimlerle ve faziletli kimselerle istişare yapıp, onların da muvafakatını aldı.

Bu hususta kendisi şöyle demiştir:
“Her isteyen kimse hadis rivayet etmek ve fetva vermek için mescide oturamaz, ilim erbabı ve mescitte itibarı olan kişilerle istişare etmesi gerekir. Eğer onlar, kendisini bu işe ehil görürlerse o zaman oturup ders ve fetva verebilir. Ben, ilim sahiplerinden yetmiş kişi, benim bu işe ehil olduğuma şahitlik etmedikçe, mescide oturup ders ve fetva vermedim.”

Kendisinin ehil olduğuna dair yetmiş âlimin şahadetinden sonra ilk önce Peygamber efendimizin mescidinde ders vermeye başladı. Hazret-i Ömer’in oturduğu yere oturur ve Abdullah bin Mesudun oturduğu evde otururdu. Böylece onların yaşadığı yerde ve çevrede, bulunurdu. İmam-ı Malik de imam-ı a’zam gibi derslerini mescitte verirdi.

El-Vakıdi der ki:
“İmam-ı Malik mescide gelir, beş vakit namazda ve cenaze namazlarında bulunurdu. Hastaları ziyaret eder, gerekli işlerini görür, sonra mescide gidip otururdu. Bu sırada talebeleri etrafına toplanıp ders alırlardı. Daha sonra rahatsızlığı sebebiyle evinde ders vermeye başladı.”

İmam-ı Malik hazretlerinin hadis-i şerif dersleri ve vuku bulmuş meselelerle ilgili dersleri yani fetva işleri olmak üzere iki türlü ders meclisi vardı. Günlerinin bir kısmını hadis-i şerif öğretmeye, bir kısmını da sorulan meselelere fetva vermek için ayırırdı. Derslerini evinde vermeye başladıktan sonra evine ders için gelenlere sordururdu, eğer fetva için gelmişlerse dışarı çıkıp fetva verirdi. Sonra gidip gusleder, yeni elbiselerini giyer, sarığını sarar, güzel kokular sürünürdü. Kendisine bir de kürsü hazırlanırdı. Bundan sonra gayet güzel bir kıyafetle hoş kokular sürünmüş olarak, huşu’ içerisinde derse gelenlerin yanına çıkardı. Hadis-i şerif dersi bitinceye kadar öd ağacı yakılır, güzel bir koku yayılırdı.

Hac mevsimi hariç, diğer zamanda, Medinelilerden isteyen herkes onun dersine gelirdi. Dersleri tamamen evinde vermeye başlayınca, hac mevsiminde dersini dinlemek isteyen o kadar çok olurdu ki, gelenleri evi almazdı. Bunun için önce Medinelileri kabul eder, bunlara hadis rivayeti ve fetva verme işi bitince, sonra sırasıyla diğerlerini içeri alırdı. Hasen bin Rebi’ der ki: “Bir defasında imam-ı Malik’in kapısında idim, onun çağırıcısı önce Hicazlılar içeri girsinler diye çağırdı. Onlar çıkınca Şamlılar girsin diye çağırdı. Daha sonra Iraklılar girsin diye çağırdı. Yanına giren en son ben oldum.”

İmam-ı Malik hazretleri, derslerinde vakar ve ciddiyet sahibi olup, lüzumsuz sözlerden tamamen uzak kalırdı. Bu hususu, ilim tahsil edenler için de şart koşardı. Bir talebesi şöyle dediğini nakleder: “İlim tahsil edenlere vakarlı ciddi olmak ve geçmişlerin yolundan gitmek gerekir, ilim sahiplerinin, bilhassa ilmi müzakereler sırasında kendilerini mizahtan uzak tutmaları gerekir. Gülmemek ve sadece tebessüm etmek, âlimin uyması gereken adabdandır.”

Yine bir talebesi şöyle der: “İmam-ı Malik, bizimle oturduğu zaman sanki bizden biri gibi davranırdı. Konuşmalarımıza çok sade bir şekilde katılırdı. Hadis-i şerif okumaya ve anlatmaya başlayınca onun sözleri bize heybet verirdi, sanki o, bizi, biz de onu tanımıyorduk.”

İmam-ı Malik hazretleri elli sene müddetle ders ve fetva vermek suretiyle, insanların müşküllerini çözmüş ve kıymetli talebeler yetiştirmiştir. Onun talebelerinin her biri memleketlerinin müracaat edilen âlimleri ve rehberi olmuşlardır.

İmam-ı Malik hazretleri, Tefsir, Hadis ve Fıkıh ilminde büyük bir âlim idi. Tefsir ilminde, âyet-i kerimelerden binlerce dini hüküm çıkaran büyük bir müfessir ve müctehid idi. Tefsir ilminde “Garib-ül Kur’an” adlı bir eseri vardır. Bu eseri kendisinden Halid bin Abdurrahman el-Mahzumi rivayet etmiştir.
Hadis ilminde ise pek meşhur bir âlim ve muhaddistir. Amir bin Abdullah ibni Zübeyr bin Avvam, Nuaym bin Abdullah, Zeyd bin Eşlem, Nafi’ Mevla ibni Ömer, Seleme bin Dinar, Kadı Şüreyk bin Abdullah Nehai, Salih bin Keysan, İmam-ı Zühri, Safvan bin Selim ve daha çok sayıda hadis âliminden hadis-i şerif rivayet etmiştir. Görüşüp, hadis-i şerif rivayet ettiği âlimlerin sayısı dokuzyüz civarındadır. Hadis ilminde hüccet olduğuna dair ittifak vardır. Yazmış olduğu “Muvatta” adındaki hadis kitabı çok muteber ve kıymetli bir eserdir.

İmam-ı Malik hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler ayrıca Kütüb-i sitte denilen meşhur altı hadis kitabında yer almıştır.

Emevi devletinin parlak ve çöküş devrinde Abbasi devletinin kurulup geliştiği ve hakimiyeti elde ettiği bir devirde yaşayan İmam-ı Malik, çok hadiselere şahit olmuş, bozuk fırkalara karşı Ehl-i sünnet itikadını savunmuş, insanların doğru yola kavuşması hususunda büyük hizmetler yapmıştır. Hicaz’da hadis öğrenme, dini sualleri sorma ve fetva hususunda büyük bir müracaat mercii olan imam-ı Malik pek çok âlim yetiştirmiştir.

Zerkani, (Muvatta kitabını şerh ederken diyor ki, (imam-ı Malik, meşhur mezhep imamıdır. Yükseklerin yükseğidir. Aklı kâmil, fadlı aşikârdır. Resulullahın hadis-i şeriflerinin vârisidir. Allah’ın kullarına, Onun dinini yaydı. Dokuzyüz âlimle sohbet ve istifade etti. Kendisi yüz bin hadis-i şerif yazdı. Onyedi yaşında ders vermeye başladı. Dersinde bulunanlar, hocalarının derslerinde bulunanlardan çok idi. Hadis ve fıkıh öğrenmek için kapısına toplanırlardı. Kapıcı tutmak zorunda kaldı, önce talebesine, sonra halktan herkese izin verir, içeri girerlerdi. Helaya üç günde bir giderdi. “Helada çok bulunmaktan haya ediyorum” derdi. (Muvatta kitabını yazınca, kendi ihlasından şüphe etti. Kitabı suya koydu. “Eğer ıslanırsa, bu kitap bana lazım değildir” dedi. Hiçbir yeri ıslanmadı.

Abdurrahman bin Enes, hadis ilminde, şimdi yeryüzünde Malik’den daha emin kimse yoktur. Ondan daha akıllı bir şahıs görmedim. Süfyan-ı Sevri, hadiste imamdır. Fakat, sünnette imam değildir. Evza’i, sünnette imamdır. Fakat, hadiste imam değildir, imam-ı Malik, hadiste de, sünnette de imamdır derdi. Yahya bin Sa’id, imam-ı Malik, Allahü teâlânın kullarına yeryüzünde hüccetidir, derdi.

İmam-ı Şafii, “Hadis okunan yerde, Malik, gökteki yıldız gibidir, İlmi ezberlemekte, anlamakta ve korumakta, hiç kimse, Malik gibi olamadı. Malik ile Süfyan bin Uyeyne olmasalardı, Hicaz’da ilim kalmazdı” derdi.

Abdullah, babası Ahmed bin Hanbel’e sordu: Zühri’nin talebeleri arasında en kuvvetli hangisidir? Malik, her ilimde daha kuvvetlidir buyurdu. Abdullah ibni Vehb diyor ki, Malik ve Leys olmasalardı, hepimiz sapıtırdık. Evza’i, imam-ı Malik’in ismini işitince, o, âlimlerin âlimi, Medine’nin en büyük âlimi ve Haremeyn’in müftisidir derdi.

Süfyan bin Uyeyne, imam-ı Malik’in vefatını işitince, “Yeryüzünde bir benzeri kalmadı. Dünyanın imamı idi. Hicazın âlimi idi. Zamanının hücceti idi. Ümmet-i Muhammedin güneşi idi. Onun yolunda bulunalım” dedi.

Mus’ab diyor ki, babam, Abdullah bin Zübeyr’den işittim; Malik ile Mescid-i nebevi’de idik. Biri gelip, Ebu Abdullah Malik hanginizdir dedi. Gösterdik. Yanına gidip selam verdi. Boynuna sarılıp, alnından öptü. Rüyada Resulullahı burada oturuyor gördüm. (Malik’i çağır) buyurdu. Sen geldin. Titriyordun. (Rahat ol ya Eba Abdullah! Otur, göğsünü aç) buyurdu. Açınca her yere güzel kokular yayıldı dedi. İmam-ı Malik ağladı ve rüyanın tabiri ilimdir dedi.

İmam-ı Şafii ile imam-ı Ahmed bin Hanbel, imam-ı Malik’in sohbetinde bulunmuşlardır. Onun ilminden çok istifade etmişlerdir. Bunların, imam-ı Malik’in talebesinden olması, onun şeref ve üstünlüğüne kâfidir, en büyük vesikadır.

Kendisinden daha bir çok kimseler ilim öğrenip, herbiri memleketlerinin âlimi ve insanların rehberi olmuştur. Bunlardan bazıları şu zatlardır; Muhammed bin ibrahim bin Dinar, Ebu Haşim ve Abdulaziz bin Ebi Hazım. Bunların her biri dinde ehli ictihad sahibi idiler. Osman bin Hakem, Abdurrahman ibni Halid, Muin bin İsa, Yahya bin Yahya, Abdullah bin Mesleme-i Ka’buni, Abdullah bin Vehb… gibi daha nice talebesi vardır. Bütün bunlar, hadis ilminde mümtaz âlim olan imam-ı Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Ahmed ibni Hanbel, Yahya ibni Main ve diğer hadis âlimlerinin üstadlarıdır. Celaleddin Süyuti, imam-ı Malik’den hadis rivayet eden 993 zatın isimlerini elifba sırasıyla (Kitabü tezyinil memalik bi menakıbıs Seyyid İmam Malik) adlı kitabında yazmıştır.

İmam-ı Malik hazretleri, herhangi bir dini meselenin hükmünü tayin için, Kur’an-ı kerime, hadis-i şeriflere, ümmetin icmaına ve lüzum olduğunda kıyasa müracaat ederdi.

İmam-ı Malik’in bu usullere göre ictihad ederek çıkardığı hükümlere, rivayet yolu veya Hicaz âlimlerinin yolu denir ki, bu yolun imamı, imam-ı Malik’dir. O, ictihadlarıyla müslümanların işlerinde ve amellerinde uyacakları bir yol gösterdi, bu yola Maliki Mezhebi denilmiştir. Ehl-i sünnet itikadından olan müslümanlardan, amellerini, yani ibadet ve işlerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Maliki” denir.

İmam-ı Malik hazretlerinin menkıbelerinden ve sözlerinden bir kısmı şunlardır:

İmam-ı Şafii buyuruyor ki:
“Âlimler anıldığı zaman imam-ı Malik onlar arasında parlak bir yıldız gibidir. Benim üzerimde minneti ve ihsanı ondan çok olanı yoktur.”

Medine Valisi, imam-ı Malik’ten, bir ictihadından vaz geçmesini istedi. Kabul etmeyince, kırbaçla vurdurdu. Her vuruşta, “Ya Rabbi, onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar” diyordu. Nihayet bayılıp düştü. Sonra ayılınca da: “Şahit olunuz, ben hakkımı beni döğenlere helal ettim” dedi. Halife, valinin cezalandırılması için kendisinden izin isteyince ona: “Hayır, ben onu affettim” buyurdu.

Hazret-i İmam, ilim bakımından ne kadar yüksek ise, ahlak, zühd, takva ve kerem bakımından da öyle yüksek idi. İmam-ı Malik, ilimde ve dinde çok edepliydi. Din bilgisine hürmet ve tazimi şaşılacak derecede fazlaydı.

Ebu Abdullah Mevla’l-Leyseyn şöyle anlatmıştır:
“Rüyamda, Resulullahı gördüm. Mescitte ayakta duruyordu, insanlar da etrafını sarmıştı. İmam-ı Malik de önünde duruyordu. Resulullahın önünde misk dolu bir kap vardı. O miskten avuç avuç alıp, İmam-ı Malik’e veriyordu. O da insanlara dağıtıyordu.” Bunu Ebu Abdullah’dan nakleden Matraf; “Bu rüyayı imam-ı Malik’in ilimdeki üstünlüğüne ve sünnet-i seniyyeye bağlılığına yordum” demiştir.

Zehebi, (Tabakatül Huffaz) kitabında İmam-ı Malik’i şöyle anlatır:
“Uzun bir ömür, yüksek bir mertebe, parlak bir zihin, çok geniş bir ilim, keskin anlayış, sahih rivayet, diyanet, adalet, sünnet-i seniyyeye tâbi, fıkıhta, fetvada kaidelerin sıhhatinde önde gelen bir zat idi. Fetva vermede aceleciliği sevmez, çok kere “Bilmiyorum” derdi. Ve “İlim kalkanı bilmiyorum demektir” buyururdu.

Bir gün Halife Harun Reşid dedi ki:
“Ya İmam senin kitaplarını çoğaltıp, her yere göndereceğim. Herkesin senin mezhebine uymasını emredeceğim.”

İmam-ı Malik hazretleri buyurdu ki:
“Ya halife, hadis-i şerifte; “Ümmetimin âlimlerinin farklı ictihadları rahmettir” buyuruluyor. Bu farklı ictihadlar Allahü teâlânın rahmetidir. Hepsi hidayet üzeredir. Müslümanları bu rahmetten mahrum bırakmak yanlıştır.” Bunun üzerine halife bu arzusundan vazgeçti.

Harun Reşid, imam-ı Malik hazretlerinden her gün evine gelip, oğlu Emin ile Memuna ders vermesini istedi. İmam-ı Malik hazretleri Halifeye buyurdu ki:
“Ya halife, uygun olanı çocuklarınızın bizim eve gelip gitmesidir. Allahü teâlâ, sizi daha aziz etsin! İlmi aziz ederseniz aziz olursunuz; zelil ederseniz zelil olursunuz, İlim bir kimsenin yanına gitmez, o ilmin yanına gelir.” Bunun üzerine halife, imam-ı Malik’ten özür diledi ve her gün çocuklarını İmama göndererek ders aldırttı.

Malik bin Enes hazretleri ilmiyle amel eden yüksek bir veliydi. Buyurdu ki: “İlim öğrenmek isteyen kimsenin vakarlı ve Allahü teâlâdan korkması lazımdır. İlim, çok rivayet etmek değildir. İlim bir nurdur. Allahü teâlâ bu nuru sevdiği mümin kullarının kalbine koyar.” Bir defasında da; “Eğer elimde imkan olsaydı, Kur’an-ı kerimi kısa aklıyla, kendi görüşüne göre tefsir edenin boynunu vururdum” buyurdu.

İnsanlara hayırlı ve güzel işler yapmalarını tavsiye ederdi. “Kendisine hayrı olmayan kimsenin başkasına hayrı olmaz. İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz” buyurarak, Peygamber efendimizin; (Kişinin malayaniyi (faydasız şeyleri) terk etmesi, müslümanlığının güzelliğindendir) hadis-i şerifini rivayet ederdi. İnsanların her sözünün kendisinin leh ve aleyhinde olduğunu bildirerek Peygamber efendimizin; (Bir kişi bir söz söyler de o sözden dolayı Cehennem ateşine düşeceği hatırına gelmez. Bir kimse de bir söz söyler, bu sözden dolayı Allahü teâlânın kendisini Cennete koyacağı aklına gelmez) hadis-i şerifini rivayet ederdi.

Müslümanlar arasında Allahü teâlânın rızasına uygun sevgi ve muhabbetin bulunmasının gerektiğini bildirerek; (Müsafeha ediniz, aranızdaki kin gider. Birbirinize hediye veriniz ki, sevişirsiniz ve aranızdaki düşmanlık gider) hadis-i şerifini naklederdi.

Kibirli ve kendini beğenen kimselerden hoşlanmazdı. “Bir kimse kendini övmeye başlarsa, değeri düşer” buyururdu.

İmam-ı Malik hazretlerinin Peygamber efendimize karşı olan sevgi, saygı ve edebi sınırsızdı. Resulullah efendimizin ismi anıldığı zaman, rengi değişir, yüzü sararırdı. Bu durum orada bulunanlara ağır gelirdi. Bir gün ona bu husus söylenince, buyurdu ki: “Eğer siz benim gördüğümü görseydiniz, bu hâlimi hoş karşılardınız. Ben, Muhammed bin Münkedir’i gördüm. O hâfızların efendisi idi. Ona ne zaman bir hadis-i şerif sorulsa ağlamaya başlardı. Cafer bin Muhammed, güler yüzlü bir zattı. Yanında Resulullah anıldığı zaman yüzü sararırdı. O, Resulullahtan bahsettiği zaman mutlaka abdestli olurdu.”

İmam-ı Malik hazretlerinin Medine-i münevverede hayvana bindiği görülmemiştir.
“Resulullah efendimizin mübarek kabrinin bulunduğu bir yerde hayvan üzerinde nasıl gezebilirim” buyururdu.

İmam-ı Malik hazretleri insanlara hadis-i şerif okuttuğu sırada bir hadis-i şerifi rivayet edeceği zaman abdest alır, sarığını ve elbisesini giyer, sakalını tarar, iki rekat namaz kılar, güzel kokular sürünür, her haliyle bedenini süsler, sonra meclisin baş tarafına vakarlı bir şekilde otururdu. Başını önüne eğerdi ve hadis-i şerifi okurdu. Ona böyle yapmasının sebebi sorulunca; “Resulullahın hadis-i şerifine saygı göstermek için böyle yapıyorum. Eğer âlimler ilme karşı böyle saygı gösterirlerse, Allahü teâlâ da insanlar yanında onların derecesini yükseltir ve devlet adamlarının kalbinde heybetli ve vakarlı kılar. Ey ilim talep etmek isteyen kimse! Sen de ilme saygı göster. Kim ilme tevazu gösterirse, Allahü teâlâ onu yükseltir. Çünkü kim Allahü teâlâ için tevazu ederse, Allahü teâlâ onun derecesini yükseltir” buyurdu.

Malik bin Enes hazretleri, kendisinden nasihat isteyen zeki ve anlayışlı bir kimseye; “Allahü teâlâdan kork. Allahü teâlânın sana lutfettiği nuru günah işlemek suretiyle söndürme” buyurdu.

Bir kimse gelip imam-ı Malik hazretlerinden bâtın (kalb) ilimleriyle ilgili bilgi sordu. İmam-ı Malik hazretleri bu kimsenin sualini hoş karşılamadı ve ona; “Bâtın ilmi zahir ilmini öğrendikten sonra öğrenilir. Zahiri ilimleri öğrenip onunla amel eden kimseye Allahü teâlâ bâtın ilmini açar. Bâtın ilmi ancak kalbin açık olup nurlanması ile elde edilir” buyurup, suali soran şahsa dönüp; “Sen açık ve zahir olan şeylere sarıl. Bilinmeyen yollara girmekten sakın. Bildiklerinle amel et. Bilmediklerini, anlayamadığın şeyleri bırak” buyurdu.

İmam-ı Malik hazretleri devlet adamlarına gerekli nasihatte bulunur, hatalarını söylemekten çekinmezdi. Ancak hiçbir suretle kimseyi devlete karşı ayaklanmaya teşvik etmezdi. Fitne ve fesada asla razı olmazdı. Derslerinde fitne ve fesadın karşısında olduğunu her vesileyle anlattı. İmam-ı Malik hazretleri halifelerle, idarecilerle münasebetini kesmedi. Onlara vaaz ve nasihatlerde bulunup, hayır tavsiye etti. Âlimleri de halifeleri ve idarecileri doğru yolu anlatmaları için teşvik etti. Onlara buyurdu ki: “Allahü teâlânın, kalbine ilim ve fıkıh koyduğu her müslümana ve her kişiye, elinde kuvvet olan idarecilerin yanına gelip onlara hayrı tavsiye etmesi, onları kötülükten sakındırması borçtur. Çünkü onlara bu vazifenin yapılmasıyla dünyanın yüzü değişir ve faziletli bir dünya doğar.”

Talebelerinden biri ona; “İnsanlar sizin devlet adamlarıyla çok sık görüştüğünüzü söylüyorlar, size yakıştıramıyorlar” deyince, imam-ı Malik hazretleri; “Bunu bilerek yapıyorum. Çünkü bunu yapmasam layık olmayan biriyle görüşür, işleri ona danışırlar. Eğer onlarla gidip görüşmesem, bu şehirde Peygamber efendimizin sünnetlerinden işlenip, tutulan kalmaz” buyurdu.

Medine-i münevveredeki Mescid-i Nebide hadis-i şerif rivayet ediyordu. Bu mecliste halife Harun-ür-Reşid de vardı. İmam-ı Malik hazretleri; (Âlim ilmini umumdan başkasına tahsis eylese, o ilimden umum ve havas (seçilmişler) istifade edemez) hadis-i şerifini rivayet etti. Harun-ür-Reşid insanlar arasında bu hadis-i şerifi yüksek sesle söyledi. Bunun üzerine hadis-i şerif okumak ve öğrenmek isteyenler, mescide koştular. Mescid tamamen doldu. İmam-ı Malik hazretleri; (Allah için tevazu edeni, Allahü teâlâ yükseltir) hadis-i şerifini rivayet etti. Harun-ür-Reşid oturduğu yüksek yerden indi. Hadis-i şerif dinleyen talebe ile beraber oturdu, sonra kitabı okudu.

Buyururdu ki;
“İnsan kendisi için hayır işlemez, kendisine iyilik yapmazsa, insanlar da ona hayır ve iyilik yapmaz.”

“Mescide giren münafıklar, kafesteki serçe kuşlarına benzer. Kafesin kapısı açılır açılmaz uçarlar, kaçarlar.”

“Kendisine hayrı olmayan kimsenin, başkasına hayrı olmaz.”

Eserleri:
“Muvatta”
adındaki hadis kitabı çok kıymetlidir. Muvatta’yı kırk senede meydana getirmiştir. Çok âlimler bunu şerh etmiştir. Bu şerhlerinin en meşhuru “el-Müdevvene” adlı eserdir. Bu kitap, hadis-i şerifleri fıkıh konularına göre içine almış olup, yazılan ilk hadis kitabıdır. Bu kitapta ayrıca imam-ı Malik’in ictihad ettiği fıkhi mevzular da bulunmaktadır. Çeşitli tarihlerde basılmıştır. Biri, Yahya bin el-Leysi’nin rivayeti; diğeri de imam-ı a’zamın talebesi Muhammed Şeybani tarafından yapılan iki rivayeti vardır. Bu eserinden başka Abdullah bin Abdülhakim Mısri tarafından rivayet edilen “Kitab-üs-sünen” adlı fıkha dair bir eseri, kadere, kazai hükümlere dair ve fetvalarını bildiren “Risale fil fetva” gibi eserleri vardır.

Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Hanbeli mezhebinin reisidir.

164 (m. 781) senesinde Bağdat’ta doğdu. 241 (m. 855)’de Bağdat’ta vefat etti. Aslen Basralıdır. Babasının ismi Muhammed bin Hanbel’dir.

Babası daha o çok küçük yaşta iken vefat etmiştir. Onun yetişmesi ile annesi ilgilenmiştir. Küçük yaşta iken ilim tahsiline başlamıştı. Bu sırada Bağdat önemli bir ilim merkezi idi. Burada hadis âlimleri, kıraat âlimleri, tasavvufta yetişmiş büyük zatlar ve diğer ilimlerde yetişmiş kıymetli âlimler bulunuyordu. Önce Kur’an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra lügat, hadis, fıkıh, Sahabi ve Tabiin rivayetlerini öğrendi.

Emsali arasında ciddiyeti, takvası, sabrı, metanet ve tahammülü ile meşhur olmuştur. Bu hali, henüz 15-16 yaşlarında iken temas kurduğu âlimlerin dikkatini çekmiştir. Heysem bin Cemil onun hakkında, daha o sırada şöyle demiştir: “Bu çocuk yaşarsa, zamanındakilerin ilimde hücceti (rehberi) olacaktır.”

İlk önce imam-ı a’zam hazretlerinin talebesi olan imam-ı Ebu Yusuf’tan fıkıh ve hadis ilminde ders almıştır. Bundan sonra da üç sene Huşeym’in derslerine devam etmiş, ondan hadis-i şerif dinlemiştir. Bundan başka Bağdat’ta bulunan meşhur âlimlerden de ders aldı.

Bundan sonra ilim tahsili için seyahatlere başladı. Basra, Küfe, Mekke-i mükerreme, Medine-i münevvere, Şam ve el-Cezire’ye giderek hadis ilmini öğrendi. Hadis ravilerini bizzat görerek, onlardan hadis-i şerif dinledi. Basra ve Hicaz’a beşer defa seyahat yapmıştır. Mekke-i mükerreme ve Bağdat’ta, İmam-ı Şafii hazretlerinden ilim öğrenmiştir.

İmam-ı Ahmed, ilim öğrenmek için pek çok İslam beldesini dolaştı ve bu uğurda pek çok meşakkate katlandı. Kitap çantalarını sırtında taşırdı. Bir seferinde onu tanıyan biri ezberlediği hadis-i şerifin ve yazdığı notlarının çokluğunu görerek: “Bir Kufe’ye, bir Basra’ya gidiyorsun! Ne zamana kadar böyle devam edeceksin?” deyince, Ahmed bin Hanbel hazretleri “Hokka ve kalem ile mezara kadar…” diyerek cevap vermiştir.

İmam-ı Ahmed’in kuvvetli hafızasının yanında dikkati çeken bir vasfı da, işittiği bütün hadis-i şerifleri yazmaya çok önem vermesiydi.

İmam-ı Ahmed, din ilimlerini öğrenip, bilhassa tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde yüksek seviyeye ulaşmıştır. Zamanında yaşayan, Zünnuni Mısri, Bişr-i Hafi, Sırri-yi Sekati, Maruf-ı Kerhi gibi birçok büyük evliya ile de görüşmüş, onlarla sohbet etmiştir. Yezid bin Harun, Cerir ibni Abdülhamid, Velid bin Müslim, Veki’ bin Cerrah, imam-ı Ebu Yusuf, İbrahim bin Sad, Yahya bin Said Kettan, Süfyan bin Uyeyne, fıkıh ilminde hocası Muhammed bin idris Şafii, Abdürrezzak bin Hemmam’dan ve daha nice âlimlerden ilim okudu. Sonra tekrar Bağdat’a döndü. Bundan sonra ilmini yayıp, insanlara çok faydalı oldu.

Ahmed bin Hanbel hazretleri, daha önceki yıllarda fetvalar vermekle beraber, ders ve fetva verme işine, kırk yaşında başlamıştır. Bundan sonra hadis rivayetinde ve fetvada başvurulan önemli bir kaynak olmuştur. Çünkü o, ilmi ve üstün ahlakı ile çok sevilip, meşhur olmuştur.

İki çeşit ders halkası (meclisi) vardı. Biri, talebelerine verdiği muntazam dersler, diğeri, hem talebelerinin, hem de halktan isteyenlerin katıldığı dersler idi. Onun ilim meclisine pek çok kimse katılırdı. Bazı rivayetlere göre, dersini dinleyenlerin sayısı beş bini bulmuştur. İmam-ı Ahmed hazretlerinden ders alıp, ilim öğrenen talebenin çokluğu, ondan hadis-i şerif rivayet edenlerin ve fıkhi meseleler nakledenlerin pek çok sayıda olmasından da anlaşılmaktadır. Onun meclisine gelip, derslerini dinleyenlerin bir kısmı, sadece ondaki üstün hallere ve yüksek ahlaka hayran kaldığı için sohbetine katılmıştır. Böylece bir kısmı hem ilmini hem ahlakını alırken, bir kısmı da onun yaşayışına göre yaşamak, onu tanımak, ahlak ve edep hususunda yaptığı vaaz ve nasihatten istifade etmek için huzuruna geliyordu.

İmam-ı Ahmed hazretlerinin meclisinde, derslerinde vakar, ciddiyet, tevazu ve gönül huzuru hakim idi. Dinleyenlere ve katılanlara saadet vesilesi olan derslerini, ikindiden sonra Bağdat’ta büyük bir mescitte verirdi.

Ders meclisine daima kitaplarıyla, yazıp kaydettikleri ile çıkardı. Çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmasına rağmen, hadis-i şerif rivayet ederken, yanındaki yazdıklarına bakardı. Kitabından okur, talebelere yazdırırdı. Derslerinde hadis-i şerif rivayetinden başka, bir de fıkhi meseleler hakkında verdiği cevaplar yer almakta idi. Ondan ders alıp, ilimde yetişenlerin sayısı 900 civarındadır.

İlimdeki üstünlüğü
İmam-ı Ahmed hazretleri, hadis ilminde zamanın en büyük âlimidir. Üçyüzbinden fazla hadis-i şerifi senetleriyle birlikte ezbere bilirdi. Kendisinden pek çok âlim, hadis-i şerif nakletmişlerdir. İlim ve amelde öncü, Ehl-i sünnet olan dört imamın dördüncüsü idi.

İmam-ı Şafii hazretleri buyurdu ki:
“Bağdat’tan ayrıldığım zaman, orada Ahmed bin Hanbel’den daha âlim, daha fakih, haramlardan ve şüphelilerden kaçan kimseyi bırakmadım.”

Ebu Davud Sicistani şöyle demiştir:
“İki yüz meşhur âlimle karşılaştım. Ahmed bin Hanbel gibisini görmedim. O hiç bir hususta insanların daldığı dünya işlerine dalmazdı. Ancak ilimden bahis açılınca konuşurdu.”

Ebu Zür’a da, “İlmin her dalında Ahmed bin Hanbel’in bir benzerini görmedim. Onun ilimde ulaştığı dereceye, başkası ulaşamamıştır” demiştir.

Menha bin Yahya da şöyle demiştir:
“Ahmed bin Hanbel, her hayrı kendisinde toplamıştı. Çok âlim gördüm, fakat ilimde, vera’da ve zühdde, onun gibi üstün birine rastlamadım.”

İmam-ı Ahmed hazretleri büyük bir müfessir, yüksek bir muhaddistir. Tefsiri yüzyirmi bin hadis-i şeriften meydana gelmiştir. Eserleri, müfessirler için birer feyz kaynağıdır. Bunun için kendisi “Üstad-ül müfessirin” unvanıyla anılır. Birçok muhaddis yetiştirmiştir.

Yaşadığı devir, yazılan hadis-i şeriflerin toplandığı bir devirdi. Bu devirde yetişen hadis âlimlerinin en meşhurudur. Bütün hadis-i şerifleri okudu, inceledi. Otuz bin hadis-i şerifi içine alan “Müsned” adlı eserini yazdı.

Rebi’ bin Süleyman, imam-ı Şafii’nin şöyle buyurduğunu nakletmiştir:
“Ahmed bin Hanbel, sekiz şeyde imamdır; hadis ilminde, fıkıh ilminde, Kur’an ilminde, lügat ilminde, fakrda, zühdde, vera’da, tasavvufta ve sünnette.”

Bağdat’ta mutezile fırkasına mensup olanlar, Kur’an-ı kerim mahluktur diyerek, bu yanlış itikadlarına Abbasi halifesi Memunu da inandırdılar. Bunu kabul etmesi için, Ahmed bin Hanbel hazretlerini de zorlayıp, Memun vasıtasıyla bu hususta baskı ve çok işkence yaptılar ve 28 ay hapsettiler. Bütün bu baskı ve işkencelere rağmen, o, ”Kur’an-ı kerim, Allahü teâlânın kelamıdır. Mahluk değildir” diyerek, Ehl-i sünnet itikadını bildirdi. Mutasımın halifeliği sırasında da çok baskı ve işkencelere maruz kaldı, el-Mütevekkil halife olunca, mutezile fırkası mensuplarını saraydan uzaklaştırdı. Fıkıh ve hadis âlimlerine hürmet ve yakınlık gösterdi. Böylece imam-ı Ahmed hazretleri, yapılan baskı ve işkenceden kurtuldu. Yaptığı hizmetlerle, zamanındaki ve sonraki asırlardaki insanlara rehber oldu.

İslamiyet’te, Ehl-i sünnet itikadı üzere olan, dört hak mezhepten biri de, Hanbeli mezhebidir. Ahmed bin Hanbel hazretleri bu mezhebin imamıdır. O, ictihadlarıyla müslümanların Allahü teâlânın rızasına kavuşmaları için, amellerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun gösterdiği bu yola “Hanbeli mezhebi” ve Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Hanbeli” denir.

İmam-ı Ahmed hazretlerinin talebelerinin ve kendisine sual soranların müşküllerini hallederken ortaya koyduğu ve takip ettiği usuller, Hanbeli mezhebinin temel kaideleri olmuştur. İmam-ı Ahmed hazretleri, dini müşküllerin hallinde sırasıyla şu kaynaklara, baş vurmuştur:

1- Kitap ve Sünnet: Bütün müctehidler gibi Ahmed bin Hanbel hazretleri de bir işin nasıl yapılacağını Kur’an-ı kerimde açık olarak bulamazsa, hadis-i şeriflere bakar, bunlarda bulunursa ona göre hüküm verirdi.

2- İcma ve Sahabe Kavli: Hadis-i şeriflerde de açıkça bulamadığı bir iş için, icma var ise, öyle yapılmasını bildirirdi. İcma, Eshab-ı kiramın hepsinin aynı suretle yapması veya söylemesi demektir. İcmaya sözbirliği de denir. Eshab-ı kiramdan sonra gelen Tabiinin de icmasını delil, senet kabul etmiştir. Sahabe kavli (sözü, ictihadı) bulunan bir meselede, kendi ictihadına göre hüküm vermezdi. Sahabenin sözüne göre hüküm verirdi. Hatta, sahabe sözü bulamadığı hususlarda, Tabiinin büyüklerinden olan müctehidlerin ictihadını, kendi re’yine tercih ederdi.

3- Bir mesele hakkında, Sahabe veya Tabiine ait bir re’y (ictihad) bulamazsa, zayıf ve mürsel hadislerle amel eder, ona göre hüküm verirdi. Zayıf hadisin de, sahih hadisin bir çeşidi olduğunu göz önünde tutardı.

4- Kıyas: Hadis-i şeriflerin birbirini kuvvetlendirmesine bakarak kendine has bir usulle ictihadda bulunurdu.

Hanbeli mezhebinde birçok âlimler yetişmiştir. Bu âlimlerin başında imam-ı Ahmed hazretlerinin kendi oğulları Salih ve Abdullah gelmektedir. Ebu Bekir el-Esrem, Abdülmelik el-Meymuni, Ebu Bekir el-Merkezi, Harb bin İsmail, İbrahim bin İshak el-Harbi gibi âlimler, imam-ı Ahmedin bizzat kendisinden fıkıh ilmini öğrenmişlerdir. Bu mezhebin esasını yaymak hususunda üstün gayret gösteren âlimlerden biri de Ebu Bekir el-Hallal’dır. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretleri de, Hanbeli mezhebinin esaslarını yayan âlimlerdendir.

İmam-ı Ahmed’in (El-Müsned)’i en meşhur eseridir. Oğlu Salih, çeşitli kimselere yazdığı (Mektuplar)’la babasının mezhebini yaymıştır. Seyyid Abdülkadir Geylani hazretlerinin, “Fütuhul-Gayb” ve “Gunyetüt-talibin” kitapları ile Abdurrahman el-Ceziri’nin “Kitab-ül-Fıkhı alel-Mezahibil-Erbaa”sında, bu mezhebin esasları en geniş şekilde açıklanmaktadır. “el-Mugni”, “el Ikna”, “Bülugul-Emani” adındaki eserler de Hanbeli fıkhı üzere yazılmıştır.

Menkıbeleri ve methi
Yahya bin Main şöyle demiştir:
“Ahmed bin Hanbel gibi bir zat daha görmedim. Elli sene onunla sohbet ettim. Kendinde bulunan üstünlüklerden hiç biriyle asla kendini methetmedi.”

Oğlu Abdullah: “Babam her gece Kur’ an-ı kerimin yedide birini okur, her yedi günde bir hatim ederdi. Yatsı namazını kıldıktan sonra biraz istirahat eder, sonra kalkıp sabaha kadar ibadet ve taatla meşgul olurdu. Giydiği elbiseyi en ucuz kumaştan yaptırırdı. Çok kere az şey yer, “Ölecek olan kimse için, bunlar çok bile” derdi demiştir.

Gece namazını hiç bırakmazdı. Halka daima kolaylık yollarını gösterir, ağır vazifeleri yüklemezdi. Acıktığı zaman bir şey bulamazsa, kimseyi rahatsız etmez, bir şey istemezdi. Çoğu zaman ekmeğine sirke katık olurdu. Yolda yürürken, hızlı adımlarla yürürdü. Onu daha çok, mescitte, cenaze namazında ve hasta ziyaretinde görürlerdi. Beş haccın üçüne yürüyerek gitti.

Seleme bin Şebib’den şöyle nakledilmiştir:
“Bir gün Ahmed bin Hanbel’in huzurunda oturuyor idik, içeriye bir zat girip, “Ahmed bin Hanbel kimdir?” dedi. Biz susup bekledik. “Ahmed bin Hanbel benim, ne istiyorsun?” dedi. Gelen zat dedi ki, “Dörtyüz fersah uzaktan geliyorum. Cuma gecesi uyumuştum. Rüyamda biri gelip, bana Ahmed bin Hanbel’i biliyor musun dedi. Hayır tanımıyorum dedim. Bağdat’a git, onu sor ve bulunca, Hızır aleyhisselam sana selam söyledi de. Semavattaki melekler ondan razıdır. Çünkü o, nefsine asla uymadı, Allahü teâlâya itaat hususunda çok sabırlı davrandı” dedi. Ahmed bin Hanbel “Maşaallah, la havle vela kuvvete illa billah” dedi. Sonra o zata, “Başka bir söyleyeceğin ve ihtiyacın var mı?” dedi. “Hayır sadece bunun için geldim” dedi ve o gün Bağdat’tan ayrıldı.

Nadr bin Ali şöyle demiştir:
“Ahmed bin Hanbel’in işi, hep ahiret ile ilgili idi. Dünya menfaatleri ona yöneldi, fakat o kabul etmeyip, geri çevirdi.”

İmam-ı Ahmed hazretlerinin, yevmiye ile çalışan bir işçisi vardı. Akşam talebesine, bu işçiye ücretinden fazla ver, dedi. Talebe, ücretinden fazla para verdi, işçi almadı ve gitti. Hazret-i İmam, arkasından yetiş, şimdi alır, dedi. Dediği gibi, işçi parayı aldı. Hazret-i imama sebebi sual edildiğinde buyurdu ki: “O zaman böyle bir şey aklından geçiyordu… Şimdi ise bu düşünce onda yok oldu. Alması tevekkülünü bozmayacağı için aldı.”

Tevekkül nedir diye sual ettiler, buyurdu ki, rızkın Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır.

Taberani hazretleri şöyle nakleder:
Zamanın meşhur bir falcısı vardı. Fal baktırmak isteyenler her taraftan gelir kendisini bulurlardı. Bu şahıs falcılığı meslek haline getirmişti. Daha sonra hastalandı. Yirmi sene iyileşemedi. Biri ziyaretine gelmişti. Halini görünce “Senin iyileşmenin tek yolu var, o da zamanımızın en büyük âlimlerinden ve evliyasından biri olan Ahmed bin Hanbel hazretlerinin dua etmesidir” dedi. Bu falcı da annesini gönderip, dua etmesini istedi. Annesi evine varınca dedi ki: “Oğlum yirmi senedir hasta yatmaktadır. Bunun iyileşmesi için sizden dua istemeye geldim.” “Herkes iyileşmek için oğluna gelirdi. Senin oğlun da, herşeyi bildiğini zannederdi. Kendi hastalığını tedavi etmeyip de, seni bana mı gönderdi?” dedi. Kadının çok ısrarı karşısında dayanamayıp, falcılığı bırakması şartıyla dua edeceğini söyledi. Hazret-i imamın bu sözü üzerine falcılığı bıraktı. Tevbe istigfar etti ve sıhhate kavuştu.

Ahmed bin Hanbel vefat ederken eliyle işaret edip, hayır olmaz dedi. Oğlu, babacığım bu ne haldir? dedi. “Şeytan, benim elimde can ver diyor, ben de “Hayır olmaz! hayır olmaz!” diyorum” dedi. “Bir nefes kalıncaya kadar tehlike vardır. Şeytanın aldatmasından emin olmak yoktur” buyurdu. Vefat haberi, bütün Bağdat halkını ağlattı. Cenaze namazını kılmak üzere çevreden gelenlerle birlikte, binlerce insan toplanmıştı. Bağdatlılar evlerinin kapısını açıp, cenaze namazı için abdest almak isteyen gelsin, diye bağırdılar. Cenaze namazı kılınınca, kuşlar tabutu üzerinde uçuşup, kendilerini tabuta vurdular. Cenaze namazında yüzbine yakın kişi bulundu. O gün yahudi ve hristiyanlardan pek çok kimse, bu hadiseyi görerek müslüman oldu. Ağlayıp, bağırarak, kelime-i şehadet getirdiler.

Muhammed ibni Huşeyme der ki, vefatından sonra hazret-i imamı rüyamda gördüm. Nereye gidiyorsun? dedim. Cennete gidiyorum, dedi. Allahü teâlâ sana ne muamele etti? dedim. Cevabında buyurdu ki, Allahü teâlâ beni mağfiret etti. Başıma taç giydirdi ve (Ey Ahmed! Kur’an-ı kerime mahluk demediğin için, bu nimetleri sana verdim) buyurdu.

Muhammed bin Huzeyme şöyle anlatır:
Ahmed bin Hanbel’in vefat haberini İskenderiyye’de iken duydum. Çok üzülmüştüm. Rüyamda Ahmed bin Hanbel’in salına salına yürüdüğünü görüp kendisine: Ey İmam; bu ne biçim yürüyüş böyle? dedim. Ahmed bin Hanbel, Dünyada Allahü teâlânın dinine hizmet edenlerin, Cennetteki yürüyüşleri böyledir buyurdu. Ben; Allahü teâlâ sana nasıl muamele etti? diye sual ettim, İmam hazretleri: Allahü teâlâ başıma bir taç, ayağıma altından iki ayakkabı giydirdi ve (Ey Ahmed! Kur’an-ı kerime mahluk demediğin için, bu iltifatlara kavuştun. Ey İmam, Süfyan-ı Sevri’den sana ulaşan dualar var, onlarla dünyada dua ettiğin gibi, şimdi de dua et) buyurdu. Bu emir üzerine: “Ey âlemlerin Rabbi olan Allah’ım, bizleri af ve mağfiret eyle. Bizlere sual sorma” diye dua ettim. Bu duadan sonra, (Ey Ahmed, işte Cennet, gir oraya) buyurdu ve ben de Cennete girdim.”

İmam-ı Ahmed hazretlerinin güzel sözlerinden bir kısmı şunlardır:

“İlim, insanlara, ekmek ve su kadar lazımdır, İlim, rivayet ve kuru malumat çokluğu değildir, İlim, faydalı olan ve kendisiyle amel edilen şeydir.”

“Kulun kalbini ıslah etmesi için, iyilerle beraber olması kadar faydalı bir şey yoktur. Yine kulun fâsıklarla beraber olup, onların işlerine dikkat ve nazar etmesi kadar zararlı bir şey yoktur.”

“Günahlar imanı zayıflatır.”

“Yemeği, din kardeşleriyle sürur içinde, fakirlerle ikram ve cömertlikle, diğer insanlarla da mürüvvet içinde yemek lazımdır.”

“Her şey için kerem vardır. Kalbin keremi Allahü teâlâdan razı olmak, kadere rıza göstermektir.”

“Sizde olmayan meziyetlerle sizi metheden kimsenin, sizde olmayan kötülüklerle de bir gün kötüleyeceğini unutmayınız.”

“İstediklerini vermediğiniz zaman kızan, kırılan veya küsen arkadaş, gerçek arkadaş değildir.”

“Kibir taşıyan kafada, akla rastlayamazsınız.”

“İnsanların ahmak sınıfı, kendilerinin meth edilmesinden hoşlananlarıdır.”

“Tevekkül, herşeyi Allah’tan bilmek ve rızkı Onun verdiğine inanmaktır.”

“Tevekkül, bütün işlerinde Allahü teâlâya teslim olmak, başa gelen her şeyi Ondan bilip katlanabilmektir.”

“İnsana az bir mal yetişir. Çok mal ise kâfi gelmez.”

“Bir kimse, sadık bir arkadaşını kaybederse, kendisi için zillettir.”

“Hüsn-i zannı olanın hayatı hoş geçer.”

“Yalan söylemek, emniyeti giderir.”

“Meziyet, fazilet, ilim ve irfan tamamlığı iledir.”

“Ayıplardan uzak arkadaş arayanlar, arkadaşsız kalır.”

“Her gün sabahtan akşama kadar camide ibadet edip, Allahü teâlâ benim rızkımı nereden olsa gönderir, diyen kimse, cahildir. İslamiyet’ten haberi yoktur.”

“İhlas, amellerin afetlerinden kurtulmaktır.”

“Zühd üç türlüdür; cahilin zühdü, haramları terk etmektir. Âlimlerin zühdü, helal olanların fazlasından sakınmaktır. Ariflerin zühdü, Allahü teâlâyı unutturan şeyleri terk etmektir.”

“Fütüvvet, korktuğun şey yani Cehennem için, arzu ettiğin şeyi yani heva ve hevesi terk etmektir.”

Eserleri:
1) Müsned:
Otuz bin hadis-i şerifi içine almıştır.
2) Kitab-üs-Sünne
3) Kitab-üz-Zühd
4) Kitab-üs-Salat
5) Kitab-ül-Vera vel-İman
6) Fedail-üs-Sahabe
7) Et-Tefsir
8) En-Nasih vel-Mensuh
9) Et-Tarih
10) Vücubat-ül-Kur’an
11) Kitab-ür-Reddi ale’l-Cehmiyye vez-Zenadıka
12) El-Cerhu vet-Ta’dil
13) Kitab-ül-İlel ve Ma’rifet-ür-Rical

İmam-ı Şafii
Cennet ile müjdelenmiş olan Ehl-i sünnet vel-cemaatin dört büyük mezhebinden biri olan Şafii mezhebinin reisidir.

Adı, Muhammed bin İdris’tir. Dedesinin dedesi Şafi, Kureyş kabilesinden ve eshab-ı kiramdan olduğu için, Şafii adı ile meşhur olmuştur. Şafi’in dedesinin dedesi de Haşim bin Abdi Menaf’dır.

150 (m.767) senesinde Gazze’de doğdu. 204 (m.820)’de Mısır’da vefat etti. Kabri, Kurafe kabristanlığında büyük bir türbe içindedir.

Henüz beşikte iken babası vefat etmişti. Annesi onu iki yaşında, asıl memleketleri olan Mekke’ye getirdi. Orada büyüdü. Yedi yaşına gelince Kur’an-ı kerimi ezberledi. Bundan sonra ilim öğrenmeye başladı.

Daha küçük yaşta iken Mekke’de bulunan zamanın meşhur âlimlerinin derslerine ve sohbetlerine devam etmeye başlamıştır. Kendisi, ilim öğrenmeye başladığı bu ilk günleri için şöyle demiştir: “Kur’an-ı kerimi ezberledikten sonra devamlı Mescid-i harama gidip, fıkıh ve hadis âlimlerinden pek çok istifade ettim. Fakat çok fakir idik, bir yaprak kağıt almaya bile gücümüz yoktu. Derslerimi ve öğrendiğim meseleleri yazmakta çok sıkıntı çekerdim.”

Mekke’deki bu ilk tahsilinden sonra Arapçanın inceliklerini ve edebiyatını öğrenmek için, Huzeyl kabilesinin arasına gitti. Bu hususta da şöyle demiştir:
“Ben Mekke’den çıktım. Çölde Huzeyl kabilesinin yaşayışını ve dilini öğrendim. Bu kabile, Arapların dil bakımından en fasihi idi. Onlarla birlikte gezdim, dolaştım, ok atmayı öğrendim. Mekke’ye döndüğüm zaman, bir çok rivayet ve edebiyat bilgilerine sahip olmuştum.”

Daha on yaşında iken, o zamanın en meşhur âlimi imam-ı Malik’in “Muvatta” adlı hadis kitabını, dokuz günde ezberlemiştir. Gençliğinin ilk yıllarında kendini tamamen ilme verip, Mekke’deki Süfyan bin Uyeyne, Müslim bin Halid ez-Zenci gibi fakih ve muhaddislerden ilim tahsil etti. Hadis, fıkıh, lügat ve edebiyatta çok yükseldi. Mekkeli gençler arasında, ilimde parmakla gösterilen bir dereceye ulaştı.

Tahsilinde en önemli safha, imam-ı Malik hazretlerine talebe olmasıyla başlamıştır. Mekke’den Medine’ye gidip, imam-ı Malik’den ders almasını şöyle anlatmıştır:
“İlk zamanlar Mekke’de, Müslim bin Halid’den fıkıh öğrendim. O sırada Medine’de bulunan Malik bin Enes’in büyüklüğünü ve müslümanların imamı olduğunu işittim. Kalbime geldi ki onun yanına gideyim, talebesi olayım. Sonra onun meşhur eseri olan “Muvatta”nın bir nüshasını, Mekke’de birinden tekrar geri vermek üzere alıp dokuz günde ezberledim. Mekke valisine gidip, birini Medine valisine birini de Malik bin Enes’e vermek üzere iki mektup alıp Medine’ye gittim. Medine’ye varınca, Medine valisine gidip ona ait olan mektubu verdim ve Medine valisi ile birlikte imam-ı Malik’in yanına gittik, imam-ı Malik dışarı çıktı. Uzun boylu ve gayet heybetli bir görünüşü vardı. Medine valisi, Mekke valisinin gönderdiği mektubu imama takdim etti. Mektupta “Muhammed bin İdris, annesi tarafından şerefli bir kimsedir. Ve hali şöyle şöyledir…” diye yazılı olan kısmı okuyunca “Sübhanallah! Resulullahın ilmi şöyle mi oldu ki, mektup ile yazılıp, sorulup, talep olunur” dedi. Ben de durumumu ve ilim öğrenmek istediğimi anlattım. Sözlerimi dinledikten sonra bana baktı. Adın nedir, dedi. Muhammed’dir dedim. Ey Muhammed, dedi, ileride büyük bir şânın olacak, Allahü teâlâ senin kalbine bir nur vermiştir. Onu masiyetle söndürme! Yarın biri ile gel, sana Muvatta’yı okusun buyurdu. Ben de onu ezberledim, ezberden okurum dedim. Ertesi gün imam-ı Malik’e gelip okumaya başladım. Her ne zaman, imamı üzme korkusundan okumayı bırakmak istesem, benim güzel okumam onu hayretler içerisinde bırakır, ey genç daha oku derdi. Kısa zamanda Muvatta’yı bitirdim.”

İmam-ı Malik’in yanına geldiği zaman, yirmi yaşlarında bulunuyordu. İmam-ı Malik onu himayesine alıp, dokuz yıl müddetle ilim öğretti. İlimde yüksek bir dereceye ulaşan imam-ı Şafii Mekke’ye dönünce, oraya gelen Yemen valisi, onu Yemen’e götürüp kadılık vazifesi verdi. Beş yıl kadar bu görevi yaptıktan sonra, Bağdat’a giderek, ilmini ilerletmek için, imam-ı a’zamın talebesi olan imam-ı Muhammed’den ders almaya başladı. İmam-ı Muhammed onu kendi himayesine alıp, yazmış olduğu kitaplarını okutmak suretiyle, Irak’ta tedvin edilen fıkıh ilmini ve Irak’ta meşhur olan rivayetleri öğretti, imam-ı Muhammed ayrıca İmam-ı Şafii’nin üvey babası idi. İmam-ı Şafii onun ilminden ve kitaplarından çok istifade etmiştir.

Ebu Ubeyd şöyle demiştir:
İmam-ı Şafii’den duydum, buyurdu ki, “İmam-ı Muhammed’den öğrendiğim meselelerle ve ilimle, bir deve yükü kitap yazdım. Eğer o olmasaydı ilim kapısının eşiğinde kalmıştım. Bütün insanlar ilimde, Irak âlimlerinin, Irak âlimleri de Kufe âlimlerinin çocuklarıdır. Onlar da Ebu Hanife’nin çocuklarıdır.” Yani bir babanın çocukları için lazım olan nafakayı kazanıp, çocuklarını beslemesi gibi, imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretleri de kendinden sonrakileri böylece ilimle beslemiş ve doyurmuştur.

İmam-ı Şafii, Bağdat’ta imam-ı Muhammed’den aldığı dersleri tamamlayıp, Mekke’ye döndü. Burada bir müddet inceleme ve araştırmalar yapıp, ayrıca talebelere ders verdi. Bilhassa hac mevsiminde çeşitli İslam beldelerinden gelen ilim adamları ondan ilim öğrenirlerdi. Mekke’deki bu ikameti dokuz yıl kadar sürdü. Sonra tekrar Bağdat’a gitti. Bu sırada Bağdat İslam âleminin önemli bir ilim merkezi idi. Burada bulunan âlimler, imam-ı Şafii’ye hürmet göstermiş ve ilim talebeleri onun etrafında toplanmıştır. Bağdat âlimleri dahi ondan ders almışlardır. Daha önce Mekke’de imam-ı Şafii ile görüşen ve ondan hadis dinleyen Ahmed bin Hanbel talebe olmuş, onun üstünlüğüne hayran kalmıştır. Yine imam-ı Şafii ile emsal olan Ishak bin Raheveyh ve benzerleri ondan ilim tahsil etmiştir. Herkes onun dersine koşuyor ve verdiği fetvalara hayran kalıyordu. Ders ve fetva vermekte uyguladığı usul, geniş olarak açıkladığı istinbat (kaynaklardan hüküm çıkarma) usulü olan, usul-i fıkıh ilmi idi.

O buna göre açıklamalarda bulunuyordu. Güzel ve açık konuşması, ifade ve izah tarzı, münazara kuvveti ve tesir bakımından çok güçlü idi. İmam-ı Şafii Bağdat’ta bulunduğu sırada (el-Kitab-ül Bağdadiyye) adını verdiği eserini yazdı. İmam-ı Şafii’nin üstün şahsiyetine ve yüksek ilmine hayranlık duyarak, ondan ders alıp ilim öğrenen talebelerinden bir kısmı şunlardır: Ahmed bin Hanbel, İshak bin Raheveyh, ez-Zaferani, Ebu Sevr İbrahim bin Halid, Ebu İbrahim Müzeni, Rebi’ bin Süleyman-ı Muradi gibi bir çok âlim. Daha sonraki asırlarda, Şafii mezhebinde yetişmiş âlimlerden meşhur olanlardan bazıları da şunlardır: Hadis âlimlerinden imam-ı Nesai, kelam (akaid) âlimlerinden Ebul-Hasen-i Eşari, imam-ı Maverdi, imam-ı Nevevi, imam-ül-Haremeyn Abdülmelik bin Abdullah, imam-ı Gazali, İbni Hacer-i Mekki… Kaffal-ı Kebir, İbni Subki, imam-ı Suyuti v.b.

İmam-ı Nesai’nin (Sünen)’i meşhurdur, imam-ı Eşari, Ehl-i sünnetin itikaddaki iki imamından biridir. Hocalarının zinciri imam-ı Şafii’ye ulaşır.

İmam-ı Şafii hazretleri, ilim, zühd, marifet, zeka, hafıza ve nesep bakımlarından zamanındaki âlimlerin en üstünü idi. Onüç yaşında iken, Harem-i şerif de “Bana istediğinizi sorunuz” derdi. Onbeş yaşında iken fetva verirdi. Zamanının en büyük âlimi olan ve üçyüz bin hadis-i şerifi ezbere bilen imam-ı Ahmed bin Hanbel, ondan ders almaya gelirdi. Çok kimse imam-ı Ahmed’e, “Böyle büyük bir âlim iken, karşısında nasıl oturuyorsun?” dediklerinde, “Bizim ezberlediklerimizin manalarını o biliyor. Eğer onu görmeseydim, ilmin kapısında kalacaktım. O, dünyayı aydınlatan bir güneştir, ruhlara gıdadır” derdi. Bir kere de, “Fıkıh kapısı kapanmıştı. Allahü teâlâ, bu kapıyı, kullarına imam-ı Şafii ile tekrar açtı” dedi. Bir kere de, “İslamiyet’e, şimdi Şafii’den daha çok hizmet eden birini bilmiyorum” dedi. İmam-ı Ahmed yine buyurdu ki: (Allahü teâlâ her yüzyılda bir âlim yaratır, benim dinimi, herkese onun ile öğretir) hadis-i şerifinde bildirilen âlim, imam-ı Şafii’dir. Hadis-i şerifte (Kureyş’e sövmeyiniz. Zira Kureyşli bir âlim, yeryüzünü ilimle doldurur) buyuruldu. İslam âlimleri bu hadis-i şerif, imam-ı Şafii’nin geleceğini bildirmiştir, demişlerdir.

İmam-ı Ahmed bin Hanbel’in oğlu Abdullah, babasının imam-ı Şafii’ye çok dua ettiğini görerek sebebini sorunca: “Oğlum, imam-ı Şafii’nin insanlar arasındaki yeri, gökteki güneş gibidir. O, ruhların şifasıdır” demiştir. Bir seferinde de; “Eline kalem kağıt alan herkesin imam-ı Şafii’ye şükran borcu vardır” demiştir.

İmam-ı Şafii hazretlerinin rivayet ettiği hadis-i şerifler, Sahih-i Müslim’de, Sünen-i Ebi Davud, Sünen-i Tirmizi, Sünen-i Nesai, Sünen-i ibni Mace ve Sahih-i Buhari’nin ta’likatında yer almıştır.

İmam-ı Şafii hazretleri, ikinci defa Bağdat’a gidişinden sonra, Bağdat’taki siyasi ve fikri kargaşalıklar sebebiyle Mısır’a gidip, ömrünün sonuna kadar orada kalmıştır. İmam-ı Şafii, imam-ı Malik’in ve imam-ı a’zamın talebesi imam-ı Muhammed’in derslerine devam ederek, imam-ı a’zamın ve imam-ı Malik’in ictihad yollarını öğrenip, bu iki yolu birleştirdi ve ayrı bir ictihad yolu kurdu. Kendisi çok beliğ, edip olduğundan, âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin ifade tarzına bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre hüküm verirdi, iki tarafta da kendi usulüne göre kuvvet bulamazsa, o zaman kıyas yolu ile ictihad ederdi. Böylece müslümanların ibadetlerinde ve işlerinde uyacakları bir yol göstermiştir. Onun kendi usulüne göre şer’i delillerden çıkardığı hükümlere, yani gösterdiği bu yola “Şafii Mezhebi” denildi. Ehl-i sünnet itikadında olan müslümanlardan, amellerini yani ibadet ve işlerini, bu mezhebin hükümlerine uyarak yapanlara “Şafii” denir.

Menkıbeleri ve methi:
Süfyan-ı Sevri şöyle demiştir:
“İmam-ı Şafii’nin aklı, zamanındaki insanların yarısının akılları toplamından fazladır.”

Abdullah-i Ensari buyurdu ki:
“İmam-ı Şafii’yi çok severim. Çünkü evliyalıkta hangi makama baksam, onu herkesin önünde görüyorum.”

Az yer, az uyurdu. “On altı senedir, doyasıya yemek yemedim” buyurdu. Sebebi sorulunca, “Çok yemek bedene ağırlık verir, kalbi zayıflatır, anlayışı, idraki azaltır, çok uyku getirir ve böylece insanı ibadetten alıkoyar. Kulluğun başı az yemektir” buyurdu.

İmam-ı Şafii’nin siması, gayet güzel ve sevimli idi. Üstün bir zekaya ve kabiliyete sahip idi. Peygamber efendimizin sünnetine son derece riayet ederdi, ilmi, tevazusu, heybet ve vakarı ile kalblere tesir ederdi. Kur’an-ı kerim okurken dinleyenler kendinden geçerdi.

Orta halli giyinirdi. Heybetli bir görünüşü vardı. O bakarken, yanındakiler su dahi içemezlerdi. Yüzüğünde, (el-bereketü fil-kana’ati) Bereket, kanaat etmektedir, yazılı idi.

Harun Reşid, her sene Bizans imparatorundan vergi olarak çok para ve mal alırdı. Bir sene imparator, âlimlerle münakaşa etmek için ruhbanlar gönderdi: “Eğer bizi yenerlerse onlara vergilerimizi vermeye devam edeceğiz. Yok biz yenersek vermeyiz” dedi. Dörtyüz hristiyan geldi. Halife, bütün âlimlerin Dicle kenarında toplanmasını emretti. İmam-ı Şafii’yi çağırarak, hristiyan ruhbanlara sen cevap ver dedi. Herkes Dicle kenarında toplandı. İmam-ı Şafii seccadeyi omzuna alıp nehre doğru gitti. Seccadeyi nehre atıp üzerine oturdu ve, “Benimle münakaşa etmek isteyenler buraya gelsin” dedi.
Bu hali gören ruhbanların hepsi müslüman oldu. Bizans imparatoru, adamlarının imam-ı Şafii’nin elinde müslüman olduğunu öğrenince; “İyi ki, o buraya gelmedi. Yoksa buradakilerin hepsi müslüman olurdu, kendi dinlerini bırakırlardı” dedi.

Bir kere ders verirken, ders esnasında on defa ayağa kalktı. Sebebini sorduklarında, buyurdu ki:
“Seyyidlerden bir çocuk, kapının önünde oynuyor. Kapının önüne gelip, kendisini gördüğüm zaman, ona hürmeten ayağa kalkıyorum. Resulullahın torunu ayakta dururken oturmak reva değildir.”

Vefatı
İmam-ı Şafii hazretleri, din-i İslama hizmet uğrunda tükettiği hayatının son anlarını, Kur’an-ı kerimi dinleyerek geçirmiştir, ömrünün sonuna kadar her gün bir hatim olmak üzere, ayda otuz hatim okurdu. Ramazan-ı şerifte ise gece ve gündüz birer hatim olmak üzere, altmış hatim okurdu. Artık vefatının yaklaştığı sırada takatsiz düşmüştü, önceki gibi okuyacak durumda değildi. Fakat okuyan birinden dinlemek arzu ediyordu. O bu halde iken, talebesi Ebu Musa Yunus bin Abdül-a’la’ya okutup, huşu içinde dinliyordu. Son nefeslerini vermek üzere iken, halini sordular. “Dünyadan göçüyorum. Artık ondan ayrılıyorum. Ümit şerbetini içiyorum. Kerim olan Rabbime gidiyorum” buyurdu. Vefatı İslam âlemi için büyük bir kayıp oldu. Duyulduğu her yerde, derin üzüntü ve gözyaşları ile karşılandı. Kabri kazılırken etrafa misk kokusu yayıldı. Orada bulunanlar bu kokunun tesirinde kalıp, kendilerinden geçtiler. Kahire’de el-Mukattam dağının eteğinde Kurafe kabristanına defnedildi. Daha sonra kabri üzerine bir türbe yapılmıştır. Türbesi üzerindeki şimdiki muhteşem kubbe, Eyyubi sultanlarından el-Melikel-Kaim tarafından; 608 (m. 1211) yılında yapılmıştır. Selahaddin Eyyubi tarafından da, türbesinin yanına büyük bir medrese yaptırılmıştır.

Kıymetli sözlerinden ve nasihatlerinden bir kısmı şunlardır:

“Allahü teâlâyı bilen necat (kurtuluş) bulur. Dininde titizlik gösteren, kötülüklerden kurtulur. Nefsini ıslah eden saadete kavuşur.”

“Kim şu üç şeyi yaparsa imanı kâmil olur:
1- Emr-i bil-maruf yapmak, yani Allahü teâlânın emirlerini yapmak ve yaymak.
2- Nehy-i anil-münker yapmak, yani Allahü teâlânın yasaklarını yapmamak ve yapılmaması için uğraşmak.
3- Her işinde Allahü teâlânın dinde bildirdiği hudutlar içinde bulunmak.”

“Dünyada zahid ol, dünya malına bağlanma! Ahireti isteyici ol, onun için çalış! Her işinde Allahü teâlâyı hatırla. Böyle yaparsan, kurtulmuşlardan olursun. Ruhsat ve teviller ile uğraşan âlimden fayda gelmez.”

“İnsanları tamamen razı ve memnun etmek çok zordur. Bir kimsenin bütün insanları kendinden hoşnut etmesi mümkün değildir. Bunun için kul, daima Rabbini razı ve memnun etmeye bakmalı, ihlas sahibi olmalıdır.”

“İlmi, kibirlenmek, kendini büyük görmek için isteyenlerden hiçbiri felah bulmuş değildir. Ama ilmi tevazu için, âlimlere ve insanlara hizmet için isteyen, elbette felah bulur, kurtulur.”

“Senden daha çok malı ve parası olan kimseyi kıskanma. O malına ve parasına hasretle ölür. İbadeti ve taatı çok olan kimselere gıpta et. Yaşayanlar da sonunda ölecekleri için, onların dünyalıklarına özenmeye değmez.”

“Hiçbir kimse yoktur ki, dostu ve düşmanı olmasın. Madem ki böyledir, o halde Allahü teâlâya itaat edenlerle beraber bulun, onları sev.”

“İlim, ezber edilen şey değil, ezber edilen şeyden temin edilen faydadır.”

“Resulullahın ve Eshabının yolunda olmayanı havada uçar görsem, yine doğruluğunu kabul etmem.”

“Herkese akıllı denmez. Akıllı kimse, kendisini her türlü kötülükten koruyandır.”

“Kalbine ilahi bir nur penceresinin açılmasını isteyen şu dört şeyi yapsın:
1- Günün belli bir vaktinde yalnız kalsın ve huzura dalsın.
2- Midesini pek fazla doyurmasın.
3- Sefih kimselerle düşüp kalkmayı bıraksın, kötü kimselerle düşüp kalkmasın.
4- İlimleriyle yalnız dünyalık arzu eden kimselere yaklaşmasın.”

“Dünyayı ve Yaradanını bir arada sevdiğini söyleyen kimse yalancıdır.”

“Hiç bir vakit yoktur ki, ilim mütalaası, hüzün ve kederi yok etmesin, ilmi mütalaa, kalbin en ince ve en gizli noktalarını harekete geçirir, insanda yüce duygular uyandırır.”

“Sadık dost, arkadaşının hüzün ve sevinçte ortağı olandır.”

“İki kişinin, darıldıktan sonra birbirinin ayıplarını ortaya çıkarması, münafıklık alametidir.”

“Haksız sözleri tasdik eden, dalkavuk ve iki yüzlüdür.”

“Sadık dost, arkadaşının ayıplarını görünce ihtar eder, ifşa etmez.”

“İbret almak istersen, hata sahibi kişilerin akıbetlerine bak da kalbini topla.”

“Dünya sevgisi ile Allah sevgisini bir arada toplarım iddiasında bulunmak, yalandır.”

“Âlimlerin güzelliği, nefslerini ıslah etmeleridir, ilmin süsü, şüpheli şeylerden sakınmak, yumuşak olup, sertlik göstermemektir.”

“Dünya işlerinde bir darlığa ve sıkıntıya düşen kimse, ibadete yönelmelidir.”

“Gururlanıp böbürlenmek, adi ve bayağı kimselerin vasfıdır.”

“Hizmet edene, hizmet edilir.”

“Dostlar ile yapılan sohbetten sevimli bir hareket yoktur. Dostların ayrılığı kadar da gam ve keder veren şey yoktur.”

“İlmi sevmeyende hayır yoktur. Böyle kimselerle dostluk ve bağlılığını kes. Çünkü, ilim kalblerin hayatı, gözlerin aydınlığıdır.”

“Sadık dost ve halis kimya az bulunur, hiç arama!”

“Bütün düşmanlıkların aslı, kötü kimseler ile dostluk etmek ve onlara iyilik yapmaktır.”

“İlim öğrenmek, nafile ibadetten üstündür.”

“Kendini bilmeyene ilim öğreten, ilmin hakkını zayi etmiş olur. Layık olandan ilmi esirgeyen de, zulmetmiş olur.”

“Resulullahtan sonra insanların en üstünü Hazret-i Ebu Bekir, sonra Hazret-i Ömer, sonra Hazret-i Osman, sonra Hazret-i Ali’dir.” (radıyallahü anhüm)

“İlim öğrenmek için üç şart vardır: Hocanın maharetli, talebenin zeki olması ve uzun zaman.”

“Kimin düşüncesi, arzusu, maksadı yemek içmek (dünya) ise; kıymeti, bağırsaklarından çıkardığı kazurat kadardır.”

“Dünyada en huzursuz kimse, kalbinde haset ve kin taşıyanlardır.”

“Başkalarını senin yanında çekiştiren, senin bulunmadığın yerde de seni çekiştirir.”

“Kanaatkâr olmak, rahatlığa kavuşturur.”

“Sırrını saklamasını bilen, işinin hakimidir.”

İmam-ı Şafii hazretlerinin divanındaki şiirlerinden bazılarının tercümesi şöyledir:
“Günlerin beraberinde getirdiği hadiseler, seni tesiri altına almasın. Sen iyi bir insan olmaya bak. Zaman içerisinde gelen musibetler ve belalardan dolayı sabırsızlık gösterme. Dünyanın bela ve musibetleri devamlı değildir.

İnsanlar arasında hata ve ayıbın çok olsa bile, ahlakın; iyilik, cömertlik ve vefa (sözünde durmak) olsun, iyilik ve cömertliğin ile, hata ve ayıplarını ört. Cimriden iyilik bekleme. Çünkü Cehennemde, susuz kimseye su yoktur.

Dünyanın sevinci de, kederi de, bolluğu da, darlığı da devamlı değildir. Kanaatkâr bir kalbe sahip olduğun zaman, sen ve dünyaya sahip olan kimse eşitsiniz. Ölüm, kimin yanına gelirse, artık onu ölümün elinden kurtaracak ne yer ve ne de gök vardır. Gerçi Allahü teâlânın yarattığı şu yeryüzü geniştir. Fakat, bir kere Allahü teâlânın hükmü gelince, feza bile dar gelir. Ölümün asla devası (ilacı) yoktur.”

“Başımda ağaran saçların ortaya çıkmasıyla, nefsimin ateşi sönüp gitti. Başımda beyaz saçların yanmasıyla, benim gecem oldu. (Çünkü bunlar, ölümün habercileri idi.) İhtiyarlığın habercileri yanaklarıma indikten sonra, ben nasıl rahat yaşarım, insanın ömrünün en iyi kısmı, ihtiyarlıktan öncekidir. Halbuki, gençliği yok olan bir nefs, yok olmuş demektir, insanın rengi sararıp, saçları ağardığı zaman, güzel ve tatlı günleri de, o güzellik ve tatlılığını kaybeder. Yeryüzünde büyüklenerek yürüme. Çünkü, bir müddet sonra bu yer, seni de içine çekip alacaktır.”

“Sefih ve cahil bir kimse konuşunca ona cevap verme. Sükut, ona cevap vermekten daha hayırlıdır.”

“Öğrenmenin acısını bir müddet tatmayan, hayatı boyunca cehaletin zilletini yudumlar.”

“Bütün düşmanlıkların sevgiye dönüşmesi umulur. Fakat hasetten dolayı olan düşmanlık böyle değil.”

“Allahü teâlâyı sevdiğini söylersin, halbuki, Ona isyan edersin. Böyle sevgi olmaz. Eğer sevginde samimi olsaydın, Allahü teâlâya itaat ederdin. Çünkü seven, sevdiğine itaat eder.”

“Senden görüşünü istemeyene, görüşünü verme. Çünkü böyle yaparsan, övülmediğin gibi, görüşün de o kimseye fayda vermez.”

“Müslümanların önderi imam-ı a’zam Ebu Hanife, memleketleri ve içerisinde yaşayanları, ilmiyle verdiği hükümlerle süsledi. Doğuda, batıda ve Kufe’de onun bir eşi yoktur. Allahü teâlâ ona rahmet eylesin.”

“İlim öğren, kimse âlim olarak doğmaz, ilim sahibi ile cahil bir olmaz.”

“Bir kavmin büyüğünün ilmi yoksa, herkes ona yönelip geldiği zaman o küçüktür. Kavmin makam ve mertebe sahibi olmayan ve ilim sahibi olan küçüğü, ilmi meclislerde kavmin büyüğüdür.”

“Sana gelene sen de git. Sana kötülük ve eziyet edene sen eziyet etme.”

“Ey insan, dilini muhafaza et, seni sokmasın. Çünkü o, büyük bir yılandır. Kabirlerde, kahraman ve cesur kimselerin bile kendileriyle karşılaşmaktan çekinip, dilinin kurbanı giden nice kimseler vardır.”

“Hakkı doğruyu kim söylerse söylesin kabul ediniz.”

Eserleri:
Ömrünü ilim öğrenmek, öğretmek ve eser yazmak suretiyle, İslamiyet’e hizmet yoluna sarf eden
imam-ı Şafii hazretlerinin pek çok kıymetli eseri vardır. Bazıları şunlardır:

1) El-Ümm: Fıkıh ilmine dair olup, imam-ı Şafii’nin ictihad ederek bildirdiği meseleleri ihtiva eden bir eseridir. Yedi cilt olarak basılmıştır.

2) Kitab-üs-Sünen vel-Müsned: Hadis ilmine dairdir.

3) Er-Risale fil-Usul: Usul-i fıkha dairdir. Usul-i fıkhın kitap halinde yazıldığı ilk eserdir.

4) El-Mebsut
5) Ahkam-ül-Kur’an
6) İhtilaf-ül-Hadis
7) Müsned-üş-Şafii
8) El-Mevâris
9) El-Emali el-Kübra
10) El-Emali es-Sagir
11) Edeb-ül-Kadi
12) Fedail-i Kureyş
13) El-Eşribe
14) Es-Sebku ve’r-Remyü
15) İsbat-ün-Nübüvve ve Reddi alel-Berahime

 

ya da Ehl-i Sünnet (Arapça: أهل السنة والجماعة, Ehl’es Sunne vel-Cemaat), İslam dininin sünnet doktrinine dayalı, günümüzde dünya üzerindeki iki büyük kolundan biri (diğeri Şiîlik) ve % 83’lük bir oran ile en büyük mensubunun bulunduğu mezhepler grubudur. Zaman zaman Sünni İslam veya Sünni mezhebi ifadesi de kullanılır. Sünni ekol kendi içerisinde günümüzde yaşayan iki inanç mezhebi (Mâtürîdîlik – Eş’ârîlik), dört fıkıh mezhebini (Hanefilik, Şafiilik, Malikilik, Hanbelilik) içermektedir.

Sünni itikad mezhepleri

  • Eş’ârîlik – Ebul-Hasan Ali El-Eş’ari (873-935) tarafından kuruldu. Müslüman fakih (hukukçu) ve pek çok sünni sufinin kendisine saygı duyduğu ve kendisi de sufi olan İmam-ı Gazali tarafından benimsenen bir kelam okuludur. Eşari kelamı insan aklına vahyi yorumlamakta daha kısıtlı bir alan tanımakta ve inancın insan aklından çıkamayacağı vahye ihtiyaç olduğu dolayısıyla da vahyin gelmediği durumlarda insanın sorumlu olamayacağı ilkesini savunmaktadır. İnanç gibi tüm ahlaki ilkelerin kaynağı da vahiy ile peygamberin ve sahabilerin uygulamalarıdır.
  • Mâtûridîlik – Ebu Mansur El-Matüridî (ö. 944) tarafından kuruldu. Orta Asya’daki Türk toplulukları tarafından kabul edilinceye kadar azınlıkta kalan bir itikadi mezheptir. Geçmişte Anadolu’da Selçuklu ve Osmanlı İmparatorluğunda yaşayan Türklerin büyük bir kısma Sünniliğin bu itikadi mezhebine bağlıydı.[Ayrıca Şafiîlik, Malikîlik ve Hanbelîlik fıkıh okulları Eş’ârîyye itikadi mezhebine bağlıyken Hanefîlik fıkıh okulunun izdeşleri Mâtûridîlik itikadi mezhebine bağlıdırlar. Mâtûridîlik, Tanrı’nın var olduğu bilgisine akıl yürütmeyle ulaşılabileceğini savunur.

Sünni fıkıh mezhepleri

Sünni fıkıh mezhepleri Hanefi, Şafiî, Maliki ve Hanbelî mezheplerinden oluşur. Bu dört mezhepten ilki olan Hanefî mezhebi Mâtûridîlik’e bağlı iken Şâfiî ve Mâlikîler Eş’ârîye bağlıdırlar. Ehl-i Sünnet’in İtikadi mezhepleri olan Eş’ârî ve Mâtûridî mezhepleri arasında inançsal açıdan önemli bir farklılık yoktur. İtîkât düzeyindeki farklılıklar sadece teferruattan ibârettir; ama fıkhi konularda yani uygulama ve ibadetlerde dört fıkhi mezhep arasında bazı farklılıklar görülür.

Hanbelî mezhebinden ayrılan İbn-i Teymiyye ve İbni Kayyım el Cevziyye gibi alimlerin fıkhi görüşleri günümüzde, 18. yüzyıldaArabistan’da dinsel ve siyasal bir hareket olarak ortaya çıkan Vahhâbîlik çerçevesinde yorumlanmış biçimiyle varlığını sürdürmektedir. İbn-i Teymiyye’nin görüşlerini daha aşırı yola sokan Suudi Arabistan Vahhabileri’dir. Vahhabiler’in bazı itîkâdî inançları Ehl-i Sünnet’ten farklıdır. Bu sebeple Sünniler, Vahhabileri Ehli Sünnet’ten saymazlar.

Sünni mezhepler (fıkıh okulları) dört tanedir,

Bu dört Sünni fıkıh okulu dışında da fıkıh okulları olmasına karşın daha az sayıda izdeşe sahip olmuş ve diğer dört mezhep dışında daha az tanınmışlar ve zamanla yok olmuşlar ve izdeşleri tarafından kayıt altına alınamamışlardır.

Sünniler, her Müslümanın bu mezheplerden birini benimseyip, uygulamalarını seçtikleri bu mezhebe göre yapmaları gerektiğine inanırlar ve mezheplerin birleştirilmesi denen Telfik-i Mezahib‘i uygun (caiz) görmezler.

Hadis ve sünnet anlayışı

HadisKur’an’ın İslam dinindeki yeri tüm Müslüman gruplarca benimsenmekle birlikte hadis konusunda çeşitli İslami grupların farklı anlayışlara sahip oldukları bilinmektedir. Hadisler İslamiyetin ilk dönemlerindeki peygamber ve yakınlarının ibadete, muamelat denilen dindeki çeşitli konulara ilişkin görüş ve davranışları yansıtan kayıtlardır. Müslüman bilginler peygamberin vefatından sonra İslam toplumunun karşı karşıya kaldığı sorunlara Kur’an’dan ve sünnetten sonra üçüncü kaynak kabul edilen Hadislerden delillerle çözüm getirmeye çalışmışlardır. Sünnilik, Şiiliğin aksine Muhammed döneminde yaşamış peygamberin yakınındaki tüm arkadaşlarına (Sahabi denir) dinin güvenilir kaynağı olarak yaklaşmakta olduğundan çeşitli Hadis bilginlerinin hadis kriterlerine uygun buldukları tüm hadisleri hangi sahabe kanalıyla gelirse gelsin kabul etmektedir. Yine Sünnilik ilk dört halifeyi (Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali) Muhammed’den sonra gelen güvenilir ve tazime layık dini kişilikler olarak kabul ederler. Oysa Şiiler ilk üç halifeyi (Ebu Bekir, Ömer ve Osman) Ali’nin elinden halifeliği çeşitli yollarla gasp etmiş kişiler olarak bakıp tazim göstermezler. Şiilerin bir kısım sahabeyi güvenilmez kabul edip sadece on iki imamdan gelen hadisleri doğru ve güvenilir (sahih) kabul etmesine karşılık Sünniliğin güvenilirliği tüm sahabeyle genişlettirmesi her iki grubun hadis külliyatlarında bir kısım farklılıklar bulunmasına yol açmıştır.

 

İmam-ı Muhammed Gazali

İslam âlimlerinin en büyüklerindendir. İsmi Muhammed bin Muhammed bin Muhammed bin Ahmed’dir. Künyesi Ebu Hâmid, lakabı Huccet-ül-İslam ve Zeyneddin’dir. Gazali nisbesiyle meşhurdur. Müctehiddi. İctihadı, Şafii mezhebine uygun oldu.

İran’ın Tus şehrinin Gazal kasabasında 1058 (h.450) yılında doğdu. Babası fakir ve salih bir zattı. Âlimlerin sohbetlerinden hiç ayrılmazdı. Elinden geldiği kadar, onlara yardım ve iyilik eder ve hizmetlerinde bulunurdu. Âlimlerin nasihatini dinleyince ağlar ve Allahü teâlâdan kendisine âlim olacak bir evlat vermesini yalvararak isterdi. Babası yün eğirip, Tus şehrinde bir dükkanda satardı. Vefatının yaklaştığını anlayınca, oğlu Muhammed Gazali’yi ve diğer oğlu Ahmed’i hayır sahibi ve zamanın salihlerinden bir arkadaşına, bir miktar mal vererek vasiyet etti ve ona dedi ki:
“Ben kendim, âlim bir kimse olamadım. Bu yolla kemale gelemedim. Maksadım, benim kaçırdığım kemal mertebelerinin, bu oğullarımda hasıl olması için yardım etmenizdir. Bıraktığım bütün para ve erzakı, onların tahsiline sarf edersin!”

Arkadaşı vasiyeti aynen yerine getirdi. Babasının bıraktığı para ve mal bitinceye kadar, onların yetişme ve olgunlaşmaları için çalıştı. Sonra onlara; “Babanızın, sizin için bıraktığı parayı tahsil ve terbiyenize harcadım. Ben fakirim param yoktur. Size yardım edemeyeceğim. Sizin için en iyi çareyi, diğer ilim talebeleri gibi medreseye devam etmenizde görüyorum” dedi. Bunun üzerine iki kardeş medreseye gittiler ve yüksek âlimlerden olmak saadetine kavuştular.

İmam-ı Gazali, çocukluğunda fıkıhtan bir miktarını kendi memleketinde okudu. Sonra Cürcan’a gitti. İmam Ebu Nasr İsmaili’den bir müddet ders aldı. Sonra Tus’a döndü. Cürcan’dan Tus’a dönerken başından geçen bir hadiseyi şöyle anlatır:
“Bir grup yol kesici karşımıza çıktı. Yanımda olan her şeyimi alıp gittiler. Arkalarından gidip kendilerine yalvardım. Ne olur işinize yaramayan ders notlarımı bana verin. Reisleri; “Onlar nedir? Nasıl şeylerdir?” diye sorunca; “Onları öğrenmek için memleketimi terk ettim, gurbetlere gittim. Filan yerdeki birkaç tomar kağıtlardır” dedim. Eşkıyaların reisi güldü; “Sen o şeyi bildiğini nasıl iddia ediyorsun, biz onları senden alınca ilimsiz kalıyorsun” dedi ve onları bana geri verdi. Sonra düşündüm, Allahü teâlâ, yol kesiciyi beni ikaz için o şekilde söyletti, dedim. Tus’a gelince üç yıl bütün gayretimle çalışarak, Cürcan’da tuttuğum notların hepsini ezberledim. O hâle gelmiştim ki, yol kesici önüme çıksa, hepsini alsa, bana zararı dokunmazdı.”

Memleketinde geçirdiği bu üç seneden sonra, tahsiline devam etmek için o zamanın büyük bir ilim ve kültür merkezi olan Nişabur’a gitti. Zamanın büyük âlimlerinden olan İmam-ül-Harameyn Ebu’l-Meâli el-Cüveyni’nin talebesi oldu. Üstün zekasını ve çalışkanlığını gören hocası ona yakın alaka gösterdi. Burada usul-i hadis, usul-i fıkıh, kelam, mantık, hukuk ve münazara ilimlerini öğrendi. Ebu Hâmid er-Rezekani, Ebu’l- Hüseyin el-Mervezi, Ebu Nasr el-İsmaili, Ebu Sehl el-Mervezi, Ebu Yusuf en-Nessâc gibi devrin büyük âlimleri belli başlı hocalarıdır.

Nişabur’da tahsilini tamamlayınca, büyük bir ilim ve edebiyat hâmisi olan Selçuklu veziri üstün devlet adamı Nizamülmülk’ün daveti üzerine Bağdat’a gitti. Nizamülmülk’ün topladığı ilim meclisinde bulunan zamanın âlimleri, imam-ı Gazali hazretlerinin ilminin derinliğine ve meseleleri izah etmekteki üstün kabiliyetine hayran kaldıklarını itiraf ettiler. O zaman ortaya çıkan sapık fırkaların mensupları, onun yüksek ilmi ve en zor, en ince mevzuları en açık bir şekilde anlatması, hitabet ve izah etme kabiliyetinin yüksekliği, zekasının parlaklığı karşısında perişan oluyorlar ve tutunamıyorlardı.

Bu sırada otuz dört yaşında bulunan imam-ı Gazali hazretlerinin İslamiyet’e yaptığı büyük hizmetleri gören Selçuklu veziri Nizamülmülk, şimdiki tabirle, onu Nizamiye Üniversitesi rektörlüğüne tayin etti. Bu üniversitenin başına geçen imam-ı Gazali hazretleri, üç yüz seçkin talebeye lüzumlu olan bütün ilimleri öğretti. Yetiştirdiği talebelerin had ve hesabı yoktu. Ebu Mansur Muhammed, Muhammed bin Esad et-Tusi, Ebu’l-Hasan el-Belensi, Ebu Abdullah Cümert el-Hüseyni talebelerinin meşhurlarındandır. Bir taraftan da kıymetli kitaplar yazan imam-ı Gazali hazretleri, ilim ehli, devlet adamları ve halk tarafından büyük bir muhabbet ve hürmet gördü. Şöhreti gün geçtikçe arttı. Nizamiye Üniversitesinde bulunduğu yıllarda, Kitabü’l-Basit fil-Füru, Kitab-ül-Vesit, El-Veciz, Meahiz-ül-Hilâf adlı kitaplarını yazdı.

Ayrıca İsmailiyye adındaki sapık fırkanın görüşlerini çürütmek için Kitabu Fedâihil-Bâtınıyye ve Fedâil-il-Müstehzariyye adlı eserini yazdı. Yine bu sırada Rumcayı öğrenerek felsefecilerin sapıklığını ortaya koymak için eski Yunan ve Latin filozoflarının kitaplarının aslı üstünde üç sene titizlikle incelemeler yaptı. Bu incelemeleri esnasında ve neticesinde felsefecilerin maksatlarını açıklayan Mekâsid-ül Felâsife kitabı ile felsefecilerin görüşlerini reddeden Tehâfüt-ül-Felâsife kitabını yazdı. Avrupalı filozoflar, o asırda dünyanın tepsi gibi düz olduğunu iddia ederek, ilimlerini ve felsefelerini böyle yanlış bilgiler üstüne kurarken, imam-ı Gazali hazretleri dünyanın yuvarlak olduğunu, karaciğerde kanın zehir ve mikroplardan temizlenip tazelendiğini, safra ve lenfle zararlı madde eriyiklerinin burada kandan ayrıldığını bu işte dalağın, böbreklerin ve safra kesesinin rollerini, kanın madde miktarlarındaki oranın değişmesi ile sıhhatin bozulacağını, bugünkü fizyoloji kitaplarında yazdığı gibi, delillerle ispat etti. Ayrıca diğer fen ilimlerinde de Avrupalıların bilmedikleri doğru bilgilere kitaplarında yazıp yer verdi.

İmam-ı Gazali hazretleri, felsefecilerle ilgili bu çalışmalarını El-Munkızu Aniddalâl kitabında şöyle anlatmaktadır:

“İşte şimdi filozofların ilimlerinin hikayesini dinle: Onları birkaç sınıf, ilimlerini de birkaç kısım hâlinde gördüm. Onlara, çokluklarına ve eskileri ile yenileri arasında doğruya yakınlık ve uzaklık farkına rağmen, küfür ve ilhâd damgasını vurmak lazımdır. Filozoflar fırkalarının çokluğuna ve çeşitliliğine rağmen, Dehriyyun, Tabiiyyun ve İlahiyyun olmak üzere üç kısma ayrılırlar. Dehriyyun sınıfı eski filozoflardan bir zümredir. Yaratıcının varlığını inkâr ederler, bunlar zındıktır. Tabiiyyun; bunlar da ahiretin mevcudiyetini kabul etmediler. Cenneti Cehennemi, kıyameti ve hesabı inkâr ettiler. Bunlar da zındıktır. Üçüncü sınıf olan İlahiyyun, daha sonra gelen filozoflardır. Bunlar ilk iki sınıfı red etmişlerse de kendilerini bid’at ve küfürden kurtaramamışlardır.” Üçüncü kısımdan olan bu filozoflar, kendilerinden önce gelenlerin yanlışlarını açık seçik göstermek ve bir yaratıcının olduğunu söylemekle beraber Peygamberlere inanmadıkları için küfürde kalmışlardır. Çünkü küfürden kurtulmak için Peygamberlere ve onların bildirdiklerine inanmak da şarttır.

İmam-ı Gazali hazretlerinin felsefecilerin görüşlerini çürütmek ve itikadlarına, felsefe karıştıran sapık fırkalara cevap vermek için yaptığı bu çalışmasını işiten bir takım kimseler, onu felsefeci zannetmişlerdir. Bunun sebebi, felsefe ile tefekkür arasındaki mühim farkı bilmemek olabilir. Felsefeciler aklı rehber edinmişlerdir. Mütefekkirler ise aklı kullanmakla beraber, akla da rehber olarak Peygamberleri ve onların bildirdiği imanı almışlardır. Göz için ışık ne ise, akıl için iman odur. Işık olmayınca göz göremediği gibi iman olmayınca akıl da doğru yolda yürüyemez. İmam-ı Gazali hazretleri, filozof değil müctehiddir. Zaten İslamiyet’te felsefe ve filozof olmaz. İslam âlimi olur. İslam dininde felsefenin üstünde İslam ilimleri, filozofun üstünde de İslam âlimleri vardır.

İmam-ı Gazali hazretleri, bu çalışmalarından sonra, yerine kardeşi Ahmed Gazali’yi vekil bırakarak Nizamiye Üniversitesindeki görevine ara verdi ve Bağdat’tan ayrıldı. Çeşitli ilmi çalışmalar ve seyahatler yaptı. Şam’da kaldığı iki yıl içinde en kıymetli eseri İhyâu-Ulumiddin’i yazdı. Daha sonra Kudüs’e gitti. Burada Bâtıni denilen sapık fırkaya karşı Mufassıl’ul-Hilâf, Cevâb-ul-Mesâil ve Allahü teâlânın Esmâ-i Hüsnâ denilen isimlerini anlatan El- Maksad ül-Esmâ adlı eserini yazdı. Kudüs’te bir müddet kaldıktan sonra hacca gitti. Haccını müteakiben Bağdat’a döndü. Nizamiye Üniversitesinde, Şam’da yazdığı İhyâ’sını kalabalık bir talebe kitlesine ders olarak okuttu. Bu seferki tedris hayatı uzun sürmedi. Doğduğu yer olan Tus’a gitti. Burada yine Bâtınilere karşı Ed-Dercülmerkum kitabı ile El-Kıstâs-ul-Müstakim, Faysal-ut-Tefrika, Kimyâ-ı Seâdet, Nasihât ül-Müluk ve Et- Tibr-ul-Mesbuk adlı kıymetli eserlerini yazdı. On sene kadar süren bu hizmetlerinden sonra Selçuklu veziri Fahr-ül-Mülk’ün ricası üzerine bir müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdi. Tasavvufu anlatan Mişkât-ül-Envâr adlı eserini de bu sırada yazdı.

İmam-ı Gazali hazretlerinin tasavvufta mürşidi, Silsile-i aliyyenin büyüklerinden olan Ebu Ali Farmedi hazretleridir. Onun huzurunda kemale geldi. Zahir ilimlerinde eşsiz âlim olduğu gibi, tasavvuf ilimlerinde (evliyalık ilimlerinde) de mürşid (yol gösterici) oldu. Her iki ilimde, Peygamberimizin vârisi oldu. Kısa bir müddet daha Nizamiye Üniversitesinde ders verdikten sonra doğduğu yer olan Tus’a döndü. Elli beş sene gibi kısa bir ömür süren imam-ı Gazali hazretleri, ömrünün son yıllarını Tus’ta geçirdi. Burada evinin yakınına bir medrese ve bir de tekke yaptırdı. Günleri insanları irşâd etmekle geçti. Elli yaşını aştığı bu sıralarda El-Munkızu Aniddalâl, fıkhın kaynaklarına (Usul-i fıkha) dâir El-Mustesfâ ve selef-i salihine (Ehli Sünnet itikadına) tâbi olmayı anlatan İlcâmü’l-Avâm an İlm-il-Kelam adlı eserlerini yazdı.

İmam-ı Gazali hazretlerinin yaşadığı devirde İslam âleminde siyasi ve fikri bakımdan büyük bir kargaşalık hüküm sürüyordu. Bağdat’ta Abbasi halifelerinin hakimiyeti zayıflamaya yüz tutmuştu. Bunun yanında Büyük Selçuklu Devletinin sınırları genişliyor ve nüfuzu artıyordu. İmam-ı Gazali hazretleri, bu devletin büyük hükümdarları Tuğrul Beyin, Alparslan’ın ve Melik Şahın devirlerini yaşadı. Melik Şahın kıymetli veziri Nizamülmülk, hem savaş meydanlarında zaferler kazanıyor, hem de o zamanın parlak ilim ocakları olan İslam üniversitelerini açıyordu. İmam-ı Gazali hazretleri 23 yaşındayken doğuda Hasan Sabbah ve adamları, sapık yollardan olan İsmailiyye fırkasını yaymaya çalışıyorlardı. Mısır’da Şii Fatımi Hanedanı çökmeye başlamış, Avrupa’da ise Endülüs İslam Devleti gerilemeye yüz tutmuştu. Mukaddes toprakları Müslümanlardan almak için ilk Haçlı seferleri de imam-ı Gazali hazretleri zamanında başlamıştı. Bunlardan birincisi olan Haçlı seferine katılan Haçlılar, Anadolu Selçuklu Hükümdarı Birinci Kılıç Arslan’ın üstün gayret ve kahramanlıklarına rağmen 600 binden 40-50 bine düşmek pahasına da olsa, Anadolu’yu geçmiş, Torosları aşmış, Antakya’yı ve bir yıl sonra da Kudüs’ü ele geçirmişlerdi (1096).

İslam âlemindeki bu siyasi karışıklıkların yanında bir de fikir ve düşünce ayrılıkları vardı. Bütün bunlar; Müslümanların birliğini doğrudan doğruya askeri kuvvetle ve ilim yoluyla yıkamayan iç ve dış düşmanların, halk arasında bozuk ve sapık fikirleri yayabilmeleri için çok uygun bir zemin teşkil ediyordu. Müslümanlar arasında itikad birliği sarsılmış, düşünce ve fikirlerde ayrılıklar meydana gelmişti. Bir taraftan eski Yunan felsefesini anlatan kitapları okuyarak yazılanları İslam inançlarına karıştıranlar, diğer taraftan Kur’an-ı kerimin âyetlerinin manasını değiştirerek ve kendi bozuk düşüncelerini katarak açıklamaya kalkışan Bâtıniler ve Mutezile ile diğer fırkalar İslam itikadını bozmaya çalışıyorlardı. Bunlara karşı Ehl-i sünnetin müdafaasını üstlenmiş olan İslam âlimlerinin başında akli ve nakli ilimlerde zamanın en büyük âlimi, müctehid ve asrın müceddidi olan imam-ı Gazali hazretleri geliyordu.

O, bir taraftan kıymetli talebeler yetiştirdi, bir taraftan da sapık fırkaların bozuk inançlarını çürütmek ve Müslümanların bunlara aldanmamaları için okuyacakları kıymetli kitaplar yazdı. Üç yüz binden fazla hadis-i şerifi ravileriyle ezbere bilen ve Hüccetül-İslam adıyla meşhur olan imam-ı Gazali hazretleri, İslamın yirmi temel ilmi ile bunların yardımcıları olan müsbet ilimlerde de söz sahibiydi. Hadis ve Usul-i Hadis ilimlerinde ilim deryası olan bu büyük âlimin kitaplarında mevdu hadis var diyerek, imam-ı Gazali hazretlerinde eksiklik aramak, ilmin hakikatini, İslam âliminin derecesini bilmemektir. Zamanında yaşayan ve sonra gelen âlimler onun kitaplarını senet kabul etmişler ve neticede imam-ı Gazali hazretlerinin kitaplarını ancak mezhepleri kabul etmeyenlerin, dinde reform yapmak için uğraşanların beğenmediklerini bildirmişlerdir.

İmam-ı Gazali hazretleri 1111 (h.505) yılının Cemâzilevvel ayının 14. Pazartesi günü büyük kısmını zikir ve tâat ve Kur’an-ı kerim okumakla geçirdiği gecenin sabah namazı vaktinde abdest tazeleyip namazını kıldı, sonra yanındakilerden kefen istedi. Kefeni öpüp yüzüne sürdü, başına koydu: “Ey benim Rabbim, Mâlikim! Emrin başım gözüm üzere olsun” dedi. Odasına girdi. İçeride, her zamankinden çok kaldı. Dışarı çıkmadı. Bunun üzerine oradakilerden üç kişi içeri girince, imam-ı Gazali hazretlerinin kefenini giyip, yüzünü kıbleye dönüp, ruhunu teslim ettiğini gördüler. Başı ucunda şu beytler yazılıydı:

Beni ölü gören ve ağlayan dostlarıma,
Şöyle söyle, üzülen o din kardeşlerime:
“Sanmayınız ki, sakın ben ölmüşüm gerçekten,
Vallahi siz de kaçın buna ölüm demekten.”
…….
Ben bir serçeyim ve bu beden benim kafesim.
Ben uçtum o kafesten, rehin kaldı bedenim.
…….
Bana rahmet okuyun, rahmet olunasınız.
Biz gittik. Biliniz ki, sırada siz varsınız.

Son sözüm olsun, “Aleyküm selam” dostlar.
Allah selamet versin, diyecek başka ne var?

İmam-ı Gazali hazretleri, kendisini mezarın içine Şeyh Ebu Bekr en-Nessâc koysun, diye vasiyet etmişti. Şeyh bu vasiyeti yerine getirip mezardan çıktığında hâli değişmiş, yüzü kül gibi olmuş görüldü. Oradakiler “Size ne oldu?.. Niçin böyle sarardınız, soldunuz efendim?..” dediler. Cevap vermedi. Israr ettiler, gene cevap vermedi. Yemin vererek tekrar ısrarla sorulunca, mecbur kalarak şunları anlattı:
“İmamın nâşını mezara koyduğum zaman, Kıble tarafından nurlu bir sağ elin çıktığını gördüm. Hafiften bir ses bana şöyle seslendi. «Muhammed Gazali’nin elini, Seyyidü’l Mürselin Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi ve sellemin eline koy» Ben denileni yaptım. İşte mezardan çıktığımda benzimin sararmış, solmuş olmasının sebebi budur. Allah ona rahmet eylesin.”

İmam-ı Gazali hazretleri asrının müceddidi olup, din bilgilerinden unutulmuş olanlarını meydana çıkarmış, açıklamış ve herkese öğretmişti.

İmam-ı Gazali hazretleri, zamanındaki devlet adamlarının ikram ve iltifatlarına kavuşmuştu. Onlara zaman zaman nasihat ederek ve mektup yazarak hakkı tavsiye etmiş, Müslümanların huzur ve refahı için dua etmiştir.

Bunlardan Selçuklu Sultanı Sencer’e nasihat için aşağıdaki mektubu yazmıştır:

“Allahü teâlâ İslam beldesinde muvaffak eylesin, nasibdâr kılsın. Ahirette ona, yanında yeryüzü padişahlığının hiç kalacağı mülk-i azim ve ahiret sultanlığı ihsan etsin. Dünya padişahlığı, nihayet bütün dünyaya hakim olmaktan ibarettir. İnsanın ömrü ise, en çok yüz sene kadardır.

Cenab-ı Hakkın, ahirette bir insana ihsan edeceği şeylerin yanında, bütün yeryüzü, bir kerpiç gibi kalır. Yeryüzünün bütün beldeleri, vilayetleri, o kerpicin tozu toprağı gibidir. Kerpicin ve tozunun toprağının ne kıymeti olur? Ebedi sultanlık ve saadet yanında, yüz senelik ömrün ne kıymeti vardır ki, insan onunla sevinip mağrur olsun? Yükseklikleri ara, Allahü teâlânın vereceği padişahlıktan başkasına aldanma.

Bu ebedi padişahlığa (saadete) kavuşmak, herkes için güç bir şey ise de, senin için kolaydır. Çünkü Resulullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Bir gün adalet ile hükmetmek, altmış senelik ibadetten efdaldir.” Madem ki Allahü teâlâ sana, başkalarının altmış senede kazanacağı şeyi bir günde kazanma sebebini ihsan etmiştir, bundan daha iyi fırsat olamaz! Zamanımızda ise iş o hâle gelmiştir ki, değil bir gün, bir saat adaletle iş yapmak, altmış yıl ibadetten efdal olacak dereceye varmıştır.

Dünyanın kıymetsizliği, açık ve ortadadır. Büyükler buyurdular ki: «Dünya kırılmaz altın bir testi, ahiret de kırılan toprak bir testi olsa, akıllı kimse, geçici olan ve yok olacak olan altın testiyi bırakır, ebedi olan toprak testiyi alır. Kaldı ki dünya, geçici ve kırılacak toprak bir testi gibidir.» Ahiret ise hiç kırılmayan ebediyyen bâki kalacak olan altın testi gibidir. Öyleyse, buna rağmen dünyaya sarılan kimseye nasıl akıllı denilebilir? Bu misali iyi düşününüz ve daima göz önünde tutunuz…”

İmam-ı Gazali hazretlerinin buyurduğu güzel sözlerden bazıları:

Allahü teâlânın verdiği nimeti, Onun sevdiği yerde harcamak şükür; sevmediği yerde kullanmak ise küfran-ı nimettir (nimeti inkâr etmektir).

Belaya şükretmek lazımdır. Çünkü küfür ve günahlardan başka bela yoktur ki, içinde senin bilmediğin bir iyilik olmasın! Allahü teâlâ, senin iyiliğini senden iyi bilir.

Bir sözü söyleyeceğin zaman düşün! Eğer o sözü söylemediğin zaman mesul olacaksan söyle. Yoksa sus!

Sabır insana mahsustur. Hayvanlarda sabır yoktur. Meleklerin ise sabra ihtiyacı yoktur.

Allahü teâlânın, her yaptığımızı her düşündüğümüzü bildiğini unutmamalıyız. İnsanlar birbirinin dışını görür. Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem içini görür. Bunu bilen bir kimsenin işleri ve düşünceleri edepli olur.

Aklı olan kimse nefsine demelidir ki: Benim sermayem, yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Bu sermaye, o kadar kıymetlidir ki, her çıkan nefes hiçbir şeyle tekrar ele geçmez ve nefesler sayılıdır, azalmaktadır. O halde bu günü elden kaçırmamak bunu saadete kavuşmak için kullanmamaktan daha büyük ziyan olur mu? Yarın ölecekmiş gibi bütün âzâlarını haramdan koru.

Ey nefsim, sonra tevbe ederim ve iyi şeyler yaparım, diyorsan, ölüm daha önce gelebilir, pişman olup kalırsın. Yarın tevbe etmeyi bugün tevbe etmekten kolay sanıyorsan, aldanıyorsun.

Eserleri:
İmam-ı Gazali hazretleri, ömrü boyunca gece gündüz devamlı yazmış büyük bir İslam âlimidir. O kadar çok kitap yazdı ki, ömrüne bölününce, bir güne on sekiz sayfa düşmektedir. Eserlerinin sayısının 1000’e ulaştığı, Mevduât-ul-Ulum kitabında bildirilmektedir. Bunlardan 400’ünün isimleri Şeyh Ebu İshak Şirâzi’nin Hazâin kitabında yazılıdır.

Eserleri üstünde Avrupalılar geniş ve uzun süren incelemeler yapmışlardır. Bunlardan P. Bouyges adlı müsteşrik Essaie de Chronologie des Oeuvres de al-Ghazâli adlı eserinde İmam-ı Gazali’nin 404 kitabının ismini vermiştir. Meşhur müsteşrik Brockelmann da Geschichte Der Arabischen Litteratur adlı eserinde, eserlerinden 75 tanesinin listesini vermiştir. 1959’da dört Alman ordinaryüs profesörü, imam-ı Gazali hazretlerinin kitaplarını okuyarak, İslam dinine aşık olmuşlar ve hazret-i İmam’ın kitaplarını Almancaya çevirerek sonunda Müslüman olmuşlardır.

İmam-ı Gazali hazretlerinin vefatından sonra İslam dünyasının maruz kaldığı Moğol felaketi esnasında yakıp yıkılan binlerce kütüphane içinde Gazali hazretlerinin sayısız eseri de yok edilmiştir. Bu sebepten bugüne kadar eserlerinin tam bir listesi ve tasnifi yapılamamış, ilim dünyası bu husustaki eksikliğini tamamlayamamıştır.

Eserlerinden bazıları şunlardır:
İhyâu-Ulumiddin,
Kimyâ-ı Seâdet,
Cevahir-ül-Kur’ân,
Kavâid-ül-Akâid,
Kitab-ül-İktisâd fil İtikad,
İlcâm-ül-Avâm an İlm il-Kelam,
Mizân-ül-Amel,
Dürret-ül-Fahire,
Eyyüh-el-Veled,
Kıstâs ül-Müstekim,
Tehâfet-ül-Felâsife,
Mekâsıd-ül-Felâsife,
El-Munkızu Aniddalâl,
El-Fetâvâ, Hülâsât-üt-Tasnif fit-Tesavvuf.
(İlcâm-ül-Avâm, Eyyüh-el-Veled, El-Munkızu Aniddalâl, Durret-ül-Fahire ve Kimyâ-ı Seâdet kitapları Hakikat Kitabevi tarafından bastırılmıştır.)

İmam-ı Gazali hazretlerinin en kıymetli eseri İhyâ’sıdır. Osmanlı âlimlerinden Saffet Efendi Tasavvufun Zaferi isimli eserinde, İmam-ı Gazali’nin İhyâu Ulumiddin kitabı öyle kıymetli bir eserdir ki, Kur’an-ı kerimin ve Peygamber efendimizin hadislerinin manalarını Müslümanlara anlatmak ve Allahü teâlânın kullarına, doğru yolu göstermek, huzur ve saadete kavuşturan İslam ahlakını öğretmek için, din âlimleri olarak elimizde bundan başka hiçbir kitap bulunmasaydı, yalnız bu kitap kifayet ederdi.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri de, “İmam-ı Gazali’nin İhyâ kitabı, bütün âlimlerce doğru ve yüksektir. Bir gayrı müslim, severek yapraklarını çevirirse, müslüman olmakla şereflenir” buyuruyor.

Hazret-i Musa ile konuşması
Peygamber efendimiz Miracda iken Musa aleyhisselam ile görüşür. Hazret-i Musa, “Ümmetimin âlimleri İsrail oğullarına gelen peygamberler gibidir” buyuruyorsunuz. Bir âlim nasıl olur da peygamber gibi olur diyor. Peygamber efendimiz, bir âlim çağırır.
Hazret-i Musa gelen âlime sorar:
– Senin adın ne?
– Muhammed bin Muhammed bin Muhammed Gazali

Hazret-i Musa sorar:
– Ben sana adın ne dedim, sen tâ dedelerinin adını bile söyledin? Böyle söylemek uygun mu? Sadece sorulana cevap vermek gerekmez miydi?
– Efendim Allahü teâlâ, (Ya Musa elindeki ne) diye sorduğunda siz, Asa demekle kalmadınız. (Bu elimdekini yere vurunca su çıkar, bununla düşmanların oyunlarını bozarım, gerektiğinde bu ejderha olur, sihirbazların sihirlerini yok ederim, yürürken dayanırım. Bu Asanın bana çok faydaları vardır) demiştiniz. Öyle değil mi?
– Evet öyle demiştim.
– Maksadınız Allahü teâlâ ile daha fazla konuşmak değil miydi?
– Evet.
– Ben de sizin gibi ulülazm büyük bir peygamberi bulmuşken konuşmayı uzatmak için dedelerimin de ismini söyledim.

Hazret-i Musa, Peygamber efendimiz aleyhisselama der ki:
– Şimdi anlaşıldı, gerçekten de senin ümmetinin âlimleri Beni İsrailin peygamberleri gibi imiş. (Ruhulbeyan c.2, s. 568)

Hayatı ve kişiliği

Ana maddeler: Yesevîlik ve Âhiler

Horasan Melametîliğinin önde gelen temsilcilerinden Yusuf Hemedani’nin öğrencisi Hoca Ahmed Yesevi tarafından kurulmuş olan Yesevîlik tarikâtının Anadolu’daki en fa’al uygulayıcısı konumunda 13. yüzyıl Anadolu’sunun İslâmlaşma sürecine önemli katkılarda bulunarak adını “Horasan Erenleri” olarak anılan şahsiyetler arasına yazdıran, 16. yüzyılda ise Balım Sultan önderliğinde 14. ile 15. yüzyıl Azerbaycan ve Anadolu’sunda yaygınlaşmış olan Hurûfîlik akımının etkisi altında kalınmak suretiyle ibahilik, teslis (üçleme), tenasüh, ve hülul anlayışlarını da bünyesine alarak kurumsallaşan Bektaşîlik tarikâtının isim babası, Kalenderî / Haydarî şeyhi, islam mutasavvıfı.

Lokman Parende’den ilk eğitimi almış ve Hoca Ahmed Yesevî (1103-1165)’nin öğretilerini takip etmişti. Bundan dolayı Yesevi’nin halifesi olarak kabul edilmektedir. Anadolu’ya geldikten sonra kısa zamanda tanınarak kıymetli talebeler yetiştirdi. Hacı Bektâş-ı Velî kendisinin de bağlı olduğu “Ahilik Teşkilâtı” ile, Osmanlı Devleti’nin kuruluş devrinde Anadolu’da sosyal yapının gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuştur.

Hayatının büyük bir kısmını Sulucakarahöyük’te (Hacıbektaş) geçiren Hacı Bektâş-ı Veli, ömrünü de burada tamamlamıştır. Mezarı, Nevşehir iline bağlı Hacıbektaş ilçesinde bulunmaktadır.

Hacı Bektâş-ı Veli’nin kimliği

Ana maddeler: Hoca Ahmed Yesevî, Seyyid Ebû’l Vefâ Tâcû’l-Ârifîn, Ebû’l-Bekâ Baba İlyâs ve Ktb’ûd-Dîn Haydaru

Meşhur Velâyet-Nâme onu Şiîliğin unvan mezhebini taşıyan Câ’fer-i Sâdık’tan Beyazid Bistâmî’nin getirdiği hırkayı giymiş olan “Lokman Perende” vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlar. Velâyet-Nâme üzerinde uzmanlaşmış yazarların naklettiklerine göre Hacı Bektâş’ın tarikât silsilesi önce Kutb’ûd-Dîn Haydar’a, ondan da Lokman Serahsî’ye, ve oradan da Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanî vasıtasıyla Hoca Ahmed Yesevî’ye bağlanmaktadır. Âşık Paşa tarihinde ise “Hacı Bektâş” Horasan’dan “Menteş” adındaki kardeşiyle beraber Sivas’a gelerek Baba İlyas Horasanî’ye mürid oldular. Bu intisaptan sonra Hacı Bektâş önce Kayseri’ye oradan da Kırşehri’ne geldi, sonra da Karacahöyüğe yerleşti. Buna göre Hoca Ahmed Yesevî müridlerinden olduğuna dâir rivayetin doğru olmadığı anlaşılıyor.

Hacı Bektâş’ın yaşadığı devir ve şahsiyeti

Tezkire-i Eflâkî’ye göre “Hacı Bektâş” Rûm’da “Baba Resûl” derler bir Erin halifesiydi. Bektâş o yüzyılda mesnevîleri ve gazelleriyle bütün tasavvuf âleminde saygıyla anılan Mevlânâ Celâl’ed-Dîn-i Rûmî’ye bazı sualler sormak için müridi Baba İshâk Kefersudî’yi Konya’ya gönderdi. Şeyh İshâk Konya’da Mevlânâ’nın yanına vardığında onu zikr’üs-semâ’yla meşgul buldu. Mevlânâ ise keşf ve kerâmet yoluyla sorulara önceden vâkıf olduğundan daha Şeyh İshâk’ın sorularını sormasına fırsat tanımadan bir dörtlük şeklinde başka sorular yöneltmek suretiyle yanıt verdi. Şeyh İshâk kendisini, sualin ve mısraların zamirinde yatan amacın yanıtını almış addetmek suretiyle geri dönerek keyfiyeti Hacı Bektâş’a nakletti. Sultan Âlâ’ed-Dîn Key-KûbâdEvvel’ın oğlu Gıyas’ed-Dîn Key-Hüsrev-i Sâni devrinde yaşadığı anlaşılan Hacı Bektâş’ın Anadolu’da nüfuz sâhibi Şiî dâîlerden birisi olduğu anlaşılmaktadır. Selçuklu Sultanları arasındaysa Süleyman’dan başka Şiî olan bilinmemektedir. Bir başka rivayete göre ise bu “Şiîlik Hareketleri” Hacı Bektâş’ın şahsiyetinde değil de ona tâbi olanlara mahsustu. Şekayık’a göre Hacı Bektâş’ın Şeyh İshâk gibi diğer müridleri arasında da “Melâhide-i Bâtıniyye” i’tikadını paylaşan pek çok dervişler mevcuttu.[2]

Hacı Bektâş Horasan’dan Anadolu’ya göç ettikten sonra Suluca Karahüyük’te otuz altı sene “Horasan Melametîliği kökenli On İki İmamcı Tasavvufî–Bâtınî İslâm” i’tikadını neşriyât ile meşgul oldu ve bu süre zarfında aralarında Cemâl Seyyid, Sarı İsmâil, Kolu açık Hâcim Sultan, Baba Resul, Birap Sultan, Recep Seyyid Sarı Kadı, Ali Baba, Burak Baba, Yahya Paşa, Sultan Bahâ’ed-Dîn, Atlaspuş, ve Dost Hüda Hazreti Sâmet gibi meşhurların da bulunduğu tam otuz altı bin halife yetiştirdi. Ölümünün yaklaştığını hisseder hissetmez her birini bir memlekete yolladı. Bunların bazılarının hâllerini Velâyet-Nâme anlatmaktadır.

Hacı Bektâş’ın Horasan Melametîliği kökenli Bâtınîliğin Anadolu’daki neşri fa’aliyetleri tartışmasız hâyrete şâyan olmakla beraber bu meyândaki teşkilatlanmanın ana merkezinde Şücâ’ed-Dîn Ebû’l Bekâ Baba İlyas el-Horasanî bulunmaktaydı. Eflâkî’nin Baba Resul’ü Hacı Bektâş’ın şeyhi olarak göstermesine karşın Velâyet-Nâme tersini iddia etmektedir. Burak Baba’nın da Tokatlı olduğuna dair söylenti ile Hoylu olduğuna dâir ihtilâf da aynen buna benzemektedir. Velâyet-Nâme’nin nakilleri, Milâdî 1271 tarininde vefât ettiği bilinen Hacı Bektâş’ı Orhan Gazi devrinde sağ olarak göstermek gibi daha birçok yönden tenkit edilmeye açık kalan çelişkileri ihtivâ etmektedir.

Hacı Bektâş’ın yaşadığı devirde Anadolu’da faaliyet gösteren Bâtınîler

Anadolu’da Alevî, Bektâşî, Kızılbaş, Dazalak, Hurûfî, Rum abdalları, Kalenderîler, Melâmiye, Haydariye, Câmiye, Şemsiye, Edhemiye gibi Bâtınî kolları birbirleri ardından ortaya çıktıkları gibi bütün bu çeşitli yolların dinî hükümlerdeki ihtilâflarına rağmen kendi aralarında “Bâtınîlik” konusunda ortak bir zeminde birleşmekteydiler. Taşıdıkları Bâtınî akideler ise hep Mısır Fâtımî dâîleri ile Suriye Bâtınilerinin telkinlerini ihtiva etmekteydi.

Osmanlı Ordusu ve Hacı Bektâş-ı Velî

Ana madde: Osmanlı Ordusu

Osmanlı Sultanları ile halk tarafından da sevildi ve hürmet gördü. Osmanlı Ordusunda yeniçeriler Bektaşîlik kurallarına göre yetiştirilirdi. Bu nedenle Yeniçerilere tarihte Hacı Bektâş-ı Velî çocukları da denirdi. Ocağın banisi Hacı Bektâş-ı Velî olarak kabul edilirdi. Seferlere giderken yanlarında daimâ Bektaşî dede ve babaları eşlik ederlerdi. Bugün Balkanların her köşesine Bektaşîliği yeniçeriler taşımıştır.Bu Hacı Bektâş-ı Velî’nin sohbetlerini takip ederek onun tarikâtına bağlananlara ise “Bektaşî” adı verildi.

Kaynak.wikipedia

Anıtkabir, ülkemizdeki en önemli yerlerden biridir.Atamızın yattığı yerdir.Fakat  Anıtkabir’in bir çok özelliği hakkında bilgi sahibi değiliz.

Anıtkabir’in yapımı yaklaşık 9 yıl sürmüştür. Ve ağırlığı tam 150.000 tondur. Anıtkabirde birçok heykel,süsleme ve kabartmalar bulunmaktadır.

Anıtkabir’in Yerinin Belirlenmesi
Anıtkabir’in yapımına 9 Ekim 1944 yılında başlanmıştır. 1 Eylül 1953 yılında ise tamamlanmıştır. Anıtkabir’in yerini dönemin Aydın Milletvekili Mithat Aydın önermiştir. Birçok seçeneğin tartışıldığı zamanda Mithat Aydın adı ‘Anıttepe olarak değiştirilecek olan ‘Rasat tepe’ yi önerdi.Atatürk’ün yıllar önce ‘Rasat tepe’ de yaptığı gezide’ bu ne kadar güzel bir anıt yeri’ demiştir. Atatürk bu sözü diyerek yıllar sonra gömüleceği yeri hissetmiş gibiydi.

Anıtkabir projesi için birçok ülkeden teklif geldi. 49 proje içinden Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Adanın projesi kabul edilmiştir. Atamızın kabri depreme karşı çok dayanıklıdır.

Anıtkabir ve İnşaatı
Anıtkabir 4 kısım olarak tasarlanmıştır.

1. Kısım
Bu kısımda toprak seviyesi ayarlaması yapılmıştır. Ayrıca Atamızın kabirine doğru uzanan aslanlı yoldaki istinat duvarı yapılmıştır.Yaklaşık olarak 1 yıl sürmüştür

2. Kısım
Mozole ve törenin yapıldığı alanı kapsamaktadır. Ayrıca meydanın çevresindeki benzer amaçlarla kullanılacak binaların yapılmasını kapsamaktadır. Yine 2. kısım inşaatta anıt kütlesinin projesi tasarlanmıştır. Giriş kuleleleri ve Anıtkabir’e uzanan yolun önemli bölümü tamamlanmıştır. Ayrıca arazide ağaçlandırma gerçekleştirilimiş.Sulama sistemi yapılmıştır. Yaklaşık 5 yıl sürmüştür.

3. Kısım
Anıta çıkan yollar ve aslanlı yol tamamlanmıştır. Ayrıca tören meydanı ile mozolenin üst döşemeleri gerçekleştirilmiştir. Anıta çıkan merdiven basamakları yapılmıştır.

4. Kısım
Artık anıtkabirin tamamlanması için son aşamadır. Şeref holü ve tonozlar yapılandırılmış. Buralardaki taş profiller ve saçak süslemeleri yapılmıştır. Bu inşaat aşamaları bittikten sonra anıtkabirin 9 yıl süren inşaatı son bulmuştur.

Anıttaki Aslanlar
Atamızın kabirne giden 262 metre yol vardır.Bu yolun sağ ve solunda karşılıklı olarak 24 aslan bulunmaktadır. Bu aslanlar 24 Oğuz boyunu temsil etmektedir. Bilindiği gibi aslan kültürümüzde gücü temsil etmektedir. Aslanların karşılıklı olması ise milletimizin birlik ve bütünlüğünü ifade eder. Atamızın anıtına doğru yaklaşan aslanları başları öne eğik bir şekildedir.

Anıttaki Ağaçlar
Anıtkabirdeki yeşillendirme çalışmaları yapılmıştır. Birçok ağaç vardır. Ancak bu ağaçların hepsinin boyu kısadır. Yani bodur olan bu ağaçlar bilinnçli olarak seçilmiştir. Çünkü anıt her yerden görülebilmeliydi.Uzun boylu ağaçlar görüş açısını kapatmamalıydı.

Bayrak Direği
Anıtkabir’in diğer önemli unsurlarından biride bayrak direğidir. Anıtkabir’de 33 buçuk metre uzunluğunda bayrak direği 1946 yılında Nazmi Cemal adlı kişi tarafından ABD den gelmiştir.

Atatürk Müzesi
Anıtkabirde Atatürk müzesi bulunmaktadır .Atamızın bir çok eşyası burada sergilenmektedir. Traş takımları, bastonları ,aldığı hediyeler ve birçok eşyası bulunmaktadır. Atamıza ve ailesine ait fotoğralarda bu müzede bulunmaktadır. Ayrıca müzede Atatürk’ün hem baston hemde tüfek olma özelliğine sahip silahı, Sabiha Gökçen ve Afet İnan’a hediye ettiği tabancalar bizlere sergilenmektedir. Ayrıca manevi kızı olarak gördüğü Rukiye Erkine hediye verdiği mini bir Kuran bulunmaktadır.

Anıtkabir müzesinde ayrıca Atatürk’ün özel kitaplığı bulunmaktadır. Bu kitaplar arasında en önemlisi Nutuktur. Orjinal metni müzede yer almaktadır.Ayrıca başta Türk ve İslam Tarihi,dil, edebiyat, sosyal bilimler ve birçok konuda kitaplar bulunmaktadır. Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Farsça, Slav dillerindeki toplam 3118 kitap müzede ziyaretçilere sergilenmektedir.

 

Amerikan “LiveScience” dergisi, bilim dünyasının açıklayamadığı 10 olguyu sıraladı. İşte açıklanamayan 10 olgu…

1 – BEDEN / ZİHİN BAĞLANTISI

Bir efsaneye dönüşen ‘plasebo etkisi’ zihinle beden arasındaki muhteşem ilişkinin en basit kanıtı. Bu etki kendini şöyle gösteriyor: Sahte, yani aslında ilaç olmayan bir ilaç aldıklarından habersiz denekler, dertlerine derman olacak bir hap ya da şurup içtiklerini düşündüklerinden kendilerini daha iyi hissediyorlar. Üstelik etki kimi zaman bununla da kalmıyor, tıbbi belirtilerde de düzelme görülüyor. Plasebo deneklerine bakınca, insan ister istemez, zihin neye inanırsa bedeninin de onu yaşadığına hüküm getiriyor. Pek çok uzman, zihnin yardımıyla bedenin kendi kendini iyileştirebilme kabiliyetinin, modern tıbbın yaratabileceği bir ‘mucize’den kat be kat büyüleyici olduğuna inanıyor.

2 – HAYALETLER

Hayaletlerin varlığı hakkında ciddi bir kanıt olmamakla birlikte, onları gördüğünü, onlarla konuştuğunu, onların fotoğraflarını çektiğini ısrarla anlatan -içten ya da değil- şahitler, pek çok insan var. Ancak bilim henüz yanıtı bulamadı.

3 – DEJA VU

Fransızca bir kelime olan ‘déjà vu’, Türkçede ‘daha önce görülmüş’ anlamını taşıyor. Açıklamak istediği durum ise şu: Özel bir anı ya da birtakım koşulları, aynı şekilde daha önceden de yaşamış olduğunuzu hissetme hali. Herkesin hayatında bir ya da birkaç kez yaşadığı bu duygu, şaşırtıcı, anlaşılmaz, gizemli ve evet ürkütücüdür. Araştırmacılar ‘déjà vu’ ile ilgili bazı açıklamalar yapmaya çalışsalar da, bu tuhaf hissin nedeni, bir gizem olmayı sürdürüyor.

4 – TAOS UĞULTUSU

ABD’nin New Mexico eyaletinde bulunan küçük Taos kentini ziyaret eden bazı turistler ve vatandaşlar, yıllardır, çöl havasında gizemli, güçsüz, düşük frekansa sahip bir uğultu ve titreşim duyduklarını anlatıyorlar. Bu iddiada bulunanlar, Taos vatandaşlarının sadece yüzde ikisini oluşturuyor. Bazıları bunun çöldeki garip birtakım akustik sorunlarından kaynaklandığını düşünürken, bazıları da bir çeşit kitle histerisi ya da uğursuz bir sır olduğuna inanıyor. Duyulduğu iddia edilen sese ister vızıltı, ister uğultu, ister titreşim deyin; ister psikolojik, ister doğal, ister doğaüstü olduğuna inanın… Hakkında bilinen bir tek gerçek var: O da şimdiye kadar hiç kimsenin bu garip sesin kökenini ortaya çıkaramadığı.

5 – DUYU ÖTESİ ALGI

Hem Doğu, hem de Batı toplumlarında, bazı insanların bir çeşit psişik güçleri olduğuna inanılıyor. Bugüne dek psişik güçleri olduğunu iddia eden kişiler, araştırmacılar tarafından pek çok teste tabi tutuldu. Ancak elde edilen sonuçlar her seferinde ya olumsuz ya da muğlak ve şüpheliydi. Altıncı hissin gücüne inanan pek çok kişi, psişik güçlerin test edilemeyeceğini, çünkü bir nedenle kendilerine şüpheyle yaklaşanların ya da bilim adamlarının yanında azaldığını vurguluyor.

6 – ÖNSEZİ

Psikologlar bu durumu açıklarken insanların bilinçaltlarında, farkında olmadan çevremizdeki dünya hakkında bilgi topladığını vurguluyorlar. Bu şekilde biz aslında sadece ‘görünüşte bilmediğimiz’ bazı şeyleri biliyor ya da hissediyoruz. Ancak söz konusu bilgiler bilinçaltımızın derinliklerinde yaşadığı için, bunun nasıl olduğunu bir türlü anlayamıyoruz. Bu açıklama kimileri için tatmin edici olsa da pek çok araştırmacıya göre önsezi, kanıtlanması ve üstünde çalışılması zor bir konu.

7 – ÖLÜMDEN SONRA HAYAT

Hayatlarında bir kez ölüme yakın deneyim geçirmiş kişilerin bazıları, karanlık bir tünelde yol alıp, sonunda beyaz bir ışık huzmesine kavuştuklarına dair hikâyeler anlatır.

Bunlar arasında sevdiklerinize kavuşmak, garip bir huzur hissetmek gibi daha renkli öyküler de mevcuttur. Bu deneyimler son derece etkileyici olmakla beraber, maalesef kimse ‘öbür taraf’tan elinde bir kanıtla ya da doğrulanabilir bir bilgiyle geri dönmeyi başaramadı.

‘Öbür dünya’ kuşkuyla yaklaşanlar, söz konusu deneyimlerin travma geçirmiş bir beynin gördüğü halüsinasyonlar olduğunu vurguluyorlar.

Tabii bu nedenle de son derece doğal ve açıklanabilir olduklarını… Ölüp de geri dönen olmadığına göre, bu konu gizemini koruyacak.

8 – UFO’LAR…

UFO deyince genelde insanların aklına uçan daireler, kısacası uzay gemileri gelse de UFO’nun açılımı ‘Tanımlanamayan Uçan Nesne’… Ve bu nedenle evet UFO diye bir şey var. Çünkü dünyanın her tarafında, gökyüzünde ne olduğunu tanımlayamadıkları birtakım objeleri gördüğünü söyleyen insanlar var. Ancak bu obje ve ışıklar, aslında uçak mıdır, meteor mudur yoksa gerçekten Marslıların son model uzay gemisi midirş Bu bir türlü açıklığa kavuşamıyor.

9 – ASLA BULUNAMAYAN KAYIPLAR

İnsanlar bazen kaybolur. Bazıları yaşadıkları hayattan kaçar, bazıları büyük çaplı ve cesetlerin tanınamadığı kazalarda yitip gider, bazıları cinayet kurbanı olur. Kayıplar ölü ya da diri bulunur. Ancak bazı insanlar vardır ki adeta buharlaşırlar. 1872’de Portekiz yakınlarında bulunan ‘hayalet gemi’ Marie Celeste’in mürettebatı, Amerikan işçi lideri Jimmy Hoffa bu şekilde kayıplara karışanlardan sadece bazıları.

10 – BÜYÜK AYAK

Bu gizem de Amerika’dan… Yeni Kıta’da yıllar boyunca, insana benzeyen, bol tüylü, son derece iri, ‘Büyük Ayak’ adlı bir yaratığı gördüğünü iddia eden sayısız insan ortaya çıktı. Tüm kıta çevresinde kaydedilen iddialar eğer doğruysa, aslında binlerce Büyük Ayak’ın yaşıyor olması gerekirdi. Ancak bugüne kadar bu korkunç yaratığa ait tek bir ceset bile bulunamadı. Ortada belirsiz fotoğraflar, video kayıtları ve tanıkların açıklamalarından başka bir şey yoktu. Görünen o ki, Büyük Ayak da, İskoçya’nın varlığı bir türlü kanıtlanamayan ünlü Loch Ness canavarı gibi gizemler dünyasındaki yerini koruyacak.

Kaynak: Tempo

Günümüzde adeta bir efsaneye dönen ve o meşhur ‘’Tanrı bile batıramaz denilen gemi… Titanik… Titanik gemisi, toplumumuzda çok geniş bir kesim tarafından bilinen bir konudur.

Bu geminin bu denli geniş bir çevreye yayılmasındaki en büyük etken ise, ana temanın Titanik olduğu filmler gösterilmektedir. Daha çok yapılan filmler sayesinde toplumda popüler ve bilinen olan bu dev yolcu gemisi, bilindiği gibi bir buz dağına çarpmış ve batmaz denen gemi batmıştır. Fakat geminin batışıyla birlikte ortaya oldukça fazla senaryolar ve olasılıklar atılmış ve bu varsayımlar ve çıkarımlar değerlendirilmiştir. Fakat bunların dışında, Titanik gemisiyle ilgili kehanetlerde bulunmaktadır. Bu kehanetlerden en önemlisi ise, Titan kazası romanıdır.

Titan kazası çok da ünlü olmayan bir yazar tarafından gerçek Titanik kazasından tam 14 yıl önce kaleme alınmıştır. Roman 1898 yılında küçük bir kitap şekilde yayımlanırken, gemi ise 1912 yılında Atlantik’in soğuk sularına gömülmüştür. Kitabın en ilginç tarafı ve kehanet olarak görülmesinin nedeni ise, kitapta gerçekleşen olayın gerçekte yaşanan olayla oldukça fazla bir oranda benzerlikler göstermesidir. İlk önce Titan Kazası öyküsünün yazarını tanıtmak gerekirse, bu yazarın adı Robertson’dur.

Robertson eski bir denizcidir ve okuduğu bir öyküden esinlenerek yazar olmuştur. İlk öyküsünü sadece 25 dolara satabilirken, daha sonra yazdığı 4 kısa öyküden 1000 dolar gibi bir para kazanmıştır. Ardından uzun soluklu bir kitap yazmaya karar verir ve adını Titan Kazası verdiği o meşhur kitabı yazar. Kitap, yazıldığı dönemde çok satılmaz ve yazar için bu kitap tam bir fiyaskodur. Edebiyat dünyasını başarısız bir yazar olarak ise 1915 yılında kalp krizi geçirerek noktalamıştır.

3546_titanik1

Titan Kazası Romanında Anlatılanlar
Kitapta dev bir yolcu gemisi yani titan vardır. Bu geminin özelliği ise, asla batmamasıdır. Kitabın ana temasını ise aşk oluşturmaktadır. Öykünün kahramanları, bu batmaz denen dev gemiye binerler ve öykü böylece başlamış olur. Gemi İngiltere’den kalkıp Amerika’ya doğru yol almaktadır. Dünyanın en dayanıklı ve lüks gemisinde yaşanan bir aşkı anlatan olayda, hiç beklenmedik bir olay yaşanır ve de gemi buz dağına çarparak batar. Böylece batmaz denen gemi batar ve okyanusun derinliklerine doğru yol alır. Robertson’un satışı çok az gerçekleşen bu kitabında anlatılanlar bu ana tema çerçevesinde gerçekleşmektedir. Sadece bu ana temadan bile bu hayali olayın gerçek olayla olan yakınlığı çok açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Fakat öykünün daha derinliklerine ve ayrıntılarına girildiğinde, durum çok daha karmaşık bir hal almakta ve ortaya çıkan sonuçlar insanları hayretlere düşürmektedir.

Kitapta yer alan bu ayrıntılar incelenirse eğer, akıl almaz benzerlikler şu şekildedir:

3546_titanik3

*Romandaki dev titan, New Foundland yakınlarında yer alan KuzeyAtlantik’teki bir buz dağına çarparak batmıştır. Gerçek olayda da, Titanik aynı koordinatlarda yer alan buz dağına çarparak batmıştır. Aynı zamanda gemilerin nasıl battığı da oldukça benzerdir.

*Romandaki dev titanda 24 adet filika bulunmaktaydı. Titanikde ise 22 adet filika ye alıyordu. Her iki olayda da can kaybının çok fazla olması filikaların eksik olmasına bağlanmıştır.

*Romandaki titan 3000 kişilikken, Titanik de 3000 kişiliktir. Yani her iki geminin yolcu kapasiteleri aynıdır. Romandaki kazada 1500 kişi hayatını kaybetmişken, gerçek Titanik kazasında ise 1513 yolcu hayatını kaybetmiştir.
*Her iki olaydaki gemiye de asla batmaz denilmiştir.

*Romandaki dev geminin boyu 248 metre, gerçek Titanik’in boyu ise 252 metredir.

*Romandaki geminin ağırlığı 70.000 ton ağırlığında bulunuyordu. Titaniğin ağırlığı ise 66.000 tondur.

*Romandaki gemi İngiltere’nin Southampton limanında yola çıkıp New York’a giderken, Titanik’de aynı limandan yola çıkmış ve New York’a gitmek için hareketlenmiştir.

3546_tit5

*Romandaki gemi ve Titanik’de de 3 adet pervane bulunuyordu ve bu pervaneler aynı sayıda yani 3000 yolcu taşıma kapasitesine sahipti.

*Romandaki Titan’a dönemin çok ünlü ve zengin kişileri binmişken, Titanik gemisine de çok zengin kişiler binmiştir.

*Romandaki gemide kaza yaşanırken orkestra ilahi çalmaktadır ve Titanik de gemi batarken ilahi çalınmaktadır.

Bütün bu bilgileri içeren ve çok az sayıda satan Robertson’un Titan Kazası romanı, gerçek Titanik kazasından tam 14 yıl önce yaşanmıştır ve kazadan yıllar sonra bu kitapta yazılanların farkına varılabilmiştir. Başarısız sayılan bir yazarcıdan çıkmış bu romanda, dünyanın en meşhur kazalarından birisi olan Titanik kazasının adeta resmi çizilmiştir. Ki geminin buz dağına nasıl çarptığı ve nereden darbe aldığı da romanda anlatılmış ve gerçek Titanik de bu anlatılan sahneye çok yakın bir şekilde batmıştır.

Robertson, hayalinde asla batmayan bir yolcu gemisi tasarlamış, onu yola çıkarmış ve de buz dağına çarptırarak batırmıştır. Geride ise, gerçek olayla olan akıl almaz benzerlikler kalmıştır.

Yazar: Erdoğan Gül

 

1. Sahile vuran gizemli ceset: Tamam Shud vakası

Sahile vuran gizemli ceset: Tamam Shud vakası

1 aralık 1948’de sabahın erken saatlerinde, Avustralya’nın Adelaide kentinin Somerton sahilinde kimliği belirsiz bir ceset bulundu. Bulunan ceset yaz mevsimi olmasına rağmen oldukça kalın giyimliydi, üzerindeki giysilerde hiçbir etiket yoktu ve sahilde bulunmasına rağmen kıyafetleri oldukça temizdi. Otopsi sonucu iç organlarının hali sebebiyle, belirsiz bir maddeyle zehirlendiği anlaşıldı. Olayın gizem kazanmasına sebep olan şey ise, adamın giydiği ceketin gizli bir cebinde bulunan Tamam Shud yazılı kağıt parçasıydı. Gazetelere verilen ilanlar sonucu, kağıdın koparıldığı kitap bulundu ve yazının Ömer Hayyam’ın bir şiirinin “Bitti, tamamlandı” anlamına gelen son dizesi olduğu öğrenildi. Kitabın arkasında yazılan telefon numarası da bir hemşireye aitti. Hemşire, kitabı 2. Dünya Savaşı sırasında Alfred adlı bir teğmene verdiğini söyledi. Alfred bulundu ve ilginç bir şekilde ön sayfasında hemşirenin el yazısının bulunduğu kitapta Taman Shud kısmının koparılmamış olduğu görüldü. Bu isimsiz cesedin sırrı o tarihten beri gizemini koruyor.

2. Televizyon tarihinde ilginç bir korsan yayın: Max Headroom olayı

ABD’de takvimler 22 Kasım 1987’i gösterdiğinde dünya televizyon tarihinin en ilginç olaylarından biri yaşanır. O dönem popüler bir televizyon şovu karakteri olan Max Headroom maskesi takan bir kişi, saat 21:14’te WGN televizyonunun yayınının birden kesilmesiyle görüntüye girer ve anlaşılmaz sözler söyleyip, garip hareketler yapar. Bu yayın 28 saniye sonra televizyon görevlileri tarafından kesilir. İkinci denemesi ise saat 23:15’te, başka bir televizyon kanalının yayınına sızarak olur. Bu kaçak yayın ise görevliler tarafından kesilemez, 88 saniye boyunca ekranda kalır ve kendiğilinden sona erer.

Televizyon ağlarına sızmanın oldukça zor ve maliyetli olması gibi teknik konulardan dolayı, bir kişinin küçük bir mekanda böyle bir kaçak yayını gerçekleştirmesinin ihtimal dışı olduğu belirtilir ve olayın faili hiçbir zaman ortaya çıkartılamaz.

3. Ölü bir rockstar efsanesi: Paul is Dead

Ölü bir rockstar efsanesi: Paul is Dead

Ünlü klasik rock grubu The Beatles hayranları arasında oldukça yaygın olan iddiaya göre, grubun basçısı Paul McCartney, 1966 yılında bir trafik kazasında hayatını kaybeder. Grubun popüleritesini kaybetmemesi için de McCartney’e tıpatıp benzeyen bir kişi, ünlü müzik adamının yerine geçer. İddiayı öne süren ve destekleyenlerin ise bazı “kanıtları” vardır:

  • Paul Mccartney’in farklı dönemlerde çekilmiş fotoğraflarında görünen fiziksel farklılıklar.
  • The White Album ve St. Pepper’s Lonely Heart Club Band albümlerinin kapaklarında McCartney’in ölümünü temsil eden işaretler bulunması.
  • The Beatles’ın I’m So Tired adlı şarkısının sonundaki konuşma tersten çalındığında “Paul is a dead man, miss him, miss him” (paul ölü bir adam, onu özlüyoruz) şeklinde bir mesaj duyulması.

4. Kimsenin sırrını çözemediği radyo istasyonu: UVB-76

UVB-76 Rusya’da bulunan, Numbers Station adıyla tanımlanan radyo istasyonlarından biri. Kısa dalga radyo yayını yapan bu kanalda belli aralıklarla, anlamsız görünen ama belli bir sırası olduğu anlaşılan mesajlar yayınlanmakta. Tek hecelik kelimeler, rakamlar ve bazı isimler barındıran bu mesajlar oldukça kısa bir şekilde seslendiriliyor. Her heceleme arasında tam 1.5 saniye bulunmasından dolayı mesajların yapay olarak üretildiği tahmin ediliyor. Radyonun yayınında zaman zaman belirsiz insan seslerinin duyulması ise istasyonun başında bir insan bulunup bulunmadığı hakkında şüpheler yaratmış. Yeri bilinmeyen UVB-76’nın yayın amacına da hiçbir zaman net olarak ulaşılamadı. Bazı kaynaklara göre resmi amacı iyonosfer araştırması olan istasyon, diğer bir iddiaya göre ise gizli istihbarat servislerinin haberleşmesi için kullanılıyor.

5. Dış uzaydan gelen mesaj: Wow! sinyali

Dış uzaydan gelen mesaj: Wow! sinyali

ABD’de 15 Ağustos 1977 tarihinde Ohio Devlet Üniversitesi’nde yapılan bir çalışma kapsamında 72 saniye süren dar bantlı bir radyo sinyali tespit edildi. Sinyal dünya dışı, hatta güneş sistemi dışından beklenen tüm özelliklere uyuyordu. Bu isimle anılmasının sebebi ise, sinyali tespit eden Dr. Jerry R. Ehman’ın kaydın çıktısındaki izini daire içine alıp yanına şaşkınlığını belirten Wow! ifadesini yazmasıdır. Sinyalin tekrar yakalanması için yapılan çalışmalar bir sonuca ulaşmamış, kaynağı ise hiçbir zaman tespit edilememiştir.

6. Hazreti Meryem’i gören üç çocuk: Fatima olayı

Hazreti Meryem'i gören üç çocuk: Fatima olayı

İddialara göre 1917 yılında Portekiz’in Fatima adlı ufak bir köyünde, dağlarda çobanlık yapan üç çocuk Hz. Meryem’i gördü. Hz. Meryem, her ayın 13’ünde geleceğini ve çocuklardan ufak bir kilise yapmalarını ister. Kısa sürede dilden dile yayılan olay sayesinde bu ufak köy, inananların akınına uğrar. Hz. Meryem’in çocuklara “İkinizi az sonra yanıma alacağım” dediği iddia edilir ve iki çocuk bir yıl arayla hayatlarını kaybederler. Lucia adlı üçüncü çocuk ise, rahibe olarak bir manastıra girer. Hazreti Meryem’in kendisine üç mesaj verdiğini söyleyen Lucia, bunların ikisini yayınlar. Üçüncüsü mesaj ise bir zarfın içinde Papa’ya verilir ve hiçbir zaman açıklanmaz.

7. Tüm mürettebatı ölü bulunan gemi: S.S. Ourang Medan

Tüm mürettebatı ölü bulunan gemi: S.S. Ourang Medan

1947 Haziran’ında Hollanda bandıralı bir gemi Sumatra açıklarında acil koduyla iki yardım çağrısı gönderdi. İlk çağrıda “Kaptan dahil herkes öldü” deniyor, hemen ardından gelen ikincisinde ise “Ölüyorum” mesajı bulunuyordu. Çağrıları alan bir gemi hemen yardıma gitti. Ourang Medan’a ulaşıldığında ise gemideki köpek dahil bütün mürettebat, elleri güneşe dönük ve suratlarında bir korku ifadesiyle ölü olarak bulundu. Kısa süre sonra bir patlamayla sulara gömülen geminin gizemi bugün bile varlığını koruyor. Bu ürpertici olayın sebebinin ise, taşıdıkları biyolojik silahtan sızan gaz, “uzaylı” saldırısı vs. olduğuna dair teoriler bulunmakta.

8. Uçuş sırasında kaybolan pilot: Frederick Valentich

Uçuş sırasında kaybolan pilot: Frederick Valentich

Avustralya’da 21 ekim 1978 tarihinde Frederick Valentich adlı bir pilot, güneyde bir adaya doğru yol almaktadır. Bir anda üzerinde gezen “yeşil ışıklar saçan, uçağa benzemeyen, oldukça hızlı” bir cisim gördüğünü hava kontrolörüne bildirir ve kısa bir süre sonra iletişim kesilir. Daha önce bölgede yeşil ışıklar saçan bir cisimin varlığı ufo meraklılarınca rapor edilmesi olayın gizemini artırır. Pilotun kayboluşunun sebebine dair çeşitli tezler öne sürülmüş olsa da, olay hiçbir zaman açıklığa kavuşmamıştır.

9. Yeryüzüne işlenmiş kaynağı belirsiz desenler: Nazca Çizgileri

Yeryüzüne işlenmiş kaynağı belirsiz desenler: Nazca Çizgileri

Peru’da bulunan Nazca bölgesi ününü geniş bölgelere yapılmış ve kaynağı belirsiz çizimlere borçlu. 1920 yılında bir uçak seyahati sırasında fark edilen bölge, ms 200-700 yılları arasında varlığını sürdürdüğü düşünülen bir uygarlığa ev sahipliği yapmış. Nasıl ve ne amaçla yapıldığına dair farklı teoriler bulunan bu çizimler, maymun, lama, ağaç, örümcek, pelikan, yıldız, üçgen farklı desenlere sahip ve çok yüksekten bakıldığında anlaşılabilir bir şekilde görünüyor. Sert bir zeminde yer alması ve dünyanın en az yağış alan bölgelerinden birinde olması sebebiyle uzun yıllarca korunmuş. Zamanın imkanlarıyla balon vasıtasıyla yapıldığı, Nazca Çizgileri’nin meydana getirilişine dair en makul teori. Her gizemli olayda öne sürüldüğü gibi işin içinde “ufo’ların” da olabileceğini unutmamak gerekiyor.

April 22, 2017

Ulusal egemenliğimizi kazandığımız 23 Nisan, çocuklara armağan edilmiş bir bayram. Bu ülkede yaşayan herkesin, o ya da bu şekilde 23 Nisan’la ilgili bir çocukluk hatırası vardır. Peki, bize bugünü sağlayan kahramanlarımızın çocukluk hatıralarını hiç düşündünüz mü?
The Sanat, yaptığı proje ile bize bugünü sağlayan kahramanlarımızı yeniden gündeme getiriyor. “Şu Çılgın Çocuklar” adını taşıyan proje, ulusal egemenliğimizi sağlayan kahramanların, hiç yaşayamadıkları çocukluklarına odaklanıyor. Atatürk’ten Seyit Onbaşı’ya, Hasan Tahsin’den Halide Edib’e 17 kahramanımızın en bilinen portre fotoğraflarından yola çıkarak çocukluk hallerini resmediyor. Onların da bir zamanlar çocuk olduğunu ve o çocukların hiç ölmediğini anlatmaya çalışıyor. 15 sanatçı ile gerçekleşen projenin yaratıcı yönetmenliğini Ali Ömür Ulusoy, sanat yönetmenliğini ise Nesli Meriç Sanioğlu üstleniyor. Saygı, hasret ve şükranla anıyoruz.

Kazım Karabekir

kazim-karabekir-1024x684

Eser: Nuri Keli

İtilâf Devletleri, Mondros Mütarekesi’ne dayanarak ülkeyi parçalayıp bölüşmeye ve stratejik yollara hâkim olmaya başlamışlardı. Tümgeneral Kâzım Karabekir, bu sırada İstanbul’a geldi. Fakat İstanbul’da bir şey yapılamayacağı kanısındaydı. Mustafa Kemal de kendisine, “Erzurum’a gitmesini ve orada halkı teşkilâtlandırmasını” önerdi. 15’nci Kolordu Komutanlığını kabul ederek Erzurum’a gitti ve Doğu Cephesi Komutanı olarak Kars ve dolaylarını kurtardı. Yaşadığı dönemde meydana gelen muharebelerin neredeyse tamamına katılmış, çok tecrübeli bir komutandı. Özellikle Doğu Cephesi Komutanı olarak kazandığı zaferler, tüm askerî otoriteler tarafından hayranlıkla karşılandı. En kritik dönemde davaya bağlılığı ve vefakârlığı ile bilinir. Kurtuluş Savaşı’nı başlatan komutanların arasında yer alır. Doğu Cephesi’nde gösterdiği başarılardan dolayı Kırmızı-Yeşil şeritli İstiklâl Madalyası ile onurlandırıldı.

Kara Fatma

kara-fatma-1024x687

Eser: Dilek Mansur

1919’daki kongre günlerinde, Mustafa Kemal’le bizzat görüşebilmek için Sivas’a gitti. Milis Müfreze Komutanı olarak batı cephesinde görevlendirildi. İzmir’in Yunan işgaline uğraması üzerine İzmir’e geçerek kurtuluşu için savaştı. 300 kişiyi aşkın birliği ile I., II. İnönü Muharebesi, Sakarya Meydan Muharebesi ile Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde çarpıştı. Bursa’nın Yunan işgalinden kurtuluşunda rol oynadı. Onbaşılığı döneminde, sadece kadınlardan oluşan birliği ile düşmanın cephe gerisine bir saldırı düzenledi ve aralarında bir Yunan subayı toplam 25 esir askerle geri döndü. İki oğlu ve Eşi savaşta şehit oldu. Kendisi ise çavuşluk rütbesiyle başladığı askerlikten üsteğmen rütbesi ile emekli oldu. Emekli maaşını Kızılay’a bağışladı. Fakat kendisine gerektiği kadar yardım yapılmadığı için son yıllarında sefalete düşen Kara Fatma, geçirdiği hastalıktan sonra Darülaceze’ye yatırılmış ve burada 67 yaşında vefat etti.

Seyit Onbaşı

Eser: Şengül Altınok

Eser: Şengül Altınok

Balkan Savaşı’nda çarpıştıktan sonra, Çanakkale Cephesi’nde topçu eri olarak göreve başladı. 18 Mart 1915’te Müttefik donanması Çanakkale Boğazı’nı geçmek için saldırıya geçti. Bu sırada Seyit Onbaşı, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda görevliydi. Yapılan atışlar sebebiyle tabyada bulunan topun mermi kaldıran vinci parçalandı. Bunun üzerine Seyit Ali, 215 kilogram ağırlığındaki top mermilerini
sırtlayarak top kundağına yerleştirdi. Bu sayede, yeniden ateşe başlanabildi ve İngiliz zırhlısı Ocean’a ağır yara verdi. Ocean’da bu yaradan kısa bir süre sonra alabora olarak battı. Bu yüzden komutan ona onbaşılık unvanını verdi. Böylece Seyit Onbaşı, “Çanakkale geçilmez” dedirten sayısız kahramanlarımızdan oldu.

Gördesli Makbule

gordesli-makbule-1024x727

Eser: Rıza Türker

Makbule Hanım, daha bir yıllık evli iken eşinin yanında Kuvay-i Milliye’ye katıldı. 15 Mayıs 1919 tarihinde, Yunan ordusunun Batı Anadolu’yu işgale başlaması sonrası, eşi Halil Efe ile Türk direniş çetelerine katıldı. Yunanlar, Sakarya Muharebesi’ni kaybederek Afyon mevzilerine çekildiklerinde, bir taraftan da Halil Efe’nin Gördes-Sındırgı- Akhisar bölgesinde faaliyet gösteren çetesinin saldırıları ile karşılaşıyorlardı. Gördesli Makbule, Kocayayla baskınında geri çekilen silah arkadaşlarına cesaret vermek için öne atılınca başından şehit oldu.

Nene Hatun

nene-hatun-1024x719

Eser: Semih Oduncu

93 Harbi sırasında Erzurum’da Aziziye savunmasına katılan, Rus işgaline karşı Erzurum’daki halk direnişinin simgesi hâline geldi. Rusların Deveboynu savaşından sonra Erzurum’un varoşlarındaki tabyaları işgal etmesi üzerine, Nene Hatun, 3 aylık oğlunu evde bırakarak şehrin savunmasına katıldı ve sayısız kahramanlık gösterdi. Oğullarından ikisini şehit verdi.

Sütçü İmam

stcüimam

Eser: Yusuf Turğut

Tarih 31 Ekim 1919, yer Maraş… Fransızlar, üç Türk kadına “Burası artık Türk memleketi değildir.” diyerek sarkıntılık etti. Bu olayı gören Sütçü İmam, silahıyla ateş açtı ve bir Fransız askerini öldürüp bir diğerini de yaraladı. Kahramanmaraş’ta düşmana ilk kurşunu atan Sütçü İmam, Maraş’taki Kurtuluş hareketini başlatarak tarihe geçti.

Halime Çavuş

halime

Eser: Serhat Alparslan

Kastamonu’da doğan, anne-babasının “kızım gitme” şeklinde yalvarışlarını dinlemeden mücadeleye katılan Halime Çavuş, uzun yıllar Halim Çavuş zannedildi. Kurtuluş Savaşı’na giderken erkek kılığına girdi, erkek gibi tıraş oldu, saçını kazıttı ve kimseye kadın olduğunu söylemeden Türk askerinin arasına karıştı. Mühimmat taşımada birçok görev yaptı. Düşmanın açtığı ateş sonucu bir ayağı sakat kaldı. İnebolu’dan cepheye cephane taşırken Mustafa Kemal Paşa’ya rastladı. Mustafa Kemal, “Sen üşüyor musun böyle?” diye sordu. “Bey, 100 bin kişi kurtulacak. Ben öleceğim de ne olacak?” dedi.

Hasan Tahsin

hasan_tahsin-1024x760

Eser: Hakan Taşkıran

Hasan Tahsin, mütarekenin karanlık günlerinde İzmir’e geldi. Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti’nin sözcülüğünü yapan Hukuk-u Beşer (İnsan Hakları) Gazetesi’nin başyazarlığını yapmaya başladı. Kalemiyle, eylemleriyle Anadolu’ya yapılacak istilanın akıbetini göstermeye çalıştı. Fakat, 15 Mayıs 1919 sabahı, korktuğu başına gelmiş, Yunan Efzon Alayı, askeri gemiden inerek karaya çıkıyordu. Bu durumu kabullenemeyen Hasan Tahsin, kalabalığı yarıp ilk kurşunu attı ve Yunan sancaktarını yere serdi. Hiç beklenmedik bu ateş karşısında, önce paniğe uğrayan Yunanlılar gerilediler, peşlerindeki Rum kalabalığı arasından denize düşenler görüldü. Fakat karşılarında ateş
edenin yalnızca bir kişi olduğunu fark eden Yunan Alayı, hemen karşı ateşe başladı. Silahlardaki kurşunları biten Hasan Tahsin, süngü darbeleriyle şehit edildi. Hasan Tahsin’in attığı bu kurşun, Kurtuluş Savaşı’nın meşalesini yaktı.

Yahya Kaptan

Yahya-Kaptan-1024x767

Eser: Esra Enis Kesicibilek

Gizli teşkilatlanma konusunda uzman bir çeteciydi. Kendi askerî kuvvetleriyle birlikte Kuvayı Milliye’yegeçti. O dönemin şartlarında çok önemli bir gelişmeydi. Bu sırada durumdan memnun olmayan İttihatçılar, kendi saflarındaki bu çözülmenin önüne geçmek için İstanbul’daki dönemin gazetelerinde, “Kuva-yi Milliye’de böyle bir eşkıyanın var olmasının yanlış olduğu; bu durumun Kuva-yi Milliye için bir kara leke olduğu” gibi karalayıcı yazılar çıkardı. Bu haberlerden bir süre sonra da Yahya Kaptan, İttihatçılar tarafından ele geçirildi ve ensesinden yediği kurşunla 8 Ocak 1920’de şehit edildi. Atatürk yazmış olduğu eseri Nutuk’ta, Yahya Kaptan’a 20 sayfa ayırdı; en çok yer sahibi olan kişi de dolayısıyla Yahya Kaptan oldu.

Şahin Bey

Ssahin-Bey-1024x655

Eser: Gülşen Arslan Akça

Şahin Bey, Kilis-Antep yolunun savunmasını üstlendi. Milis güçlerini organize ederek 1920 yılı başlarından itibaren Fransız güçlerine karşı mücadeleye başladı. Fransızların Antep üzerine sevkiyatlarını durdurdu ve bu güçleri geri çekilmeye zorlamayı başardı. 24 Mart’ta kalabalık bir Fransız gücü Urfa’ya harekata geçmiş, fakat milis güçleri tarafından konvoyun ilerleyişi durdurulabildi. Ancak Fransızların takviye birlikler ve ağır ateş gücü sonucu Şahin Bey ve diğer Türk birlikleri geri çekilmek zorunda kaldı. Şahin Bey, 28 Mart’ta kendi komutasındaki birliklerce tutulan Elmalı köprüsünde meydana gelen çarpışmada şehit düştü.

Halide Edib

halide-edib-1024x703

Eser: Ecem Hatipoğlu

Halide Edib, 1919 yılında İstanbul halkını, ülkenin işgaline karşı harekete geçirmek için yaptığı konuşmaları ile zihinlerde yer etmiş usta bir hatipti. “Milletler dostumuz, hükümetler düşmanımızdır.” cümlesi ile akıllarda yer tuttu. Çocuklarını İstanbul’da yatılı okulda bırakarak 19 Mart 1920’de at sırtında yola çıkan Halide Edib, hatipliğin haricinde, cephede, hastanede, iletişimde ve daha birçok alanda savaş sırasında aktif rol üstlendi. İngilizler İstanbul’u 16 Mart 1920’de işgaliyle hakkında idam emri çıkarılan ilk altı kişiden biri oldu.

Yörük Ali Efe

yörük-ali-1024x727

Eser: Murat Kara

Yunan karakoluna yaptığı baskın sonucu, karakol tümüyle imha edildi, cephane ve erzaklar ele geçirildi. Bu önemli başarı, halka ümit ve cesaret vererek, düşmanın yurttan atılabileceğine olan inancı arttırdı. Yunan Ordusu ise beklemediği bu baskın karşısında paniğe kapılarak Aydın istikametine çekildi. Ancak o emrindeki kuvvetlerle birlikte Aydın’ı da geri aldı. Böylece düzenli ordu kurulana kadar yirmi ay boyunca düşman kuvvetlerinin Aydın kanadından Anadolu içlerine ilerlemesi engellendi.

Nezahat Onbaşı

nezahat-onbaı-1024x735

Eser: Esin Karabenli

70.Alay komutanı olan babası Hafız Halid Bey, eşini kaybedince, kızını emanet edecek kimse bulamadı ve yanına aldı. Askerlerin içinde büyüyen Nezahat, 12 yaşına kadar at binmeyi ve silah kullanmayı öğrendi. Cephede gösterdiği başarılar sonucu da yine daha 12 yaşındayken onbaşı rütbesini almaya hak kazandı. Geyve Savaşı, Konya İsyanı, Birinci ve İkinci İnönü Savaşları ile Sakarya ve Gediz Muharebelerinde yer aldı. Gösterdiği kahramanlıklarla 70. alayın simgesi oldu, hatta 70. Alay, “Kızlı Alay” diye anıldı. TBMM’nin 30 Ocak 1921 tarihli oturumunda, İstiklal Madalyası takdim edilmesine karar verilen ilk kişi oldu.

Mehmet Akif

mehmet-akif-1024x662

Eser: Dilek Mansur

Millî mücadeleye şair, hatip, seyyah, gazeteci ve siyasetçi olarak katıldı. Milli Mücadele döneminde çıkardığı derginin etkisi o kadar büyüktü ki, yaydığı yoğun duyguların, hâkimiyetindeki Türk halklarını etkilenmesinden korkan Rusya, gazetenin ülkeye girişini yasakladı. Aynı dönemde, Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey’in ricası üzerine arkadaşı Hasan Basri Bey kendisini ulusal marş yarışmasına katılmaya ikna etti. Konulan 500 liralık ödül nedeniyle başlangıçta katılmayı reddettiği bu yarışmaya, o güne kadar gönderilen şiirlerin hiçbiri yeterli bulunmamıştı. Mehmet Âkif’in yarışmaya katılmayı kabul etmesi üzerine kimi şairler şiirlerini yarışmadan çektiler.
Şairin orduya ithaf ettiği İstiklâl Marşı, Hamdullah Suphi Bey tarafından mecliste okunup ayakta dinlendikten sonra, 12 Mart 1921 Cumartesi günü saat 17.45’te ulusal marş olarak kabul edildi. Akif, ödül olarak verilen 500 Lira’yı Hilal-i Ahmer bünyesinde, kadın ve çocuklara iş öğreten ve cepheye elbise diken Dar’ül Mesai vakfına bağışladı.

Fevzi Çakmak

fevzi_cakmak-1024x706

Eser: Hakan Taşkıran

I.Dünya Savaşı’nda Çanakkale, Kafkas ve Suriye cephelerinde savaştı. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında çok büyük görevler üstlendi. Düşmanın amacına ulaşmasını tekrar tekrar engelledi. Fevzi Çakmak’ın gayreti ile Mustafa Kemal Paşa’nın 9. Ordu Müfettişliği göreviyle ve geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderilmesine karar verildi. Özellikle düzenli ordunun kurulmasında büyük hizmetleri oldu. Sakarya Savaşı’nın kazanılmasında büyük rol oynadı. Cephenin en ön saflarında bizzat çarpıştı. Bir taraftan da Ankara’ya gelerek savaşın gidişi yüzünden heyecana kapılan meclisi yatıştırıcı konuşmalar yaptı. Yunan ordusunu kesin yenilgiye uğratan Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nin savaş planları da Fevzi Paşa tarafından hazırlandı. 30 Ağustos Zaferi’nin kazanılmasında büyük rolü olan Fevzi Paşa’ya, Mustafa Kemal’in teklifiyle Büyük Millet Meclisi tarafından mareşallik rütbesi verildi. Türkiye’nin, Mustafa Kemal’den sonraki ikinci ve son mareşali olarak tarihteki yerini aldı.

İsmet İnönü

ismet-inönü-1024x678

Eser: Şahan Noyan

19 Mart 1920’de Mustafa Kemal’in çağrısı üzerine gizlice Ankara’ya geçip, Milli Mücadelede önemli görevler üstlendi. Edirne Milletvekili seçilerek çalışmalara katıldı ve Genel Kurmay Başkanı olarak düzenli bir ordu kurmayı başardı. Batı Cephesi komutanlığına atanarak Birinci ve İkinci İnönü Savaşlarını kazandı. Generalliğe yükseldi ve İsmet Paşa olarak anılmaya başlandı. Sakarya ve Başkumandanlık Meydan Savaşlarında etkili oldu.

Mustafa Kemal

atatürk-1024x709

Eser: Rıza Türker

Mondros Ateşkes Antlaşması uyarınca vatan topraklarının işgalinin başlaması üzerine Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkarak milli mücadelenin ateşini yaktı. Havza ve Amasya Genelgelerini yayınladıktan sonra, Erzurum ve Sivas Kongrelerini topladı. Sivas Kongresi ile bütün milli cemiyetleri tek çatı altında birleştirerek Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti’ni kurdu. Sivas Kongresi’nin ardından İstanbul Hükümeti ile Amasya Görüşmesini yaptı. Mustafa Kemal, 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılması ile Meclis ve Hükümet Başkanlığına seçildi. 5 Ağustos 1921’de kendisine Meclis tarafından Başkomutanlık görevi verildi. Sakarya Savaşı’nın kazanılmasının ardından, Gazilik ünvanı ve Mareşallik rütbesi ile onurlandırıldı. Büyük Taarruzu yöneten ve düşmanın tamamen yurttan atılmasını sağlayan Gazi Mustafa Kemal, 29 Ekim 1923’de Cumhuriyetin ilan edilmesi ile beraber Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı oldu.

Saygı, hasret ve şükranla anıyoruz.

Köpekler, filler ve atlar için ‘’hisli hayvan’’ denilir. Oysa tüm hayvanlar hislidir. Bilmez insan. 1994 yılında gerçekleşmiş, insanlığımızı sorgulatan, acıklı bir özgürlük hikayesidir bu. Bir filin sirklerde geçen yirmi yıllık esaretinden sonra, özgürlüğe koşmasının hikayesi..

Tyke’nin Afrika’da normal bir hayatı vardı. Büyüyecek, kalabalık sürüsünün önemli bir parçası olacaktı.

Ancak Tyke şansızdı. Henüz çok küçük yaştayken bir tuzağa düşürülerek, ailesinden ve Afrika’dan koparıldı. Sirklerde gösteri yapması için eğitilmeye başlandı.

2

Tyke özgürlüğüne düşkün ve mutsuzdu. Kolay söz dinlemediği için sıkça işkenceye maruz kalıyordu.

3

Tyke, adı sık sık hayvanlara işkence örnekleriyle geçen Hawthorn sirkindeydi. 1988’de ABD Tarım Bakanlığı belgelerine göre Tyke, insanların gözü önünde dövüldü. Dövülmemek için çığlıklar atıyor ve yere çöküyordu.

4

Tyke daha fazla dayanamadı. 1993 yılı nisan ayında bir sirk performansı sırasında kaçmaya çalıştı. Başaramadı. Temmuz’da yine kaçmaya çalıştı; ancak yine başaramadı. Tüm bunlara rağmen emekli edilmedi.

5

20 Ağustos 1994 günü Honolulu şehri bir sirk gösterisi izliyordu. Sirkte 20 yaşında bir fil vardı, adı Tyke’tı.

6

Tyke daha fazla tahammül edemedi. 20 senedir sirkteydi. İşkenceden yorulmuştu. Artık esaret ve acıya dayanamıyordu. Öfkelenen Tyke, izleyicilerin gözü önünde birden hırçınlaştı.

soooooooooooooooooon

Tekrardan dövülmeye başlansa da, artık onun öfkesini dindirecek bir sopa yoktu. Tyke önce terbiyecisini öldürdü, daha sonra onu durdurmak isteyen bakıcısını yaralayarak; sokağa çıkmayı başardı.

8

Nereye gideceğini bilmeden sokaklarda koştu. İlk kez özgürdü ama korkuyordu. Karşısına çıkan arabaları ezdi, onu durdurmak isteyen insanlara saldırdı.

CTY tyke 1

Özgürlüğünü kazanmanın bedeli büyüktü. Polis geldi ve tüfeklerle ateş etmeye başladılar. Tyke’yi durdurmak için onu tam 86 defa vurdular.

10

Esareti hiçbir zaman kabul etmeyen Tyke’nin, ölmeden önce gözlerindeki ifade herkesin içini acıtmıştı.

11

Tyke, binbir işkenceyle eğitilen, sirklerde kahkalar atıp izlediğimiz hayvanların duyguları olduğunu bütün dünyaya göstermişti. Hawthorn Şirketine yüzlerce dava açıldı. 1994’te federal hükümet Hawthorn’un sahibi John Cueno Jr.’ın sirkindeki 16 file el koydu. Fil Tyke’ın gösterdiği direniş toplumsal değişmelere neden oldu. Fil Tyke bir tarih yazmıştı. İnsanlar Tyke’yi hiçbir zaman suçlamadılar, suçlayamazlardı da…

Emekli kalp cerrahı Dr. Ellsworth Wareham 103 yıllık hayatını, yarısını vegan olarak geçirdiği beslenme düzenine bağlıyor. Hayatı boyunca yüzlerce hatta binlerce kalp ameliyatı yapmış olan doktorumuzun kalbi sapasağlam. Sağlığını kendisi; “Eklemlerimde herhangi bir sorun yok, ellerim düzenini koruyor, dengem iyi ve bastonla yürümek zorunda değilim” diye anlatıyor. Hadi hep beraber emekli kalp cerrahının uzun yaşamının sırlarına bakalım.

1. “95 yaşıma kadar çalıştım.”

103-yasinda-ameliyat
“95 yaşıma geldiğimde aileme daha fazla zaman ayırabilmek için emekli olmaya karar verdim.”

2. “Hayatımın yarısını vegan olarak geçirdim.”

103-yasinda-cim-bicme
“Çiftlikte yaşadığımdan et bulmak kolay oluyordu. Ama evde pişen sebze yemekleri sayesinde çok fazla hayvansal besin tüketmiyorduk. Veganizm sağlıklı bir yaşam tarzı.”

3. “Her gün düzenli şekilde uykumu alıyorum.”

103-yasinda-doktor

4. “Günde birkaç kere evdeki merdivenlerden aşağı yukarı çıkıyorum.”

103-yasinda-oturuyor

5. “Gün ortasında yorgun hissedersem küçük bir uyku alıyorum.”

103-yasindaki-amca

6. “Gün boyunca enerjimi olabildiğince korumaya çalışıyorum.”

103-yasindaki-doktor

7. “Hayatın sorunlarına karşı sakin kalıp endişelenmemeye çalışıyorum.”

103-yasinda-konusma

8. “Hastalarıma sebze ağırlıklı beslenmeyi tavsiye ederdim.”

103-yasinda-kopek-seviyor
“Bana göre bu yol en sağlıklı beslenme şekli.”

9. “Kolesterol önemsememiz gereken bir konu.”

103-yasinda-kalp-krizi
“Eğer kolestrolünüz 140’ın altındaysa kalp krizi riskiniz çok düşüktür.”

10. “Yemek alışkanlığınızı yavaş yavaş değiştirebilirsiniz.”

DR. ELLSWORTH WAREHAM, 99 YEAR OLD RESIDENT OF A BLUE ZONE

“New York Times’da okuduğum bir yazıda anne sütü dışındaki bütün besinlerin tadını sonradan öğreniyormuşuz. Bu da çocuklarınızı sağlıklı besinlerle yetiştirirseniz ileride de sağlıklı besinleri sevmeye devam edecekler. Yetişkinler için hatta benim yaşımdakiler bile beslenme alışkanlıklarını değiştirebilirler.”

11. “İnsanlar yemeklerine aşırı miktarda tuz atıyorlar.”

103-yasinda-roportaj
“Yemeğinize kattığınız tuz miktarını gün ve gün azaltırsanız en sonunda tuzsuz yemeklerden de keyif almaya başlayacaksınız.”

12. “Doymuş yağlara dikkat edin.”

103-yasinda-takim
Hayvanların yağlarının hemen hemen hepsinde doymuş yağ bulunuyor. Hayvansal yağların aksine sebzelerde doymamış yağ bulunuyor. Bu yüzden hayvansal yağlardan uzak durmalısınız.

Bu yazıyı Dr. Ellsworth Wareham’ın buradaki konuşmasından derledik.

 kaynak:http://listelist.com

April 6, 2017

Albert Einstein, bilim dünyasına kazandırdığı çalışmalarıyla elbette ki ayrı bir yerde duruyor. Onun bilimsel çalışmalarının ışığında gelişen dünya, muhakkaktır ki kendisine çok fazla şey borçlu.

Bilim için yaptıklarının yanı sıra düşünsel dünyasından insanlığa aktardıkları da oldukça önemli ve altı çizilesi cümleler barındırıyor. İşte Albert Einstein’dan insanlığa bir armağan gibi kurulmuş altın değerinde öneriler.

1. Benim merak ettiğim neden bazı insanların başarılı olup bazılarının olamadığıdır. Bu yüzden yıllarca başarı üzerine çalıştım.

einstein
Merakınızın peşinden giderseniz başarıya ulaşırsınız.

2. Benim anlayışıma göre, savaşta adam öldürmek cinayetten başka bir şey değildir.

Albert Einstein
Aynı zamanda hem savaşa hazırlanıp hem de savaşı önleyemezsiniz.

3. İnsanı ayakta tutan iskelet ve kas sistemi değil, prensipleridir.

12gravity_hp-facebookJumbo

4. Önyargıları yok etmek, atom çekirdeğini parçalamaktan daha zordur.

861940981401539267232827687

5. Posta pullarının gideceği yere varasıya kadar mektuba yapışıp kalmasından ötürü çok değerli olduğu söylenir.

Albert-Einstein-Violin
Posta pulu gibi olun ve başladığınız işi bitirin.

6. İki atı aynı anda süremezsiniz. Bir şeyler yapabilirsiniz ama her şeyi yapamazsınız.

albert_einstein_1945
Şimdiye odaklanın ve bütün enerjinizi şu anda yaptığınız işe verin.

7. Hayal gücünüzün hantallaşmasına izin vermeyin. Hayal bilimden daha önemlidir, çünkü bilim sınırlıdır.

32af550b-9ac1-4292-8f42-5b4d83540387
İnsan aklın sınırlarını zorlamadıkça hiçbir şeye ulaşamaz.

8. Hata yapmaktan korkmayın. Eğer nasıl okuyacağınızı bilirseniz hatalar sizi daha iyi bir konuma getirebilir.

maxresdefault
Başarılı olmak istiyorsanız yaptığınız hataları üçe katlayın.

9. Geleceği ayarlamanın tek yolu olabildiğiniz kadar şimdide olmaktır. Şu anda dünü ya da yarını değiştiremezsiniz. Önemli olan tek an şimdidir.

23359-004-ADFA47C8

10. Zamanınızı başarılı olmak için harcamayın, değerler yaratın. Eğer değerli olursanız başarı kendiliğinden gelecektir.

everything-you-ever-wanted-to-know-about-albert-einstein (1)

11. Her gün aynı rutinde yaşayarak farklı görünmeyi bekleyemezsiniz. Hayatınızın değişmesini istiyorsanız kendinizi değiştirmelisiniz.

vv

12. Bir konuyu tartışabilirsiniz ama bu size sadece felsefi bir anlayış kazandırır. Bir konuyu bilmek istiyorsanız onu deneyimlemelisiniz.

einstein-teoria_0

13. Yapmanız gereken iki şey var. Birincisi oynadığınız oyunun kurallarını öğrenmek. İkincisi ise oyunu herkesten iyi oynamayı istemek.

Science - Physics - Albert Einstein

Bu iki şeyi yaparsanız başarı sizinle olur!

14. Zorlukların göbeğinde fırsatlar yatıyor.

einstein-piyano

15. Dünya; kötülük yapanlar değil, seyirci kalıp hiçbir şey yapmayanlar yüzünden tehlikeli bir yerdir.

albert-einstein-e-mc

Kaynak: 1

24 – 30 Nisan Haftalık Burç Yorumları

KOÇ

Gökyüzünün bu hafta sizlere yansıyan enerjileri ile sizlere kendinizi baskı altında hissetmenize ve yaşadıklarınızla ilgili değiştiremeyeceğiniz gerçekleri kabullenmenizde zorluklara neden olabilir. Yanlış anlaşılmalara karşı dikkatli davranmalı ve ani kararlar vermeden Her ne olursa olsun mücadele etmeli her zorluktan sonra bir kolaylık olacağının mutlak bilinci ile hareket etmelisiniz.

26 Nisan da Boğa burcunda 15:16 da Yeni Ay gerçekleşecek. Yeni enerjisi ile duygusal patlamalar ve olayları yalnızca kendi tarafınızdan değerlendirme eğiliminde olma arzunuzu kontrol altında tutabilirseniz her şey sizler için daha iyi gelişecektir. Kazançlar ile ilgili konularda da harcamaları dikkat etmelisiniz. Evli ve ilişkisinde sorunlar yaşayan Koç’lar da başkaları için yaşamayı bir tarafa bırakıp özgür iradenizi ortaya koyabilmiş olmanız eşinizle ilişkinize farklı bir boyut kazandırıp beraberliğinizi her iki taraf içinde çok daha iyi bir hale getirecek siz yeter ki isteyin ve beraberliğinize sahip çıkın!. Bitmesi gereken sorunlu ilişkiler çıkıp gidecek hayatınızdan. Bekar Koç’lar Ruhunuzu Aşk’la güçlendirecek enerjiler ile karşı karşıyasınız.

 

BOĞA

Bu hafta hayatınızı derin bir analizden geçirebilir gecikmeleri tekrarları düşünerek sorunların gerçek kaynağını tespit edebilirsiniz. Üst üste gelen yorgunluklardan sonra yaşadıklarınıza sebep olan şeyleri net bir şekilde anlayabilmiş olmanız sizleri daha farklı bakış açıları ile geliştirecek.

26 Nisanda saat 15:16 da burcunuzda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi ile, Finansal konularda yatırımlar ortaklaşa işlerde dikkatli olmalı ani kararlar duygusal yaklaşımlar la iş birliklerinde bulunmamalısınız. Aksi halde sıkıntılar yaşanabilir haksızlığa uğrayabilirsiniz. Artık iş hayatınızda iyi niyeti bir yana bırakıp profesyonel düşünmenin zamanı geldi. Aşk hayatınızda da Yeni Ay enerjisi ile keyifli etkiler söz konusu. Karşılıklı yapılan hataların farkına varılması iletişime verilen önem sorunlu bir ilişkinin yeniden hayat bulmasını sağlayabilir. Ve uzun zaman sonra aşk hayatınızda yeni bir sayfa açabilirsiniz. Bekar Boğa’lar içinde Yeni ay enerjisi dikkat çekici enerjileri getirirken devam eden Merkür geri hareketi yeni bir insanla ilişkiye başlamadan önce karşınızda ki kişi’yi iyi tanımanız gerektiği noktasında uyarıyor sizleri. Yalnızlıktan sıkılıp hayatımda biri olsun diyerek vereceğiniz kararlar ilerleyen günlerde büyük pişmanlıklara neden olabilir dikkatli davranın.

 

İKİZLER

Yönetici gezegeniniz Merkür’ün ‘’R’’ Geri hareketi bu hafta boyunca iş ve eğitim hayatınızda zorluklara neden olabilir. Kaybolan belge ve evraklar sorumluluğunu yerine getirmeyen iş arkadaşlarınızın söylemleri zor durumda kalmanıza ve haksız eleştirilerin hedefi olmanıza sebep olabilir. Dikkatli olmalı ve her ayrıntıyı takip etmelisiniz. Bu hafta evinizin su tesisatı elektronik eşyaları ile ilgili problemler yaşanabilir. Merkür geri hareketi iş ve özel yaşamınızda yanlış anlaşılmaların daha önce yaşanmamış tartışmaları gündeme getirebilecek keskin etkileri barındırmakta.

26 Nisanda saat 15:16 da Boğa burcunda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi ile, Uzun zamandır yüzleşmekten çekindiğiniz konular ile ilgilenebilir ilişkilerinizi işinizi hayatınızda gereğinden fazla değer verdiğiniz kişilerin sizi ne kadar yorduğunu daha derinden anlayarak ilişkilerinizi yeniden yapılandırmak ve sonlandırmak için sağlıklı kararlar alabilirsiniz. İş hayatınızda da özel hayatınızda da güvende ve mutlu hissetme arzunuz yükselirken Boğa yeni ayı ile alacağınız kararların üzerinde titizlikle durmalı. Hayatı ne hızlı yaşayarak kendinizi yormalı nede başkalarının sorunlarına takılıp kalarak gerisinde kalmalısınız. Kısacası rotanızı kendi arzu ve isteklerinizi daha iyi hale getirmek için yönlendirmeniz gereken bir süreçtesiniz.

 

YENGEÇ

Gökyüzü bu hafta iş aile ve arkadaşlık ilişkilerinizde sabırsız yaklaşımlarda bulunmamanız için uyarıyor sizleri. Tol ere edilebilecek davranışlardan farklı manalar çıkararak vereceğiniz tepkiler hiç te hoş olmayan sonuçlar doğurabilir. İletişimin temsilcisi Merkür geri hareketinin yansıması ile öfke ile iş ve özel yaşamınızda kiminle nerede ne konuştuğunuza dikkat edin. Anlık kızgınlıklar ile sarf edeceğiniz sözler fazlası ile başınızı ağrıtabilir söylediklerinizin altından kalkamayabilirsiniz. DİKKATLİ olun. Bekar Yengeç’ler sizlerde bu hafta eski eş yada sevgilinize duyduğunuz özlemle harekete geçmek isteyebilir tam kapandı dediğiniz yaralarınızı kendi seçimleriniz yüzünden kanatabilirsiniz. Duygularınızla değil Mantığınızla hareket edin.

26 Nisanda saat 15:16 da Boğa burcunda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi ile geçmiş ve gelecek üzerine düşüncelere dalabilir hatalarınızın olumlu yaklaşımlarınızın artı ve eksilerini adil bir şekilde değerlendirerek doğru kararlar alabilirsiniz. Bu hafta dikkat etmeniz gereken bir diğer konu ise ortak iş yaptığınız yatırımda bulunduğunuz kişilerin ne kadar güvenilir olup olmadıklarını dikkate almanız olmalı.

 

ASLAN

Hafta boyunca geri harekette olan Merkür başta olmak üzere diğer planetlerin etkisi ile dostla düşmanı tanıyacağınız nahoş olaylarla karşılaşabilirsiniz. Güveninizi suiistimal edecek iş arkadaşları yakın çevrenizde değer verdiğiniz birilerinin arkanızdan yaptıkları gün yüzüne çıkabilir ve duygusal olarak yaşadıklarınızdan etkilenebilirsiniz. Yine bu hafta içinde yurt dışı eğitim iş ve seyahatleriniz de problemler yaşanabilir. Kişisel güvenliğinizle ilgili konular da da özellik ile telefon bilgisayar gibi kişisel eşyalarınız konusunda dikkatli olmalısınız.

26 Nisanda saat 15:16 da Boğa burcunda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi ile aşk hayatınızda yeni bir ilişkiye adım attıysanız karşınızda ki kişinin gerçek niyetini anlayamadan ona gereğinden fazla değer gösterip güven duymanın pişmanlığını yaşayarak öğrenebilirsiniz. Bir başka aşkın kırgınlığı ile yanlış seçimlerin zararını görmek istemiyorsanız dikkatli davranmalısınız. Ayrıca hafta sonuna doğru omurilikle ilgili bir sorunuz varsa mutlaka bir hekime danışarak hareket etmelisiniz. Bu anlamda ağrıları önemsemezseniz haftanın ilerleyen zamanlarında daha ciddi sorunlarla uğraşmak zorunda kalabilirsiniz. Sizlere tavsiyem bu sure içinde ruhsal çalışmalara yönelerek korku endişe ve kaygılarınızdan arınmak yönünde çaba göstermeniz.

 

BAŞAK

Yönetici gezegeniniz Merkür ün geri hareketinin etkisi ile geçmişle ilgili yarım kalmış işler finansal konular aynı zamanda sorunlu ilişkiler hafta boyunca gündeminize gelebilir. Dargın olduğunuz eş yada sevgilinizle yeniden bir araya gelebilir yeni bir başlangıç yapma eğilimi içinde olabilirsiniz. Aynı şekilde olaylı bir şekilde ayrıldığınız işinizle ilgili gelişmeler yaşanabilir dikkatli adımlar atmalı vaatlere değil gerçeklere odaklanarak kararlar almalısınız.

26 Nisanda saat 15:16 da Boğa burcunda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi ile aşk hayatınızda yeni bir ilişkiye adım attıysanız gizliliğe önem verin ve ilişkinizi kimse ile paylaşmayın. Evli Başak’lar bu dönemde eşten gelecek destekle yeni bir eve taşınabilir hayalini kurduğunuz evin sahibi olabilirsiniz. Boğa Yeni ayı sizlere kendi yakınlarınız anne baba kardeş ten gelecek maddi manevi güzellikleri de beraberinde getirecek. Aşk hayatınızda ise romantizm rüzgarı esmeye başlayacak. Haksızlığa uğradığınız her konuda da ADALET yerini bulacak.

 

TERAZİ

Bu hafta devam eden Merkür başta olmak üzere Jüpiter Satürn geri hareketleri iş hayatınızda iletişimde ve finansal konularda yanlış anlaşılmalar ve yanılgılara sebep olabilir. Özellikle bu hafta boyunca yeni başlangıçlar yapmamaya dikkat etmeli. Tam anlamı ile güven duymadan emin olmadan hiç bir resmi evrakın altına imza atmamalısınız.

26 Nisanda saat 15:16 da Boğa burcunda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi ile. Bu enerji gizli düşmanlarınızı ortaya çıkarabilir ve bunun getirdiği sorunlarla uğraşmak zorunda kalabilirsiniz. İş ve özel yaşamınızla ilgili değerlendirmeler planlamalar yapabilir ihtiyacınız olan şeylere kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Kronik sağlık sorunları olan Terazi’ler bu dönem sağlığınız hassasiyet kazanmakta. Evli ve ilişkisi devam eden Terazi’ler ilişkinizde yaşanan sorunları görmezden gelmeyin eşinizle iletişime önem verin. Boğa Yeni ay enerjisi kariyeriniz iş hayatınızla ilgili konularda da etkili olacak. İş hayatınızda rahatsızlık duyduğunuz haksızlığa uğradığınız bir konunun bitmez tükenmez öfkesi içinizi yer bitirirken buna teslim olmadan rahatsızlıklarınızı birlikte çalıştığınız fikirlerine güvendiğiniz kişilerle paylaşmalı doğru sözlerle beklentilerinizi huzursuzluklarınızı ifade etmelisiniz. Etmelisiniz ki, Sorunlar çözülsün ve haklıyla haksız ortaya çıksın. Aşk hayatınızda ise arkadaşlarınız la ilişkileriniz özel hayatınızda krizlere sevdiğiniz insanla gerginliklere neden olabilir.

 

AKREP

Gökyüzü bu hafta her konuda öfkeden uzak durmanız için uyarıyor sizleri. Özellikle 2007 2008 yıllarında yaşadığınız olayları hatırınıza getirmeli ve o dönemde ki zorlu günlerin size nelere mal olduğunu hatırlayarak daha bilinçli hareket etmelisiniz. Bu ay Satürn Jüpiter ve Merkür ‘’R’’ geri hareketi sizleri fazlası ile zorlarken isyanlarınız öfkeye dönmemeli. Geri harekette bulunan enerjiler hakimken gökyüzünde Özellik ile evli Akrep’ler sorunlu bir ilişkiniz varsa şiddetli tartışmalar hakaret varan kırıcı sözler duyabilirsiniz eşinizden. Sakin olun ve bir anlık öfkenin nelere mal olabileceğini düşünerek hareket edin.

26 Nisan da saat 15:16 da karşıt burcunuz Boğa burcunda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi ile. Hukuksal konularda resmi dairelerle ilgili bir takım prosedürler le karşılaşabilirsiniz dikkatli olmalı sorunlardan kaçmak yerine çözüm odaklı bir yol almalısınız. Boğa yeni ayı yeni bir ilişkiye başlamak içinde aceleci olmamanız için uyarıyor sizleri. Hiç bir şey göründüğü gibi olmayabilir. Önceliğinizi sorunları çözmek ruhunuzu iyileştirmek için kullanmanız gereken enerjiler hakim bu haftaya.

 

YAY

Gökyüzü bu hafta geçmişe dayalı bir takım konu ve olayları gündeminize getirebilir. Geçmişte gözden kaçmış yarım kalmış pek çok meselenin iç yüzü ortaya çıkabilir bunlar olumlu da olabilir olumsuz da fakat nasıl ilerleyeceği sizin takınacağınız tavırlar ile belirlenecektir.

26 Nisanda saat 15:16 da Boğa burcunda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi ile. Özellikle iş hayatınız ve birlikte çalıştığınız insanlar ilgili şüphe ve kuşku duyabilir ön yargılı davranışlar sergileyerek sizi başarınızdan dolayı samimiyetle destekleyen insanları kırabilir ve ilişkilerinizde ani bitişler yaşayabilirsiniz. Boğa yeni ayı ile ruhunuza yorgunluklarınıza bilinçaltınıza yönelin zihninizin derinliklerinde yer etmiş sürekli rahatsızlık duyduğunuz haksızlıkları acıları yanılgıları kendinize itiraf etmekte zorlandığınız her şeyi tüm çıplaklığı ile ele alın… Kendi gerçeklerinizle yüzleştiğiniz an hayatınızda yeni bir sayfa açar karanlıktan aydınlığa yürüyebilirsiniz. Bunu yaptığınız anda iş ve aile hayatınızda yükünü taşıdığınız pek çok ağırlık kalkacak üzerinizden ve siz gideceğiniz yolu özgürce seçebilecek ve kararlılıkla bu yolda ilerleyebileceksiniz. Özel yaşamınızda ise güvenin ne kadar önemli olduğunu daha da pekiştireceğiniz enerjiler ile karşı karşıyasınız.

 

OĞLAK

Gökyüzünün bu hafta eski eş ya da sevgiliniz yüzünden zorluklar yaşayabileceğiniz konusunda uyarıyor sizleri. Beklenmedik hukuksal sorunlar ile ilgili aleyhinize gelişen konular gündeme gelebilir. Paniğe kapılmadan duygusal davranmadan hareket ederseniz fark edeceğiniz küçük bir ayrıntı bir anda her şeyi lehinize çevirebilir ve haksızlıklar bir anda ortadan kalkabilir. Bu hafta dikkat etmeniz gereken konu bilinç li bir şekilde size huzursuzluk vermek isteyen kişi ya da kişilerin size ait elektronik eşyalarınız bilgisayar telefon ve ofis eşyalarınızı bilginiz dışında ellerine geçirmek için fırsat kolladıklarının bilinci ile hareket etmeniz aksi halde sırlarınız iyi niyetli olmayan kişilerin ellerine geçebilir ve bir anda büyük huzursuzluklar ile uğraşmak zorunda kalabilirsiniz.

26 Nisanda saat 15:16 da Boğa burcunda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi sizler için uyanış iyi niyetin saflığın masumiyetin kıymetini anlayabilme farkındalığı getirmekte. Aşk ve evlilik hayatınızda da pozitif yaklaşımlarınız kendinizle yaptığınız yüzleşme sonunda çözüm odaklı davranmanız eşinizle ilişkinizi çok daha keyifli bir hale getirecek ve birlikte geçirilen her an farklı bir anlam ve güzellik barındıracak sizler için. Eşinizi gerçekten seviyorsanız ifade edin sözleriniz ile davranışlarınızla bu yüce duyguyu ortaya koyun. Kalbinizde aşk zaten var şimdi iyiliği güzelliği dışarı yansıtmaya başlayın ve geçmişin kötü izlerini yaşamaktan ve yaşatmaktan vazgeçin.

 

KOVA

Bu hafta internet üzerinden alışveriş te bulunmak finansal yatırımlarda bulunmak beklenmedik kayıplara neden olabilir. Yeni iş teklifleri alım satımlar için de beklemede kalınması gereken bir haftadasınız. İmza altına almanız gereken evraklar varsa okuduğunuzu anladığınızdan emin olmalı başkalarının sizin adınıza karar vermesine izin vermemelisiniz aksi halde ilerleyen zaman içinde sorunlarla karşılaşabilirsiniz.

26 Nisanda saat 15:16 da Boğa burcunda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi ile. Evli Kovalar eşten kaynaklanan sorunlar yaşanabilir. Eşiniz işten ayrılabilir karlı olduğunu düşündüğü bir yatırımda zarar edebilir ve ev ekonomisi bir anda sarsılabilir. Boğa yeni ay enerjisi ile iş birliklerine öğrenmeye yeni fikirlere açık olmayı başarabilirseniz önünüzde engel teşkil eden pek çok şeyi aşacak güçlü bir çıkış yakalayarak istikrarlı ve kazançlı bir dönemin kapılarını aralayabileceksiniz. Bu sure içinde dikkat etmeniz gereken en önemli konu dikkatsizlik sonucu yaşanabilecek kazalar olmalı. Araç kullanırken tüm dikkatinizi buna vermeli dikkat dağıtacak her türlü davranıştan uzak durmalısınız. Aşk hayatınızda da sürpriz gelişmelere hazır olmalısınız. Parasal kaygıları ödemeleri hayatınızın merkezinden uzaklaştırmalı çözüm odaklı hareket etmelisiniz ve unutmamalısınız ki dünya hayatında en önemli şey para değildir sağlık mutluluk huzur para ile satın alınamaz .

 

BALIK

Bu hafta iş değişikliği iş başvuru yapmayı düşünüyorsanız beklemede kalmalısınız gittiğiniz yerlerde istediğiniz izlenimi bırakamayabilir yanlış anlaşılmalar yüzünden beklentilerinizi gerçekleştiremeyebilirsiniz. Bu hafta işinizle ilgili konularda motivasyonumuz düşebilir isteklerimize ulaşmak ‘ta başkalarından kaynaklanan gecikmeler engeller hakimdir. SABIR lı olmalı olmayan bir şeyi oldurmaya çabalamamalısınız. Boşa kürek çekmek size sadece zaman kaybettirir. Bu hafta yatırımlarda bulunmaktan ortaklıklara yönelmekten yada kendi işinizi kurmaktan uzak durmanız yararınıza olacaktır.

26 Nisanda saat 15:16 da Boğa burcunda gerçekleşecek Yeni Ay enerjisi sizler için çok daha olumlu enerjileri beraberinde getirecek ilişkisi olmayan Balık’lar yeni bir ilişkiye adım atabilir ailenizin de destek ve onayını alarak söz nişan gibi çok özel bir aktiviteyi gerçekleştirebilirsiniz. Boğa yeni ayı Finansal konularda da şanslı kılacak sizleri beklenmedik ek gelirler söz konusu olabilir. Görev kapasitenizin artması ile zam terfi yeni bir pozisyona kavuşabilirsiniz. Aşk hayatınızda ise eş yada sevgilinizin size verdiği sözleri yerine getirmediğini öğrenerek büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz. Sakinlik huzur ve mutluluğun anahtarı sizler için.

Yazan:

kaynak:astrodeha.com

  1. Çin seddi dünyadaki en uzun insan yapımı yapıdır.
  2. Çin seddi’nin inşası sırasında o kadar çok insan ölmüş ki bu yüzden Çin seddi aynı zamanda dünyanın en uzun mezarlığı olarak da biliniyor. Verilere göre inşalar sırasında 1 milyondan fazla insan hayatını kaybetmiş.
  3. Çin seddi’nde çalışırken ölenlerle ilgili bir inanış vardı. Buna göre cesetin taşındığı tabutun üzerine içerisinde horoz olan bir kafes konur ve horoz’un çıkardığı seslerin ölünün ruhunu uyanık tutacağına ve takip edeceğine inanılırdı. Aksi takdirde ölen kişinin ruhunun kaçıp kilometrelerce uzanan Çin seddi’nin duvarlarında kaybolacağından korkulurdu.
  4. Bilinenin aksine Çin seddi Ay’dan görünmez. Bu kanının oluşmasının nedeni 1893 yılında Amerika’da The Century adıyla yayınlanan bir dergideki “İster inan ister inanma” adlı bir bölümde Çin seddi’nin aydan göründüğünü söylemesiydi.
  5. Savaş tanrısı olan Guandi’ye tapmak ve onurlandırmak için Çin seddi boyunca bir çok tapınak yapılmıştır.
  6. Çiftçiler, işsiz kişiler, itaatsiz asilzadeler ve tutuklular Çin seddi’nin yapımındaki ana insan gücünü oluşturuyordu. Özellikle Qin ve Han hanedanlıklarında suçlular Çin seddi yapımında çalıştırılmakla cezalandırılıyordu.
  7. El arabası Çinliler tarafından Çin seddi’nin yapımını hızlandırmak için icat etmiştir. Ve aktif olarak inşasında kullanılmıştır.
  8. Son 2000 yıldır inşa edilen Çin seddi duvarlarının toplam uzunluğu 50.000 Km’dir. Dünyanın çevresinin toplam uzunluğu ise 40.000.
  9. Çin seddi’nin en yüksek noktası Pekin’in Heita dağında bulunmaktadır. Bu bölgenin deniz seviyesinden yüksekliği 1534 metredir. En alçak noktası ise Laolongtou’de deniz seviyesinde bulunmaktadır.
  10. Bir inanışa göre eski Çinliler Çin seddi’nin güçlü olması için inşa sırasında kullandıkları harca insan kemiği karıştırıyormuş. Ancak sanılanın aksine Çin seddi yapımında kullanılan harca kemik değil pirinç katılıyordu. Yapılan araştırmalarda da harcın içerisinde hiçbir zaman kemiğe rastlanmadı.
  11. Eski bir inanışa göre yardımsever bir ejderha Çin seddi’nin nerelerden yapılacağını göstermek için belli yerlerden geçip iz bırakmış. Çinliler de ejderha’nın bıraktığı izleri takip edip o rota üzerinde inşa etmeye devam etmişler.
  12. Çin seddi’nin stratejik noktalarında cenneti simgeleyen Uranüs kabartmaları bulunmaktadır.
  13. Çin seddi’nde gerçekleşen son savaş 1938’deki Çin-Japon savaşıydı. Kurşun izleri hala Çin seddi’nin Gubeikou’de bulunan bölümlerinde görülebilmektedir.
  14. Çin seddi’nin gözetleme kuleleriyle dolu kilometrelerce uzanan batı kısmı İpek Yolu üzerinde seyahat edenleri korumak için yapılmıştı.
  15. Çin seddi üzerinde yer alan gözetleme kulelerinin bazılarının yüksekliği 12 metreyi buluyordu. Bunlar gözetleme işlevinin yanında sinyal istasyonu olarak da kullanılıyordu. Haberleşmeyi ise fener, duman yada bayrakla sağlıyorlardı.
  16. Çin seddi ancak 1987 yılında ulusal ve tarihi hazine listesine alınabildi.
  17. Çin seddi bilinenin aksine tek ve devamlı bütün bir duvardan yada yapıdan oluşmuyor. Çin seddi gerçekte farklı hanedanlıklar tarafından Çin’in kuzey hattını korumak için yapılmış bir çok ara ara kesilen ve başka bölgeden tekrar devam eden, hatta bazı bölgelerde ayrılıp çatallaşan yapılardan oluşuyor.
  18. Çin seddi aynı zaman wanli changcheng ve 10,000 Li’nin uzun duvarı olarak da bilinir. (Li eski Çin’de uzaklığı belirtmek için kullanılan bir ölçü birimiydi ve 1 Li 500 metre’ye eşitti.)
  19. Çin seddi’nin ana duvarı olan 3.460 km’lik kısmı taş ve kerpiçten. 2.860 km’lik kısmı ise çalılık, dik yamaçlardan ve yükseltilerden oluşmuştur.
  20. Çin seddi’nin en çok ziyaret edilen kısmı Ming hanedanlığı döneminde yapılmış olup, Pekin’e yakın Badaling bölgesinde bulunuyor. Bu kısım aynı zamanda 1957’de turistlere açılan ilk bölüm özelliğini taşıyor.
  21. Milattan önce 7.ci yüzyılda bazı duvarlar ülke çapında sur ve izleme kulesi olarak yapılmıştı. Chu, Qi, Wei, Han, Zhao, Yan ve Qin gibi Çin devletleri ise kendi savunmaları için inşa ettikleri duvarlara sahiptiler.
  22. İlk genişletilmiş duvarlar Qin Shi Huang tarafından Qin hanedanlığı döneminde yaptırıldı. Qin Shi Huang düzenli Çin’i kurmak için ilk adımı atan ve mezarı için toprak terra cotta askerleri yaptıran kişiydi. İlk yapılan bu duvarların bugün sadece bir kısmı ayakta duruyor.
  23. Çin seddi ancak 1987 yılında UNESCO tarafından dünya mirası listesine almıştır.
  24. Çin seddi’nin bazı kısımları savunma amacıyla kazılmış derin su dolu hendeklerden oluşuyordu.
  25. Çin seddi bir bütün olarak devam etmediğinden M.S. 1211 – 1223 yılları arasında Cengiz han liderliğindeki Moğol istilacıları duvarın etrafından dolaşıp bir çok kez Çin’e girdi.
  26. Qin hanedanlığından sonra Han (M.Ö 206 – M.S 220), Sui (M.S 581-618), Jin (115-1234) ve en ünlüleri Ming (1368-1644) hanedanlıkları da Çin seddine ciddi eklemelerde bulundular.
  27. Kültürel Çin devrimi (1966-78) sırasında Çin seddi despotizm’in sembolü olarak görülüyordu. Halk tuğla ve taşları alıp çiftliklerinde ve evlerinde kullanmaları için cesaretlendiriliyordu.
  28. Ming hanedanlığı döneminde yaklaşık 1 milyon askerin Çin seddi’ni barbarlardan ve Çinli olmayanlardan korudukları söyleniyor.
  29. Çin seddi’nin Gansu bölgesindeki kısmının önümüzdeki 20 yılda erezyon ve diğer doğal nedenler yüzünden yıkılacağı öngörülmektedir.
  30. Çinliler Çin seddi’ni savunmak için yaşadıkları döneme göre oldukça yenilikçi araçlar da içeren birçok balta, balyoz, mızrak, yay, baltalı kargı ve kendi icatları olan barut kullanmışlardır.
İlluminati nedir, nasıl doğmuştur, faaliyetleri ve komplo teorileri, sır perdesinin ardındaki gerçekleri nelerdir? Bilmedikleriniz, merak ettikleriniz veya bildiklerinizi teyit etmek için sizlere özel hazırladığımız yazımıza göz atmaya ne dersiniz?İlluminati “aydınlanmışlar” anlamına gelen Latince kökenli bir sözcüktür.

İlluminati nedir? Oldukça merak edilen bu sorunun cevabı yıllar boyu birçok kişi tarafından merak edilmiş ve araştırılmıştır. Sonuçlara göre illuminati batıl inançlara, ön yargılara, dinin sosyal hayat üzerindeki etkilerine karşı gelen bir örgüttür. Ancak sonradan amacından saptığı düşünülür. Amacından sapan illuminatinin yeni hedefi araştırmacılara göre dünyadaki düzeni değiştirmek, dinsel inançları, devletleri yıkmak, kendi hakimiyetlerini oluşturmak olarak iddia edilmektedir.

İlluminati’nin tarihçesi

Tüm Gerçekleriyle İlluminati!

İlluminati 6 kişinin katılımı ile 1776 yılının Mayıs ayında Bavyera’da kurulmuştur. Temel amaçları arasında insanların özgür düşünmesinin engellenmesini ortadan kaldırmak, bu düşünceleri dinsel düşüncelerden uzaklaştırmak ve Newton’cu pozitif bilimi geliştirmek vardır.

Kurucularından Adam Weishaupt örgütün adının “mükemmelleştiriciler” olmasını istemesine rağmen şimdiki adı ile faaliyetlerine başlayan illuminati örgütü, zaman zaman ‘Baveryan İlluminati’ olarak da anılmış ve savundukları düşüncelere de ‘İlluminizm’ denilmiştir. Kurulan bu örgütün üyeleri gizlilik yemini ederek ve üst kademelerde bulunan kişilerin sözlerine itaat edeceklerini söyleyerek gruba dahil olmuşlardır. Özünde Masonluğu örnek alan, bu şekilde ilerleyen İlluminati, örgütlenmesini de ona göre yapmıştır.

İlluminati örgütü zaman zaman sorunlar yaşamıştır. Bunlardan biri 1777 yılında Bavyera yöneticisi Karl Theodor’un aydınlanmacıların taraftarı olması ve bütün gizli örgütlere yasaklama getirmesi sonucu İlluminati’ye de yasaklama getirmesidir. 1785 yılında hükümetin yayınladığı bildiri sonucu grup dağılmış ve zamanında grubun kurulmasına öncülük edenler kaçmıştır. Bunun sonucu olarak da örgüte ait yazışmalar, belgeler yayınlanmıştır.

1874 senesinde tamamen yasaklanması sonucu yok olmaya başlayan örgüt Alman bir filozof olan Hegel’in örgüte katılması ile canlanmıştır. Bu olay örgütün kaderini değiştirmiş ve “İlluminati ne demektir?” sorusunun cevabına yeni bir soluk getirmiştir. Hegel’in katılmasıyla bu sorunun cevabı ve illuminatinin gidişatı ‘Yeni Dünya’ kavramını benimsemek, bunun üzerinde tezler sunmak haline gelmiştir.

lluminati örgütünün günümüzde de olduğu ve uzun vadeli planlar yaparak amaçlarını gerçekleştirmek istedikleri iddia edilmektedir. Tarihteki ABD başkanlarının, günümüzde de güçlü ve önemli isimlerin örgütün üyesi olduğu düşünülmektedir. Bu üyeler sanatçılar, siyasetçiler ve bankacılardan oluşuyor olabilir. Ayrıca, özellikle çocuklara hitap eden çizgi filmlerde büyük etkisi olduğu düşünülen Hollywood sektörünün de örgüt kontolünde işlerini yürüttüğü düşünülmektedir.

İlluminati’nin faaliyetleri ve komplo teorileri

Tüm Gerçekleriyle İlluminati!

Araştırmacı ve yazarlara göre tarihte olan önemli olayların arkasında veya oluşum sürecinde İlluminati’nin etkisi büyüktür. Düşünürler, bu olaylar arasında Waterloo Savaşı, Fransız İhtilali, John F. Kennedy suikastı gibi olayların olduğunu iddia etmektedir. Ancak bu düşünceler kanıtlanamamaktadır, bu da İlluminati’nin yapılanması ile ilgilidir.

İluminati ile ilgili iddialardan biri, geçen yüzyıllarda önemli bir güç haline gelen ABD’nin örgütün planlarının hazırlanması ve uygulanma sürecinde olduğunun iddia edilmesidir. Örneğin 1 Amerikan Doları üzerinde bulunan örgütün simgesi veya geçmişte örgüte üye olduğu düşünülen ve örgüte dahil olanlar tarafından yönetildiklerine inanılan ABD başkanlarıdır.

Bir başka iddia ise, üyelerin şeytana tapmasıdır. Bu iddianın doğruluğu ne kadar tartışmaya açık olsa da dinden uzaklaşmak için yapılan çalışmalar olduğu düşünülmektedir. Özellikle gençlere odaklanılan bu noktada, şarkılar, oyunlar, filmler aracılığı ile bilinç altına yerleştirilmek istendiği düşünülmektedir. Buna göre daha önce de belirttiğimiz Hollywood film sektörü de buna odaklı çalışmalar yapmaktadır.

Örgüt, iddia edilen çalışmaların hepsini içeriyorsa oldukça fazla maddi imkana ihtiyaç duymaktadır. Peki bunu nasıl sağlamaktadır? Düşünürlere göre İluminati, bünyesinde bulunan zengin insanlar yardımı ile çalışmalarını sürdürmektedir.

İlluminati’nin popüler kültüre yansımaları ve üyesi olan ünlüler

Tüm Gerçekleriyle İlluminati!

İlluminati örgütü ile ilişkilendirilen semboller müzik ve film sektöründe fazlaca yer almaktadır. Özellikle Stanley Kubrick’in Eyes Wide Shut adlı filmi, bugüne kadar yapılmış en kapsamlı İlluminati deşifresi olarak kabul edilir. Filmde sadece örgütün ritüellerine ve semiyolojisine hakim insanların anlayabileceği pek çok göndermenin olduğu bilinmektedir.

Müzik dünyasında ise Lady Gaga, Rihanna, Jay Z, Kanye West, Beyonce ve Katy Perry gibi şarkıcılar kliplerinde İlluminati sembollerini kullanmışlardır. Bu semboller genellikle piramit, tek göz, üçgen ve güneştir.

İlluminati’nin sır perdesinin ardındaki gerçekler

Tüm Gerçekleriyle İlluminati!

İlluminati örgütü dünyada yönetici kategorisinde bulunan insanlarla bir şekilde bağlantılı olduğu için hayatımızı bir şekilde kontrol ediyor desek çok da yanılmış olmayız aslında.

Örgüt içinde bulunan üyelerin bilgileri tamamen gizlidir ve kimse tarafından öğrenilememektedir. Her üyenin kod adı bulunmaktadır ve bu şekilde birbirleri ile iletişim halinde kalmaktadırlar. Örneğin, örgütün kurucularından olan Adam Weishaupt’un kod adının ‘Spartacus’ olduğu bilinmektedir.

Peki İlluminati nasıl yürütülmektedir? Çalışmalarını nasıl yapmaktadırlar? Örgüt, her sene toplanmakta ve temel amaçları olan konuları masaya yatırıp tartışmaktadırlar. Peki devamlılığını nasıl sağlıyorlar? Öncelikle oldukça güçlü olmaya özen gösteriyorlar, bu sayede dünyanın geleceğine yön verebiliyorlar. Bunu da ekonomik krizler, terör saldırıları ile sağlamaktadırlar. Esas ilkeleri ‘kaostan kaynaklanan düzen’ olduğu için kurulu düzenleri bozarak, tek devlet, tek din esasına dayanarak dünya düzenini tekrar kurmayı amaçlamaktadırlar.

Tarihe bakılığında İlluminati örgütü ile ilgili ilginç noktalar göze çarpmaktadır. Örgütün üst kademesinde bulunan üyelerin her sene toplanıp, amaçları doğrultusunda konuştukları ve karar aldıkları ortamda ‘Yuvarlak Masa’ adını verdikleri bir konsey oluşturdukları söylenmektedir. İlluminati içinde bulunan üst kademe üyelerinin oluşturduğu alt kadrolar ülkelere yayılmış devlet adamlarından oluşmaktadır ve 1. Dünya Savaşı zamanında bunun etkileri oldukça hissedilmektedir. Savaş sırasında karşıt ülkelerin temsilcileri Yuvarlak Masa’da toplanarak savaşın gidişatını ve sonucunu tartışmışlardır. Savaşın başlama sebebinden, Osmanlı Devleti’nin yıkılışından, savaşın sonuna kadar herşeye hakim olan İlluminati, savaşın sebep olduğu düzensizlikten beslenerek temel amaçlarından olan “tek düzen, tek dünya” mantığını tamamlamış olacaklardı.

İlluminati örgütünün oldukça fazla maddi kaynağa ihtiyaç duyduğunu ve bunu zengin üyelerinden karşılıyor olabileceğinden bahsetmiştik. Örgüt içinde bulunan liderlerin toplam servetinin yüzden fazla bağımsız devletin gayri safi milli hasılasından daha fazla olduğu düşünülmektedir. Araştırmalara göre şu anda ABD’nin bir diğer stratejisi ise enerji kaynaklarına yoğunlaşmak ve onları ele geçirmek yönündedir. Hatta ABD’den Christoper Fettews, Parameter dergisindeki makalesinde şöyle demiştir: Orta Asya ve Hazar Denizi’ni merkez bölge olarak niteleyip, bu bölgenin önemli enerji kaynaklarına sahip olunmuştur. Söz konusu rezervlerin kontrolü için ABD, Rusya, Çin, İran ve Türkiye büyük satranç oyununda rol almaktadırlar. 11 Eylül olayı da bu satranç oyununun hamlelerinden biriydi sadece. Fakat bu olayların suçlusu olarak görülen ABD yönetimi bu planın sadece aracılığını üstlenmiştir. İlluminati’yi asıl yönetenler, üst kademe dediğimiz seçkin üyelerdir. Yazar ve araştırmacıların düşüncelerine göre ise ABD çok uzun süredir bu örgütün etkisi altındadır.

Masonların etkisinde olan, Dünyanın en büyük siyonist örgütü olarak kabul edilen İlluminati’nin bünyesinde ABD’nin tanınmış zengini David Rockefeller olduğu iddia edilmektedir. 91 yaşında olan Rockfeller dünyanın en büyük şirketlerinden olan; Chase Manhattan Bank, Citibank ve Standard Oil, Mobil gibi dünya petrol pazarını elinde tutan dev şirketlerin en büyük hissedarıdır. Şirketlerinin cirosu dünyadaki pek çok devletin yıllık gelirlerinden daha fazla olduğu söylenmektedir. Bu sayede illuminati’ye de yardımda bulunduğu düşünülebilir.

☆☆☆23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Cocuk Bayramı Kutlu Olsun ☆☆☆

Türküm;

Doğruyum;

Calışkanım,

İlkem,

Kücüklerimi korumak,

Büyüklerimi saymak,

Yurdumu,milletimi özümden çok sevmektir.

Ülküm yükselmek,ileri gitmektir…

Ey Büyük Atatürk!

Actiğın yolda,Gösterdiğin hedefe,durmadan yürüyeceğime and içerim.

Varlığım Türk Varlığına Armağan Olsun.

Ne Mutlu Türküm Diyene!

Barbaros Akkurt

.

Japon araştırmacılar seri üretim güneş panellerinin verimliliğinde yeni bir rekora imza attı, bunun anlamı bir miktar daha Güneş enerjisinin elektriğe dönüştürülmesi demek oluyor.

Güneş panelleri için verimlilik rekoru artık %26,6 – 2015 yılında kırılmış önceki rekoru egale etmiş durumda. “Silisyum güneş pillerinin foto-dönüşüm etkinliğini artırmak, yenilenebilir elektriğin ortaya konması için önemli bir adım” diye konuşan Japonya’nın Kaneko şirketinin yetkilileri, “silisyum fotovoltaik enerjinin potansiyelini onaylamış oldu”diyor.

Rekor kıran verimlilik seviyesine ulaşmak için, elektronların bulunamadığı ve güneş enerjisinin boşa harcandığı bant boşluklarını azaltmak için hücrelerin içine tabaka halinde silisyum ilave etmiş.

Bu yaklaşıma ince film hetero-dirsek (HJ) uygunlaştırması deniyor ve diğer araştırmacılar bu yöntemi daha önce denemiş olmalarına rağmen Kaneko araştırmacıları bu tekniği geliştirmiş ve %26,6’lık yeni rekora imza atmış oldular.

Ekip, çalışmalarını hücrenin arkasına doğru düşük dirençli elektrotlar yerleştirerek en uygun hale getirmişler, böylelikle ön taraftan toplanan fotonların sayısını en üst düzeyde tutmuşlar. Foton toplanması amorf silisyum ve üst taraftaki yansımayı önleyici tabakalarla daha da iyi olmuş ve güneş enerjisinin kaybolan kısmı azaltılmış.

Araştırmalarla elde edilen panellerin bazı hallerde verimlilikleri artmışsa da (bazı hallerde %40’ı aştığı belirtiliyor), evsel kullanım amaçlı panellerde bu rekor yeni ve tüketici panelleri için hangi teknolojilerin uygun olduğunu söylemek her zaman kolay değil.

Bir nesnenin tüketici dostu olmasının tarifi her zaman değişiyor, bunun sebebi üretim süreçlerinin gelişmesi ve maliyetlerin aşağıya çekilmesi; dolayısı ile bunu takip etmek kolay olmuyor. Fakat sözün özü, bir gelişim yaşıyoruz.

Bu özel durumda, kristal silisyum esaslı güneş panel hücreleri kullanılıyor ve bilim insanlarının en iyi tahminlerine göre %29 civarında bir teorik verimi var. Bu piller güvenirlilikleri ve maliyetlerinin nispeten düşük olması nedeniyle endüstri standardı haline geldi.

Her  zamanki gibi, yukarıda gösterilen verimlilik planı (ABD Ulusal Yenilenebilir Enerji Laboratuarı) çeşitli güneş panel teknolojilerinin nereye gittiği konusunda faydalı bilgile verecektir.

Araştırma ekibi, elde ettikleri başarının seri üretimde de sürmesi için gerekli adımları keşfetmekle meşgul, ancak bunun uzun süreceğini düşünmüyoruz ve Güneş’ten gelen daha çok enerjiyi kullanmanın mümkün olacağına inanıyoruz.

Kaynak: sciencealert.com

Esneyen veya kaşınan birini görmeniz sizin de bu davranışı istem dışı tekrarlayarak çevrenizdekilerine bulaştırmanız için yeterli. Bu durum davranış bilimi üzerine çalışan araştırmacıların uzun yıllar dikkatini çekmiştir. Peki gerçekte ne oluyor da kaşınan birini görmemiz bizde de aynı davranışı tekrarlama hissini oluşturuyor?

Bulgular bulaşıcı davranışların yalnızca insanlarda değil, bir çok canlıda da bulunduğunu gösteriyor. Geçtiğimiz günlerde Science’da yayınlanan çalışmada araştırmacılar, fareler üzerinde yaptığı deneylerde bu davranışın farelerde de mevcut olduğunu gözlemlediler. Deneylerde kullanılan fareye video aracılığı ile sürekli kaşınan bir başka farenin görüntüsü izletildi. Fare, kendisine izletilen videodaki kaşınan fareyi görür görmez saniyeler içerisinde aynı kaşınma davranışını sergiledi. Bunun üzerine kaşınan fare videosunu izleyen farenin, hangi beyin bölgesindeki sinirlerin aktif olduğunu inceleyen araştırmacılar; uyku-uyanıklık ve biyolojik saatten sorumlu olan suprachiasmatic nucleus (SCN) bölgesindeki sinirlere ulaştılar.

İlerleyen deneylerde SCN bölgesindeki sinirlerin; fareler bulaşıcı kaşınma davranışını sergilemeden önce bir sinir hücresi proteini olan GRP (gastrin realising peptide) salgıladıkları aydınlatıldı. Daha önceki araştırmalarda GRP’nin kaşınma davranışının oluşmasını sağlayan deri ve omurilik arasındaki bağlantıda görev aldığı belirlenmişti.

Önceki bulgularla da örtüşen bu çalışma bulaşıcı kaşınma davranışının vücudun empati yoluyla veya fizyolojik nedenler ile oluşturduğu bir süreç olmadığı; aksine bireyin kontrolünün dışında beyine kodlanmış bir tepki olduğu belirlenmiş oldu.

Mustafa Korkutata

Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği ve Amerika Birleşik Devletleri Ankara Büyükelçiliği ortaklığında yürütülen “Bilim ve Teknolojide Kız Çocuklar” (Girls Can STEM) projesi endüstriyelleşmiş toplumlarda cinsiyetlendirilmiş olan bilim ve teknoloji alanlarında eşitsizliği ortadan kaldırmayı ve özellikle kız çocukları pozitif bilimlere yönlendirmeyi, bilim ve teknoloji alanlarında üretim yapmaları için onları teşvik etmeyi, yenilikçi düşünmeye sevk etmeyi ve sorgulayıcı araştırmaya dayalı bir öğrenim hayatı için ilk adımları atmayı amaçlamaktadır.

Proje kapsamında Ankara, Kırşehir, Yozgat, Niğde ve Sivas illerinde belirlenen okullarda eğitim ve atölye çalışmaları düzenlenecektir.

7. Sınıf öğrencilerine yönelik olan proje kapsamında, kadın ve erkek rollerine dair kalıplaşmış yargıların yıkılmasına yardımcı olmak, erken yaşta çocukların ufuklarını açmak ve onları pozitif bilimlere yönlendirmek amacıyla eğitimler düzenlenmesi planlanmıştır. Ayrıca, kız çocukların meslek edinirken göz önünde bulundurdukları seçeneklerin çeşitlenmesi gayesiyle, bilim ve teknoloji alanında çığır açmış örnek bilim insanlarıyla çocukları buluşturmak, projenin önemli adımlarından birini oluşturmaktadır. Projemiz, bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında teknik bilgi ve beceriler veren, öğrencileri gerçek hayata hazırlayan, modern iş hayatının gereksinimlerine ve becerilerine öncelik veren bir eğitim yaklaşımı hedeflemektedir.

Projenin fiili olarak saha çalışması 23 Nisan itibariyle başlayacak.

Daha fazla bilgi için:

Metro Skyway, Tel Aviv merkezli Urban Aeronautics’in bir alt kuruluşu olarak, 2022 yılına kadar dört kişilik, hidrojen yakıtlı “uçan araba”ların tepemizde uçacağını beklediklerini ifade etti.

Araç önce jet yakıtı kullanacak, ama daha sonra teknolojisi ticari olarak yarışabilir hale gelince sıvı hidrojene dönecek. VTOL olarak bilinen dikey kalkışlı ve inişli arabaya CityHawk ismi veriliyor ve Urban Aeroutics tarafından patentli iç rotor sistemi de bulunuyor.

Urban Aeronautics’in başkan yardımcısı olan Janina Frankel-Yoeli, “hidrojen kullanmanın tek yolu çarpışmaya karşı dayanıklı yakıt tankları kullanmak” diyor, “ancak şu anda kullanımda olan oldukça fazla hidrojenli taşıt var ve hidrojen yakıtının neden jet yakıtından daha güvenli olduğunu açıklayacak birkaç da sebebimiz var”.

Bunun başarıya ulaşamayacak bir proje olduğunu düşündüyseniz bir de Urban Aeronautics’in bu konuya on yıldan fazla bir süredir kafa yorduğuna dikkat edin. Kuzey İsrail’de bir tonluk, insansız Cormorant isimli aracın deneme sürümleri devam etmekte.

Cormorant, İsrail silahlı kuvvetleri için tasarlanmış. Uçuş testinin bakılacak bir tarafı yok, ancak inişte Cormorant’ın toprak üzerindeki bir işarete odaklandığını ve otomatik olarak onun yanına indiğini söyleyelim. İsrail’de 2004 yılında AirMule isimli atasına yapılan ilk testten bu yana Cormorant’ın çok yol kat ettiğini kabul etmek lazım.

Metro Skyways, CityHawk’ın Cormorant’a göre daha basit bir tasarıma sahip olacağını söylüyor, ve silahlı kuvvetlere ait ekipman yerine yolcu taşıyacak. Cormorant’ın, binaların arasından ve elektrik kablolarının altından geçebileceğini, en fazla 185 km/h hızla gideceğini, havada bir saat kadar kalacağını ve yaklaşık 500 kg taşıyacağını ekliyor. Şirket Cormorant’ın otomatik özelliklerinden bir kısmını alıp CityHawk’a entegre etmeyi umuyor.

Ama bu şeyin uçmasına izin verilecek mi? Metro Skyways, uçan taksi kavramının ABD ve Avrupa uçuş güvenlik standartları ile tam uyumlu olduğunu düşünüyor, ancak bu düzenleme kuruluşları henüz bu VTOL projesini görüşmeye başlamadı ve güvenliği düzenleyecek standartları da kurmuş değil.

Uzmanlar VTOL teknolojisinin büyük iş yapacağı görüşünde. Airbus “Vahana” uçan araba tasarımı üzerinde çalışıyor ve geçtiğimiz haftalarda Washington, DC’deki büyük bir “kentsel hava hareketliliği” konferansı düzenledi. Önümüzdeki haftalarda ise Uber Dallas’taki bir kısım uzmanı toplantıya çağıracak ve dünyanın ilk talep üzerine çalışan hava ağ sistemini kurmanın olasılığını tartişacak.

Şu anda pencereden bakınca uçan arabaların var olmadığını görüyorsunuz. Henüz bir prototip bile görmüş değiliz. Uçan arabalar bir yana uçan Uber’lerin gökyüzünde süzüldüğünü görmeden önce gürültü seviyesi, pil ömrü ve hava-trafik kısıtlamaları gibi çok sayıda zorluk tasarımcıların önünde engel olarak duruyor.

Kaynak: theverge.com

Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve becerinin çeşitli alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn-i Sinâ (980-1037), matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları; astronomi alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir.

Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuramı’nın doğru olup olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır. İbn-i Sinâ’ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir.

İbn-i Sinâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles’in hareket anlayışını eleştirmiştir. Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında, cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava olduğunu söylüyor ve havaya, biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu.

İbn-i Sinâ, bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles’in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği sonucuna varmıştır. Oysa bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgâr, ağaçları sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti, cisimleri taşımaya yeterli değildir. Reklamlar

İbn-i Sinâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir. Ancak, İbn-i Sinâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde 16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan “el-Kânûn fî’t-Tıb” (Tıp Kanunu) adlı eseri akla gelir.

Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin birinci kitabı, anatomi ve koruyucu hekimlik, ikinci kitabı basit ilaçlar, üçüncü kitabı patoloji, dördüncü kitabı ilaçlarla ve cerrahi yöntemlerle tedavi ve beşinci kitabı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir.

İbn-i Sinâ’nın söz konusu eseri incelendiğinde, konuları sistematik bir biçimde incelediği görülür. Tarihte ilk defa, tıp ve cerrahiyi iki ayrı disiplin olarak değerlendiren İbn-i Sinâ, cerrahi tedavinin sağlıklı olarak yürütülebilmesi için anatominin önemini özellikle vurgulamıştır. Hayati tehlikenin çok yüksek olmasından ötürü pek gözde olmayan cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vermiş ve ameliyatlarda kullanılmak üzere bazı aletler önermiştir.

Gözle de ilgilenmiş olan İbn-i Sinâ, döneminin seçkin fizikçilerinden İbn-i Heysem gibi, Göz-Işın Kuramı’nı savunmuş ve üst göz kapağının dışa dönmesi, sürekli beyaz renge veya kara bakmaktan meydana gelen kar körlüğü gibi daha önce söz konusu edilmemiş hastalıklar hakkında da ayrıntılı açıklamalarda bulunmuştur.

İbni Sina

İslam düşünce tarihinin en büyük isimlerinden olan İbni Sina’nın bu seçkinliği, birçok yönden özgünlük taşıyan, ayrıntılı ve mükemmel bir sistemle sunulmuş felsefesinden ileri gelir. İbni Sina, ilahiyattan ahlak ve siyasete kadar felsefenin o dönemdeki bütün disiplinlerini ele almış; ayrıca başta tıp olmak üzere, pozitif bilimlerde de söz sahibi olmuştur. Helenistik dönemde yeni Platoncu bir kimliğe büründürülmüş olan Aristotelesçiliği, felsefe yöntem ve ölçüleri içinde kalarak İslami bir söylemle ortaya koymaya çalışmış; Gazali, Fahreddin Razi, İbni Teymiyye gibi İslam dünyasında çok etkin olan bilginlerin ağır eleştirilerine karşın «eş-Şeyhu’r-Reis » (baş üstat) ünvanını bütün dönemlerde korumuş; tıpta ise modem tıbbın doğuşuna kadar Doğu ve Batı’da otorite sayılmıştır.

Yazar: Peyman Mahouti

Prof. Dr. Volkan Baltacı, yeni geliştirilen cihazlar ile kişinin tüm genetik dizisinin çıkarılabileceğini, genetik şifrenin bilinmesinin de hastalıkların tedavisinde önemli bir aşama sağlayacağını açıkladı.

Genetik bir tanı merkezinin direktörü olan Prof. Dr. Baltacı, genetik çalışmalar konusunda gelinen noktada AA muhabirine açıklamalarda bulundu.

Direktörlüğünü yürüttüğü genetik tanı merkezince kullanılan ve genetik şifreyi ortaya çıkaran cihazı tanıtan Baltacı, “Bir insan genomu demek, bir hücrenin içindeki tüm genetik materyal demek.

Bu tüm genetik materyali bu cihaz bize dizeleyip verebiliyor. Bunu da çok büyük kapasiteli depolarda ancak saklayabiliriz ve çok kapasiteyi bilgisayarlarda da yorumlayabiliyoruz.” diye konuştu.

Baltacı’nın sözünü ettiği genetik materyalin bir cihaz aracılığıyla dizelenmesi, insan DNA’sında yer alan tüm genetik özelliklere sahip şifrelerin, yakın gelecekte “hafıza kartlarına” yüklenebilmesine imkân tanıyacak.

Bu sayede, genetik geçmiş, artık küçük bir hafıza kartında cüzdanda taşınabilecek.

“Genetik Şifrede Bir Hata Bulamıyoruz”

Zekâ geriliği ile seyreden kas hastalıkları, metabolik bozukluklarla seyreden ve çoğu zaman tedavisi olmayan rahatsızlıkların sebebinin ortaya çıkarılamamasının genetik şifre hataları ile ilişkili olduğunu belirten Baltacı, şu değerlendirmede bulundu:

“Bir grup hastada biz bu bölgeyi iyi tarasak bile genetik şifrede bir hata bulamıyoruz.

Örneğin, bir kadın üç defa aynı bozukluktan hasta çocuk doğuruyor. Bunu şansla açıklamak mümkün değil.

Belli ki genetik bir durum, ya babadan ya da anneden geçiyor. Genetik şifreyi tarıyoruz ama bazen hiçbir şey bulamıyoruz. Bunların bir kısmı, genetiğin henüz tanımlayamadığımız diğer yüzde 99’luk kısmından kaynaklanıyor.

Biz artık genomun tamamına bakıyoruz. Bu alet bütün genetik materyali başından sonuna kadar dizisini çıkarabiliyor.”

Prof. Dr. Baltacı, genetik şifrelerin ortaya çıkmasının en büyük yararının, kişiye özel tedavi imkânı sunması olduğuna dikkati çekerek, şöyle dedi:

“Genetik, bilimin üzerinde durduğu en önemli konudur. Bütün genetik bilimi bu ilişkiyi çözmeye çalışıyor. Bu ne kadar zengin olursa insan ömrü de o kadar uzayacak. Hastalıklara da o kadar az yakalanacağız.

O yüzde birlik kısım genelde benzer, yüzde 99’luk kısım ise çok farklı varyasyonlardan oluşuyor. Ben o bilgiyi bilerek size diyebilirim ki ‘Sizin metabolizmanız şu molekülü iyi sindiremiyor. Ondan zararlı atıkları arındırması mümkün değil.

Bu da kanser yapabilir. Siz bundan uzak durun.’ Size söyleyebileceğimiz bir uyarı sizin ömrünüze 5 yıl katabilir. ”

Genetik Şifreler Artık Cüzdana Girecek!
Yazar: Tarlan Mahouti

Cep telefonunun yaratığı ısıl etkinin beyne ulaştığı ve uzun süreli telefon konuşmaları için kulaklık kullanılması gerektiği açıklandı.

Ege Üniversitesi Kanserle Savaş Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ayfer Haydaroğlu, dünyada cep telefonunun kansere yol açıp açmadığı konusunda pek çok araştırma yapıldığını ama kanser ve cep telefonu kullanımı arasında herhangi bir bağ tespit edilmediğini açıkladı.

Cep telefonu kullanımı sırasında yayılan radyasyonun düşük enerjili ve iyonize olmayan radyasyon olduğunu hatırlayan Haydaroğlu, “Düşük enerjili radyasyon olmasına rağmen ısıl etkinin beyne ulaştığını biliyoruz. DNA zincirinde bozulma ya da kopmalara neden olmasa da, bu etkinin DNA üzerinde farklı zararlı etkileri olduğunu biliyoruz. Bu yüzden uzun görüşmelerde kulaklık kullanımı bu etkiyi biraz da olsa azaltacaktır.” dedi.

 

“Sadece Çocuklar Değil Herkes Uzun Süre Konuşmaktan Kaçınmalı”

Elektromanyetik ışınımın ne kadar şiddette olduğunu ölçen termografik ölçümlerin 15 dakikadan daha uzun süre telefonlar konuşanlarda bu etkinin ortaya çıktığını ekleyen Prof. Dr. Ayfer Haydaroğlu şunları söyledi:

“Cep telefonu kanser arasında bir bağ tespit edilemese bile tam olarak cep telefonu kanser yapmaz diyemeyiz. Örneğin son dönemlerde beyin tümörüne kulak etrafında daha sık rastlıyoruz. Bu örnek de bilim adamlarını bu durumun cep telefonundan kaynaklı olup olmadığı konusunda düşünmeye itmiştir.”

Haydaroğlu, telefonla konuşma sırasında telefon etrafında radyasyonun fazlalaştığını ve bu durumdan dolayı sağlığını düşünen herkesin uzun süreli cep telefonu konuşmalarından kaçınması gerektiğini belirtti.  Küçük yaşlardaki çocukların yetişkinlere göre kafa kemiklerinin daha ince olduğu, bu radyasyondan yetişkinlere oranlara daha fazla etkilendiği ve bu yüzden de çocukların telefon, bilgisayar gibi radyasyon yatan cihazları çok uzun süre kullanmaları gerektiği konusunda uyardı.

Sadece cep telefonunun değil, bilgisayar ya da Wi-Fi cihazlarının da radyasyon yaydığını hatırlatan Haydaroğlu, elektromanyetik dalgaların şiddetinin artmasının ani arı ölümlerine de yol açtığını belirtti. Haydaroğlu, “Arılar tozlaşmayı sağlayarak dünya üzerindeki canlı hayatın devam etmesini sağlıyor. Çok fazla elektromanyetik alan yayan cihazlar kullanarak doğanın ekolojik dengesini de bozuyoruz.” dedi.

Küçük Çocuklar İçin ‘Cep Telefonu’ Uyarısı

Thomas Edison Kimdir? (1847-1931)

Bini aşkın buluş yapan, bu arada elektrik ampulünü fonografi ve film gösterme makinelerini geliştiren Amerikalı mucittir. 7 yaşındayken ailesi ile birlikte Michigan’daki Port Huron’a yerleşen Edison, ilk öğretimine burada başladıysa da yaklaşık üç ay sonra algılamasının yavaşlığı nedeniyle okuldan uzaklaştırıldı. Bundan sonraki üç yıl boyunca özel öğretmenlerle eğitildi.

Son derece meraklı ve yaratıcı kişiliğe sahip bir çocuk olan Edison, 10 yaşına geldiğinde kendisini fizik ve kimya kitaplarına verdi ve bu arada evlerinin kilerinde bir kimya laboratuarı kurdu. Özellikle kimya deneylerine ve Volta kaplarından elektrik akımı elde etmeyi yönelik araştırmalara ilgi duydu; bir süre sonra kendi başına bir telgraf aygıtı yaptı ve Mors alfabesini öğrendi. Reklamlar

O günlerde geçirdiği bir hastalık nedeniyle kulakları ağır işitmeye başladı. 1878’de William Wallace’ın yaptığı 500 mum gücündeki ark lambasından etkilenen Edison, bundan daha güvenli olan ve daha ucuz bir yöntemle çalışan yeni bir elektrik lambasını geliştirme çalışmasına girişti. Bu amaçla açtığı bir kampanyanın yardımıyla önde gelen işadamlarının parasal desteğini sağladı ve Edison Electric Light Company’yi kurdu.

Oksijenle yanan elektrik arkı yerine, havası boşaltılmış bir ortamda ışık yayan ve düşük akımla çalışan bir ampul yapmayı tasarlıyordu. Bu amaçla, 14 ay boyunca filaman olarak kullanabileceği bir metal tel yapmaya uğraştı. Sonunda 21 Ekim 1879’da, özel, yüksek gerilimli elektrik üreteçlerinden elde ettiği akımla çalışan, karbon filamanlı elektrik ampulünü halka tanıttı.

Sonraki yıllarında Edison, burada laboratuarının 10 katı kadar bir laboratuar açtı. İki kez evlenen Edison’un 6 çocuğu oldu. Yaşamının sonuna kadar yeni buluşlar yapmaya devam etti. Geriye çığır açıcı buluşlarını yanı sıra, gözlemleriyle dolu 3.400 not defteri bıraktı.

Edison çok fakir bir ailenin çocuğuydu. Okulunda başarısı yoktu. Bu okuldan atılmasına neden oldu. Sonra içini bir hırs bürüdü. Çöplüklerden bulduğu dergilerden ve gazetelerle kendini geliştirdi. Ve sonunda en önemli buluşu olan Ampulü buldu. EDISON’un 100’un üzerinde önemli buluşları vardır…

Çörek otu yanı sıra çörek otu yağı da birçok yerde popüler olmaya başladı. Bu şifalı yağ sayesinde birçok hastalığa şifa bulundu. Çok eski yıllardan beri bilinen bir şifalı bitkidir. Hatta Mısırlılar zamanında bile birçok hastalık yada güzelleşmek için kullanılırdı. Hindistan’da yaygın olarak yetiştirilir. Birçok hastalığa fayda sağlaması kullanım ve yetiştirme alanını arttırmıştır. Birçok ülkede siyah tohum yada kara tohum isimleriyle de bilinir.

ÇÖREK OTU YAĞININ FAYDALARI NELERDİR?

Son zamanlarda dikkat çeken ve oldukça ünlenen çörek otu yağının faydalarından bazıları şunlardır:

  • A, B, ve C vitaminlerinin yanı sıra kalsiyum, potasyum, magnezyum ve çinko gibi değerli bileşenleri içerir.
  • Yaraları iyileştirici özelliği vardır.
  • Baş ağrısına iyi gelerek baş ağrısını geçirir.
  • Bağırsak kurtlarını düşürücü etki yapar. Bağırsak parazitlerini geçirir.
  • Sindirim sistemini rahatlatır. Gaz giderici özelliği vardır.
  • Kabızlığı gidermeye yardım eder.
  • Dizanteriye karşı fayda sağlar.
  • Hemoroid yani basur için de iyileştirici özelliği vardır.
  • Burun tıkanıklığını giderir.
  • Astım yada alerjik reaksiyonları olan kişilere de fayda sağlar.
  • Bronşit ve öksürüğe iyi gelir. Özellikle kış hastalıkları olan nezle, grip için etkilidir.
  • Ateş düşürmeye yardım eder.
  • Amfizem rahatsızlığına karşı kullanılabilir.
  • Kan basıncını ve yüksek tansiyon yani hipertansiyonu düşürür.
  • Kolesterolü düşürücü etkisi de vardır. Kolesterolü dengeler.
  • Vücudun bağışıklık sistemini güçlendirir ve hastalıklara karşı direnç sağlar.
  • Diş ağrılarını geçirmeye yardım eder.
  • Gebelikten sonra emzirme dönemini arttırır, doğum yağmış annelerde süt artışı sağlar.
  • Eklem ağrıları, artrit ve romatizmaya iyi gelir.
  • Uykusuzluk çekiyorsanız şifayı çörek otu yağında bulabilirsiniz.
  • Kas ağrıları için bir çay bardağı çörek otu yağı ile masaj yapabilirsiniz.

 

  • Mide bulantısı ve mide ağrıları için yarım tatlı kaşığı taze zencefil suyu ile yarım tatlı kaşığı çörek otu yağını karıştırıp günde iki kez içebilirsiniz.
  • Kalbi korur.
  • Kansere karşı koruma sağlar.
  • Sinüzite iyi gelir.
  • Saçların yapısını korur ve saçların kolay, sağlıklı uzamasına yardım eder.
  • Saç dökülmesini önler, saçların erken beyazlamasını engeller.
  • Sinir, stres depresyon ve gerginlikten uzaklaştırır.
  • Diyabet diğer bir adıyla şeker hastalığı için de faydalıdır.
  • Kan damarı duvarlarının esnekliğini arttırmaya yardımcı olur.
  • Kronik yorgunluğa iyi gelir.
  • Safra kesesi taş oluşumu ve böbrek taş oluşumuna karşı etkilidir.
  • Dolaşım sistemine yarar sağlar.
  • Cinsel gücü arttırıcı etkisi vardır.

Çörek Otu Yağı FaydalarıÇÖREK OTU YAĞININ CİLDE FAYDALARI NELERDİR?

  • Cildi güzelleştirir. Eski zamanlarda ünlü Mısır kraliçesi Kleopatra’nın güzelliğinin çörek otu yağından geldiğine inanılırmış. Bu yüzden güzel görünmek için bu şifalı bitkinin yağı ve tohumları kullanılırmış.
  • Cildin kurumasını, kuruyarak çatlamasını engeller. Cildi onarır.
  • Bir deri hastalığı olan sedef hastalığının iyileşmesine yardım eder.
  • Sedef hastalığının yanı sıra egzama gibi cilt hastalıkları için de kullanılabilir.
  • Ayaklarda kaşıntı yapan tırnak mantarı ve deri mantarı ile mücadelede de etkilidir.
  • Akneleri iyileştirici özelliği vardır.

ÇÖREK OTU YAĞININ HAMİLELİK İÇİN KULLANIMI NASILDIR?

Hamile kalmak için bazı durumlarda birçok yöntem denenir. Doktorlara gidilir, şifa aranır ve çeşitli bitkisel karışımlar kullanılır. Çörek otu yağı da hamile kalmak için kullanılabilecek yağlardan biridir. Gebe kalmak istenen süreden 6 ay kadar önce bu şifalı bitkinin yağının yada tohumlarının kullanımına başlanabilir. 1 ay boyunca çörek otu, bal ve tarçınla karıştırılarak adet dönemi başlaması sürecinde 10 gün yenirse gebe kalmayı kolaylaştırır.

Hamile kalındıktan sonra hemen çörek otu yağı yenmesi kesilmelidir. Çünkü hamilelik döneminde bu bitkinin tohumlarının yada yağının tüketilmesi düşük yapma riskini arttırır. Fakat doğum yapıldıktan sonra tekrar çörek otu yağı kullanılabilir. Böylece anne ve bebek daha sağlıklı olur. Emzirme döneminde ve gebelik döneminden sonra anne ve bebek sağlığı açısından ilaç kullanılamayacağı için çeşitli şifalı bitkiler kullanılır. Çörek otu tohumları ve yağı ile emzirme dönemi daha sağlıklı ve uzun geçer.

ÇÖREK OTU YAĞININ YAN ETKİLERİ NELERDİR?

Hamilelik döneminde kesinlikle kullanılmamalıdır.

KAYNAKLAR:

Greenmedinfo : skin-healing-properties-black-seed-oil
 Webmd : vitamins-supplements
Homeremediesweb : black-seed-oil-health-benefits
Activationproducts : black-cumin-healing
Nabiblackseedoil : health-benefits-of-black-seed-oil-benefits

Saç dökülmesi dünya üzerinde birçok kişinin derdi olarak karşımıza çıkıyor. Kadınlardan erkeklere kadar birçok kişi saçlarının dökülmesinden rahatsızlık duyuyor. Duştan sonra tararken saçların ele gelmesi, tarakta bir sürü saç teli görmek, havlu ile kuruladıktan sonra havludaki teller herkesi rahatsız eder. Özellikle erkeklerde başın üst kısmının yada  ön kısmının dökülmesi birçok kişiyi huzursuz eder. Tabii saç dökülmesinin birçok nedeni vardır. Genetik faktörler bu nedenlerin başında gelirken, stres, yorgunluk, hayat mücadelesi de dökülmenin sebepleri arasındadır. Bu dökülmelere çözüm yolları aranırken, sonuç olarak saç ektirenler bile vardır. Saçlarını kazıtan yani sıfıra vurduranlar, şampuanını, bakım ürünlerini değiştirenler, çeşitli yağları kullananlar da çözüm yolları arayan kişiler arasındadır.

SAÇ DÖKÜLMESİNE KARŞI UYGULANACAK ÇÖZÜMLER

Bu dökülmelerin birçok nedeni vardır. Tabii vitamin eksikliği, genetik yani aileden gelen faktörlerle dökülmeler, stres başlıca nedenler arasındadır. Tabii bu şekildeki dökülmelere karşı uygulanacak çözüm yolları da mevcuttur. Özellikle bitkisel çözümler uygulamak hem cilde zarar vermez, yani bir yan etkisi yoktur hem de dökülmelere karşı fayda sağlar.

  1. İlk yöntem olarak herkesin bildiği bir yoldan bahsedeceğiz. Kına yakmak eski bir yol olsa da dökülmeleri engeller, güçlenmesine yardım eder. Ayrıca kınanın içine hazırlanma aşamasında ceviz kabuğu, soğan kabuğu, zeytinyağı gibi maddeler eklenirse saç tellerinin daha da güçlenmesine yardım eder. Bu maddeler parlaklık da kazandırır.
  2. Vitamin eksikliği nedeniyle dökülmeler yaşanıyorsa avokado yağı da kullanılabilecek bitkisel çözüm yolları arasındadır. Özellikle boyalı ve güçsüzleşmiş saçlar için kullanılabilir. İçerdiği A, B, C, D ve E vitaminlerinin yanında antioksidan özelliği taşıması büyük fayda sağlar. Kuru deriyi canlandırır ve dökülmeleri önler. Bu etkisi için masaj yaparak avokado yağını saçınıza uygulayın. Saçınızı bir havlu ile sarın. 2-3 saat kadar bekleyin. Ilık su ile saçınızı şampuanlayarak yıkayın. Zamanla saçlarınızın güçlendiğini göreceksiniz.
  3. Zeytinyağı da avokado yağı gibi önemli bir etki yapar. Aynı avokado yağındaki kullanım gibi saçınıza zeytinyağını sürün. 2 saat kadar bekletin ve şampuan yardımıyla yıkayın. Aslında zeytinyağı ile avokado yağını karıştırarak da bu etkiyi elde edebilirsiniz. Yarı yarıya bu yağları karıştırıp kullanabilirsiniz.
  4. Badem yağı da saçların güçlendirilmesi için büyük fayda sağlar. Badem yağı ile haftada iki kez kafa derinize masaj yapın. Başınızdaki kan dolaşımı artacak ve saçlarınız güçlenecek.
  5. Aynı zamanda argan yağını da kullanabilirsiniz.
  6. Hindistan cevizi yağı saçları güçlendirir ve bakım yapar. Hindistan cevizi sütü de masaj yapar şekilde baş derisine uygulanırsa dökülmeyi önler.
  7. Üzüm çekirdeği yağını da saçların canlanmasında kullanmak mümkündür.
  8. Tabii ki herkesin bildiği ve birçok faydası olan biberiye yağı da tüm faydalarının yanında saçların da güçlenmesinde önemli rol oynar.
  9. Kayısı yağı ve fındık yağı saç dökülmesinde oldukça etkilidir.
  10. Isırgan otu ile hazırlanan tentür de dökülmelere karşı faydalıdır. Bu tentür ile saç derinizi günde iki kez masaj yaparak ovun. Ayrıca dökülmelere karşı ısırgan otu çayı da içebilirsiniz.
  11. Yediğiniz yiyeceklere de dikkat etmenizde yarar var. Şeker, un içeren yiyecekleri çok fazla tüketmemeye dikkat edin.
  12. Biberiye otu, adaçayı, dulavrat otu, ısırgan otu ve şeftali yaprakları toplanır. Bu yaprakların üzerine çıkacak kadar olan kaynamış suya atılır. 10 dakika demlendirilir. Su soğuduktan sonra bu su ile baş yıkanır.
  13. Aloe vera da dökülmelere karşı kullanılan bitkiler arasındadır. Kafa derisi gözeneklerini temizler ve pH’ı dengeler.
  14. Dökülmeleri engellemek için taze meyve, taze sebze, süt, yoğurt, soya ve balık tüketmek de önemlidir.
  15. Sarımsak yağının saç dökülmesine karşı kullanıldığını da bilmeyen yoktur. Bu yağ sayesinde saçlarınızı güçlendirebilirsiniz.
  16. Yine lavanta da kullanılacak bitkiler arasındadır. Kaynayan suya bir miktar lavanta atın. 5 dakika daha demlendirin. Soğuyunca süzün ve saçlarınızı bu su ile yıkayın.
  17. Civanperçemi ve melisa otu da kullanılabilir.
  18. Yeşil çay içmek de  dökülmelerin önlenmesine yardım eder.

İşte bu bitkileri kullanarak saç dökülmelerini önlemeniz mümkündür. Eğer saçınızın her bölgesi değil de bir bölgedeki saçlarınız dökülüyorsa, hazırladığınız karışımları özellikle bitki yağlarını bu bölgelere uygulayın.

Kahve telvesi, Türk kahvesi içildikten sonra fincanın dibinde kalan kısımdır. Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırının olmasının yanı sıra kalan telvenin de faydaları çoktur. Kahve telvesinin faydaları arasında selülitlere iyi gelmesi, vücut çatlaklarını geçirmesi, çiçeklere gübre olması, kötü kokuları gidermesi sayılabilir.

KAHVE TELVESİ NELERE İYİ GELİR?

  • Kış aylarında soğuk sular sebebiyle ellerinizde çatlaklar oluşabilir. Çatlaklar ile birlikte ellerde sertleşme ve kırışma da görülür. Türk kahvesinin telvesi ile ellerinizi yumuşacık hale getirebilirsiniz. Ellerinizin yumuşacık olması için; kahve telvesini alın, ellerinize masaj yaparak yedirin. Beş dakika kadar ellerinizi telve ile birlikte bekletin. Beklenilen süre sonunda ellerinizi ılık su ile yıkayarak durulayın. Ellerinizin yumuşacık olduğunu göreceksiniz.
  • Şeker hastalığına karşı koruma sağlar.
  • Mide ağrılarına iyi gelmesi de kahve telvesinin faydaları arasındadır.
  • Siroz ve sarılık gibi hastalıklara karşı karaciğeri korur.
  • Toksin maddelerden arınmayı sağlar.
  • Cilt ile temas ettiğinde kan dolaşımını hızlandırır.
  • Depresyona da iyi gelerek ruh sağlığına yarar sağlar.
  • Astım hastalığını engellemeye yardım eder.
  • Çeşitli kanser türlerine karşı koruma sağlaması da kahve telvesinin faydaları arasındadır. Özellikle kolon kanseri, göğüs kanseri, pankreas ve prostat kanserlerine karşı koruma sağlar.
  • Yorgunluk giderir. Dinlenmeye yardım eder ve enerji verir.
  • Sindirim sistemi rahatsızlığı çekiyorsanız adresiniz yine kahve telvesi olmalıdır. Sindirim sistemini rahatlatır. Bağırsaklarının düzenli çalışmamasından şikayet edenler de kullanabilirler. Bağırsak çalışmasını düzenler, hazmı kolaylaştırır, metabolizmayı hızlandırır

    Kahve Telvesi Faydaları

    .

  • Parkinson hastalığına karşı koruma sağlaması da kahve telvesinin faydalarından biridir.
Kahve Telvesi Faydaları

SELÜLİTLERE KAHVE TELVESİ İLE ÇÖZÜM!

Selülitler özellikle hanımların istemediği oluşumlardır. Selülitlerin yok edilmesi için biberiye yağı gibi birçok bitkisel yağlar kullanılır. Bu yağların yanı sıra günlük içilen türk kahvesinin telvesi de selülitler için çözüm sağlar. Selülitlere karşı türk kahvesini kullanmak için birkaç fincan kahve telvesini bir kaseye alın. Duş almaya başlamadan önce selülitli bölgelere türk kahvesini sürerek kese ile telveyi sürdüğünüz bölgeler kızarana kadar ovun. Sonrasında duş alarak ovaladığınız bölgeleri ılık suyla yıkayın.

BAŞ AĞRISI ÇEKENLER DİKKAT!

Baş ağrısı çekenler, ağrı kesici içtiği halde baş ağrısı geçmeyenler de tüketirse etkili olur. Başınız ağrıyorsa ağrı kesici içtikten sonra etki etmesini bekleyemiyorsanız, öncelikle ağrı kesicinizi için. Ardından hemen bir türk kahvesi yapın. Hazırlamış olduğunuz türk kahvesini telvesi ile birlikte tüketin. Ağrı kesicinin daha çabuk etli ettiğini ve baş ağrınızın daha kısa sürede geçtiğini fark edeceksiniz.

KAHVE TELVESİ GÖBEK YAĞLARINI ERİTİR Mİ?

Türk kahvesi telvesi ile göbek eritmek de mümkündür. Göbek yağları birçok kişinin uğraştığı fakat eritemediği yağlardır. Göbek yağlarını eritmek için birçok yöntem denenir. Kahve telvesi de denenecek yöntemler arasındadır. Göbek eritmek için, göbeğinize yetecek kadar kahve telvesini bir kasede biriktirin. Kahve telvesine bir miktar zeytinyağı ekleyin. Zeytinyağı ile telveyi güzelce karıştırın. Zeytinyağı, kahve telvesi karışımını göbeğinize yedirerek sürün. Streç film ile telveyi sürdüğünüz bölgeyi sarın. İki saat kadar streç film ile bekleyip sonrasında göbek bölgenizi ılık su ile yıkayın.

 

KAHVE TELVESİNİN DİĞER FAYDALARI VE KULLANIM ALANLARI NELERDİR?

  • Tıkanmış Lavabolarda Etkili: Lavabo açmak için kimyasal birçok ürün kullanılabilir. Kimyasal ürünler kadar doğal ürünler ile de lavaboları açmak mümkündür. Bir miktar su kaynatın. Kaynamış suyun içine bir miktar karbonat ve bir miktar kahve telvesi atın. Bu suyu tıkanmış lavaboya dökün. Bu şekilde lavabo açılacaktır.
  • Kötü Kokuları Giderir: Buzdolabındaki kötü kokuları gidermek artık sizin elinizde ve kötü kokuları gidermek için farklı birçok yöntem mevcuttur. İçtiğiniz kahvenin telvesini çöpe atmak yerine bir kaseye koyarak kurutun. Kurutulmuş telveyi buzdolabına koyun. Buzdolabındaki kötü kokuları çekmekte oldukça etkili olacaktır.
  • Çiçeklere Gübre Olarak Verebilirsiniz: Çiçeklerinize doğal gübre hazırlamak mümkündür. Sardunya, açelya gibi hemen hemen herkesin evinde bulunan çiçeklere telve verilebilir. Bu şekilde telve, gübre görevi görür ve toprağı besler. Ayrıca çiçeklerinize telveyi gübre gibi ekleyerek salyangozları, sinekleri de çiçeklerden uzak tutabilirsiniz.
  • Sarımsak Soğan Kokusunda Etkili: Soğan yada sarımsak doğradıktan sonra herkesin elleri kokar. Bu kokudan kurtulmak için kolonya dökülür, eller güzelce yıkanır. Fakat yine de etkili olmaz. Ellerdeki soğan ve sarımsak kokusunu geçirmek için kahve telvesi ile eller güzelce ovularak yıkanır. Bu şekilde ellerdeki soğan ve sarımsak kokusunun geçmesi sağlanabilir.
  • Yanık Tencerelere Çözüm: Yemek yaparken kimi zamanlar yemeğin dibi tutabilir. Dibi tutan yemek çöpe atılsa da bir de dibi tutan tencerenin temizlenmesi gerekecektir. İşte dibi tutan tencerenin kolay temizlenmesi için de telveye başvurulabilir. Yanan tencerenin içine bir miktar kahve telvesi atın. Sünger yada tel yardımı ile dibi yanan tencereyi ovalayın. Yanan kısmı bu şekilde kahve telvesi sayesinde temizleyebilirsiniz.

Sinameki çayı, sinameki bitkisinin demlenmesi ile elde edilen bir çaydır. Sinameki bitkisi ise Mısır, Sudan, Hindistan, Somali gibi ülkelerde yaygın olarak yetişmesine rağmen ana vatanı Afrika olarak bilinir. Bitkinin baklaya benzeyen meyveleri ve sarı çiçekleri vardır. Özellikle sinameki çayının faydaları arasında kabızlığa iyi gelmesi ve zayıflatması olduğu için öne çıkan bir çay olmuştur. Zayıflamak isteyenlerin kullanabileceği bir çaydır. Tabii ki sadece bu çayı içip zayıflayayım diye beklemek yanlış olur. Bu nedenle bu çayı içmenin yanı sıra diyet ve spor yapılmalı, yenilen yiyeceklere dikkat edilmelidir. Linoleik asit, palmitik asit gibi organik asitler içermesi ile birlikte bakır, krom ve çinko gibi mineral maddeler de ihtiva eder.

Sinameki Çayı

SİNAMEKİ ÇAYININ FAYDALARI NELERDİR?

  • Hazımsızlık için oldukça faydalıdır. Kabızlığa iyi gelmesi sinameki çayının faydaları arasındadır. Bağırsak hareketlerini teşvik ederek bağırsakları rahatlatır.
  • Herkes tarafından bilinen müshil etkisi olmasıyla birlikte, kuvvetli bir ishal yapıcıdır.
  • Bağırsakları yumuşatır ve bağırsaklardaki gazın dışarı atılmasına yardım eder.
  • Hemoroid için fayda sağlaması da sinameki çayının faydalarından biridir.
  • Sinameki çayının yanı sıra sinameki bitkisinden çeşitli kremler elde edilir. Elde edilen bu kremler egzama ve basur gibi cilt hastalıklarına da yarar sağlar.

SİNAMEKİ ÇAYI NASIL YAPILIR?

Sinameki çayı hazırlamak için öncelikle bir fincan su kaynatın. Kaynamış suyun içine bir çay kaşığı sinameki yaprağı atın. Bu şekilde sinameki yaprakları ile suyu 10 dakika kadar demlendirin. Sonrasında sinameki yapraklarını süzerek, çayınız ılındığında içebilirsiniz. Sinameki çayını isteğe göre balla tatlandırabilirsiniz. Müshil etkisi olduğundan dolayı içtikten sonra tuvalete gitme ihtiyacı duyabilirsiniz.

SİNAMEKİ ÇAYININ YAN ETKİLERİ NELERDİR?

  • Mide ağrısı, ishal ve kramplara sebep olabilir.
  • İshal olanlar kesinlikle içmemelidir. Kabızlığı ishal yapıcı etkisinden dolayı, ishali daha da kötüleştirebilir.
  • Kalp hastalığı, crohn hastalığı, yüksek tansiyon hastalığı olan kişilerin de tüketmekten kaçınması gerekmektedir.
  • Hamile ve emziren bayanların kullanmaması tavsiye edilir.
  • Vücudunuzda potasyum eksikliği varsa da bu çayı tüketmemelisiniz.
  • Sinameki çayı içen bazı kişilerde mide bulantısı ve kusma görülebilir.
  • Kalp hastalığına yada karaciğer rahatsızlıklarına yol açabilir.

KAYNAKLAR:

Webmd : vitamins-supplements/ingredientmono-652-senna
Livestrong : 121254-dangers-senna-tea
Livestrong : 174419-senna-leaf-health-benefits
Herbwisdom : herb-senna

İDRAR YOLU ENFEKSİYONUNA NE İYİ GELİR?

İdrar yolu enfeksiyonu, birçok kişinin hayatı boyunca en az bir kere dahi olsa geçirdiği bir rahatsızlıktır. Diğer adı sistik olan idrar yolu iltihabı, özellikle kış aylarında sıkça görülür. Kış aylarında havaların soğuk olması sebebiyle ayakların üşütülmesi yada soğuk yere oturma sonucu ortaya çıkabilir. Kadınlarda erkeklere oranla daha çok görülür. İdrar yolu enfeksiyonuna karnabahar kürü, maydanoz kürü ve soğan suyu gibi bitkilerin kürleri fayda sağlar.

İdrar Yolu Enfeksiyonu Neden Olur?

İdrar yollarına giren bakteriler yada virüsler sebebiyle idrar yolu enfeksiyonu oluşur. Nadiren mantarlar sebebiyle de iltihap oluşabilir. İltihaplı hücrelerin var olmasıyla idrar yolu iltihabı ortaya çıkar. İdrarda iltihaplı hücrelerin oluşmasının çeşitli sebepleri vardır. İdrar yolu enfeksiyonu özellikle kadınlarda daha çok ortaya çıkar. İşte idrarda iltihaplı hücrelerin oluşma sebeplerinden bazıları:

  • İdrar yolu enfeksiyonu
  • Böbrek taşı
  • Mantar enfeksiyonları
  • Viral enfeksiyonlar
  • Dış gebelik sonucu iltihap oluşması
  • Cinsel yolla bulaşan hastalıklar
  • Kimyasal zehirlenmeler
  • İdrar yollarında oluşan tüberküloz
  • Cinsel organlarda yada üriner organlarda kanser
  • Erkeklerde prostat bezleri hastalıkları

İdrar Yolu Enfeksiyonu Belirtileri Nelerdir?

  • Sık sık idrara çıkmak
  • Her an idrarın varmış gibi hissetmek
  • İdrara çok sık çıkmaya rağmen çok az idrar yapmak
  • Ağrılı ve yanma hissi ile idrar yapmak
  • İdrarını yaparken zorlanmak
  • İdrarda ağır koku olması
  • Pembe, kırmızı renkte idrar yapmak
  • Kanlı idrar yapmak
  • Kadınlarda pelvik, erkeklerde rektal ağrı olması
İdrar Yolu Enfeksiyonu

İdrar Yolu Enfeksiyonunun Türleri Nelerdir?

İdrar yolu enfeksiyonu üretra, mesane yada böbrekte oluşabilir. Genellikle üretra yada mesanede oluşan iltihap tedavi edilmezse böbreklere de yayılabilir.

  • Üretra: İdrar yaparken yanma hissi oluşuyorsa, enfeksiyon üretrada başlamış demektir.
  • Mesanede Oluşan Enfeksiyon: Yine idrar esnasında yanma hissi oluşması ile birlikte kasıklarda basınç hissi oluşuyorsa mesanede idrar yolu iltihabına yakalanmış olabilirsiniz. Bu durumda kanlı idrara çıkma da görülebilir.
  • Böbreklerde Oluşan Enfeksiyon: Böbreklerde oluşan idrar yolu enfeksiyonu biraz daha farklı şekillerde kendini gösterir. Mide bulantısı, kusma hissinin yanı sıra sırt kısmında yanma ve yüksek ateş de hissedilebilir.

İdrar Yolu İltihabına Ne İyi Gelir?

  • Öncelikle enfeksiyonun geçmesi için bolca su içilmelidir. Gün içinde tüketilen bol su ile iltihaba neden olan bakteriler vücuttan atılabilir.
  • Limonlu su da idrar yolu enfeksiyonuna iyi gelen yöntemlerden biridir. Bu enfeksiyondan kurtulmak için bir litre suyun içine bir adet limonun suyu sıkılır. Gün içinde hazırlanan limonlu su içilir. Bu şekilde şifa bulunabilir.
  • Elma sirkesi de uygulanabilecek diğer bir yöntemdir. Bu yöntem için büyük bir bardak suyun içine bir yemek kaşığı elma sirkesi, limon suyu ve bir tatlı kaşığı bal eklenir. Güzelce karıştırılarak içilir. Hazırlanan elma sirkesi karışımı 4 gün boyunca içilebilir. Sabah ve akşam olmak üzere günde iki kere tüketebilirsiniz.
  • Hatmi kökü çayı da faydalı içecekler arasındadır. Hatmi kökü çayının hazırlanması için bir bardak su kaynatılır. Kaynayan suyun içine bir çay kaşığı hatmi kökü tozu eklenerek 10-12 dakika kadar demlendirilir. Demlenen çay süzülerek ılınınca içilir. Günde birkaç sefer uygulayabileceğiniz bu çayı bal ile tatlandırarak da içebilirsiniz.
  • Sarımsak suyu içilirse enfeksiyona fayda sağlanabilir.
  • Papatya çayı da yarar sağlayan çaylar arasındadır. Papatya çayı hazırlamak için öncelikle bir bardak suyu kaynatın. Kaynayan suyun içine 1 tatlı kaşığı kurutulmuş papatya atın. 10 dakika kadar papatyaları suda demleyin. Sonrasında süzerek ılınınca papatya çayını içebilirsiniz. Günde 2 yada 3 bardak içilebilir. Papatya çayı sadece idrar yolu iltihabını geçirmekle kalmaz, böbrek ve mesaneyi de temizler.
  • Kızılcık suyu da idrar yolu iltihabına iyi gelen bitkisel çözümler arasındadır. Günde 2 bardak kızılcık suyu tüketebilirsiniz. Şeker ilavesiz tüketmenizde fayda var. Yalnız böbrek taşı sorunu yaşayan kişiler kızılcık suyu içmemelidir.
  • Sabah ve akşamları yaban mersini suyu içilerek de fayda sağlanabilir. Aynı şekilde yemeklere de yaban mersini eklenebilir.

İDRAR YOLU İLTİHABI İÇİN BİTKİSEL KÜRLER

İDRAR YOLU ENFEKSİYONU İÇİN KARNABAHAR KÜRÜ!

Karnabahar idrar yolu enfeksiyonuna iyi gelen mucizevi bitkilerden biridir. Eğer kronik idrar yolu iltihabı rahatsızlığı yaşıyorsanız mutlaka karnabahar kürünü denemelisiniz. Bu kür için öncelikle 1,5 bardak su kaynatılır. Yalnız kaynatılan su, içme suyu olmalıdır. Bir yada iki çiçek demeti şeklinde karnabahar koparılarak parçalara ayrılır ve kaynayan suyun içine atılır. 5 dakika kısık ateşte karnabaharlar bu suyun içinde haşlanır. 5 dakika sonunda hazırlanan karnabahar suyu ocaktan alınarak bir bardağa süzülür ve ılınınca içilir. Haşlanmış karnabaharlar da salataya eklenerek tüketilebilir. Karnabahar suyu aç karnına yada tok karnına içilebilir.

Karnabahar kürü öncelikle 7 gün sabah akşam taze hazırlanarak uygulanır. Sonrasında 3 gün ara verilir ve 7 gün daha aynı kür uygulanarak 3 gün daha ara verilir. Son olarak 7 gün daha uygulanan karnabahar kürü sonlandırılır. Yani toplamda bu kür  gün uygulanmış olur. Özellikle kronik idrar yolu iltihabı olan kişiler için harika bir kürdür. İbrahim Saraçoğlu da idrar yolu enfeksiyonuna çözüm olarak karnabahar kürünü önermektedir.

İDRAR YOLU İLTİHABI İÇİN MAYDANOZ KÜRÜ!

250 gram maydanozu yıkayın. Bir kabın içine ufak parçalar halinde maydanozları ufalayın. Maydanozların üzerine 250 gram limon kabuğu doğrayın. Maydanoz–limon karışımını blendırdan geçirin. İyice ufalanan maydanoz limon karışımının üzerine 250 gram kadar bal ve biraz zeytinyağı ekleyin. Tüm malzemeleri güzelce karıştırın. Karışımı buzdolabına atın. Hazırladığınız maydanoz küründen her gün bir yemek kaşığı tüketebilirsiniz. Yalnız hazırlanan maydanoz kürü alerjiye neden olabilir. Kürün içindeki besinlerden birine alerjiniz varsa bu kürü tüketmemelisiniz. Ayrıca hamile ve emziren bayanlar kürleri uygulamadan önce mutlaka doktora danışmalıdır.

İDRAR YOLU İLTİHABI İÇİN MAYDANOZ SUYU!

Maydanoz suyu hazırlamak için, 2 bardak su kaynatılır. Kaynayan suya yarım demek maydanoz atılır. 10 dakika kadar maydanozlar demlendirilir. Ilındıktan sonra süzülerek maydanoz suyu içilebilir. İçmeden önce maydanoz suyunun içine bal ve limon suyu ilave edilebilir.

İDRAR YOLU ENFEKSİYONUNA KARŞI SOĞAN SUYU!

Soğan kürü, idrar yolu iltihabından, fazla ve sık adet görmeye, kadın hastalıklarına ve yumurtalık kistlerine kadar birçok rahatsızlığa iyi gelmektedir. Soğan suyu hazırlamak için beyaz ve mor soğanlar yerine sarı soğan tercih edilmelidir. Soğan kürü için öncelikle 2 bardak su kaynatılmalıdır. Bir adet soğanın kabukları soyulur ve 4 parçaya bölünür. Hazırlanan soğan kaynamış suyun içine atılarak 5 dakika kadar demlendirilir. Demlendikten sonra soğanlar süzülür ve soğan suyu ılınınca içilir. Öğlen ve akşam yemeklerinden önce bir bardak içilebilir. Her öğün öncesi içmeden taze hazırlanmalıdır. Bu şekilde taze hazırlanarak 15 gün boyunca tüketilmeli, sonrasında mutlaka içmek bırakılmalıdır.

İDRAR YOLU ENFEKSİYONU NASIL GEÇER?

İdrar yolu iltihabına karşı uygulanan kürlerin yada bitkisel çözümlerin yanı sıra, bazı önlemler ile iltihabın çabuk geçmesini sağlamak elimizdedir.

  • Bol bol su içilmeli bu sayede bakterilerin vücuttan atılması sağlanmalıdır.
  • Sıcak su torbası hazırlayarak ağrıyan bölgeye koyabilirsiniz.
  • Baharatlı gıdalardan uzak durun, bu dönemde tüketmeyin.
  • Çay, kahve yada kola gibi kafein içeren içecekler tüketilmemelidir.

İdrar Yolu İltihabına Yakalanmamak İçin Neler Yapılabilir?

  • Özellikle havalarında soğuk olduğu kış aylarında ayakları üşütmemek gerekir. Çıplak ayakla soğuk yerlere basılmamalıdır.
  • Soğuk yerlere oturulmamalıdır.
  • Cinsel birleşme yaşandıktan sonra duş alınmalı ve tuvalet ihtiyacı karşılanmalıdır.
  • Tuvalet ihtiyacı geldiğinde tutulmamalı, idrar çıkılmalıdır.
  • Gün içinde bol bol su içilmelidir.
  • İdrar yolu enfeksiyonuna yakalanmamak için her gün olmasa da sık sık duş alınarak temizlenilmelidir.
KAYNAKLAR:

Healthline : health/bladder-infection-treatments
Everydayhealth : urinary-tract-infections/helpful-home-remedies-for-urinary-tract-infections
Webmd : a-to-z-guides/tc/urinary-tract-infections-in-teens-and-adults-home-treatment

DONDURULMUŞ LİMONUN FAYDALARI NELERDİR?

  • C vitamini, pektin, çeşitli flovoidler ve hücre oksidasyonunu yavaşlatan 22 farklı bileşiğe sahiptir.
  • Bağışıklık sistemini güçlendirir. Bunun sonucunda özellikle kış aylarında sık sık yakalanılan soğuk algınlığı, grip ve nezle gibi hastalıklara karşı koruma sağlar.
  • Sinir sistemine etki ederek sinir bozukluklarına ve depresyona da iyi gelir. Strese karşı fayda sağlaması da donmuş limonun faydaları arasındadır.
  • Vücuttaki toksin maddeleri dışarı atar.
  • Vücutta bulunan bakteri, enfeksiyon, mantarlara karşı etki etmesi ile birlikte antimikrobiyal etkisi ile kurt ve parazitlere karşı da koruma sağlar.
  • Cildi gençleştirir, cildin yaşlanmasını engeller. Cilde ışıltı ve parlaklık sağlar.
  • Vücuda enerji vermesi de dondurulmuş limonun faydaları arasındadır. Konsantrasyonu da arttırır. Konsantrasyonu arttırması sebebiyle zindelik verir, kolay odaklanmayı sağlar.

DONMUŞ LİMON KANSERE KARŞI ETKİLİ Mİ?

1970 yıllarından bugüne limon ile ilgili araştırmalar yapıldığı belirtilmiştir. Özellikle çok büyük bir ilaç firması limonun kanser hastalığı üzerine etkisi olduğunu açıklamıştır. Yapılan araştırmalar sonucuna göre limon özü kanser hücrelerini öldürmeye yardım eder ve kemoterapi kadar etkilidir. Meme kanseri, prostat, pankreas, kalın bağırsak ve akciğer kanseri gibi kanser türlerine etki ettiği belirtilmiştir. 1970 yılından itibaren 20’den fazla farklı laboratuar testi sonucuna göre; limonun kötü huylu hücreleri yok ettiği ve kanserin büyümesini, yayılmasını engellediği ortaya çıkmıştır. Bu nedenle de kanserin büyümesini engelleme konusunda kemoterapi kadar etkili olduğu belirtilmiştir.

Donmuş Limon

DONDURULMUŞ LİMON ZAYIFLAMAYA ETKİ EDER Mİ?

Limon bilindiği gibi detoks sağlayan, vücudu yenileyen bir bitkidir. Dondurulmuş limon da vücuttaki yağ birikimini azaltarak kolay kilo vermeye yardım eder. Yağ depolanması engellendiği için kilo alımı da engellenmiş olur. Sağlıklı bir şekilde uygulanan diyet programına donmuş limon katılarak sağlıklı şekilde kilo vermeye devam edilebilir.

DONMUŞ LİMON NASIL HAZIRLANIR?

Basit bir şekilde hazırlanan dondurulmuş limonlar ile yemeklerinize de değişik tatlar katabilirsiniz. Bu şekilde limonu ekledikten sonra yemeklerinizde farklı, hoş ve doğal bir koku olduğunu fark edeceksiniz. Donmuş limon ile lezzetinize lezzet katabilir, küçük bir dokunuşla farklı tatlar yaratabilirsiniz. Ülkemizde genellikle salatalarda, çorbalarda ve daha birçok yerde limonun sadece suyu sıkılarak kullanılır. Oysa limon kabuğu faydaları da limon suyunun faydaları kadar çoktur. Yemeklerde, salatalarda limon suyu ile birlikte limon kabuğu da kullanılırsa yararlanılan faydaları artar.

Dondurulmuş limon hazırlamak aslında oldukça basittir. Öncelikle limonlar yıkanır. Yıkanan limonlar buzdolabının buzluk kısmına koyularak bekletilir. İhtiyacınız olduğunda yada kullanmak istediğinizde bir adet limonu çıkararak kabuklarını soymadan bu şekilde rendeleyebilirsiniz. Donmuş limonu rendeleyerek salatalarda, yemeklerde, makarnalarda kullanabilirsiniz.

DONDURULMUŞ LİMON NASIL VE NERELERDE KULLANILABİLİR?

Limonları dondurduktan sonra ne şekilde kullanacağınızı kestiremeyebilirsiniz. Aslında dondurulmuş limonların günlük hayatta tükettiğimiz yiyecekler içinde birçok kullanım alanı mevcuttur.

  • Gün içinde karnınız acıktığında, ara öğün tüketmek istediğinizde bir kase yoğurt tüketebilirsiniz. Tüketeceğiniz bir kase yoğurdun içine buzlukta dondurmuş olduğunuz limondan bir parça rendeleyin. Böylece hem yoğurdunuza farklı bir tat katmış olacaksınız, hem de ara öğünde dondurulmuş limon tüketeceksiniz.
  • Yeşil çayı tadının acı olması sebebiyle tek başına içmek biraz zor olabilir. Öğle yemeğinden sonra tüketilen yeşil çayın içine de rendeleyebilirsiniz. Bu şekilde hem daha daha sağlıklı bir yeşil çay içersiniz hem de yeşil çayın içimi de kolaylaşır.
  • Makarna sosları için ve çorbalar için de kullanılabilir.
  • Öğle yemeği için yada akşam yemeği için kendinize salata hazırladınız. Hazırladığınız salatada marul, roka, maydanoz gibi birkaç farklı yeşillik, kiraz domates olabilir. İşte bu salatanıza hemen biraz dondurulmuş limon da rendeleyin. Bu şekilde hazırladığınız salata daha da sağlıklı bir hal alacaktır.
  • Hazırladığınız yeşil salataya ekleyebileceğiniz gibi meyve salatasına da ilave edebilirsiniz. 5-6 adet kiraz, biraz ananas, bir adet kivi ile hazırladığınız salataya mis gibi kokan dondurulmuş limonu rendeleyebilirsiniz.

KAYNAKLAR:

Steptohealth : frozen-lemon-therapy-good-health
Healthunlocked : amazing-frozen-lemons-cures-cancer-other-ills
Whydontyoutrythis : heres-why-you-should-always-freeze-your
Elephantjournal : why-i-grate-frozen-lemon-over-food-drinks

Yeşil çay özellikle Çin ve Hindistan’da yıllardır tüketilen ve faydaları bilinen bir çay türüdür. Çay dünya genelinde sudan sonra en çok içilen içecektir. Tüketilen çayın %78’i siyah çay iken %20’si yeşil çaydır. Bu çayın kullanımı yaklaşık 5000 yıl öncesine kadar dayanmakta, yani M.Ö. 3000 yılına kadar gitmektedir. Rivayete göre bu yıllarda Çin imparatoru tarafından bulunmuş bir çay olduğundan bahsedilmektedir.

Beyni korumasından, diş çürüklerini önlemesine kadar birçok faydası bulunan yeşil çay, zayıflamak için de kullanılmaktadır. Kilo vermeye etkisinin yanı sıra, son zamanlarda çağımızın hastalığı kansere karşı da etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Birçok kanser türüne karşı koruma sağlaması yeşil çayın faydaları arasındadır.

YEŞİL ÇAYIN FAYDALARI NELERDİR?

  • Oldukça güçlü bir antioksidandır.
  • Yeşil çayın içerdiği maddeler diş sağlığına fayda sağlar, çürük oluşumuna neden olan bakterilere etki ederek çürümeleri engeller. Aynı zamanda ağız kokusunun azalmasını da sağlar.
  • Japonya’da yapılan bir çalışmada, yeşil çay içen kişilerin şeker hastalığına yakalanma oranının % 42 daha düşük olduğu belirtilmiştir.
  • Kalp hastalığı ve felç gibi kardiyovasküler hastalıklar dünyadaki en büyük ölüm nedenleri arasındadır. Bu şifalı çay, kalp hastalıklarına yakalanma riskini de düşürmektedir.
  • Karaciğere fayda sağlaması da yeşil çayın faydaların arasında yer almaktadır.
  • Amerikan Kalp Derneği Dergisinde yapılan bir araştırmaya göre düzenli yeşil çay tüketiminin felç geçirme riskini azalttığı da ortaya çıkmıştır.
  • Düzenli tüketilmesiyle deride oluşan rahatsızlıklara karşı da fayda sağlar. Özellikle ciltte kepek oluşumu ve sedef hastalığına iyi gelir.

ÇEŞİTLİ KANSER TÜRLERİNE KARŞI KORUMA SAĞLAR!

Kanser rahatsızlığı günümüzde dünyada önde gelen ölüm nedenleri arasındadır. Yeşil çay mükemmel bir antioksidan kaynağı olması sebebiyle kansere karşı koruma sağlar. Ulusal Kanser Enstitüsü araştırmalarına göre, yeşil çayın kanserin etkilerini azaltmada etkili olduğu ortaya çıkmıştır. Yapılan araştırmalar sonucunda, yeşil çayın kadınlarda meme kanseri riskini % 22 oranında azalttığı, erkeklerde ise prostat kanseri riskini % 48 oranında azalttığı ortaya çıkmıştır. Meme kanseri ve prostat kanseri yanı sıra, mide kanseri, mesane kanseri, deri, yumurtalık ve akciğer kanseri gibi diğer birçok kanser türüne karşı da koruma sağlar. Özofagus yani yemek borusu kanserine karşı da etkilidir.

YEŞİL ÇAY BEYNİ KORUR!

Beyin fonksiyonlarını geliştirmeye yardım etmesi de yeşil çayın faydaları arasındadır. Beyin fonksiyonlarını çeşitli rahatsızlıklara karşı korumasının yanı sıra yaşlanınca da beyni korur. Özellikle yaşlanınca ortaya çıkan alzheimer ve parkinson gibi beyin rahatsızlıklarına karşı iyi gelir. Bunamaya karşı koruma sağlar.

Yeşil Çay Faydaları

YEŞİL ÇAY İLE DİŞ VE AĞIZ SAĞLIĞINIZI KORUYUN!

Diş çürümesine dişlerde biriken plaka ve tabakalar neden olabilir. Çünkü biriken plaka ve tabakalar ile dişlerdeki bakteri oluşumu artar. Bu bakteriler de çürümeye sebep olur. Yapılan bir araştırmaya göre düzenli yeşil çay tüketimiyle dişlerde bakteri birikiminin azaldığı ortaya çıkmıştır. Diş çürüklerini azaltmasının yanı sıra boğaz enfeksiyonlarına da yeşil çay iyi gelir.

YEŞİL ÇAY ZAYIFLATIR MI?

Yeşil çay fiziksel performansı arttırır. Yapılan araştırmalara göre, metabolizmayı hızlandırır. Bunun sonucunda da vücuttaki yağ yakımını arttırır. 12 hafta boyunca toplam 240 kadın ve erkek üzerinde yapılan bir çalışmada yeşil çay içen kişilerin içmeyenlere göre karın bölgesinde ve bel çevresinde oluşan yağlanmada azalma görünmüştür.  Bu şekilde yeşil çay ile zayıflamak mümkündür. Obezite riskine karşı koruması da yeşil çay faydaları arasındadır.

DEPRESYONA KARŞI YEŞİL ÇAY İLE KORUNMAK MÜMKÜN MÜ?

Günlük hayatta yaşanan stres ve gerginlikler sonucu zaman zaman depresyona girilebilir. Bir nevi ruhsal çöküntü olan depresyondan çıkmak kolay değildir. Yeşil çay yapraklarında doğal olarak theanine adı verilen bir aminoasit bulunur. Bu aminoasit kişiler üzerinde sakinleştirici ve rahatlatıcı bir etkiye sahiptir. Bu sayede depresyona girme olasılığı da azalmış olur.

YEŞİL ÇAY CİLT BAKIMI SAĞLAR!

Yeşil çay içeriğinde antioksidan ve anti inflamatuar maddeler bulundurmaktadır. Bunun sonucunda da ciltte yaşlanma ve kırışıklık belirtilerini en aza indirir. Ayrıca yapılan çalışmalarda ciltteki güneş ışınlarının hasarını da en aza indirdiği gözlemlenmiştir. Hücreleri yeniler ve göz altı şişliklerinin oluşmasını engeller.

YEŞİL ÇAY NASIL HAZIRLANIR?

Tadının biraz acı olması sebebiyle bazı kişilerin çok da hoşuna giderek içtiği bir çay değildir. Bu çayı bal yada tarçınla tatlandırarak içmek mümkündür. Ayrıca tadının acı olmaması için kurutulmuş yeşil çay yaprakları kaynamış suyun içinde fazla bekletilmemelidir. Bekledikçe çayın tadı daha da acı hale gelir. Peki yeşil çay nasıl hazırlanır, nasıl demlenir?

Yeşil çay demlemek için öncelikle bir fincan su kaynatılır. İçme suyu kullanmanız çayın tadını daha da güzelleştirecektir. Kaynamış su hafif soğuması için 5 dakika bekletilir. Çünkü çok sıcak suda bu çayı demlediğinizde istenilen verimi alamayabilirsiniz. 5 dakika beklettikten sonra bir çay kaşığı yeşil çay suyun içine atılır. 3 dakika kadar yeşil çaylar suyun içinde demlenmesi için beklenir. İşte tam bu noktada yeşil çayları suyun içinde fazla bekletirseniz tadı acı olacaktır. 3 dakikanın sonunda süzgeç yardımıyla çay bardağa süzülerek içilir.

YEŞİL ÇAY MASKESİ NASIL HAZIRLANIR?

Hücreleri yenilemesi, kırışıklıkları engellemesi gibi etkileri için yeşil çay maske yapılarak da kullanılabilir. Evde yapılabilecek bu maske için öncelikle bir bardak suyu 6 dakika kadar kaynatın. Bir yemek kaşığı yeşil çayı kaynatılan suya ekleyin ve 6 dakika kadar demlendirin. Yeşil çayı süzün. Süzülen çayın üzerine badem yağı ve bir yemek kaşığı çiçek balı ilave edin. Tüm bu karışımı güzelce karıştırın. İyice karışmasını sağlayın. İyice karıştırdıktan sonra hazırlamış olduğunuz maskeyi yüzünüze uygulayabilirsiniz. 20 dakika sonra yüzünüzü yıkayıp maskeyi temizleyin.

YEŞİL ÇAYIN KALORİSİ VE BESİN DEĞERİ NEDİR?

Faydaları bu kadar çok olan bu çay, aslında içeriğindeki antioksidan maddeler, theanin, kafein ve fenolik bileşikler sayesinde değer kazanır. Antioksidan maddelerin başında içerisinde bol miktarda bulunan kateşin gelir. Theanin ise bir aminoasit olup özellikle sakinleştirici etki yaparak depresyona girmeyi engeller. Kafein maddesi birçok kişi tarafından duyulmuş olup bilinen bir maddedir. Yeşil çay ile birlikte kahvede de bulunur.

YEŞİL ÇAYIN ZARARLARI VE YAN ETKİLERİ NELERDİR?

Yeşil çayın faydaları olmasının yanı sıra, bazı kişiler için  yan etkileri olabilir ve istenmeyen durumlar yaşanabilir.

  • Yeşil çay bir miktar kafein içerir. Kafein içermesi sebebiyle kafein hassasiyeti olan kişilerde uykusuzluk, ishal, aşırı sinirlilik hali, baş ağrısı ve mide bulantısı gibi sonuçlar ortaya çıkarabilir.
  • Hamilelik veya emzirme dönemindeki kadınlar tüketmemelidir.
  • Kalp hastalığı, yüksek tansiyonu, kansızlık, mide ülseri, şeker hastalığı, böbrek ve karaciğer rahatsızlıkları bulunan ve ilaç kullanan kişiler yeşil çay tüketmeden önce mutlaka doktorlarına danışmalıdır.
  • Ayrıca kemoterapi ilaçları, doğum kontrol hapları, kalp ritmini düzenleyen ilaçlar, çeşitli antibiyotikler ve kan inceltici ilaçlar kullanan kişiler de mutlaka doktorlarına danıştıktan sonra yeşil çay tüketmelidir.

KAYNAKLAR:

Authoritynutrition : top-10-evidence-based-health-benefits-of-green-tea
Medicalnewstoday : articles/269538
Webmd : food-recipes/features/health-benefits-of-green-tea
Lifehack : 11-benefits-of-green-tea-that-you-didnt-know-about

Alchemilla vulgaris olarak bilinen aslan pençesi bitkisi çok eski çağlardan beri birçok hastalığa fayda sağlaması sebebiyle kullanılmaktadır. Aslan pençesi çayı faydaları arasında adet döngüsünü düzenlemesi, menopoz döneminde fayda sağlaması, ciltteki yaralara iyi gelmesi sayılabilir. Afrika, Asya, Avrupa ve Amerika’da 300’den fazla türü bulunan çok yıllık bir bitkidir. Ayı pençesi, aslan ayağı gibi isimlerle de adlandırılır. Nisan ile ağustos ayları arasında ormanlarda, meralarda, dağlık bölgelerde yetiştirilen bir bitkidir.

İçeriğinde flavonoidler, salisalik asit, mineral tuzları ve tanenler bulundurur. Uzun yıllardır içeriğindeki maddeler sebebiyle özellikle yaraları iyileştirmek için kullanılmıştır.

ASLAN PENÇESİ ÇAYININ FAYDALARI NELERDİR?

  • Kas spazmlarına yani kas ağrılarına iyi gelir.
  • Sindirim sorunlarına iyi gelmesi, hazmı kolaylaştırması da aslan pençesi çayı faydaları arasındadır.
  • Mide ağrılarını ve krampları hafifletir.
  • Menopoz belirtilerine iyi gelir ve adet döneminde de yararlı bir çaydır.
  • İshale fayda sağlar.
  • Ağızda gargara yapılırsa ağız yaralarına da iyi gelir.
  • Şeker hastalığına iyi gelir.
  • Bazı böcek ısırıklarına da iyi gelir.
  • Özellikle kış aylarında, soğuk günlerde görülen boğaz ağrısı için de faydalı bir çaydır.

ADET DÖNGÜSÜNÜ DÜZENLEMESİ ASLAN PENÇESİ ÇAYININ FAYDALARI ARASINDADIR!

Kimi kadınların adet döngüleri çeşitli sebeplerden dolay